"Dr.Başak Demiriz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Dr.Başak Demiriz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Dr.Başak Demiriz

Dr.Başak Demiriz

Aklınızdan atamadığımız düşünceler

11 Şubat 2017

Zihninizin takılıp kaldığını hayal edin,
Bir düşünceye ya da zihinsel bir görüntüye...
Ve bu düşüncenin veya görüntünün zihninizin içinde sürekli döndüğünü düşünün,
Tekrar
Ve tekrar...
Ne yaparsanız yapın...
Bu düşünceleri istemiyorsunuz fakat çığ gibi gittikçe artıyor...
Bu düşüncelere yoğun bir kaygı duygusu eşlik ediyor...
Kaygı beyninizin alarm sistemidir. Kaygılı olduğunuzda, tehlikede olduğunuzu düşünürsünüz.
Kaygı size “harekete geç, koru kendini, BİR ŞEY YAP!” diyen bir duygudur.
Bir yandan, korkunuzun anlamsız, mantık dışı olduğunu biliyor, fark ediyor olabilirsiniz ama bir yandan da korkunuz çok gerçek, çok yoğun...
Beyniniz neden yalan söylesin ki?
Takıntılarınız var ise, maalesef yalan söylüyor.
Takıntınız var ise, beyninizin alarm sistemi doğru çalışmıyor.
Beyniniz size tehlikede değilken bile tehlikede olduğunuzu söylüyor.
Bilim adamları, takıntısı olan insanların beyinlerini, takıntısı olmayanların beyinleri ile karşılaştırdıklarında, beyinlerinin bazı bölgelerinin farklı olduklarını görebiliyorlar.
Takıntıları yüzünden işkence çeken insanlar, çaresizlikle bu paralize eden, bitmeyen kaygıdan kurtulmaya çalışıyorlar...”
GGG
Yukarıda okuduğunuz yazı, Uluslararası OCD (Obsessive Compulsive Disorder: Obsesif Kompulsif Bozukluk) kuruluşunun web sitesinden bir alıntı.
Uluslararası OCD kuruluşuna göre, 100 kişiden birinde bu bozukluk var.
Çocuk ve ergenler arasında da yaygın görülen bu bozukluk, 200 çocuktan birini etkiliyor.
Araştırmalara göre, genetik bu bozuklukta önemli bir rol oynuyor fakat başka faktörlerin de etkili olabileceği düşünülüyor.

TAKINTI BOZUKLUĞU HAKKINDAYANLIŞ BİLİNENLER VE DOĞRULAR

Uluslararası OCD kuruluşu, takıntı bozukluğu ile ilgili yanlış bilinenleri ve doğrularını şöyle açıklıyor:
Yanlış bilinen:
Hepimizin zaman zaman biraz takıntı bozukluğu vardır.
◊ Doğrusu:
Takıntı bozukluğu garip bir kişilik özelliği veya karakter yapısı değildir.
Gerçek bir ruh sağlığı problemidir. Birçok kişide takıntı tarzı düşünce olabilir ama takıntı bozukluğu bundan farklıdır.
Takıntı bozukluğu olan kişiler, takıntılarını basitçe “söndüremezler.”
Yanlış bilinen: Takıntı bozukluğu çok ciddiye alınıp büyütülmemeli.
İnsanların sadece sakin olup çok endişelenmemeleri gerekir.
◊ Doğrusu:
Takıntı bozukluğu, insanların hayattaki stresli durumlara karşı verdikleri basit bir reaksiyon değildir.
Stresli durumlar takıntı bozukluğu olan kişilerin hayatını daha da zorlaştırabilir ama stres takıntıya neden olmaz.
Onlara “Sakin ol, yapma” demek işe yaramaz.
Takıntılar, kişinin enerjisini alıp gücünü azaltan, şiddetli kaygı yaşamalarına neden olan çeşitli düşüncelerden oluşabilir.
Bu insanın işlevselliğini bozacak hale gelebilir.
Kişi, kaygıyı azaltmak uğruna çeşitli davranışlarla önlem alma yoluna girer.
Bunlar kişilerin isteyerek yaptıkları şeyler değil, korkularını azaltmak uğruna yapmak zorunda hissettikleri davranışlardır.
Takıntı bozukluğunda mantık aranmaz, çünkü hareketler mantıkla alakalı değil, kaygı ve kaygıdan kurtulma ile alakalıdır.

TAKINTILARDA  DOĞRU TEDAVİNİN ÖNEMİ BÜYÜK

Yanlış bilinen:
Takıntı bozukluğu, sadece el yıkama, temizlik ve düzenle ilgilidir.
◊ Doğrusu:
Temizlik, düzen ve yıkama ile ilgili semptomlar takıntı bozukluğunun sadece küçük bir bölümünü kapsar. Takıntı bozukluğu, çok geniş bir yelpazede görülebilir: Kontrolü kaybetme, başkalarına zarara verme, istenmeyen cinsel düşünceler, emin olamama gibi.
Bunun gibi takıntıları azaltmaya yönelik davranışlar da çeşitlilik gösterebilir:
Kontrol etme (örneğin kapıları, ocakları, doğru olup olmadığını), tekrarlama (örneğin ‘doğru’ yaptığına inanana kadar aynı şeyleri tekrar tekrar yapma ya da bir düzen içinde hareket etme ihtiyacı), sayı sayma gibi...
Yanlış bilinen:
Takıntı bozuklukları olan kişiler sadece “garipler”, “nörotikler” veya “deliler”. Onların iyileşmeleri, mutlu olabilmeleri için umut yok.
◊ Doğrusu:
Doğru tedavi ile takıntı bozukluğu olan kişiler hayatlarını verimli bir şekilde sürdürebilirler. Birçok kişinin bozukluğu, kognitif davranışçı terapiye ve/veya ilaca olumlu cevap vermiştir.
Özellikle maruz bırakma ve tepki önleme (Exposure and Response Prevention: ERP) takıntı bozukluğu için en etkili tedavi yöntemidir.
Ek olarak SSRI tarzı antidepresanlar da takıntı bozukluğu için önerilmektedir. Aile terapisi de aile üyelerinin iyileşmedeki önemli rolü açısından son derece faydalıdır.

Yazının devamı...

Boşanma sürecini nasıl yönetebilirsiniz?

28 Ocak 2017

Evliliğimle ilgili ciddi sıkıntılar yaşıyorum. Hayatımda ilk kez ‘boşanma’ kelimesini ağzıma almaya başladım.
Birbirimizi artık sevmiyoruz, hatta birbirimize tahammül edemiyoruz ama yine de ne yapacağımı bilemiyorum.
Bir tarafım ‘çık git kurtul’ diyor, diğer tarafım ‘çocukların için biraz daha dayan, belki bazı şeyler düzelir’ diyor.
Dayan diyen sesimi dinlediğimde içimde daha yüksek bir ses, ‘daha ne kadar dayanacaksın bu mutsuzluğa, bu huzursuzluğa, bu sevgisizliğe’ diyor.
‘O zaman hemen git’ diyen sesimi dinlediğimde de tek başıma olmaktan korkuyorum, geriliyorum, aklıma bin türlü felaket senaryoları geliyor, düzenimi bozmak istemiyorum.
Eşim biraz değişse, belki boşanmazdım ama bu şekilde bekleye bekleye de yıllarım geçti, ne yapacağımı bilemiyorum ve bu beni her geçen gün daha da çok strese sokuyor...
Bu düşünceler ve duygular içinde bocalayan birçok kişiyle karşılaşmış olabilirsiniz. Bu kişiler için en zor şey ‘karar vermek’ gibi gözükmektedir.

“BENİ SEVİYOR SANIYORDUM”

Evliliğinin iyi gitmediğini düşündüğü halde ne yapacağına karar veremeyen kişiler olduğu gibi, evliliğinin iyi gittiğini düşünürken birden eşinin ‘boşanmak istiyorum’ sözleriyle karşı karşıya gelen kişiler de olabilir:
“Evliliğimizde ufak tefek problemler vardı ama kimin evliliğinde yok ki? Ben onu hâlâ çok seviyorum, o da beni seviyor sanıyordum. Neden şimdi?
Ne oldu da bu kararı verdi? Daha iki hafta önce tatil planları yapıyorduk, bugün bana ‘boşanmak istiyorum’ dedi.
Hâlâ inanamıyorum. İnanmak istemiyorum.
Düşüncesinin değişeceğini umuyorum, biraz bekleyelim diyorum ama o beklemek bile istemiyor.
Bütün yaşadıklarımız sahte miydi? Bana hep rol mü yaptı?
Her şey film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor ama bir türlü anlam veremiyorum.
Kabullenmekte güçlük çekiyorum ve her gün ağlıyorum.
Ben boşanmak istemiyorum.”

Boşanmanın en zor tarafı

Evlilik içinde her ne kadar ciddi problemler olsa da, boşanma tek çözüm gibi gözükse de, çoğu çiftler için boşanma rahatça, huzur içinde atlatılabilen bir süreç değil. Boşanma sırasında yaşanan problemler, çiftler aynı sayfada olmadığında daha da zorlaşıyor.
Örneğin biri isteyip diğeri istemediğinde, biri uzun süredir boşanma konusunu düşünüp hazırlandığında diğerinin aklına bile gelmediğinde ya da biri hayatını buna göre planlayabildiğinde diğeri buna fırsat bulamadığında ya da tek başına yaşaması halinde daha büyük zorluklarla karşı karşıya gelme ihtimali olduğunda...
Boşanma ile kişinin hayatında bilinmezlerle dolu yeni bir sayfa açılıyor ve aklına doğal olarak yüzlerce soru gelebiliyor: Nerede yaşayacağım, nasıl geçineceğim, çocuklar ne olacak, toplum baskısıyla karşı karşıya geldiğimde ne yapacağım, aileme ne diyeceğim, onlarla nasıl baş edeceğim, kendimi nasıl koruyacağım, arkadaşlarımın yüzüne nasıl bakacağım, bundan sonra ne olacak, bir daha birini sevebilecek miyim, ömür boyu yalnız mı olacağım ve bunun gibi yüzlerce soru...
Bu sorulara verilen cevaplar genellikle olumsuz oluyor. Geleceğine dair bu şekilde olumsuz düşünceler içinde kaybolduğunda kişinin iyi hissetmesi, umutlu olması mümkün değil. Tam tersine korku, çaresizlik, acizlik, endişe, hüzün, umutsuzluk, hayal kırıklığı gibi duygular yaşıyor. Boşanmanın en zor tarafı da bu olumsuz duygular ile baş etmeye çalışmak. Yoksa hayat -işin doğrusu- devam edebiliyor.

O süreçte ne yapmalı?

Boşanma sırasında birçok olumsuz duyguyu bir arada yaşamak elbette normal ama derecesi önemli. Eğer olumsuz duygular hayatınızı, yapmak istediklerinizi, geleceğinizi aşırı derecede etkiliyorsa, hem psikolojinizi hem de sağlığınızı bozuyorsa, bu süreci ele alışınızda bazı problemler olabilir. Bu konuda daha farklı davranmanız gerekebilir. Çünkü yaşanan her türlü olumsuzlukla baş etme gücümüz var.
1- Hem duygusal hem de diğer ihtiyaçlarınızı karşılayabilecek arkadaşlarınızla ve aile üyeleri ile sık sık bir araya gelin, konuşun, ihtiyaçlarınızı açık açık dile getirin, onların her türlü desteğine açık olun.
2- Geleceğe dair yazmakta olduğunuz korku dolu ‘felaket senaryoları’nızın farkına varın ve bu senaryolara alternatif daha gerçekçi düşünceler üretin, hayatınızı bu yönde planlayın.
3- Günlük rutininize, alışkanlıklarınıza mümkün olduğu kadar sadık kalın.
4- Büyük kararlar için kendinize zaman verin: İş değiştirmek, ev satmak, başka şehre taşınmak gibi. Acele verdiğiniz kararlarınıza kızgınlık, sabırsızlık veya öç alma gibi duygular neden olmuş olabilir. Sabredin.
5- Olumsuz duygularla baş edebilmek için alkol, aşırı yeme, çok sigara içme, gereksiz ilaç alma, çok uyuma gibi size daha fazla zarar verecek yöntemlere başvurmayın.
6- Geçici bir hastalık geçiriyormuşsunuz gibi düşünerek, gıdanıza, uykunuza, özet olarak kendinize daha fazla özen gösterin. Psikolojik ve biyolojik ihtiyaçlarınızı ihmal etmeyin.
7- Mümkünse bol bol egzersiz yapın, uzun yürüyüşlere çıkın, meditasyon, yoga gibi stresinizi azaltacak aktiviteler seçin.
8- Duygularınızı içinizde saklamayın. Hayal kırıklığı, yenilme duygusu, kızgınlık, utanç, pişmanlık gibi çeşitli duygular içinde bocalıyor olabilirsiniz. Güvendiğiniz kişilerle konuşursanız, aklınızdan geçen düşünceleri farkına varmanız ve bunları yönetmeniz, doğruyu, yanlışı birbirinden ayırt edebilmeniz kolaylaşır.

Yazının devamı...

Panik yok!

14 Ocak 2017

Defalarca “Bu sefer kesin kalp krizi geçiriyorum” diye hastaneye gitmiş, her defasında kalbinizde bir şey olmadığını öğrenip de “sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum” düşüncesiyle eve dönmüş olabilir misiniz?
“Ne olduğunu bilmiyorum ama bende kesin ciddi bir hastalık var. Nefes alamıyorum, ölecek gibi hissediyorum” korkusuyla doktor doktor gezmiş, buna rağmen bir şeyinizin olmadığına inanmakta güçlük çekiyor olabilir misiniz?
Zaman zaman yaşadığınız çarpıntı, nefes alamama, uyuşma gibi fiziksel şikayetler yüzünden çeşitli tahliller yaptırmış, sonuçlar tertemiz olmasına rağmen “ciddi” bir hastalığınızın olduğuna inanıyor olabilir misiniz?
Doktor doktor gezmekten bıkmış ve hâlâ bu yaşadığınız korku dolu anlara çözüm bulamamış, bu şikayetleri yaşamamak için hayatınızın birçok alanında kısıtlamalar yapıyor olabilir misiniz?
Eğer yukarıdaki senaryolar size tanıdık geliyorsa ve doktorunuz bu şikayetlerinizin psikolojik ya da “panik atak” olduğunu söylüyorsa bu aslında kötü haber değil, tam tersine iyi bir haber. Çünkü...
Birincisi ölümcül bir hastalığınız yok, ikincisi panik atak psikoterapi ile iyileşebilen bir bozukluk. Hatta kaygı bozuklukları arasında tedavisi en kolay olanlardan biri.

İLAÇ, ATAĞI DURDURUR AMA SORUNU ÇÖZMEZ

Çoğu kişi bu dayanılmaz şikayetlerden kurtulmak için ilaç almayı tercih edebilir. Çünkü ölüm korkusuyla baş etmek onlara göre dayanılabilecek bir şey değildir ve çözüme bir an önce kavuşmak isterler.
Oysa panik atak tedavisi üzerine çalışan psikologların sürdürmekte olduğu bilimsel araştırmalar gösteriyor ki; panik bozukluğu olan kişiler, asıl ilaç aldıklarında hiçbir zaman iyileşmeyebilir. İlaç yerine kognitif terapi (bilişsel terapi) alan kişiler 6 veya 8 seansta iyileşebilirler.
Ayrıca araştırmalara göre kognitif terapi alan 10 kişiden sadece 1’i tekrar panik atak yaşarken, ilaç tedavisi gören 10 kişinin 8’i tekrar panik atak yaşıyor.
Bilişsel terapinin önde gelen isimlerinden olan Dr. Padesky de panik atak tedavisinde hemen ilaca başvurulmasına karşı:
“İlaç, sizi sakinleştirerek, bir nevi uyuşturarak panik ataklarınızı durdurur. Panik atağın nedenlerini tedavi etmez. Panik atak için kullanılan ilaçların çoğu sakinleştiricidir. Vücut bir süre sonra bu ilaçlara alışır ve aynı derecede etkili bir şekilde çalışmaz. Bu nedenle bazı kişiler ilaç alırken bile panik atak yaşar. Dolayısıyla panik atak için ilaç iyi bir tedavi yöntemi değildir. Kognitif terapide, anksiyete bozuklukları tedavisi için çok etkili yöntemler kullanılır. Fakat herhangi bir terapist değil, anksiyete tedavisinde kognitif terapi yöntemlerini bilen bir terapiste gitmek önemlidir.”


BU SORUNLARDAN EN AZ 4’Ü VARSA...

Panik atak durumunda kişi yoğun fiziksel şikayetler yaşar, bunların ilaçsız geçeceğine inanmak çoğu kişiye imkansız görünebilir. Bu şikayetlerin ne olduğunu öğrenmek için, Amerikan Psikiyatri Birliği’nin 2013 yılında yayınladığı Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı’nın 5. baskısındaki (DSM-5) panik atak tanımına bakabiliriz:
“Panik atak, belirtileri, dakikalar içinde doruğa ulaşan ve o sırada aşağıdaki belirtilerden dördünün (ya da daha çoğunun) ortaya çıktığı, birden yoğun bir korku ya da yoğun bir içsel sıkıntının bastırdığı bir durumdur.”
1- Çarpıntı, kalbin küt küt atması ya da kalp hızının artması
2- Terleme
3- Titreme ya da sarsılma
4- Soluk daralması ya da boğuluyor olma duyumu
5- Soluğun tıkandığı duyumu
6- Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkışma
7- Bulantı ya da karın ağrısı
8- Baş dönmesi ya da bayılacakmış gibi olma, ayakta duramama, sersemlik hissi
9- Titreme, üşüme, ürperme ya da ateş basması duyumu
10- Uyuşma ve karıncalanma duyumları
11- Gerçek dışılık duyguları, kendine yabancılaşma ya da benliğinden ayrılmış gibi hissetme
12- Kontrolü kaybetme ya da “çıldırma” korkusu
13- Ölüm korkusu

YA OLMADIK BİR YERDE YİNE ATAK YAŞARSAM!

Yukarıdaki belirtileri yaşayan bir kişinin, kendinde fiziksel bir bozukluk olduğuna inanmasını, sorunun psikolojik olduğuna inandığında da bunu bir an önce ilaçla tedavi etmek istemesini doğal karşılayabilirsiniz.
Çünkü panik atak sırasında yaşanan korku o kadar şiddetlidir ki, panik atak bittikten sonra bile kişinin tüm hayatını etkiler. Kişi bunları bir daha yaşarsa baş edemeyeceğini düşünür veya “tekrar, hiç olmadık bir yerde panik atak yaşarsam” düşüncelerinden bir türlü kurtulamaz.

YANLIŞ DÜŞÜNCELER ATAĞI TETİKLİYOR

Kognitif teorilere göre, panik atak yaşayan kişi, fiziksel olarak hissettiklerini yanlış yorumlar, daha doğrusu kaotik biçimde yorumlar.
Diğer yandan panik atağın tekrarlamasının en önemli nedenlerinden biri, yaşanan fiziksel belirtileri yanlış yorumlayarak “Kalp krizi geçiriyorum” şeklinde düşünmek ve bu düşünce neticesinde doğal olarak aşırı derecede korkmaktır.
Dolayısıyla panik atak sırasında ne düşündüğümüz çok önemlidir. Bu şikayetlere neden olacak dışarıdan gelen bir tehlike olmadığına göre “tehlike bedenimin içinde” şeklinde düşündüğünüzde korkabilirsiniz ve korktuğunuz için de kalbiniz daha hızlı çarpabilir. Kalbiniz normalden daha hızlı çarptığında, aklınızdan “kalp krizi geçiriyorum” şeklinde düşünceler geçmeye başlayabilir.
Kendinize “kalp krizi geçiriyorum” veya “nefes alamayacağım galiba” dediğinizde korkunuzun iki misline çıkması ve korku iki misline çıkınca kalbinizin daha da hızlı çarpması doğaldır.
Bu nedenle kognitif terapi, panik atak hastalarına, kendilerine panik atak sırasında aslında ne olduğunu ya da olmadığını anlatan kanıtlar bulmasına yardımcı olur.
Seanslar sırasında yapılan davranışsal deneylerle bu belirtilerin üstesinden gelmenin yolları öğretilir. Tedavinin amacı, bu belirtiler ortaya çıktığında kişinin kendisine “Şu anda kalp krizi geçirmiyorum, sadece yoğun bir kaygı yaşıyorum ve belirtilerim bu kaygı nedeniyle ortaya çıkıyor” şeklinde düşünebilmeyi öğretmektir.
Yaşanan fiziksel şikayetlere yüklediğiniz anlamlar yerine daha gerçekçi düşünceler yaratmak terapinin önemli bir parçasıdır.

Yazının devamı...

İstediğiniz gibi bir hayat yaşamak elinizde

31 Aralık 2016

Her yıl sonunda yeni yıl için umut dolu bir yazı yazmak istiyorum.
Bu bazen yeni yıl için ‘yeni hedefler’ oluyor, bazen ‘nasıl daha iyi hissederiz?’ sorusuna cevap bulmaya çalışan küçük reçeteler.
Bu konuları aslında daha önce de birkaç kez yazmıştım.
Fakat bugün yazacağım yazının çok güçlü olmasını istedim, sanki daha çok güce ihtiyacımız var gibi düşündüm.
O nedenle, bu kez değişimi gözümün önünde yaşayanlara, danışanlarıma rica ettim.
Onlara şöyle bir e-mail yolladım: “2017’ye girerken sizden küçük bir ricam olacak. Bu cumartesi yılın son günü olacak ve ben de yılın son yazısını yazıyor olacağım. Değişimin mümkün olduğunu vurgulayan, umut dolu bir yazı yazmak istiyorum. Sizden rica etsem, terapi sürecinde yaşadıklarınızı anlatan bir paragraf yazar mısınız? İzninizle ‘isimsiz’ olarak yılın son yazısında kullanacağım.”
Onlarca e-mail geldi. Kadın, erkek, 18 yaşından 60 yaşına kadar herkes bir şeyler yazdı.
Keşke hepsini burada kullanabilseydim. Her birini okuduğumda gözlerimden yaşlar süzüldü.
İçimdeki umut tekrar büyüdü. Her şeyin mümkün olduğuna, değişime olan inancım pekişti.
2017’ye başlarken aynı duyguları yaşamanızı, kendinize olan inancınızı hiç kaybetmemenizi, umudunuzu yitirmemenizi dilerim.
Hiç unutmayın, istediğiniz gibi bir hayat yaşamak sizin elinizde. 2017 yılında tüm hayallerinizi gerçek olmasını dilerim.

Tek başıma giremediğim mağazalar

Bazı anlar vardır insan hayatında, yaptığın seçim bir ömür etkisi altına alır seni. İşte sizinle terapiye başlamak da o anlardan bir tanesi oldu benim için.
Umutsuz, kırgın, kızgın, öfkeli, depresif ve geleceğe dair hiçbir beklentisi olmayarak girdiğim kapıdan şimdiki ben çıkıyor her hafta.
Kendime inancım var her şeyin başında ve keyif alıyorum kendim olmaktan.
Tek başına giremediğim mağazalarda, kendimle birlikte gezmenin keyfine varıyorum.
Yan yana 15 dakika bile kalmaya dayanamadığım annemle yeni yılı birlikte karşılamanın ve tatil planları yapmanın mutluluğunu yaşıyorum.
Her hafta dağlar gibi gözüken ve asla aşılamayacakmış gibi gelen ağır yüklerin, sorunların, umutsuzlukların, problemlerin çözümlerinin minik adımlarla mümkün olduğunu öğrettiniz.
Ve arkama baktığım zaman en yüksek dağların da adım adım aşılabileceğini gördüm.

Sevgiyi hissetmek olanaksızdı

Terapi sürecine başlarken işlevsel olmak ve yaşamımda iyi işler çıkarmak benim için çok önemliydi. Ancak terapi sürecinde bu amacımın beni gergin ve
kızgın yaptığını fark ettim.
Kendimi gereksiz yere eleştirdiğimi gördüm. İstediğim mükemmel amaca ulaşamadığım için başarılarımdan da keyif alamadığımı fark ettim.
Bu durumun beni başkalarına karşı hoşgörüsüz yaptığını ve eleştirel özelliklerimin benim insanları sevmeme engel olduğunu gördüm.
Diğer yandan mükemmel ve her şeyi bilen birine sevgi hissetmek olanaksız görülmekteydi.
Hata yapma korkusu emin olduğum şeyler dışında bir şey yapmamı engelliyordu ve sonuç olarak yeni hedeflere koşamıyordum.
Sorunlarla ilgili farkındalık, gelecekle ilgili umuda dayalı bir değişim süreci başlattı.
Artık yaşamımda mümkün olduğunca kaygıya, kötümserliğe, olumsuz fikirlere yer yok.
Kendime zarar veren düşünceleri yararlı düşüncelerle değiştirmek yaşamımdaki en önemli amacım.
Kendim ve başkalarıyla sağlıklı ilişkiler geliştirmek, özgüveni artırmak, duygusal denge oluşturmak yaşamımdaki temel değişiklikler.
Bunları başarmak için gerekli enerjim ve farkındalığım fazlasıyla artık mevcut, terapi seansları bu temel değişiklikler için çok önemli bir araç ve anahtar.,

Neden o kadar bekledim

Neden destek almak için o kadar beklediğimi bilmiyorum. Belki etrafımı saran “tek başına halledebilirim” takıntısından, belki de kendime ne kadar yüklendiğimi fark edememekten ötürü... Seanslara başladığımızda hayatımın her noktasında ayrı bir sorun yaşıyordum. Ne işimde ne de evimde mutluydum. Babamı son evreye gelen rahatsızlığından ötürü kaybetmek üzereydim. Ailem perişandı...Tabii ki ben hariç herkese ayıracak vaktim ve sabrım vardı. Ne yazık ki en kötüsü de artık umudum yoktu. Sorunlarımı kanıksamıştım. Bu hayatın bana daha farklı bir şeyler sunabileceğine inanmıyordum. Devamlı etrafımdaki insanları anlayışsızlıkla suçluyordum. Ben kendimi anlıyor muyum sorusunun yanıtı ise sessizlik ve gözyaşından ibaretti. Seanslarla birlikte kendime dürüst olmayı, sorunlarımı sağlıklı bir şekilde ele alıp çevremdekilerle paylaşabilmeyi ve yardım istemeyi öğrendim. Öğrenmek doğru kelime mi bilmiyorum... Belki de seanslar sırasında tutulan aynayla zaten içimde olanlarla tekrar tanıştım. Kendimle barıştım. Hayallerimi, inançlarımı ve umutlarımı birlikte inşa ederken anladım ki özgüven, omuzlarınız dik bir şekilde hayata mağrur bakmak değilmiş. Öze güvenmekmiş... Yaşama ve onun sunacağı güzelliklere inanmakmış. Şimdi 15 yıldır hayalini kurduğum romanımın son düzeltmelerini yaparken etrafımı saran sevgi ve mutluluğa şükrediyorum. En çok da buna vesile olan size teşekkür ediyorum. “Sevgi iyileştirir” derdi annem. Seanslarda anladım ki annem haklıymış ama insanın sevmeye önce kendisinden başlaması lazımmış. 

Aydınlanmış arınmış omuzlardaki yük kalkmış

Terapiye başlamadan önce olumsuz düşünceler içinde boğulmuş, adeta onların esiri olmuş, kaygılı, kendine öfkeli ve sürekli acıyan biriyken terapi süreciyle beraber mutsuzluğumu doğuran şeyin yaşadığım olaylar değil onlar hakkındaki olumsuz düşüncelerim olduğunu fark ettim. Şimdi kendimi kötü hissettiğimde hiç paniğe kapılmadan aklımdan o anda geçen çarpıttığım düşünceleri yakalayıp yerine rasyonel olanları koyuyorum. Nasıl ki hep olumsuz düşüncelerle mutsuz edebiliyorsanız kendinizi, aynı çabayı doğru düşünmeyi öğrenmek için sarf edip pekâlâ daha huzurlu, mutlu ve motive olabilirsiniz. Aslında bu terapi süreci benim yaşamımın dönüm noktası, müthiş bir keşif. İçinizde saklı gücü keşfediyorsunuz. Artık zorluklarla nasıl baş edeceğimi biliyorum, kaygı ve korkularımla anımı zehir etmiyorum. Ben kendi adıma her terapi seansı sonrası aydınlanmış, arınmış, omuzlarındaki yük kalkmış, umutlu bir kadın olarak çıkıyorum odadan. 

İmkansız = imkan benim

Sizinle görüşmeye başladıktan sonra, şimdi dönüp o günlerden bu günlere neler değişti diye baktığımda, hayatımdaki olumlu gelişmelere ben bile inanamıyorum.
Hiçbir çıkış yolu bulamadığım, en umutsuz zamanlarda içimdeki kapıların anahtarlarını bulmama sebep olduğunuz için minnettarım.
Tüm terapi sürecinden edindiğim en iyi yöntem “impossible=i’m possible” (imkansız=imkan benim) şeklinde özetlenebilir.
Üstelik sadece düşünce biçimini değiştirerek.

Rekabetçi iş hayatı  ve biten bir evlilik

Zorlu gençlik yılları, rekabetçi bir iş hayatı ve sona eren uzun bir evlilik...
Savaş sonrası fotoğraflarını gördüğümüz o yıkık şehirlerden biri kadar güçlü hissediyordum kendimi. Sorunumu biliyordum. Hayatımı yeniden inşa etmem gerekiyordu. Ancak bunu nasıl yapmam gerektiğini bir türlü bulamamıştım ve sizinle kesişti yolumuz.
Öncelikle “neleri yapmam gerektiğine” değil “neleri yapmamam gerektiğine” çalışmaya başladık...
O güne kadar kendi etrafıma ördüğüm duvarların yüksekliğini de bu sayede fark ettim. Bu konuda aldığım destek ve yönlendirme, gençlik yıllarımdan beri yığılan o tuğlaları tek tek kaldırmaya başladı. 

Üzerimdeki ağırlığın hafiflemesi arkadaşlarımın da dikkatini çekti. Çünkü daha pozitif birini görüyorlardı artık.
Geçmişte ne kadar saldırsam da özünde kendimi sevdiğimi ve kendime yardım edebildiğimde çevreme faydalı olabileceğimi anladım. İş yaşantımda o ellerimin terlediği ve suçluluk hissettiğim toplantılar yerlerini daha güçlü durduğum, “hayır” diyebildiğim bir yönetici konumuna oturttu beni.
Kariyerimdeki gelişim, yeni bir şirkette, piramitte daha yukarıya gitmemle devam etti. Özel hayatımda kendimi izole etme çabalarım artık yok, tam tersi sevdiğim insanlara azami vakit ayırmaya çalışıyorum.
Sevdiklerime ve hobilerime ayırdığım zamanlar en mutlu olduğum anlar. Bu süreçte çok basit düşünce hatalarının bireyleri ne kadar karanlık ruh haline sokabildiğini gördüm.
O karanlık, kişiyi kendinden uzaklaştırıp içini umutsuzluk, kırgınlık ya da öfke gibi duygularla doldurmasına neden oluyor. Ama o karanlıkta size ışık ve zaman zaman ayna tutup yolu gösteren biri olunca, elektrik kesintisi sonrası yaşama dönen şehirler gibi canlanıyorsunuz.
Bu aşamada unutulmaması gereken, size ışık tutan kişinin sizin yerinize bir şey yapmasının mümkün olmadığı, o karanlıktan çıkmak için adımları sizin atmanızın gerektiği.

Yeter ki bir adım atın

Değişime inanmazdım. Sürekli etrafımı suçlar ve onlar değişmedikçe benim sorunlarım çözülmez diye düşünürdüm.
Dolayısıyla çaresiz olduğuma, çevremdekileri değiştiremeyeceğime, şanssız olduğuma inanıp umutsuzluk ve kızgınlık içinde geçirdim son yıllarımı.
2016 yılında, bir arkadaşımın zoruyla kendimden hiç beklenmeyecek bir adım attım ve terapiye başladım.
Önce zor bir süreçti. Şu anda bunu yazarken önceki inançlarıma ben bile inanamıyorum.
Takıntılarım vardı, karakterim sanıyordum, kurtulmanın mümkün olmadığına inanıyordum.
Benim için her şey değişti ama en güzeli ben değiştikçe etrafımdakiler de değişti.
Mucize gibi.
Şu anda çok daha huzurluyum. Daha umutluyum.
Değişim, kaç yaşında olursanız olsun mümkün diyorum artık etrafımdakilere. Yeter ki bir adım atın.

Yazının devamı...

Stres, kaygı, mutsuzluk

16 Aralık 2016

Yaşam koşullarının zorluğu, trafik, insanların davranışları ve bunun gibi bin bir çeşit faktör, her gün stres ve kaygı yaşamanıza neden oluyor, mutsuz ediyor olabilir.
Bunun için sürekli şikayet ediyor, umutsuzluğa kapılıyor da olabilirsiniz.
Ama unuttuğunuz çok önemli bir nokta var; olaylar, insanlar ve durumlar hakkında hiç farkına bile varmadan beyninizin içinde sürekli olumsuz yorumlar yapan, telaşa sürükleyen sizsiniz.
Yaşamımızı planlayan da sizsiniz. Aynı şekilde isteklerinizi, tercihlerinizi ve beklentilerinizi seçen de sizsiniz.
Yani ne hissediyorsanız hissedin, tek sorumlu sizsiniz.

KÖTÜ DİYE BİR ŞEY YOKTUR DÜŞÜNCELERİMİZ ÖYLE YAPAR

Shakespeare’in ünlü karakteri Hamlet şöyle der: “İyi veya kötü diye bir şey yoktur, ama düşüncelerimiz öyle yapar. Yani olaylar ve insanlar hakkındaki düşüncelerimiz, nasıl hissettiğimizi de şekillendirir.
Depresif hissediyorsanız, kendiniz, hayatınız ve geleceğiniz ile ilgili hiç bitmeyen olumsuz düşünceleriniz vardır. Depresif hisseden hemen herkes sürekli kendini eleştirir, insan kendini sürekli eleştirdiğinde ise daha iyi hissedecek şeyler yapma isteği de olmaz. Yani duygularımız, davranışlarımıza da şekil verir.
Doğal afetler, terör, savaş, cinsel istismar, fiziksel istismar gibi felaketlerle baş etmek elbette çok daha güç. Bu tip olayların ardından yaşanan travmalar insanın ruhunda derin yaralar açar ve bunların üstesinden gelebilmek daha uzun sürer, daha fazla bir çaba ve iyileşme süreci gerektirir.
Bu nedenle burada bahsettiğim, bu tip olayların dışında oluşan, aslında gerçek felaket olmayıp da bize felaket gibi gözüken durumlardan dolayı hissettiğimiz stres ve kaygı...

AKLINIZDAN GEÇENLERİ BİR KAĞIDA YAZIN

Olaylar veya insanlarla ilgili düşünceleri değiştirmek kolay değil. Bunun için istekli ve motive olmanız, değişim yaratabileceğinize inanmanız gerekir.
İlk adım, yaşadığınız her olumsuz duygu ardından aklınızdan geçen düşüncenin farkına varmaya çalışmak ve bunları kağıda yazmak olabilir. Düşünceleri kağıda yazmak, onlarla yüzleşmek ve değerlendirebilmek için etkili bir yöntemdir.
İkinci adım, düşüncelerinizi gerçekçi bir bakış açısıyla değerlendirmek olmalı. Bir arkadaşınız böyle düşünse ona ne derdiniz? Objektif olduğunuza inanıyor musunuz? Verdiğiniz cevaplar, düşüncelerinizin gerçekçi olup olmadığını test etmenize ve gerçekçi bir düşünce yaratmanıza yardım eder.

GERÇEKÇİ BİR BAKIŞ AÇISI İÇİN DEĞİŞİM ŞART

Daha objektif ve gerçekçi bir bakış açısı yakalamaya çalışmak ne kadar önemli ise, fiziksel, davranışsal veya çevresel değişimler yapmak da o kadar önemli. Çünkü birçok sorun, davranışlarımızda ve çevremizde değişiklikler yapmamızı da gerektirir. Bu nedenle, kendinizi daha iyi hissetmek için elle tutulur, gözle görülür değişiklikler yapabilirsiniz... Örneğin, sevdiğiniz kişilerle daha fazla vakit geçirmek, mantıksız taleplere hayır demeyi öğrenmek gibi.
Bilimsel araştırmalar, depresif ve stresli kişilerin, her zaman yaptıklarından daha farklı aktiviteler yapmaya başladıklarında ruh durumlarında iyileşme olduğunu gösteriyor.
Öyleyse bugünlerde stres ve kaygı seviyenizin arttığını düşünüyorsanız, davranışlarınızı ve alışkanlıklarınızı değiştirerek yaşamınızı yeniden planlayabilirsiniz.

DAHA İYİ HİSSETMEK İÇİN NELER YAPABİLİRSİNİZ

1- Egzersiz yapın: Kendinizi daha iyi hissetmenize yol açan beyin kimyasallarını artırdığı için, her türlü egzersiz kaygı, depresyon, stres gibi durumlarla baş etmek için etkili yöntemlerden biridir.
2- İyi uyuyun: Stresliyken insanın daha fazla ve iyi uykuya ihtiyacı vardır.
3- Doğru beslenin: Öğün atlamayın, sağlıklı, enerji veren gıdalar tüketmeye özen gösterin.
4- Hayatınıza eğlenceli aktiviteler sokun: Hobiniz yoksa yeni bir hobi edinin.
5- Sosyalleşin: Başkalarıyla olmak ilginizin olumsuz düşüncelerden başka konulara yönelmesine yardım eder. Sizi sevenlerle olduğunuzda siz de kendinizi daha çok seversiniz.
6- Mola verin: Koşuşturma içindeki hayatınıza bir mola verin.
Meditasyon, yoga, derin nefes egzersizleri ve müzik dinlemek, hayatın koşuşturmadan ibaret olmadığını size hatırlatacaktır.
7- Mükemmeliyetçi olmayın: Her şeyin mükemmel olması mümkün değildir.
Bu tip gerçekçi olmayan beklentilerinizin farkına varın ve kimsenin mükemmel olmadığını kendinize sık sık hatırlatın.
8- Kabullenin: Hayatta her şeyi kontrol edemeyeceğinizi, her şeyin hep istediğiniz yönde gidemeyeceğini, aksaklıkların, hataların olabileceğini kabullenin.

Yazının devamı...

Herkesin işini doğru yapması imkansız mı

2 Aralık 2016

Danışan: Başımıza gelen tüm facialar, insanlar işlerini doğru düzgün yapmadığı için geliyor. Bunu bilmek ve buna seyirci kalmak beni çileden çıkarıyor. Her gün yeni bir haberle uyanıyorum. Kazalar, ölümler, ihmaller... Bu hafta olanlara ek olarak o kadar kötü bir hafta geçirdim ki anlatamam. Elimi neye atsam problem çıktı. Şirkette ayrı problemler, çocuğumun okulunda ayrı problemler, apartmanda ayrı problemler... Bunlar yetmiyormuş gibi dün annemi hastaneye götürdüğümde öyle problemlerle uğraşmak zorunda kaldım ki anlatsam inanamazsınız.
Çünkü herkes işini elinin tersiyle yapıyor. Kimsede iş etiği yok, kimseye güvenemiyorsun. Bir soru soruyorum, adam çok iyi biliyormuş gibi uzun uzun anlatıyor, sonra amiri geliyor başka bir şey anlatıyor.
Bazen uzun uzun düşünüyorum, acaba bu insanların anne-babaları neyi yanlış yaptı da bu insanlar bu hale geldiler... Ben ne yapmalıyım ki çocuklarım da günün birinde bu kızdığım insanlara benzemezsin?
Benim için dürüstlük ve işini doğru yapmak dünyanın en önemli şeyleridir ama çocuklarımın bu ortamda bu prensiplerden uzaklaşmalarından çok korkuyorum. Geçen gün büyük oğlum “Anne herkes kopya çekiyor, bir ben çekmiyorum. Kopya çekmediğim için çekenlerden düşük not alacağım, çeksem kendime yakıştırmam. Öğretmene şikayet etsem hiç olmaz, ne yapacağımı bilmiyorum” dedi. Ben de ne cevap vereceğimi şaşırdım, tek istediğim kendi doğrularından uzaklaşmaması. Ben çocuklarımın ahlakını nasıl koruyabilirim?
- Dr. Başak: Söz ettiğiniz zorlukları ben de yaşıyor ve çaresiz hissediyorum ama çocuğumun ve çevremdeki insanların etik çalışmalarını desteklemek için elimden geleni yapmaya gayret ediyorum.
Danışan: Çocuklar için umudum var ama çevremdekiler için ne yapabilirim ki?
- Dr. Başak: Örneğin benden ders alan her öğrencinin “etik bir psikolog” olması için her derste, psikologlar için belirlenmiş evrensel etik prensipleri, mesleki standartları, kuralları tekrarlıyorum. Eminim sizin işyerinizde de belirli kurallar vardır. Bunlara uyulması için daha baskın bir tutum sergileyebilirsiniz.
Danışan: Epey kavga etmem gerekebilir. Çünkü şirkette herkes “kurallar çiğnenmek içindir” prensibi ile çalışıyor. Yine de öneriniz üzerine çalışacağım. Belki kurallara biraz uyulursa işyerindeyken sinirlerim daha az yıpranır. Peki çocuklarımın etik olması için neler yapabilirim?

ÇOCUKLARA AHLAK EĞİTİMİ VERİRKEN TUTARLI DAVRANIN

- Dr. Başak: Bu konu üzerine kafa yoran birçok profesyonel var. Örneğin Lennick ve Kiel, 2005’te yazdıkları kitapta ahlaki zeka kavramını açıkladılar. Onlara göre ahlaki zeka; doğruyu yanlıştan ayırma kapasitesi; doğru ve onurlu davranmak için güçlü bir etik inanca, donanıma sahip olup bu doğrultuda davranabilmek... Bu konuya paralel olarak, eski bir öğretmen olan Dr. Michele Borba’nın da çalışmaları var.
Borba, 3-15 yaş arasındaki çocukların ahlaki zeka açısından gelişmelerinde ailelerin çok önemli bir rolü olduğunu söylüyor. 2001 yılında yazdığı kitapta çocukların, yetişkinlerin kontrolünden uzak şekilde, yetişkinlerle çok daha az ilişki kurarak büyüdüklerini, TV’den, filmlerden, bilgisayar oyunlarından, şarkılardan hiç durmadan ahlaki değerlere karşı zehirleyici mesajlar aldıklarını anlatıyor.
Danışan: Kesinlikle katılıyorum. Çocuklarla işten güçten arta kalan zamanda beraber olabiliyoruz. Onlar da TV’de ne görüyorlarsa, arkadaşlarından, çevrelerindeki diğer yetişkinlerden ne duyuyorlarsa onu öğreniyorlar. Öğrendikleri bizim aile standartlarımıza uymasa da bazen yapacak bir şey kalmıyor.
- Dr. Başak: Aslında yapacak çok şeyiniz var. Siz ahlak eğitimi konusunda ne kadar tutarlı davranırsanız, emeklerinizin karşılığını da o kadar fazla alırsınız. Eğer çocuklarınızın yaşamları boyunca doğrudan sapmadan, iyi karakterli bireyler olmasını istiyorsanız, Borba’nın tavsiyelerine bir göz atabilirsiniz.
Borba, ahlaki zekanın içselleştirdiğimiz bir “doğruluk pusulası” gibi işlediğini söylüyor. Borba’ya göre, doğruluk pusulası insanlara genellikle çocuklukta “yerleştirilir” ve bir kez yerleştirildiğinde bir daha yönünüz şaşmaz, hep etik, doğru ve dürüst davranırsınız.

Ahlaki zeka için gerekli 7 erdemi çocuklarınıza öğretin

1- Empati: Başkalarının ne hissettiğini, ne düşündüklerini anlama kapasitesi. Bu beceriyi geliştirenler acı çekenlere, yardıma ihtiyaç duyanlara yardım etmeyi öğrenecek, başkalarına hain ve acımasızca davranmayacaklar.
2- Vicdan: Doğruyu yanlıştan ayırmaya, doğrudan ayrıldığında suçluluk duymaya yardım eden güçlü iç ses.
3- Öz kontrol: Eyleme geçmeden önce durup düşünebilme. Bu sayede çevreden gelen baskılara karşı hemen davranmak yerine, doğru olana göre davranmak.
4- Saygı: Etrafındakilere düşünceli ve saygılı davranmak. Kibar olmak, “teşekkür ederim”, “lütfen” gibi kelimeler kullanmak. Kabalığı engellemek. Kişi karşısındakine saygı duymadığında karşısındaki ona bağırmak, hakaret etmek, aşağılamak gibi davranışları kendine hak görür.
5- İyi yüreklilik: Başkalarının iyiliğini önemsemek ve bu yönde davranmak. Kötü niyeti, kötü davranışları tolere etmemek.
6- Hoşgörü: İnançlarını ve davranışlarını onaylamasak da, bütün insanlara değer vermek ve saygılı davranmak. Farklılıkları kabul etmek. Kendinden farklı olanı aşağıda, kendini diğerlerinden üstün görmemek.
7- Adil olmak: Her zaman adil ve tarafsız davranmak. Haksızlık yapmamak. Sadece kendi değil başkalarının da hakkını korumak. Adil olmayan durumlarda sesini çıkarmak, itiraz etmek.

Yazının devamı...

Narsisistik Kişilik Bozukluğu

18 Kasım 2016

◊ Danışan: Narsisistik Kişilik Bozukluğu bugünlerde çok sık karşıma çıkıyor. Benim de dikkatimi çekti. Acaba eşim de mi böyle diye merak ettim, araştırdım. Çünkü eşimin hiç bitmeyen bir mutsuzluğu var, neden anlayamıyorum. İlk tanıştığımızda depresyonda olduğunu söylemişti. Bunun için ilaç da alıyor ama değişiklik yok. Bildiğim, ilaç alıyorsan depresyonunun azalması lazım. Neredeyse 3 yıldır aynı ilaçları alıyor ama fark yok. Doktoruna da gitmiyor, “Beni anlamıyorlar” diyor.

- Dr. Başak: Eğer 3 yıldır doktoruna gitmeden aynı ilaçları alıyorsa, onu uyarmanızda fayda var. İlaçlarını mutlaka psikiyatrist gözetiminde almalı ve psikiyatristi ile sürekli ilişki halinde kalmalı. Peki, aldığı ilaçlardan fayda görmediğinin farkında mı?

◊ Danışan: Mutsuzluğunda değişiklik yok, o da farkında ama onun genel tavrı herkesi suçlamaktır. Onu kimsenin iyileştiremeyeceğini, etrafında “bu kadar aptal insan” varken “düzen bu kadar bozukken” iyi hissetmesinin mümkün olmadığını söylüyor.

- Dr. Başak: Siz de bu özelliklerine baktığınızda onda Narsisistik Kişilik Bozukluğu olabileceğini düşündünüz.

SADECE MUTSUZ DEĞİL HERKESE KARŞI  ACIMASIZ

◊ Danışan: Biliyorum ben teşhis koyma yetkisine sahip değilim ama okuduklarımdan anladığım kadarıyla eşimde Narsisistik Kişilik Bozukluğu var. Tedavisi çok zormuş, bunu okuyunca üzüldüm tabii ama davranışlarının nedenlerinin bu bozukluktan kaynaklandığını düşününce bir nebze rahatladım. Çünkü bana ve etrafa neden böyle davrandığını anlayamamak beni çaresiz hissettiriyordu. Sadece mutsuz değil, insanlara karşı da çok sert ve acımasız.

- Dr. Başak: Herkese karşı mı? Yoksa bazı durumlarda mı?

◊ Danışan: Herkese karşı çok eleştirel. Kimseyi beğenmiyor. Sürekli kendinden bahsetmesinden de bıktım, ne kadar zeki ve başarılı olduğunu uzun uzun hikayelerle sürekli anlatması bana göre artık çok antipatik ama bunu ona anlatamıyorum. Onunla bir yere gitmek işkence, her gittiğimiz yere bir kusur buluyor, şikayet ediyor, insanlarla tartışıyor. Ona göre kimse yeteri kadar iyi değil. Bu bana çok ters geliyor. Ben insancılımdır, kolay mutlu olurum. Hevesle bir yere gidiyoruz, başlıyor söylenmeye... “Bu seferlik böyle olsun, artık sesini çıkarma” diyorum, daha da köpürüyor, onu anlayamadığımı söylüyor. Bu sefer bana takıyor.

- Dr. Başak: Size nasıl takıyor?

DEPRESYON VE KAYGI BOZUKLUĞU DA OLABİLİR

◊ Danışan: Beni sürekli eleştiriyor. Ona yeteri kadar değer vermediğimi söylüyor. Arkadaşlarımı beğenmiyor. Etrafında onun gibi zeki insanlar olmadığından şikayet edip, davetlere gitmeyi reddediyor. Onun yüzünden arkadaşlarımla da görüşemez oldum. Yaklaşık 8 aydır evliyiz, evliliğimizin ilk günlerinden beri tebrik etmek için evimize gelmek isteyenler var, kabul etmiyor. İşyerinde de çok mutsuz. Oradakilerin de “aptal” olduğundan, hak ettiği pozisyonda olmadığından şikayet ediyor. Bu da onu huysuz ve mutsuz yapıyor. Bunlardan dolayı bana kalırsa onda depresyon yok ama kişilik bozukluğu var. Onu görmeden bir teşhis koyamayacağınızı biliyorum ama en azından bu bozukluk hakkında bilgi verebilir misiniz?

- Dr. Başak: Kişilik bozuklukları olan kişiler, kendilerini, diğer insanları ve olayları algılama yollarında, duygusal tepkilerinde ciddi sıkıntılar yaşarlar. Bu sıkıntılar kalıcı ve uzun sürelidir, esneklikten yoksundur. Ergenlik döneminde başlar ve değişik ortamlarda kendini gösterir. Kişilik Bozukluğu olan bir kişide depresyon, kaygı bozukluğu gibi farklı psikolojik sıkıntılar da görülebilir.

◊ Danışan: Peki ben eşimi nasıl ikna edeceğim tedavi alması için?

- Dr. Başak: Kişilik Bozukluğu olan kişiler ender olarak kendilerinde bir Kişilik Bozukluğu olduğunu kabul ederler. Bunun yanında eşinizin süregiden bir mutsuzluğu olduğunu söylüyorsunuz. En azından bu konuda yardım alması için onu ikna edebilir, mutsuzluğunun daha doğru bir tedavi ile azalabileceğini ona anlatabilirsiniz. 3 yıldır aldığı ilaçların gözden geçirilmesi gerektiğini de hatırlatabilirsiniz.

Narsisistik Kişilik Bozukluğu Nedir?

Amerikan Psikiyatri Derneği’nin 2013 yılında yayınlanan Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiki El Kitabı’nın 5. edisyonuna göre (DSM-5), Narsisistik Kişilik Bozukluğu olan kişilerde aşağıdaki kriterler görülebilir:
1- Bu kişilerin en tipik özelliklerinden biri büyüklenmeleri, örneğin başarılarını ve yeteneklerini abartmalarıdır. Gösterdikleri başarılarla oransız bir biçimde, üstün biri olarak görünme beklentisi içindedirler. Başkalarının da onları üstün biri olarak görmelerini isterler.
2- Sınırsız başarı, güç, zeka, güzellik, çekicilik gibi kavramlara sahip olma fantezilerine saplanıp kalmışlardır.
3- “Özel” ve eşi benzeri bulunmaz biri olduklarına, ancak özel ya da üstün diğer kişiler ya da kurumlarca anlaşılabileceklerine, ancak onlarla ilişki kurmaları gerektiğine inanırlar.
4- Sürekli olarak başkaları tarafından hayran olunmaya ve çok beğenilmeye ihtiyaç duyarlar.
5- Özel bir davranışı, kayırılmayı hak ettiklerini düşünürler ve bu beklenti içindedirler.
6- Kendi çıkarları, başarıları için başkalarını kullanırlar, başkalarından yararlanırlar.
7- Başkalarının duygularına, isteklerine karşı empati kuramazlar, anlamak istemezler.
8- Sıklıkla ve yoğun bir biçimde, başkalarını kıskanır ya da başkalarının kendisini kıskandığına inanırlar.
9- Başkalarına saygısız davranır, kendini beğenmiş davranışlar ya da tutumlar sergilerler.

Psikoterapi diyalogları, psikoterapi süreci ve psikolojik sıkıntılar ile ilgili genel bilgileri aktarmak amacıyla yaratılmıştır. İçeriği psikolojideki bilimsel gelişmelere paralel olmakla beraber genel bilgilendirme ve tavsiye niteliğindedir.

Yazının devamı...

Mevsimsel depresyon

4 Kasım 2016

“Yaşasın kış geliyor, kat kat giyinmeyi, battaniye altında geçirdiğim uzun kış gecelerini özledim” diyen kişilere şaşkın şaşkın bakıyor, neye sevindiklerini anlayamıyorsunuz...
Sabahları havanın bir türlü aydınlanmamasından, işten eve dönerken havanın çoktan kararmış olmasından, günlerin kısalmasından, havaların soğumasından şikayet ediyor ve kendinizi mutsuz hissediyorsunuz...
Bu sorun her yıl tekrarlanıyor, rahatsızlığınız genellikle sonbahar ile başlıyor ve ilkbahara doğru yatışıyor...
Bu durumda aşağıda sıraladığım maddelere bir göz atın.
En az 5 tanesini kendinizde görüyorsanız, mevsimsel depresyon yaşıyor olabilirsiniz.

İŞTE DEPRESYONUN BELİRGİN SİNYALLERİ

◊ Çok uyuma isteği
◊ Karbonhidrat içeren gıdalara aşırı düşkünlük
◊ Çökkün duygu durumu, üzüntülü, umutsuz ya da kendini boşlukta hissetme
◊ Ağlamaklı olma
◊ Etkinliklere karşı ilgide belirgin azalma ya da bunlardan zevk almama
◊ Duygu durumunun değişkenliği ile birlikte yeme davranışının değişimi; daha çok yeme isteği veya iştahın azalması neticesinde istem dışı çok kilo alma veya çok kilo verme
◊ Uyku alışkanlıklarında değişim; çok uyuma veya uykuya dalamama
◊ Huzursuz hissetme
◊ Bitkinlik ya da enerji düşüklüğü
◊ Değersizlik ya da suçluluk duyguları
◊ Düşünmekte ya da odaklanmakta güçlük çekme
◊ Kararsızlık yaşama
◊ Yineleyen ölüm düşünceleri

SEBEBİ GÜNEŞ  IŞIĞI EKSİKLİĞİ

Genellikle sonbahar ve kış aylarında başlayan mevsimsel depresyonun soğuk havadan ziyade güneş ışığı ile ilgili olduğu biliniyor. Güneş ışınlarına daha az maruz kaldığımızda, karanlıkta, beynimiz melatonin hormonu salgılıyor.
Melatonin hormonu uykumuzu düzene sokan bir hormon. Uykusuzluk çekenlere örneğin, melatonin takviyesi tavsiye ediliyor.
Gündüz saatlerinde hava karanlık olduğu için salgılanan melatonin ise bazı kişilerde depresif şikayetlere yol açabiliyor.
Diğer yandan, geceleri tüm zamanını TV karşısında veya bilgisayar başında oturarak geçiren kişilerde, ekrandan gelen parlak ışık yüzünden melatonin salgılanması azalıyor ve bu kişiler uykusuzluk problemi yaşıyor.

IŞIK TERAPİSİ İYİ SONUÇ VERİYOR

Mevsimsel depresyonun güneş ışınlarına daha az maruz kalmakla bağlantılı olduğunu kanıtlayan bilim insanları, bu sorundan mustarip kişilere ışık terapisi uygulandığında, birçok antidepresandan daha iyi sonuç alındığını söylüyor.
Işık terapisini, bunun için dizayn edilmiş kutu şeklindeki aparatları satın alarak evinizde de kullanabiliyorsunuz.
Kuzey ülkelerinde yaşayan kişilerin sık sık kullandığı bu aparatlar, mevsimsel depresyon yaşayan kişilere de doktorlar tarafından tavsiye ediliyor. Böyle bir ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız, kullanımıyla ilgili mutlaka doktorunuza danışmalısınız.

ALTERNATİF YÖNTEM BİLİŞSEL TERAPİ

Işık terapisi kadar etkili olduğu söylenen diğer yöntem ise bir psikoterapi yöntemi olan bilişsel terapidir. Kişinin olumsuz düşünce ve duygularının kişiye zarar vermek yerine daha yardımcı ve sağlıklı hale gelmesini hedefleyen bu terapi yöntemi, kişilerin kış ayları ile daha kolay baş etmesine yardımcı olur.

SEBEBİ BAŞKA SAĞLIK SORUNLARI DA OLABİLİR

Eğer mevsimsel depresyon yaşadığınızdan şüpheleniyorsanız, bir an önce doktorunuza danışmalısınız.
Şikayetlerinizin nedeni araştırılırken ilk olarak sağlığınızla ilgili başka problemlerin olup olmadığına bakılır.
Örneğin bu şekilde hissetmenize neden olabilecek tiroit, kansızlık, diyabet veya başka bir hastalığınızın olup olmadığı, bazı vitaminlerin vücudunuzda eksik olup olmadığı araştırılır.
Bedensel sağlığınızla ilgili hiçbir bulgu bulunmazsa psikolojik değerlendirme yapılır ve yaşadığınızı sıkıntıların mevsimsel olup olmadığı araştırılır.
Doğru tedavinin yapılabilmesi için tanının doğru konulması gerektiğini unutmayın.

KADINLARDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR

Bazı faktörler mevsimsel depresyon yaşama riskini artırabilir. Kadınlar, erkeklerle karşılaştırıldığında daha fazla mevsimsel depresyon yaşıyor, diğer yandan erkekler ise şikayetleri daha şiddetli yaşıyor.
Gençler, mevsimsel depresyon yaşamaya daha yatkınlar. Ya da depresyon semptomları, kış mevsimde daha şiddetli ortaya çıkıyor. Ailesinde depresyon hikayesi olan kişilerin mevsimsel depresyon yaşama olasılığı daha yüksek.

Yazının devamı...