"Deniz Zeyrek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Deniz Zeyrek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Deniz Zeyrek

Teşekkürler

5 Ekim 2018

Ancak bizim camiada bu tür haberler çok çabuk yayılıyor. Sosyal medyanın gücüyle de birçoğunuzun önceden duyduğunu düşünüyorum.

Evet, bu Hürriyet’teki son yazım.

1996 yılında “O bir Radikal” sloganıyla yayın hayatına başlayan Radikal gazetesinin kapısından içeri girdiğimde, gazetecilikte devam edip etmeyeceğimden emin değildim. Ancak gazetecilik virüsünün gücünden olsa gerek 1997 yılında “Karar ver artık akademisyen mi olacaksın gazeteci mi” diye tercih yapmam istendiğinde tereddütsüz “Gazeteci” demiştim.

Okullu değil, alaylı bir gazeteci olduğum için Radikal ve Hürriyet benim için gazetecilik okulu oldu. Olaylara insan odaklı bakmayı; hak haberciliğini; mazlumun, gerçeğin, özgürlüklerin, barışın ve demokrasinin yanında olmayı; hatta yöneticiliği burada öğrendim.

Yazının devamı...

Brunson bırakılmazsa ABD’nin hayal kırıklığı büyük olacak

29 Eylül 2018

ABD Başkanı Donald Trump, öncesinde Ankara’nın isteği ile İsrail’de bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının serbest kalmasını sağlamıştı ve tahliye edilmesini beklediği Brunson’ın ABD’ye götürsün diye İzmir Adnan Menderes Havaalanı’nda bir uçak bekletiyordu. Ancak tahliye yerine “ev hapsi” kararı çıktı. Açıklamalar gerginleşti, ilişkiler gerildi ve o gün 4.84 olan dolar kuru, bir ara 6.5’e kadar yükseldi.

13 Eylül 2018 günü, Merkez Bankası faizleri 6.25 oranında arttırdığında 1 dolar, 6.4 Türk Lirası’na karşılık geliyordu. Faiz artışının etkisi ile o rakam 6.05’e düştü. Ancak, sonraki 10 günde 1 doların değeri yeniden 6.30 TL’ye kadar ulaştı.

24 Eylül 2018 günü, Wall Street Journal gazetesinde yayınlanan bir haber, Merkez Bankası’nın 6.25’lik faiz artışından daha etkili oldu. O haberin yarattığı rüzgâra Cumhurbaşkanı’nın New York ve Almanya seyahatlerinin ve o seyahatlerdeki mesajlarının etkisi de eklenince Türk Lirası dolar karşısında istikrarlı bir şekilde değer kazanmaya başladı. Bu yazıyı kaleme aldığım saatlerde rakam 5.90’a kadar düşmüştü.

Saydığım üç önemli günü dikkate alarak kuru etkileyen faktörlere baktığımızda, rahip Brunson’ın ya da Batı ile ilişkilerin durumunun Merkez Bankası’nın büyük faiz artışlarından daha etkili olduğunu görüyoruz. Bağımsız Türk yargısının kararını ABD’nin arzularına göre belirlemesini beklemek kimsenin haddi değil. Ancak, Brunson bu duruşmada tahliye edilmezse yeni bir gerilime ve sonuçlarına tanık olacağımızı söylemek de zor olmaz. Bu durumu düşününce “Yargımız, yargı mensuplarımız keşke böyle bir siyasi denklemin ortasında kalmasaydı” demeden edemiyor insan.

DÖNER-PİLAVDAN TASARRUF KURTARIR MI?

TBMM’nin yeni yasama yılı, 1 Ekim Pazartesi günü, geleneksel olarak Cumhurbaşkanı’nın konuşmasıyla başlayacak. İlki ne zaman yapıldı bulamadım ama en azından benim gazeteci olarak sahada olduğum son 25 yılda öğrendiğim başka bir gelenek de açılış resepsiyonu idi. Bu yıl o gelenekten de vazgeçildi. Tasarruf gerekçesiyle yapılmayacağı duyuruldu.

TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın tasarruf konusundaki samimiyetinden şüphem yok ama şöyle de bir gerçek var: O resepsiyonların vazgeçilmezi “döner-pilav” ile diğer yiyecekler zaten TBMM lokantasında hazırlanıyor. Salon TBMM’nin olduğu için ücretsiz. Bu tür etkinliklerde esas maliyet nedeni olan alkollü içkiler zaten yıllardır servis edilmiyor. Haliyle, büyük Türkiye’nin yıllık bütçesi 2 milyara yükseltilen “Büyük Millet Meclisi”nin açılış geleneğini bu minik tasarrufla açıklaması bana pek ikna edici/inandırıcı gelmedi.

Keşke, tasarrufa insanların yılda bir kere bir araya gelip hasbihal ettiği resepsiyon yerine, salı günleri TBMM parklarına sığmayan pahalı kiralık siyah otomobillerden başlansaydı.

Yazının devamı...

AK Parti-MHP ittifakında sorun 4. madde

28 Eylül 2018

Başkanlık sistemine geçiş, ‘cumhur ittifakı’nın oluşumu ve seçimlerin erkene alınması gibi birçok gelişme, Bahçeli’nin başlattığı süreçlerin ürünüydü. Bugünlerde yerel seçim ittifaklarını da Bahçeli’nin çizdiği ana çerçeve içinde konuşuyoruz.

HEDEF HDP’SİZ YEREL YÖNETİM

Hatırlarsınız; Sayın Bahçeli, ağustosta Etimesgut’ta konuştu ve dört madde ile AK Parti ile yerel seçimde yapılabilecek bir ittifakın dayanaklarını açıkladı.

“Kayyım atanan belediyelerin yeniden HDP’nin eline geçmemesi”, “30 büyükşehirin mümkün olduğunca AK Parti ya da MHP tarafından kazanılması”, “Olası bir CHP-HDP ittifakının önünün kesilmesi” gibi unsurlarıyla ilk üç madde ‘cumhur ittifakı’nın ruhuyla örtüşüyordu. Dördüncü madde ise MHP’nin halihazırda var olan belediyelerini muhafaza etmesi arzusunu içeriyordu.

2014 REKABETİ BİTMEYEBİLİR

AK Parti’den Mehmet Özhaseki ile MHP’deki muhatabı Sadir Durmaz’ın son görüşmesi, bu çerçevede kritik bir adımdı. Ancak üç saatlik görüşmeden sonuç çıkmadığı gibi, MHP’liler ile AK Partililerin görüşmeyi tarif ediş şekli de farklı oldu. AK Parti “gayriresmi görüşme” derken MHP bu yoruma tepki gösterdi.

Toplantının perde arkasına ve AK Parti’deki yansımasına bakınca şunu gördüm:

Bahçeli

Yazının devamı...

Yargı infaz kararını Yıldırım’a bıraktı

22 Eylül 2018

Memnun etti, çünkü bir insanın özgürlüğü çok kıymetlidir. Bir insanın bir gün dahi fazladan içeride tutulması en temel insan haklarından birinin büyük ihlali olduğunu siyasetçiler iyi biliyor. Neticede Enis Berberoğlu da tutuklandığı günden tahliye edildiği güne kadar infaz görevlileri ve yargı mensupları ve kolluk kuvvetleri dışında hiçbir insanın bulunmadığı bir cezaevi ortamında tutulmuştu. O nedenle, Enis Berberoğlu’nun içerde geçirdiği her gün normal bir tutuklulukta geçen bir günden katbekat daha ağırdı.

Karar siyaset cephesinde buruk bir tat bıraktı, çünkü Enis Berberoğlu’nun yargılama süreci ülkedeki yargı uygulamaları açısından izah edilmesi zor bir içtihatsızlık durumu yarattı ve sonucunda siyaset kurumunu zor bir ikilemin içine itti. Bu tespiti biraz açmak için süreci ve sonucu biraz detaylandırmakta yarar var:

Can Dündar, cezaevinde yazdığı kitabında yargılanmasına ve tutuklanmasına neden olan ‘MİT TIR’ları’ haberinin kaynağını “Solcu bir milletvekili arkadaşım” diye tarif etmişti. Kolluk kuvvetleri, Can Dündar’ın o dönemde görüştüğü milletvekillerini araştırmış ve Berberoğlu ile telefonla konuştuğunu tespit etmişti. Dündar ve Berberoğlu arasındaki görüşmenin HTS kaydı (konuşmanın içerik kaydı değil, sadece iki hat arasında bir görüşme yapıldığını gösteren kayıt) davanın tek somut delili olmuştu.

TBMM’de CHP’nin de desteği ile geçen geçici bir anayasa değişikliği ile haklarında dosyalar olan milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmıştı. Berberoğlu da o milletvekillerinden biriydi ve hakkında hemen soruşturma açıldı. Yerel mahkeme başlangıçta milletvekili Berberoğlu’nu 25 yıl hapis cezasına çarptırdı ve daha önce pek sık görülmeyen bir uygulamayla karar duruşmasında tutukladı.

Dosyanın ikinci durağı olan İstanbul 2. İstinaf Mahkemesi, yerel mahkemenin kararını bozdu. Yerel mahkeme istinaf mahkemelerinin böyle bir yetkisi olmadığını gerekçe göstererek dosyayı iade etti. Bunun üzerine İstinaf Mahkemesi’nin kendisi yargılama yaptı ve yerel mahkemenin 25 yıl hapis cezasını, 5 yıl 10 aya düşürdü. Yani bir kalemde 20 yılı sildi.

Dosyanın üçüncü durağı temyiz makamı Yargıtay’dı. Bu arada Enis Berberoğlu, 24 Haziran 2018’de yeniden milletvekili seçildi. Birçok hukukçu, Anayasa’nın 83. maddesi nedeniyle geçici 20. madde ile kaldırılan dokunulmazlığın yeniden geldiğini ve yargılama ile infazın dönem sonuna bırakılması gerektiğini savunuyordu. Berberoğlu’nun avukatları da bu görüşe dayanarak tutukluluğa itiraz etti. Ancak hem dosyanın görüldüğü Yargıtay 16. Dairesi, hem itiraz yeri olan Yargıtay 17. Dairesi başvuruları reddetti. İki daire de Berberoğlu’nun yeniden seçilmiş olmasının yargılamaya ve tutukluluğa engel olmadığı görüşünü savunmuştu.

Nihayetinde Yargıtay kararını verdi ve İstinaf Mahkemesi’nin kararını onayladı. Buna karşın Berberoğlu’nu, “cezanın infazı TBMM’deki yasama dönemi sonuna bırakılmak üzere” tahliye etti. Oysa aynı daire, benzer bir tahliye kararını Berberoğlu tutukluluğa itiraz ettiğinde de verebilirdi.

Şimdi top TBMM Başkanı Binali Yıldırım’ın sahasına geldi. Başka bir deyişle; yargı, akıllı bir manevra ile Anayasa’ya göre dönem sonuna bırakılabileceği söylenen bir yargılamayı tamamladı ve infaz meselesini Binali Yıldırım’ın önüne bıraktı.

Yazının devamı...

Hallstatt'a donla girmek!

21 Eylül 2018

İlki, Ertuğrul Özkök’ün “Onlar nasıl olsa hep siyaset yazıyor” göndermesiydi. Bir okuyucumuz bana gönderdiği mesajda köşe komşumun yazısındaki o bölüme işaret edip, “Bu hafta siyaset yazmazsınız artık” telkininde bulunmuştu.

İkincisi, dün bütün gazete ve televizyon haberlerine yansıyan o fotoğraftı. Fırtına Vadisi’nde nehir kenarına yapılan kaçak beton yapının fotoğrafı.
Üçüncüsü, Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki’nin anlattığı “imar barışını suiistimal etme yöntemleri”nden biriydi.

Dördüncüsü ise Venedik’ten girip, Avusturya Alpleri’nde mola verip, Münih’ten çıktığım bir seyahatte yaşadığım “Dağ aynı dağ, göl aynı göl, inek aynı inek, yayla aynı yayla, peki bizim neyimiz eksik” hissiydi.

Yazının devamı...

Umut Ali diplomatik diyalogsuzluk kurbanı

15 Eylül 2018

Biz küçükken bazı çocuklar kaçan toplarını almak için sınır ihlali yapar, Sovyet askerleri tarafından bazen bir paket sigara karşılığında Türkiye’ye iade edilirdi.

16 yaşındaki Umut Ali Özmen de iki ay önce Küçükdurduran köyünden biraz uzakta Ermenistan topraklarına geçmiş ve Ermenistan askerleri tarafından gözaltına alınmış. Olayı İstanbul Esenyurt’taki yakını Beşir Özmen’den duydum. İşin içinde bir çocuk olunca ve olay Kars’ta geçince, yardım etme duygum gazetecilik duygumun önüne geçti ve kurtarmak için bazı görüşmeler yapmaya başladım. Ancak önceki gün gazetemizin acar muhabiri İsmail Saymaz’ın konuyu öğrenip haber yaptığını anladım. Hürriyet’in düzenli okurları İsmail’in Kars Valisi Rahmi Doğan’la ve Umut Ali’nin ailesiyle görüşüp hazırladığı detaylı haberi dün okumuştur. Okumayanlar için kısaca hatırlatmam gerekirse, Erivan’a götürülen Umut Ali, iki aydır cezaevinde tutuluyor. Türkiye İnterpolü ile Ermenistan İnterpolü arasındaki yazışmalarda Ermenistan yargısının eksik belge gerekçesi ile Umut Ali’yi iki aydır serbest bırakmadığı anlaşılıyor.

Peki, eksik belge nedir? Bunu öğrenmek o kadar kolay değil, çünkü Ermenistan sınır makamlarının aradan çekilmesini, olayın dışişleri bakanlıkları arasında halledilmesini istiyor. Ancak iki ülke birbirini resmen tanısa da diplomatik ilişki kurmuyor. Yani ne Türkiye’nin Erivan’da, ne Ermenistan’ın Türkiye’de büyükelçiliği yok. Haliyle işi ancak Tiflis’teki Türkiye Büyükelçiliği, Tiflis’teki Ermenistan Büyükelçiliği üzerinden takip etmek zorunda kalıyor. O da kolu başın arkasından kulağa götürmek gibi bir şey.

Umut Ali’nin iki aydır cezaevinde zor koşullarda olması biraz da bu ilişkisizliğin eseri gibi görünüyor.

Uzatmayayım, biraz çaba ile eksik belgeyi öğrendim. 2002 doğumlu Umut Ali yakalandığında üzerinde 1998 doğumlu abisinin kimliği de varmış. Dolayısıyla Ermenistan mahkemesi, yakaladıkları kişinin hangi kimliğin sahibi olduğunu resmi yollardan bilmek istiyormuş. Yani Umut Ali’nin 2002 doğumlu çocuk olduğunu kanıtlayan fotoğraflı, biyometrik veriler olan bir belgenin Ermenistan’daki mahkemeye ulaştırılması gerekiyor.

Diğer taraftan yakaladıkları kişinin FETÖ veya PKK ile ilişkisi olup olmadığı, Türkiye’de herhangi bir suçtan aranıp aranmadığı gibi detayları da talep ediyorlar. 

Tiflis’teki büyükelçiliğimizde tuttuğunu koparan bir ekip var ve önceki günden itibaren devreye girmiş vaziyetteler. Kars Valiliği’nin de samimi desteği ile o ekibin yakın zamanda Umut Ali’yi sağ salim köyüne getireceğini umut ediyorum.

NUSRET DURURKEN NOBU’YA GİDER Mİ ZARRAB?

Yazının devamı...

Ankara, Balıkesir ve İstanbul’da sürpriz olabilir

14 Eylül 2018

Şans eseri o gün kimse zarar görmedi ama diğer ağaçlar da her an devrilebilirdi. Ziraat mühendislerinin önerisi ile harekete geçen Çankaya Belediyesi kapsamlı bir budama işlemi gerçekleştirdi. İş bittiğinde Kuğulu Park adeta “dımdızlak” kalmıştı. Peşi sıra kıyamet koptu. CHP’ye yakın medya kuruluşları bile “CHP’li belediyeden ağaç katliamı” başlıklarıyla duyurdu olayı. Başkan Alper Taşdelen günlerce “Ağaçları kurtarmak için budama yaptık” dese de derdini anlatamadı.

Geçen gün CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin ile görüşmeye giderken Kuğulu Park’tan geçtim. Aradan geçen 1 yılda yaşlı kavakların gövdeleri yeniden yeşermiş, park büyük ölçüde eski havasına kavuşmuştu.

Selamlaşıp oturduktan sonra konu hemen CHP’deki tartışmalara geldi. Gürsel Tekin, “Bak sana bir şey anlatacağım” dedi ve başladı:

Kadıköy Belediye Başkan Yardımcısıydım. Yaşlı bir ağacımız vardı. Kimilerine göre 200 yıllıktı. Ancak yıkıldı yıkılacak durumdaydı. Bir ziraat mühendisi çıktı ve ‘Bu ağacı kurtarırım’ dedi. İddialıydı ve bizi ikna etti. Ağacı kendisine teslim ettik. Öyle bir hale getirmişti ki o devasa ağaçtan iki-üç metrelik bir kütük kalmıştı. Mahalleli ağacı katlettik diye kıyameti kopardı. ‘Mühendis bey sen ne yaptın?’ dedik. ‘Kök budaması’ dedi. ‘Bizi perişan ediyorlar, ne hesap vereceğiz?’ dedik, ‘Altı ay süre verin’ dedi. Altı ay sonra o ağaç canlanmıştı. O gövde filizlenip dallanmış, yaprakları daha canlıydı. Protestocularla mühendisi bir araya getirip, ‘Mühendis beyden özür dileyin’ dedim.”

Araya girip, biraz önce yazdığım Kuğulu Park detayını anlattım ve sordum: “Bu hatıra nereye varacak?

Gürsel Tekin sözü CHP’ye bağladı ve “Partinin bir kök budamaya ihtiyacı var. O ağaçların gövdesi gibi partinin genel ilkeleri üzerine yeniden yeşermesi gerekiyor” dedi.

Doğrusunu isterseniz CHP’nin genel sorunlarından daha çok güncel konularla ilgiliydim. Hemen konuyu değiştirip kitabın ortasından İstanbul’a aday olup olmayacağını sordum. Tereddütsüz “Adayım” dedi. Sonra da ‘İstanbul’u kazanma stratejisi’ni anlattı. Kadıköy’den, Bakırköy’den, Beşiktaş’tan, Şişli’den değil; Sultangazi, Sultanbeyli, Bağcılar, Esenyurt gibi ilçelerden söz ediyordu. İstanbul’un demografik durumunu, seçmen eğilimlerini iyi çalışmıştı. Sözünü ettiğim ilçelerdeki partilerinden hoşnut olmayan HDP-AK Parti tabanına dikkat çekti ve o oylara göz koyduğunu vurguladı.

İSTANBUL’DA TABAN

Yazının devamı...

Önce ‘şerif’i aramak lazım!

8 Eylül 2018

Dizinin baş karakteri, mesai sonrasında silahını eve götürdüğü için soruşturma geçiriyordu. Sonra araştırdım, Avrupa’da görevde değillerse güvenlik güçleri silah taşımıyormuş.

Çarşamba sabah 09.30’da bir randevum vardı. Yürürken, yol kenarında çok lüks bir araç durdu. Sürücü arabanın anahtarını kenarda bekleyen kişiye vermeden önce belindeki silahı çıkarıp uzattı. Polis olma ihtimali düşüktü ve silahlıydı.

İki saat sonra bir kitap almak için girdiğim alışveriş merkezinin tuvaletinde yanımda elini yıkayan kişinin belinde kocaman bir silah gözüme takıldı.

Öğlen yemeği için restorana giderken de yanımızdan genç bir kadın geçti (25 yaşında ya vardı ya yoktu). Belinde taşıdığı silah ve kılıfı adeta “Beni görün, beni görün” diyordu.

Yazının devamı...