"Deniz Zeyrek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Deniz Zeyrek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Deniz Zeyrek

Rusya neden dokunulmaz?

25 Mart 2017

Bakın son 6 ayda Rusya-PYD/YPG ilişkisinin nasıl geliştiğini gösteren bazı kritik gelişmeleri sıralayayım:

- 17 Eylül 2016 günü bir Rus uçağı, Suriye’deki Rus askeri üssü Hmeymim’e indi. İçinde Moskova’dan bir heyet vardı. PYD’nin çatısı altında bulunan ne kadar Kürt grup varsa hepsinin temsilcisi üsse giderek bu heyetle görüştü. Ruslar, rejim güçleri ile “iyi niyet anlaşması” imzalamaları halinde yeni Suriye’de özerklik vaat ettiler.

- 18 Eylül günü Rus üssündeki toplantıya Esad’ın adamları da katıldı. Rusya’nın hakemliğinde rejim ile PYD arasında 5 maddelik bir iyi niyet mutabakatı sağlandı.

- 19 Ekim’de YPG, Rusya ve Esad’ın vizesi ile Afrin’i Menbiç ile birleştirmek için harekete geçti ve birkaç köyü aldı.

- 20 Ekim günü, Türk Hava Kuvvetleri YPG unsurlarını vurdu. O gün Ankara’da Fırat Kalkanı Harekâtı’nın bu koridoru kesecek kritik yer olan El Bab’a uzaması kararlaştırıldı.

- 21 Ekim günü, Rusya harekete geçti. PYD’liler Moskova’da ağırlandı. Şubat 2017’de Moskova’da bir PYD temsilciliği açılması kararlaştırıldı.

- 24 Kasım 2016 günü, bir Suriye uçağı El Bab’a girmeye hazırlanan TSK birliğini bombaladı ve 4 Mehmetçiği şehit etti. İran destekli Suriye ordusu da Halep’ten kuzeye, El Bab’a doğru taarruz başlattı. İki ülke silahlı kuvvetleri 2017’nin ocak ayının sonlarına doğru birbirlerine 1 kilometre kadar yaklaştılar.

- 9 Şubat 2017 günü, aradaki mutabakata rağmen, bir Rus uçağı, El Bab’da konuşlu TSK birliğini vurdu. 3 Mehmetçik şehit oldu. Menbiç’ten Halep’e giden M4 karayolu, TSK ile rejim ordusu arasındaki sınıra dönüştü.

- 11 Şubat günü, PYD Moskova’da planlanan temsilciliği açtı. Aynı gün Lazkiye’deki Rus üssü  Hmeymim’de bir araya gelen PYD ve Esad heyetleri anlaşma sağladı. YPG’nin Azez’in güneyindeki yerleşim yerleri ile Menbiç’i rejim ordusuna teslim etmesi kararlaştırıldı.

- 10 Mart’ta Rus ordusundan subaylar ve rejim ordusu YPG ile anlaşarak Menbiç’e girdi.

- 20 Mart’ta Rus ordusu Menbiç’ten sonra Afrin’de karargâh kurdu.

* * *

Görüyorsunuz; Rusya, PYD/YPG ile askeri ittifakı göz göre göre kurmuş.

İttifak bununla da sınırlı kalmayacak. Rusya, Afrin’de kurduğu karargâhı, yakında İdlib’e saldırmak için kullanacak. İdlib düşerse, aralarında El Kaide unsurlarının da bulunduğu Suriyeli muhaliflerin TSK’nın temizlediği 1200 kilometrekarelik alana kaçmaktan başka çaresi kalmayacak.

Rusya, Türkiye’nin özrüne ve ölen pilotun ailesine ödenen tazminata rağmen, 24 Kasım 2015 günü Rus uçağının düşürülmesini gerekçe göstererek uyguladığı yaptırımları hâlâ tam anlamıyla kaldırmadı. Üstelik, aradan geçen zaman içinde Suriye topraklarında (24 Kasım 2016’da ve 9 Şubat 2017’de) doğrudan ya da dolaylı olarak 7 Mehmetçiğin şehit edilmesine neden oldu.

* * * 

Almanya’da Nevruz mitinginde PKK flamaları ve Öcalan posterleri açılınca, haklı olarak çok sert tepki gösteren Ankara, Rusya’nın PKK’nın Suriye ayağı PYD/YPG ile gelişen açık ittifakına tepkisini düşük profilli tutuyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, “YPG’ye, PYD’ye, PKK’ya gösterdikleri ilgi bizi üzmektedir” demekle yetindi.

Dışişleri Bakanlığı da sadece Ankara’daki Rus Maslahatgüzar’a rahatsızlık iletti.

Bakalım 29 Mart’ta Türk ve Rus heyetlerinin katılımıyla gerçekleşecek terörle mücadele toplantısından sonra durum değişecek mi?

İnsan bütün bu olup bitenleri ve gösterilen tepkinin düşüklüğünü görünce, “Rusya’nın dokunulmazlığı mı var” demeden edemiyor.

 

Yazının devamı...

AK Parti'nin 'evet' hesabı

24 Mart 2017

Bu sorunun sorulacağı referanduma az bir zaman kaldı. 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve AK Parti kurmayları, kararsızları ve tabandaki ‘hayır’ları ‘evet’e dönüştürmek için yoğun çalışıyor.

Referandumun kilidinin İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya gibi büyük kentler olacağına inanan AK Parti stratejistleri, kampanyada kitle iletişim araçlarının daha etkili olacağını düşünüyorlar. Bu yüzden, Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar ve AK Parti kurmayları, mümkün olduğu kadar çok etkinliğe, televizyon programına, özel yayınlara katılıyor.

MHP Lideri Devlet Bahçeli, ABD Başkanı Donald Trump gibi medyaya ilgi göstermiyor. Mesaj vermek istediğinde Twitter’ı kullanıyor. ‘Evet’çi MHP’liler istediklerinde seslerini duyurabilecek mecralara kolayca ulaşabiliyorlar.

‘Hayır’ cephesinde, kampanyanın ana omurgasını CHP oluşturuyor. Hükümete yakın kanallar ile TRT zaten ‘hayır’ diyenlere, dolayısıyla CHP’ye kapalı.

Ancak, CHP Lideri Kılıçdaroğlu ve CHP’li siyasetçiler ana akım medyada boy gösterebiliyorlar. Muharrem İnce, Deniz Baykal ve Gürsel Tekin gibi isimlerin sahadaki propaganda çalışmaları ise haber olarak medyada yer bulmakta zorlanıyor.

Meral Akşener, Sinan Oğan, Ümit Özdağ gibi MHP’li muhalifler, sahada çok aktifler. Ancak elektriklerin kesilmesi, saldırıya uğrama, salon iptali gibi gelişmeler olmasa bültenlerde yer bulamıyorlar.

HDP’nin etkinliklerini sosyal medya üzerinden duyurma dışında bir seçeneği kalmamış.

Saadet Partisi Lideri Temel Karamollaoğlu, partiye yakın olan TV 5 kanalı aracılığıyla tabanına seslenebiliyor.

17 Mart günü, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayan vatandaşların referandumda ne yapacaklarına dair gözlemlerimi yazmıştım. Bölgedeki kanaat önderleri, genel eğilimin sandığa gitmeme yönünde olacağını tahmin ediyordu. Yapılan yorumlara göre, kayyum uygulamaları, HDP’lilerin tutuklanması gibi olaylar, hendek olayından sonra HDP’ye mesafe koyan vatandaşları AK Parti’den de uzaklaştırmıştı.

O yazıdan sonra, hükümet çevresinden öngörülerine ve siyasi yaklaşımına önem verdiğim bir isim aradı. Kendilerinin sahayı farklı gördüklerini söyledi. “Bize göre, HDP oylarının yüzde 40’ı ‘evet’ olacak” dedi. Bu Türkiye genelinde yüzde 4’ün üzerinde bir ‘evet’ oyuna tekabül ediyor.

Aynı isim, son seçimlerde MHP’ye oy verenlerin yüzde 55’inin ‘evet’ diyeceğini öngördüklerini de anlattı. Bu da Türkiye genelinde yüzde 6’yı buluyor. Bir başka detay da son seçimde AK Parti’ye oy verenlerden ‘hayır’ diyecek olanların oranıyla ilgiliydi. “Bizim partinin kayıp oranı maksimum yüzde 5 olur” dedi. Türkiye genelinde yüzde 5’i, AK Parti oylarına göre yüzde 10’u kastediyordu.

Alt alta yazınca bu hesaba göre 54 ‘evet’ çıkar. Bir kenara yazıp bekleyelim.

Hürriyet’te dün Nuray Babacan imzasıyla çıkan haberde, AK Parti’nin Diyarbakır’da yüzde 34-39 arasında bir ‘evet’ beklediği, Cumhurbaşkanı’nın da bu rakamı yetersiz bulduğu aktarılıyordu.

Konuştuğum bir Kürt siyasetçi de Diyarbakır Belediyesi’ndeki kayyumun Nevruz alanına belediye otobüsü tahsis etmemesine rağmen, meydanda büyük bir kalabalığın toplandığına dikkat çekti. Bu veriler, bölgede HDP oylarının yüzde 40’ının ‘evet’ olacağı tahminini boşa çıkarabilir.

Sahada bulunanların MHP tabanıyla ilgili gözlemleri de ‘evet’ oylarının o kadar yüksek olmadığını gösteriyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan sonra Başbakan Binali Yıldırım’ın da eski bakanlarla bir araya gelmesi, AK Parti yönetiminin ‘hayır’ cephesinin AK Parti tabanında karşılık bulan söylemleri üzerinde çalışması, AK Parti tabanındaki ‘hayır’cıların durumu konusunda da bir fikir veriyor.

Propaganda gücündeki orantısız duruma rağmen, AK Parti’nin 2007 ya da 2010 referandumundaki kadar rahat olmadığı açık.


Düzeltme: 20 Mart tarihli “İçeride İzmir Marşı, dışarıda Atatürk’süz afişler” başlıklı yazımda ‘Avustralya’ yerine sehven ‘Avusturya’ yazmışım. Uyarıları için dikkatli okurlara teşekkürler.

 

Yazının devamı...

İçeride İzmir Marşı, dışarıda Atatürk’süz afişler

20 Mart 2017

1915’in Şubat ayında harekete geçen Britanya donanması, bir ay boyunca Çanakkale Boğazı’nı koruyan Osmanlı tabyalarına ağır saldırılar düzenlese de hedefine ulaşamaz. En büyük taarruz, 18 Mart 1915 günü başlar. O da Osmanlı ordusunca püskürtülür.

Her 18 Mart’ta “Çanakkale Deniz Zaferi” olarak kutlarız o tarihi savunmayı.

Denizdeki yenilgiye rağmen vazgeçmeyen itilaf devletleri, sahildeki Osmanlı bataryalarını karadan ele geçirmeye karar verir. Birleşik Krallık bayrağı altında Avusturya ve Yeni Zelendalılardan oluşan ANZAC (Australian New Zealand Army Corps) Kolordusu, Fransızların da desteği ile 25 Nisan 1915 günü 5 ayrı noktadan Gelibolu Yarımadası’na çıkar. Kara savaşları başlar.

Yaklaşık üç buçuk ay, kıran kırana çatışmalar yaşanır ve Osmanlı ordusunun inatçı direnişi kırılamaz. 6 Ağustos 1915’te Arıburnu’nun kuzeyindeki Suvla Koyu’na yapılan çıkarma da Osmanlı ordusunun direnişi nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanır. 9 Ağustos 1915’te tarihe Birinci Anafartalar Muharebesi olarak geçen Osmanlı Taarruzu gerçekleşir. ANZAC birlikleri sahile kadar geriler. Bir gün sonra Kocaçimentepe-Conk Bayırı hattındaki Osmanlı taarruzu ANZAC askerlerini daha da geriye iter. Peşi sıra gelen ANZAC taarruzuyla yaşanan ikinci Anafartalar Muharebesi de Osmanlı savunmasının başarısıyla sonuçlanır. ANZAC ve Fransız kuvvetleri Aralık 1915’te Gelibolu Yarımadası’nı terk etmek zorunda kalır.

* * * 

Ortaokula kadar okuyan her vatandaş, Çanakkale direnişinin bu özetini bilir.  

Bir de Gazi Mustafa Kemal’in Çanakkale Savaşı’ndaki rolünü...

25 Şubat 1915 günü, yarbay rütbesiyle ayak basar Gelibolu Yarımadası’na ve 9 ay 13 gün savaşır. Cephede albaylığa terfi eder ve biraz önce hatırlattığım Anafartalar, Conk Bayırı muharebelerinde eşsiz bir komutanlık sergiler. 10 Aralık 1915’te Gelibolu cephesinden ayrılır.

O tarihte ANZAC askerleri ile Fransızlar da yenilgiyi kabul etmişti.

* * * 

Aradan tam 102 yıl geçti.

Atatürk’ün Çanakkale’de temelini attığı, bugün dünyanın en önemli ordularından biri haline gelmiş Türk Silahlı Kuvvetleri, kutlamalar için hazırladığı üç afişin hiçbirinde Atatürk’ün fotoğrafını kullanmadı.

Genelkurmay’a sordum. Atatürk’süz afişler konusunda bir yanıt alamadım. Ancak, kutlama töreninin videosunu izlemem önerildi. İzledim: Atatürk ve silah arkadaşlarına saygıyla başladı tören. Duvardaki ekrana yansıyan görsellerde bolca Atatürk fotoğrafı vardı. Hatta, mini konserde referandum sürecinde ‘hayır’ cephesinin yeniden popüler hale getirdiği ‘İzmir Marşı’ bile seslendiriliyordu.

Anlayacağınız, kapalı törende İzmir Marşı bile çalınmış.

Sokaklara, panolara asılan afişlerde ise Atatürk yok.

* * *

Çanakkale’den ve Atatürk’ün fotoğrafından söz açılınca aklıma, tarihteki bir fotoğraf sansürü olayı geldi.

Büyükelçi Sermet Atacanlı, “Atatürk ve Çanakkale’nin Komutanları” adlı kitabında aktarmıştı.

29 Ekim 1915 günü, Tasvir-i Efkar gazetesinde Mustafa Kemal’in portre fotoğrafı basılmak istenir. Sansür memuru fotoğrafı çıkarır ama Yazı İşleri Müdürü Abidin Daver, sansür memurunu atlatıp fotoğrafı basar. Resmin altına da Gelibolu’daki başarısı anlatılan Mustafa Kemal için “doğuştan yiğitlik ve kahramanlık harikaları ile temayüz etmiş Miralay Mustafa Kemal Beyefendi” ifadesi yazılır.

Enver Paşa ve istihbarat müdürü görünce küplere biner. Sansür memuru, üç gün hapsedilir. Gazete bir süre sonra bir bahane ile on gün kapatılır.

* * *

29 Ekim 1915 günü fotoğrafı sansürlenmek istenen Miralay ‘Mustafa Kemal Beyefendi’, tam 8 yıl sonra 29 Ekim 1923’te kurulan Cumhuriyet ile fotoğrafını kalplere kazımış zaten.

Afişe ne hacet!

 

Yazının devamı...

Vicdan...

18 Mart 2017

Özgür kaldıktan sonra kimliğini saklayan Jean Valjean, Madeleine ismini kullanır ve aynı zamanda yaşadığı şehrin belediye başkanıdır. Meydanda dolaşırken polislerin olduğu bir kalabalığı görür. Önce neler olduğunu öğrenir ve sonra olaya müdahale eder. Müfettiş Javert’i karşısında bulur. Polisler, hasta kızı için para bulmaya çalışırken kendisine sarkıntılık eden bir soyluya tepki gösteren Fantine isimli yoksul bir kadını yakalamıştır. Fantine, belediye başkanı olduğunu öğrendiğinde, Valjean’ın da yüzüne tükürür. Yüzünü silen Valjean, müfettiş Javert’ten kadını serbest bırakmasını ister. Diyalog şu şekilde sürer:

Javert: Mösyö Başkan, bırakamayız. Bu uğursuz kadın biraz önce saygın bir vatandaşa hakaret etti.

Valjean: Meydandan geçiyordum. İnsanlara ne olduğunu sordum. Olayı dinledim. (Fantine’e dönerek) Çiçekçi kadın, kızından bahsetti.

Javert: Yasa yasadır.

Valjean: Sizin soylu vatandaş hatalı.

Javert: (Tükürmesini kastederek) Fakat kadın size, bu şehrin belediye başkanına da hakaret etti.

Valjean: O benim işim

Javert: Beni bağışlayın Mösyö Başkan, hakaret size değil, adaletedir ve adalet de benim işimdir.

Valjean: Müfettiş Javert, en yüksek adalet vicdandır. Bu kadını dinledim, ne yaptığını biliyorum...”

* * *

“En yüksek adalet vicdandır” sözü zaman zaman ‘güzel sözler’ arasında karşınıza çıkar. Gelelim, bu bölümü sizinle paylaşmamın nedenine:

Dün bir elektronik mektup aldım. Ali İsmail Korkmaz’ı anlatıyordu.

18 Mart 1994’te doğmuş. Bugün 18 Mart. Yani yaşasaydı 23 yaşında, büyük ihtimalle de son sınıfta olacaktı. Arkadaşları, Eskişehir’de kampustaki kafelerden birinde, köşedeki bir masada oturup doğum gününü kutlayacaktı. Kahkahalar gırla gidecekti. Aile bireylerinin kutlama telefonları birbirini izleyecekti. Annesi telefonu kapatırken ‘Oğlum seni Hak saklaya, Hızır bekleye’ diyecekti...

Ama olmadı. Ali İsmail, 2013 yılında, sıkıştırıldığı bir çıkmaz sokakta, ölümüne dövüldü. Kendilerinden geçmişçesine saldırdılar Ali İsmail’e... Onu ailesinden, arkadaşlarından, dünyadan aldılar, öldürdüler...

Nâzım Hikmet demiş ya “Büyümez ölü çocuklar...”

Ali İsmail de büyümüyor artık. Öylece kaldı: 19 yaşında, güler yüzlü bir genç...

* * * 

Dün, olayın peşini bırakmayan Hürriyet muhabiri İsmail Saymaz’a davanın son durumunu sordum.

Yerel mahkeme, en yüksek cezayı ölümcül tekmeyi atan polis memuru Mevlüt Saldoğan’a kesmişti: 10 yıl 10 ay!

Polis Yalçın Akbulut, 10 yıla mahkûm olmuştu. Sanıklar İsmail ve Ramazan Koyuncu ile Muhammet Vatansever kasten yaralayarak ölüme neden olmak suçundan 8er yıl hapis cezası almış, ancak iyi hal indirimiyle cezalar 6 yıl 8er aya düşmüştü.

İsmail Saymaz, davanın Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nde karara bağlandığını hatırlattı. Baktım; yukarıda saydığım cezalar onaylanmıştı. Ek olarak fırıncı Ebubekir Harlar’a ‘suçun yardımcısı’ olarak verilen 3 yıl 4 ay olan cezanın, ‘suçun faili’ olarak arttırılması istenmiş. Yargıtay, polis memuru Hüseyin Engin’le ilgili beraat kararını da bozmuştu.

Ali İsmail’in ailesinin avukatları sanıkların “kasten adam öldürme” suçundan cezalandırılmasını bekliyordu. Mahkeme “Kasten yaralama sonucu ölüme neden olma” suçunu uygun görmüş. Cezalar bu yüzden düşük.

* * * 

Gelen mesajı okuyup bitirince, Ali İsmail’i hunharca katlettikleri mahkeme tarafından da kabul edilen ve sokaklara dönmek için gün sayanları düşündüm. Aklıma Hugo’nun, bir ekmek çaldığı için yıllarca kürek mahkûmu olan Valjean karakteri için yazdığı o özlü söz geldi:

“En yüksek adalet vicdandır.”

Evet, Valjean, Fantine’in ne yaptığını bildiği için söylemişti bu sözü. Biz de 2 Haziran 2013 günü Eskişehir’de ne yaşandığını biliyoruz...

Yazının devamı...

Kürtler referandumda ne yapacak?

17 Mart 2017

Leyla Zana’nın bir konuşmasıyla ilgili haber bağlantısını da onlarca kişiden WhatsApp üzerinden aldım. Belli ki hızla yayılıyordu. Mesajdan, Zana’nın başkanlık sistemine ‘evet’ dediği sonucu çıkıyordu. “Açıklama yeniyse önemli” dedim ve araştırdım. Teknoloji sağ olsun, kısa sürede buldum. 8 Mart 2015 günü, kadınlar gününde Tunceli’de konuşan Zana, başkanlık sistemi için “Biz bu sistemin devam edemeyeceğini 2000’li yılların başından beri söylüyoruz. Benim için kimin başkan olup olmaması önemli değil. Bizim için, bu halkın bütün değerleri için, bütün farklılıkları için, o sistemin içeriği önemli” demişti.

Zana’nın açıklamasından sadece 19 gün sonra, 27 Mart 2015 günü, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Sayın Erdoğan’a “Seni Başkan yaptırmayacağız” diye seslenmişti.

Zana ile Demirtaş arasındaki bu görüş ayrılığı, aslında ‘başkanlık’ konusunda Kürt siyasi hareketindeki görüş ayrılıklarını da yansıtıyordu.

* * * 

Zana’nın açıklamasıyla ilgili haberi okuyup bitirmiştim ki, CHP İstanbul Milletvekili Gürsel Tekin aradı. Son bir haftada Şanlıurfa, Batman, Diyarbakır ve Kahramanmaraş’ı ziyaret etmiş.

“İzlenimleriniz nedir” dedim.

“Sahada kimse yok. Ne HDP, ne AKP” dedi.

Tekin’e göre Diyarbakır ve Batman’da yüksek bir ‘hayır’ oranı söz konusu. ‘Evet’çilerin güçlü olduğu Maraş ve Şanlıurfa’da da beklediği coşkuyu görmediğini söyleyen Tekin, bölgede en büyük ‘evet’in kırsaldan, yani köylerden çıkacağını ifade etti. Bunun nedenini sorduğumda ise “Devlet baskısı” dedi. Bölge halkının, siyasetçilere, medyaya, devlete sitemkâr olduğunu savunan Tekin’in son tespiti ise Mesud Barzani ile ilgili oldu. Tekin’e göre, Barzani’nin ‘evet’i desteklemesi pek de etkili olmayacak.

* * * 

Gürsel Tekin’i dinledikten sonra, madalyonun diğer yüzüne bakmak için bölgenin önemli siyasetçilerinden Haşim Haşimi’yi aradım. “Diyarbakır’daydım 2 aydır. Bölgeyi geziyordum. Biraz önce Ankara’ya geldim” dedi.

Haşimi, sözlerine şöyle başladı: “Bölge halkı referandumla ilgilenmiyor. Kimse kampanya falan da yapmıyor. Hem ‘evet’çi kararsızlar, hem ‘hayır’cı kararsızlar sandığa gitmeme eğilimindeler.”

Haşimi, hendek olayları sonrasında halkın HDP’ye kırmızı kart gösterdiğini anımsattı.

Bu tespitin sağlamasını yapmak için 2015 seçim sonuçlarına bakmak yeterli:

7 Haziran 2015 seçimlerinde Doğu Anadolu’da HDP yüzde 43, AK Parti yüzde 36.2  oy almıştı. 1 Kasım 2015’te AK Parti oylarını yüzde 48’e çıkarırken, HDP’nin oyu yüzde 35’e düşmüştü. Güneydoğu Anadolu’da 7 Haziran’da HDP yüzde 48.4, AK Parti yüzde 33.8 oy aldı. 1 Kasım’da AK Parti oylarını yüzde 46’ya çıkarırken, HDP oyları yüzde 41.5’te kalmıştı.

7 Haziran’da HDP barajı aşsın diye sandıklara akın eden insanların, referandumda aynı ilgiyi göstermeyeceği kanaatini dile getiren Haşimi’yle sohbetimizden çıkardığım diğer bir sonuç ise şu: 1 Kasım 2015’te HDP’ye kırmızı kart gösterip AK Parti’ye dönen bölge halkı, referandum konusunda AK Parti’ye de yeşil ışık yakmamış.

* * * 

Konuştuğum başka siyasetçilerle de benzer görüşler dillendirdi.

Sağduyu sahibi, objektif bir akademisyen olarak tanıdığım Doç. Dr. Vahap Coşkun’u ders arasında yakaladım. O da bölgede referandum heyecanı yaşanmadığını ve sandığa gitmeme eğilimi gözlendiğini vurguladı. Coşkun’a göre HDP’nin sahada bulunmayışında, genel başkanından ilçe yöneticisine, teşkilatların önemli bölümünün içeride olması da etkili olabilirdi.

Coşkun, Barzani gibi faktörlerin sonucu etkileyemeyeceğinin, bölgenin önemli iki dinamiğinin hâlâ AK Parti ve HDP olduğunun altını çizdi.

Son tespitim de şu: HDP, hendek savaşlarının kendilerine yönelik olumsuz etkisini, kayyum uygulamaları ve partililere yönelik tutuklamalar, MHP’nin değişikliğe desteği ve “Pakette Kürtler için ne var” sorusu ile kırmaya çalışıyor.

Yazının devamı...

Bir ırkçının ipiyle kuyuya inmek

13 Mart 2017

Avrupa’nın genelinde ve ABD’de son dönemde yayılan yabancı ve Müslüman karşıtlığı, Hollanda’da da etkili.

Kıta Avrupa’sının 20. yüzyılın ortasında büyük bedeller ödeyerek kurtulduğunu sandığımız bu rüzgâr, Avrupa’da ortaya çıkan popülist siyaset arenasında “Vatansever Baharı” nidalarıyla estiriliyor. Terör saldırıları, göç, işsizlik, ekonomik durağanlık gibi faktörleri ülkedeki yabancılara ve Müslümanlara bağlayan ırkçı siyasetçiler prim yapıyor.

Hollanda’da ırkçı söylemlerin en önemli adresi Özgürlükler Partisi ve lideri Geert Wilders yelkenini bu rüzgârla doldurmuş vaziyette. Wilders, ülkesinde Müslüman sayısını sınırlı tutma, Kuran’ı yasaklama, cami ve mülteci merkezlerini kapatma, Hollanda’yı Avrupa Birliği’nden çıkarma gibi akıldışı vaatlerle siyaset yapıyor. Ne yazık ki bu söylemlerle de 15 Mart seçimleri öncesinde toplumda karşılık buluyor.

İktidardaki Liberal Parti ve genel başkanı Başbakan Mark Rutte de Wilders’in popülist, ırkçı söylemine dört elle sarılıyor. Gazetelere ‘Kurallara uymuyorsan ülkeyi terk et’ diye
ilan veriyor, Türkiye’deki referandumla ilgili Hollanda’da miting yapmasını yasaklıyor vs...

* * * 

Avusturya’da, Almanya’da ve nihayetinde Hollanda’da gördüğümüz “Türk siyasetçileri konuşturmama kampanyası”,  Avrupa’daki “Vatansever Baharı!”nın eseri.   

Bu ülkelerin yöneticileri, Türkiye’nin yöneticilerinin kendi topraklarında yapacağı her türlü etkinliğin, oylarını düşüreceğine inanıyor.  

Avrupalı siyasetçiler, ülkelerinde hem milliyetçi ve ırkçıların hem de Türkiye’de hak ihlalleri yaşandığını düşünen liberal, yeşil ve sosyal demokrat seçmenlerin Türk yöneticilere tepkili olduğunun farkında. Bu nedenle de onların oyuna sırt çevirmektense toplantı ve ifade özgürlüğü gibi demokratik değerlere sırt çeviriyorlar. Türk siyasetçilerin ülkelerindeki etkinliklerine olmadık engeller çıkarıyorlar.  

* * *

Hollanda’nın ilk elçisi Cornelis Haga 1612’de İstanbul’a atanmış, Sultan
I. Ahmed
’e güven mektubunu sunmuştu. Yahya Karaca Paşa da 1859’da ilk Osmanlı elçisi olarak Lahey’e gitmişti.

İlk temasın üzerinden 403 yıl geçmiş ama çok geriye gitmeye gerek yok.

2012 yılında, Hollanda’da muhteşem ağırlanan 11. Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Hollanda hava sahasına girdiğinde, kendi uçağına eşlik eden Hollanda jetlerinin fotoğrafını, kendisine yapılmış jest olarak görüp Twitter hesabında paylaşmıştı.

Aynı yıl Hollanda Kraliçesi Beatrix de iadeiziyaret gerçekleştirmişti.

Hollanda, 2013’te Türkiye’ye destek için İncirlik’e Patriot bataryası göndermişti.

Sadece AK Parti iktidarı döneminde Hollandalı şirketler Türkiye’ye 20 milyar dolardan fazla yatırım yapmıştı. Geçen hafta büyük bir enerji şirketini Hollandalı bir şirketin aldığı açıklandı.

* * *

Normal şartlar altında bu kadar olumlu unsurların ve potansiyelin olduğu ikili ilişkiler, bir ırkçının ve popülizmin ipiyle kuyuya inen Hollanda siyasetinin basiretsizliği yüzünden kopma noktasına geldi.

Demokrasinin teminatı olan sandığın, demokratik değerlerin ihlal edilmesi için gerekçe yapılması tuhaf bir ironi olsa gerek!

* * * 

Bu arada Hollanda da dahil Avrupa medyası, Türk yetkililer Avrupalılara ‘faşist’ ve ‘Nazi’ gibi benzetmeleri yapıp, “zorla geliriz” tavrı sergileyinceye dek Hollanda’yı ve Almanya’yı eleştiriyordu. Bültenlerde Türkiye’ye hak veriliyordu.

Dün baktım, Bakan Fatma Betül Sayan Kaya’nın karşılaştığı çirkinliklere rağmen Türkiye’yi eleştirmeye başlamışlardı. Hollanda’daki siyasetçiler gibi Türk siyasetçilerin de oy kaygısıyla gerilimi tırmandırdığı yorumları yapılıyordu.

Dünyanın geçtiği bu kritik dönemde, dış politika üzerindeki sandık geriliminin bir an önce bitmesi bütün taraflar için önemli.

Yazının devamı...

Bedava yaşıyoruz, bedava!

11 Mart 2017

Dün, önce vizyona giren filmlere baktım ve “Neruda” filmine gitmeye karar verdim. Sonra ‘Memlekette başka neler oluyor’ dedim ve diğer kategorideki haberlere baktım.

* * *

İlk dikkatimi çeken Adana’dan bir haberdi. Trafik polisleri bir öğrenci servisini çevirmiş, denetim yapıyordu.

Beyaz başörtülü orta yaşlı bir kadındı aracın sürücüsü.

Toplu taşıma araçlarında, uçaklarda, trenlerde, gemilerde dümende kadınların olması her zaman ilgimi çekmiştir. Bu görüntü de çok hoşuma gitti.

Ancak, video ilerledikçe iş biraz tuhaflaştı. Çocukların oturmasının yasak olduğu ön koltukta, çocuklar vardı. Onlar inerken ben saydım. Tam 6 çocuk indi.

Sonra, ortadaki büyük kapı açıldı.

Aman Allahım!

İnen çocuklar bitmek bilmiyordu. 1, 2, 3, 4, 5...

Polisin son söylediği rakam, dudak uçuklatır nitelikteydi: 48

Evet yanlış duymadınız, 17 koltuğu olan bir araçtan tam 48 öğrenci indi.

Polis memurunun şoke olduğu sesinden anlaşılıyordu. Bir koltuğa neredeyse 3 çocuk. Kim bilir nasıl nefessiz kalıyorlardır?

Sürücü kadın ise “Diğer servislere baktınız mı, onlar da böyle” diye kendisini kurtarmaya çalışıyordu.

Polis, kadına sordu: Yardımcı eleman yok mu?

Kadından yanıt: Yakın yerden geliyoruz, gerek yok...

300 TL ceza kesildi.

Habere göre lisans da iptal edildi.

“İyi ki trajik bir kaza yaşanmadan önce denetime takıldı” diye teselli ettim kendimi...

* * * 

İkinci haber Ankara’dandı. Hatırlarsınız, 30 Kasım 2016’da Adana’nın Aladağ ilçesinde bir kız öğrenci yurdunda yangın çıkmış, çoğu çocuk 12 kişi ölmüştü. Aradan 100 gün geçmiş. Olayın hakkında hâlâ haber çıkıyor olması, gazetecilikteki fikri takip açısından beni umutlandırdı.

Baktım, haberin konusu, TBMM’de kurulan Aladağ Yurt Yangını Komisyonu’nun bir faaliyetiydi. Komisyon İstanbul Büyükşehir Belediyesi itfaiyesinden Atillah Eleşkirtli’yi dinlemişti. Eleşkirtli de İstanbul’da 2005’ten bu yana 811 yurt yangını çıktığını, bu yangınlarda 19 kişinin yaralandığını anlatmıştı.

Aladağ yangınından sonra İstanbul’da devlete ve özel sektöre ait 282 yurttan itfaiyeye talep gelmiş. Yapılan incelemede bu yurtların yüzde 56’sının uygunsuz, yüzde 12’sinin uygun olduğu tespit edilmiş.

Yüzde 56, en az 145 yurt eder. Her birinde ortalama 50 öğrenci kalsa yaklaşık 7 bin 500 öğrenci demek.. Çok büyük bir rakam.

“Bir musibet bin nasihatten iyidir” denir ya... Dilerim, 12 canı kaybettiğimiz o trajik yangın, bu tür yerlerde yangın önlemlerinin uygun hale getirilmesine bir vesile olmuştur.

* * *

Devam eden bir haber de 7 Mart 2017 gününden.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlamaları için Ankara’da yapılması planlanan 22. Kadın İşçiler Büyük Kurultayı’na katılmak için Bursa’dan yola çıkan kadın işçileri taşıyan otobüs şarampole yuvarlanmıştı. İnegöl ilçesinde meydana gelen otobüs kazasında 7 kişi hayatını kaybetmişti. Yaralı sayısı ise 34’tü. Kaza nedeniyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılmayı planladığı kurultay iptal edilmişti.

Referandum nedeniyle yapılan mitinglere otobüslerle taşınan vatandaşları düşündüm. Kendi kendime ‘Umarım, yorgun sürücüler, teknik bakımları yetersiz otobüsler, kelle koltukta yollarda değildir’ temennimi dillendirdim.

* * *

Siyasetten, güvenlik ve dış politika konularından uzak durayım derken de bu manzarayla karşılaştım. Ruhum sıkıldı. Yazıyı bitirirken, dilime ünlü şairimiz Orhan Veli’nin o ünlü şiiri dolanmıştı:

“Bedava yaşıyoruz, bedava/Hava bedava, bulut bedava/Dere tepe bedava/Yağmur çamur bedava/Otomobillerin dışı/Sinemaların kapısı/Camekanlar bedava/Peynir ekmek değil ama/Acı su bedava/Kelle fiyatına hürriyet/Esirlik bedava/Bedava yaşıyoruz, bedava.”

Yazının devamı...

Son hamle ‘zugzwang’ olmamalı

10 Mart 2017

Birçok Türk diplomat ve akademisyen ‘sınır aşan sular’ meselesinde Suriye sayesinde uzmanlaşmıştır. Bugünlerde “Fırat’ın doğusu/batısı” diye cümle içinde sıkça kullandığımız Fırat Nehri, bir zamanlar sınır aşan bir nehir olarak Suriye ile aramızda en ünlü diplomasi konusuydu.

Soğuk Savaş yıllarında, ‘Düşmanının düşmanı terör örgütlerini besle’ siyaseti de dış politikada önemli bir gündem maddesiydi. PKK’nın büyütüldüğü Bekaa Vadisi Lübnan’da bulunmakla beraber, Suriye’nin kontrolündeydi ve bu nedenle Türkiye’nin PKK ile mücadele gündeminde en önemli konu başlığı Suriye idi.

NATO ile Varşova Paktı arasında onlarca yıl süren Ortadoğu’da hâkimiyet kurma çabasında da cephe ülkeleri Türkiye ile Suriye’ydi.

***

Sadece Abdullah Öcalan’ın 9 Ekim 1998 günü Suriye’den çıkarılmasıyla sonuçlanan süreç bile bir ders niteliğindedir. (O dönem yaşananları hatırlatması açısından ‘Kürt Kapanı’ (Murat Yetkin) ve ‘Satranç Tahtasındaki Yeni Hamleler-Hangi PKK?’(Fikret Bilâ)) kitaplarını öneririm. Kitaplar, dönemin tanıklıklarıyla askeri gücün, diplomasinin, uluslararası konjonktürün, müttefiklik ilişkilerinin iyi kullanılmasının nasıl sonuç getirdiğini çok iyi özetliyordu.

Yetkin’in ‘Kürt Kapanı’ kitabında, merhum Dışişleri Bakanı İsmail Cemin “Suriye, Öcalan’ı çıkarmamış olsaydı, harekât denizden abluka ile başlayacaktı. Hükümet askeri harekâtı göze almıştısözleri, Ankara’nın askeri kararlılığının göstergesiydi. Merhum Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in “Hadise şudur. Biz bunu izliyorduk ama biz yakalamadık. Amerikalılar bize teslim etti. Yunanlıların kolunu büken de Amerikalılar” sözleri ise müttefikleri ikna etmenin ve dayanışmanın önemini gösteriyordu.

Bilâ’nın ‘Satranç Tahtasındaki Yeni Hamleler-Hangi PKK’ kitabında anlatılanlar da Öcalan’ın Roma’dan çıkarılması için uygulanan diplomatik baskı ile Roma’dan sonra geçtiği Yunanistan’ın bu baskılar karşısında direnemediğini çarpıcı şekilde gösteriyordu.

***

Türkiye, 20 yıl sonra diplomaside bir kez daha Suriye sınavı veriyor. Bu kez, geçmişte PKK’yı desteklediği için sevilmeyen ama ‘düşman’ kategorisine de konulmayan Baas rejimi ‘düşman’ olarak karşımızda. PKK’nın yerini ise omurgasını aynı örgütün oluşturduğu PYD/YPG var. Fırat Kalkanı Harekâtı, Türkiye’nin askeri kararlılığını gösterdiği ve Afrin-Kobani arasında olası bir PYD koridorunu engelleyerek sonuç aldığı kritik bir adım olarak karşımızda duruyor. Bu adımın 1998’dekinden farkı, ‘askeri tehdit’ olarak kalmayıp, sahada ete kemiğe bürünmesiydi.

Sahadaki bu başarının taçlandırılması için, oyunun sonunda, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması gerekiyor. PKK güdümünde bir devlet(çik) oluşmaması da oyunun Türkiye lehine sonuçlanması anlamına geliyor. Rusya’nın, İran’ın, ABD’nin nüfuz sahibi olduğu bölgede, Türkiye’nin de nüfuzlu olması, işin kârı olacak.

Dün, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın açıklamaları, Rusya-ABD-Türkiye denkleminde PYD/YPG ile Menbiç ve Rakka’nın geleceği konusunda bir çözüm arandığını gösteriyordu. Kalın’ın dikkat çektiği, ABD’lilere ait “PKK ile YPG aynı şey değildir, aralarında fark vardır” cümlesi, ABD’nin bu konudaki tavrının değiştirilmesi gerektiğini gösteriyordu.

***

Bu tablonun değişmesi için Türkiye’nin önünde iki yol var:

- Menbiç’te ve Rakka yolunda ABD’ye rağmen PYD/YPG’ye askeri gücünü göstermek,

- 1998’deki gibi ABD’yi diplomasi ile ikna etmek.

Ortadoğu denince en çok akla gelen oyuna, satranca bağlayarak tamamlayayım: Bu tercih, Türkiye’nin son hamlesini bir zugzwang* hamlesine dönüştürmemeli.

Genelkurmay başkanlarının toplantısı, yapılan açıklamalar Ankara’nın ABD’ye rağmen adım atmayacağını gösteriyor.

- (Zugzwang satrançta bir tarafın kaybetmesine neden olacak bir hamleyi yapmak zorunda kalması durumunu anlatıyor.)

Yazının devamı...