"Deniz Zeyrek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Deniz Zeyrek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Deniz Zeyrek

Yanan yaşlar...

24 Şubat 2017

“Kurunun yanında yaş da yanmış olabilir. Hatalar oluyor, ancak oran yüksek değil”.

“Hatalar oluyor...”

Kurulması ne kadar kolay bir cümle değil mi?

***

Bir de şu ‘insan hikâyesi’ üzerinden bakalım:

İsmet Akyol.

Eğitim-Sen Çaycuma Şube Sekreteri ve 686 sayılı kararname ile ‘terör örgütleriyle iltisaklı’ olduğu gerekçesiyle kamu görevinden ihraç edildi.

Neden ihraç edildiklerine dair kendilerine bir gerekçe sunulmamış. Ancak kendisi, kaleme aldığı bir yazıda sendika şube yöneticisi olarak imza attıkları eylemlerden yola çıkarak ‘olası gerekçeleri’ sıralamış:

- Eğitim-Sen Çaycuma Şubesi, sayısı 30’u geçen Sübyan Mektepleri’ne karşı 4-6 yaş grubu çocukların okulöncesi eğitim kurumlarına ve anasınıflarına gönderilmesi için kampanya başlattı. Çaycuma’da görev yapan 42 anasınıfı öğretmeninden 38’i destek verdi. Bir hafta içinde 10 bin imza toplandı ve dilekçeler Milli Eğitim Bakanlığı’na gönderildi. Konu, TBMM’nin gündemine bile geldi.

- 2016 sonunda Çaycuma Milli Eğitim Müdürü, yılbaşı kutlamalarının Hıristiyan Batı kültürünün bir geleneği olduğunu ileri sürerek okullara yılbaşı yasağı” yazısı göndermişti. Eğitim-Sen’in itirazıyla tartışma, Çaycuma’yı, hatta Zonguldak’ı aşıp Türkiye’nin gündemine oturdu.

- Yine 2016’da Çaycuma Milli Eğitim Müdürlüğü tüm okul müdürlerine resmi yazı gönderip, 24 Kasım Öğretmenler Günü vesilesiyle camide hatim indirmeye davet etmişti. Eğitim-Sen Şubesi, buna da itiraz etti.

***

Başka örnekler de var ama yerim yok.

Anlatılanlardan anladığım, Çaycuma Milli Eğitim Müdürü ne yapsa, ne etse karşısında Eğitim-Sen şubesini bulmuş. Müdür bey, kendi çocuklarının eline oyuncak silah ve bıçak verip fotoğraf çekmiş, o fotoğrafları Facebook’ta yayınlamış. Sendikacılar ‘Şiddeti çağrıştırıyor’ gerekçesiyle ona bile laf etmişler.

Çaycuma ihraç listesini, herhangi bir yargı kararı olmaksızın Çaycuma Milli Eğitim Müdürlüğü’nün hazırladığı düşünülürse, müdürün bu kadar sorun çıkarmış bir sendikanın şube yöneticilerinin isimlerini Ankara’ya göndermesinden daha doğal ne olabilir?

Kararnameye Ankara’da imza atanların bu kadar ismi tek tek araştırması mümkün değil. Araştırsalar bile sayılan eylemlerin, Ankara’da da ‘terörle iltisak kanıtı’ olarak görülmesi işten bile değil.

Sonuçta ortaya çıkan genel yaklaşım şöyle özetlenebilir:

‘İllerden gelen listeleri ihraç edelim, onlar iltisaklı olmadıklarını kanıtlasınlar...’

***

Şimdi, en başa, ‘7 Şubat’ta ihraç edilen 20 yıllık bir öğretmenin başına neler gelir’ sorusunun yanıtına dönelim:

15 Şubat’ta maaş alamadı.

Çalışma günü sayısı (7 bin gün) yeterli olsa da yaşı nedeniyle emekli olamadı ve bütün emeklilik haklarını kaybetti.

Kamu sağlık kuruluşlarından aldığı sağlık hizmeti 100 gün sonra bitecek.

İlgili komisyon fiilen çalışana dek, hakkını arayacağı bir mecra bulamayacak. Komisyon kurulduktan sonra da on binlerce dosya arasından sırasının gelmesini bekleyecek. AİHM’ye gitmek için ise komisyon kararını bekleyecek.

Bu arada özel sektörde yeni iş için yapacağı görüşme, muhtemelen KHK ile atıldığını söylediği anda bitecek. Bir işe başlasa bile SGK’ya bildirim yapıldığı gün, işverene ‘O şahıs terörle iltisaklı olduğu için ihraç edilmişti’ uyarısı gidecek.

***

FETÖ, PKK, IŞİD, adı her ne olursa olsun, bu ülkeye, millete kasteden hainler elbette hesabını verecek, bedelini ödeyecek.

Ancak adalet yerini bulana dek yapılan her hatanın, ilgili her ‘İNSAN’ın hikâyesinde bir trajedi olarak vücut bulabileceği unutulmamalı.

Sözün özü, mevzu ‘hata mağduru bir insan’ ise büyüyen rakamlar, düşen oranlar, istatistikler teferruat kalabilir.

Yazının devamı...

Münih’teki Türkiye...

20 Şubat 2017

Konferansa 25’i devlet ve hükümet başkanı, 80’i dışişleri ve savunma bakanı olmak üzere, dünya çapında karar alıcı 500 kişi katılmış.

En detaylı makaleyi bir diplomasi muhabiri olarak çıraklığını yapmış olmaktan her zaman onur duyduğum Murat Yetkin yazmıştı. “Yeni bir dünya kuruluyor, Türkiye yerini alabilecek mi?” sorusuyla başlayan makalede, ABD’nin yeni başkanı Donald Trump’ın ardından ortaya çıkan küresel tablo detaylıca irdelenmişti.

DAHA FAZLA SİLAHLANMA

MSC’nin resmi internet sitesinden dinledim: ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, NATO müttefiklerinin milli gelirlerinin en az yüzde 2’sini savunma harcamalarına ayırma taahhüdünü hatırlatıyordu. Pence, “Daha fazla iş yapmanın zamanı geldi” diyordu ama söylediğinin gerçek tercümesi ‘Daha fazla silahlanmalıyız’ idi. NATO içinde şu ana dek bu kritere uyan ABD, Yunanistan, Estonya ve İngiltere’ymiş. Türkiye de 2023’e dek bu taahhüdü yerine getirmeyi hedefliyor.

Alman Şansölye Angela Merkel ise ilginç bir çıkış yaparak Rusya ile işbirliği olanaklarının fazlalığına dikkat çekiyordu. Bunların başına da IŞİD gibi terör örgütleriyle girilen savaşı koyuyordu. Merkel öyle söylemedi ama mesajını ‘dünya artık tek kutuplu değil, Rusya da var’ olarak tercüme ettim.

* * *

OLUMSUZ TÜRKİYE ALGISI

1963’ten beri her yıl yapılan konferansta bu yıl Türkiye de önemli bir yer tutuyordu.

MSC’nin 2017 güvenlik raporunun “Aktörler” başlığı altında, ABD ve AB’nin yanında sadece Türkiye’ye ‘başrol’ verilmişti.

Raporu hazırlayanlar, bir aktör olarak Türkiye’yi şöyle betimlemişti: “Türkiye Cumhuriyeti, 100. yaşının arifesinde, ülkenin yüzünü belirgin bir şekilde değiştirecek gelişmelerle sarsılıyor: Başarısız bir darbe ve devam eden baskılar, yeniden başlayan iç anlaşmazlıklar ve sınırlarında bir savaş...”

“Türkiye” başlığı altında ayrıca, birçok olay sıralanarak Batı ile Türkiye arasındaki geleneksel bağların zarar gördüğü anlatılmıştı.

Raporun “Giriş” bölümünde ise MSC bünyesindeki Avrasya Grubu’nun her yıl hazırladığı “Gelecek yılın en önemli 10 siyasi risk senaryosu”na yer verilmişti. Listeye göre, “Trump ile Silikon Vadisi arasındaki çekişme”, “Batı’daki merkez bankalarının siyasileşmesi”, “Merkel’in siyasette güç kaybetmesi”, “gelecek sonbaharda Komünist Parti kongresi yapılacak Çin’in ABD ile gerilim yaşaması” önemli riskler arasında yer alıyor. Dünyayı yöneten liderlerin reformcu olmamasının da bir risk olarak gösterildiği ‘Reformsuzluk’ başlığında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile İngiliz Başbakan Theresa May’in 2017’yi iç meselelerle uğraşarak geçireceği de savunuluyor.

Listenin 8. sırasında “Türkiye” başlıklı risk senaryosunda ise referandumdan sonra ortaya çıkacak tablonun, Türkiye’nin ekonomisini, komşularıyla ve Avrupa’yla ilişkilerini bozma ihtimaline işaret edilmiş.

* * * 

Anlayacağınız, Münih’te çekilen ‘yeni dünya düzeni’ fotoğrafında Batılıların Türkiye’ye ayırdıkları yer pek iç açıcı değil. Gerekçeleri ise ‘demokrasiden ve Batı’dan uzaklaşmak’... 100 yıl önce de yeni dünya düzeni kurulurken böyle olmuştu.

Ancak, en büyük silahları Cumhuriyet ve onun teminatı TBMM olan Atatürk ve silah arkadaşları kendilerine uygun görülen haritayı ve yeri beğenmemiş, ülkeyi hak ettiği yere yerleştirmişti. Şimdi kurulacak bu yeni düzeni değiştirmek de mümkün.

Evrensel anlamda güçlü bir demokrasiye geçerek, o gerekçeyi ellerinden almak, bu milletin her ferdinin boynunun borcu olsa gerek.

Yazının devamı...

‘Çok ağır bir yükün altına girdik’

18 Şubat 2017

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile telefonda görüştük.

O da CHP’nin muhalefet alanında tek başına kaldığı tespitime katılıyordu. CHP olarak üstlendikleri rolü anlatırken, “Çok ağır bir yükün altına girdik. Her alanda ciddi sorunlar var. Hepsiyle tek tek uğraşıyoruz. Türkiye bu hale getirilmemeliydi” yorumunu yaptı.

Kılıçdaroğlu, iktidarın referandum kampanyasını AK Parti ile CHP arasındaki bir mesele gibi göstermeye çalıştığını düşünüyor. Bu yüzden kendi kampanyalarında özellikle meselenin AK Parti-CHP meselesi değil, Türkiye meselesi olduğunu vurguladıklarına dikkat çekti.

Ben partilerin dezavantajları yazmıştım. Kılıçdaroğlu, kendi avantajlarının daha fazla olduğunu söyledi. Neler olduğunu sordum. Şu yanıtı verdi:

“En büyük avantajımız, demokrasi ile halkımızın can ve mal güvenliğini savunmak. Yapılacak değişiklik ikisini de ortadan kaldırıyor. Biz de bütün detaylarıyla bunu dillendiriyoruz. Karşı taraf ise referandumu bir çekişme alanı haline getirmek istiyor. Savunabilecekleri argümanları yok. O yüzden CHP’yi ve hayır cephesini kötülüyorlar. Vatandaş, hepsinin farkında ve gün geçtikçe daha da ayırdına varıyor. Bu yöntem kesinlikle tutmaz.”

Şu ana dek kampanyayı “Başkanlık-Parlamenter Sistem yarışı” zemininde tutmayı başaran Kılıçdaroğlu, 16 Nisan’a dek böyle devam etme ve zaferle çıkma konusunda da iddialı.

‘MUHBİR REKTÖRLERE PES YANİ’

Kılıçdaroğlu, konuşmamızdan bir gün önce ihraç edilen akademisyenlerle de görüşmüştü. Konuyla ilgili düşüncelerini de sordum. Önce, akademisyenlerin hangi gerekçe ile atıldığının anlaşılmadığına dikkat çekti. Ardından, “Kendilerine sordum, onlara da bir gerekçe sunulmamış, onlar da bilmiyor” dedi.

Kılıçdaroğlu, atılmaların özellikle Ankara Üniversitesi’nde Mülkiye ve Dil Tarih gibi köklü fakültelerde yoğunlaştığına işaret etti. AK Partililerin bile tepki gösterdiğini, işin yanlışlığı ortaya çıkınca YÖK ile rektörlerin topu birbirine attığını anımsattı ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Eğer gerçekten rektörler bilim adamlığı konumundan muhbir konumuna geçmiş ve kendi arkadaşlarını ihbar etmişse bu tek kelimeyle ayıp. Hem de büyük ayıp. Akademisyen atmak bizim geçmişimizde darbelerle özdeşleşmiş bir durumdur. Yarın normale dönüldüğünde, arkadaşlarını ihbar edip attırdıklarını nasıl izah edecekler. Çocuklarının yüzüne nasıl bakacaklar. Bilim adamı muhbirlik yapar mı? Pes yani! Hükümet bunun hesabını verecek? Sözcü ‘Yanlışlık varsa düzeltilir’ diyor. Asıl yanlışlık bu açıklamanın kendisidir...”

TERÖR SÖYLEMİ ÇELİŞKİLİ

BAŞBAKAN Binali Yıldırım, önceki gün Turizm Forumu’nda yaptığı konuşmada şu ifadeyi kullandı:

“Terörle korkutmak, terörün, teröristin işine yarar. ABD ne kadar güvenliyse Türkiye de o kadar güvenli. Terörü, turizmi baltalamak ya da turizme avantaj sağlamak için lütfen kullanmayalım...”

Son derece doğru tespitler. Terörün salmaya çalıştığı korkuya inat, hayatı olağan akışındaki gibi yaşamak terörizme vurulacak en büyük darbedir.

Ancak, gözden kaçırılan bir durum var. Referandum süreci başladığından beri, siyasetin -özellikle de iktidar kanadının- söylemi, güvenlik meselesinin Türkiye’de beka sorununa dönüştüğü yönünde. Yapılan bütün konuşmalarda, “terör” konusu hep ön planda. FETÖ, PKK, IŞİD,
DHKP-C gibi terör örgütlerinin isimleri, hatiplerin dilinden düşmüyor. Millet olarak, ‘Evet çıkarsa terör biter’, ‘Hayır çıkarsa iç savaş başlar’ gibi ürkütücü cümlelere maruz kalıp duruyoruz. Bu korku unsurlarıyla dolu konuşmalar, bırakın Türkiye’de tatil yapmayı planlayan yabancıları, bizleri bile olumsuz etkiliyor.

Devletin güvenlik güçleri, görevlerini en iyi şekilde yapmaya gayret ediyor. Onlara güvenip, cesaretle gelecek güzel ve huzurlu günleri düşünmek, planlamak hepimizin hakkı. Siyasetçiler de korku dilini bırakıp umut dilini kullanırsa millete en büyük iyiliği yapmış olurlar!

Yazının devamı...

İki cephenin dezavantajları: ‘Başkanlık sistemi’ mi ‘parlamenter sistem’ mi?

17 Şubat 2017

AK Parti: Rıdvan Dilmen’in ‘başlangıç vuruşu’ niteliğindeki ‘Sen de var mısın’ videosu etkisizleşti, tepki topladı. Yeni Akit yazarı Sinan Burhan, Başbakan Binali Yıldırım’ın bile videolu kampanyaya itiraz ettiğini yazdı.

Dolaşıma çıkan ‘evet’ şarkısı, ‘Dombra’, ve ‘Aynı Yoldan Geçmişiz Biz’ gibi siyaset tarihine geçmiş propaganda şarkılarını üreten AK Parti’nin tabanından da geçer not alamadı. Şu ana dek ‘Evet’ çıkarsa hangi sorunun nasıl çözüleceği çok fazla anlatılmadı. Yerine, ‘Büyük Türkiye için’, ‘Güvenlik ve huzur için’ ve ‘Terör örgütleri hayır dediği için’ gibi gerekçeler öne çıktı.

Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un ‘Evet’ çıktıktan sonra terör örgütlerinin sesi soluğu çıkmayacak noktaya geleceğine dair sözleri ile Başbakan’ın “FETÖ, PKK ve IŞİD de ‘hayır’ diyor” sözleri ‘hayır’ cephesinden tepki topladı. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Körfez seyahati öncesinde “Esasında ‘Hayır’ diyenler 15 Temmuz’un yanındadır” ifadesini kullanınca, başta ‘hayırcı’ Saadet Partisi olmak üzere birçok kesimden “Madem ‘Hayır’ diyenler terörün yanında, o zaman neden ‘hayır’ seçeneği var” sorusu geldi.

AK Parti Manisa İl Başkan Yardımcısı Ozan Erdem’in “Yüzde 50’yi geçemezsek iç savaşa hazırlanın” sözleri, AK Parti yönetimini çileden çıkardı. Erdem istifa ettirildi.

Kampanya planlayıcıları, hem MHP seçmenlerinden hem Kürtlerden aynı anda ‘evet’ alabilmenin yollarını arıyor.

OHAL kararları, akademisyenlerin ihracı, işsizlik, ekonomideki sorunlar da AK Parti’nin önündeki ‘sıkıntılı başlıklar’ arasında yer alıyor.

Partinin kampanya açılışı 25 Şubat günü Ankara’da yapılıyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da meydanlara iniyor. Temel hedef, geri kalan zamanda propaganda ortamındaki bu dağınıklığa son verip, ‘Evet’leri arttıracak ortak bir söylem oluşturmak.

***

MHP: Genel Başkan Devlet Bahçeli ile rakipleri arasında mahkeme koridorlarına yansıyan bir çekişme vardı zaten. Bu çekişmenin tabanda doğurduğu ayrışma, Anayasa değişikliği sürecinde daha da derinleşti. Başlangıçta muhalefetin yanında görünmekten çekinen bazı MHP milletvekilleri, ‘hayır’ cephesine geçtiler. Atilla Kaya ve bazı eski ülkü ocakları başkanları Genel Merkez’le yollarını ayırarak “Türk Milliyetçileri ‘Hayır’ Diyor Platformu” adı altında kampanya başlattılar. Bahçeli ve ekibi, enerjisini sistemi anlatıp yeni ‘evet’çiler bulmaktan çok, tabandaki ‘Başkanlık konusunda 180 derece zıt görüşler söylenmişti. Ne oldu da şimdi Başkanlık sistemini desteklememizi istiyorsunuz’ sorusunu yanıtlamaya harcıyor.

***

CHP: MHP’nin ‘evetçi’ olması, HDP ve Saadet Partisi’nin sınırlı propaganda imkânları, CHP’yi adeta meydandaki tek ‘muhalefet’ haline getirdi. Üstelik, propaganda imkânları konusunda AK Parti ile baş etmesi de zor.

Kılıçdaroğlu, sürecin “AK Parti ve MHP’ye karşı CHP ve HDP” değil, “başkanlığa karşı parlamenter sistem” yarışı olsun istiyor. Bu yüzden ‘CHP ismi öne çıkmasın’ görüşünde. Ancak tabandan gelen itirazlar ve teşkilat alışkanlıkları, sürecin genel seçim gibi ele alınması riskini doğuruyor.

CHP yönetimi, tabandaki ‘Erdoğan bu referandumu da alır’ inancından kaynaklanan rehaveti de ortadan kaldırılması gereken önemli bir risk olarak görüyor.

Kılıçdaroğlu, başkanlık sisteminin eksikliklerini yarışta avantaj görüyor. Bunların iyi anlatılmasının, MHP tabanında işe yarayacağı umuluyor. Ancak, AK Parti tabanındaki ‘Erdoğan sevgisi’, yeni sistemin eksiklikleri konusunda AK Parti tabanının ikna olmasını engelliyor ve CHP’nin manevra alanını daraltıyor.

***

Görünen köy kılavuz istemez: ‘Evet’ ve ‘Hayır’ cephelerinde her iki kanadın da önemli dezavantajları var. Her zamanki gibi bunları gideren ve avantajlarını arttıran kazanır. 

Yazının devamı...

Bahçeli’nin değişen söylemi

13 Şubat 2017

İster olumlu, ister olumsuz bulun, 20 ayda siyasette ortaya çıkan somut sonuçları doğuran her süreç Bahçeli’nin ilk adımı ile başladı.

7 Haziran seçimleri öncesinde AK Parti’ye karşı açık bir muhalefet sergiledi. Çözüm süreci karşısında taviz vermedi. Başkanlık taleplerine şiddetle karşı çıktı. Yolsuzlukla mücadele vaat etti. 12 Haziran 2011 seçimlerinde yüzde 13 olan oy oranını 7 Haziran 2015 seçimlerinde yüzde 16.2’ye çıkardı. Artışın kaynağı AK Parti’den kayan seçmenlerdi. (HDP’ye giden Kürt oylar da eklenince) AK Parti’nin 2002’den sonra ilk kez tek başına iktidar olamamasının en önemli mimarlarından biri Bahçeli oldu.

7 Haziran seçimlerinden sonra, Türkiye’yi
1 Kasım 2015 seçimlerine götüren süreçte yine Bahçeli ön plandaydı. İlk geceden, yeni bir seçime işaret etti. HDP’yi gerekçe göstererek muhalefet kanadında bir hükümet kurulmasını engelledi. Kendisine yönelik ‘Başbakan olun’ önerilerine sert tepki gösterdi. Aynı şekilde TBMM Başkanlığı’nın muhalefet kanadında kalmasını sağlayacak işbirliği önerilerine de yeşil ışık yakmadı.

Terör saldırılarının da arttığı dönemde kamuoyunda ciddi ‘istikrar ve güvenlik’ kaygıları ortaya çıktı. İktidar, MHP’nin milliyetçi söylemlerini kullanmaya başladı. Bahçeli’nin attığı her adım, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın seçimlerin yenilenmesi hedefine katkı sağladı. Yapılan seçim sonucunda MHP oyları 16.2’den 11.9’a düştü. AK Parti yeniden tek başına iktidar oldu.

AK Parti, 1 Kasım 2015 seçimlerinin ardından tek başına iktidar olduğu halde Ahmet Davutoğlu’nun genel başkanlık ve başbakanlık döneminde önemli sıkıntılar yaşadı. Aynı dönemde MHP’li muhalifler de çıkıştaydı. Bu iki gelişme, Bahçeli ile Beştepe arasında bir yakınlaşma başlattı. MHP’li muhalifler olağanüstü kongre toplama girişimlerinde hep yargıya takıldı. Yakınlaşma, 15 Temmuz hain darbe girişiminden sonra ‘Yenikapı Ruhu’ ile bir çeşit ittifaka dönüştü. Bahçeli, Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile sıkça fotoğraf vermeye başladı. Neticede Ekim 2016’da daha önce şiddetle karşı çıktığı başkanlık sistemine yeşil ışık yaktı. Türkiye siyasetinin tarihi gelişmelerinden biri olan sistem değişikliği sürecinin başlangıç vuruşunu da böylece Bahçeli yaptı.

ÖZNESİZ ELEŞTİRİLER DÖNEMİ

Bahçeli, referandum sürecinde, mesela Osmaniye’de bir açılış töreninde Başbakan Binali Yıldırım ile birlikte kürsüye çıkar mı? Sanmıyorum.

Ancak, son konuşması, aynı süreçte AK Parti’ye yönelik her konuda dikkatli bir dil kullanacağını gösterdi.

Bahçeli, Konya’da yaptığı konuşmada Rusya’nın El Bab’da askerimizi şehit edip sonra da ‘pardon’la geçiştirdiğine hatta pişkince üste çıkıp Türk Silahlı Kuvvetleri'ni suçladığına dikkat çekti. Ardından da satır aralarında dört askerimizin şehit olmasıyla sonuçlanan saldırıyı ‘alttan alma’, ‘yaşananlara ses çıkarmama’, ‘hiçbir şey olmamış gibi davranma’, ‘kendine güvensizlik’, ‘aman sorun çıkmasın tavrı sergileme’ eleştirilerini yöneltti.

Bahçeli, aynı konuşmada ülkenin ekonomik durumu ve önemli kurumların Varlık Fonu’na devredilmesinden de rahatsızlık duyduğunu ima etti.

Ancak iki konuda da kurduğu cümlelerde özne kullanmadı.

Rusya’ya ses çıkarmayan, bu trajik olayı alttan alan, devletin güzide kurumlarını Varlık Fonu’na devreden kimdi? Açık açık söylemedi.

Görünen o ki AK Parti-MHP referandum ittifakı, Bahçeli’nin dış politikada, ekonomide yaşanan olumsuzluklarla ilgili eleştiri cümlelerini bir süre daha ‘öznesiz’ bırakacak.

Yazının devamı...

El Bab’da iki zayıf halka

11 Şubat 2017

İlki, Özgür Suriye Ordusu’nu (ÖSO) oluşturan grupların dağınık hali ve TSK’yı ciddi anlamda zorlayan başına buyrukluğu.

Şöyle ki:

TSK, Fırat Kalkanı harekâtını tek başına planlayıp yapsaydı, farklı bir yol izlerdi. Kendi kapasitelerini bilen komutanlar, ‘düşman’ı analiz eder ve yeterli sayıda birlik ve teçhizat ile ‘Harekat Merkezi’nde oluşturulan taktik planları icra ederdi.

HİYERARŞİ VE KOORDİNASYON SORUNU

Ancak, Fırat Kalkanı’nda harekat planları ÖSO’ya göre hazırlanıyor ve icra ediliyor. TSK, ÖSO’nun alan hâkimiyeti için lojistik ve ikmal olanaklarını sunuyor, ardından da ÖSO’nun ele geçirdiği alanları tutmasına yardımcı oluyor. Haliyle, 900 kilometrekare alana yayılmış değişik bir askeri yapılanma ortaya çıkıyor.

Düzenli ordu olarak yukarıdan aşağıya doğru kati bir ‘emir-komuta zinciri’ne sahip olan TSK’nın, her biri farklı özelliklere sahip, askeri eğitimi eksik insanların oluşturduğu onlarca irili ufaklı grup içinde tek bir ‘emir-komuta’ hiyerarşisi kurması zorlaşıyor. Haliyle ortaya çıkan en kritik sonuç (aynı zamanda sorun) ‘hiyerarşi ve koordinasyon eksikliği’ oluyor.

RUSYA VE ESAD’LA KARŞILAŞMA

İkinci sorun, Rusya ve Esad güçleri ile karşılaşma riskiydi ve göstere göstere geliyordu. İlk olay 25 Kasım 2016’da yaşandı. Bir Suriye uçağı TSK birliğini bombaladı ve 3 şehit verdik. 9 Şubat sabahı da El Bab’da Rus uçağının ‘dost ateşi’ üç askerimizi şehit etti. İlk saldırı, TSK’nın YPG’nin Afrin-Membiç hattını birleştirme girişimini önlemek için askeri harekât yapmasından sonra gerçekleşmişti. Üstelik o gün Türk jetinin Rus jetini düşürmesinin 1. yıldönümüydü. İkinci saldırı ise CIA Başkanı Mike Pompeo Ankara’ya Türkiye’nin El Bab ve Rakka planını almaya geldiğinde yaşandı.

Ankara’daki yetkililer, Ankara ile Moskova arasındaki mutabakata tam uyulması halinde bu tür risklerin ortadan kalkacağına inanıyor. Ancak, sahada durum o kadar basit değil. Dinamik bir cephe var ve stratejik bölgeler zaman zaman el değiştirebiliyor. Karada ve havada birlikleri burun buruna gelen Rus komutanlarla Türk komutanların iletişiminde her zaman, siyasilerin arasındaki uzlaşmaya dayalı ortak dil bulunamıyor.

Son olayda Rus tarafı, ‘Orada Türkler değil IŞİD vardı, el değiştirildiğinden haberimiz yoktu’ savunması yaptı. Oysa, yapılan ‘işbölümü’nde bombalanan yerin TSK ve ÖSO’nun hedefinde olduğunu Ruslar da biliyordu. Ruslara, TSK unsurlarını IŞİD’ci gibi gösteren ve koordinat veren istihbarat kaynağının Suriye muhaberatı olması da herhalde tesadüf değildir.

‘Dost ateşi’ üç ayda 6 askerimizi şehit etti. Operasyon uzadıkça risk devam edecek. El Bab da ortadan bölünecek büyüklükte bir yer değil. O nedenle yakın zamanda ‘Ya Esad ya ÖSO tutsun’ denilmesi kaçınılmaz görünüyor.

Bu arada ölen pilotu için özür mektubu ve tazminat isteyen Rusya’nın, şehit ettiği Mehmetçikler için benzer bir adım atmasını beklemek de hakkımız olsa gerek.

POLİS KAMPUSTA AKADEMİSYENLER SOKAKTA!

ANKARA Üniversitesi’nde rektörlük, ihraç kararlarıyla yetinmediği gibi, ihraç edilen akademisyenlerle onlara destek için gelenler giremesin diye siyasal bilgiler, iletişim ve hukuk fakültelerinin bulunduğu kampusa yüzlerce polis davet etti. Sonuçta yıllarca unutulmayacak, şöyle içler acısı bir fotoğraf çıktı: Sokakta kampusa girmek isteyen yüzlerce akademisyen, kampusta ise onları içeri sokmamak için bağıran, tartaklayan, kadınlar için ‘Alın şunu’ diye bağıran polisler ve tam teşekküllü bir TOMA... Türkiye’nin en saygın üniversitelerinden biri olan Ankara Üniversitesi’nin gelecekte bilimsel başarılarıyla değil bu fotoğrafla anılacak olması üzücü...

Gündem Videoları için tıklayınız
Yazının devamı...

Kapı...

10 Şubat 2017

Ben de günlerdir generallerle, büyükelçilerle, sahadaki grupların temsilcileriyle görüşerek bu soruya yanıt arıyorum.

Fırat Kalkanı operasyonu bugün 170. gününde. İlk 70 gününde Cerablus-Mare arasındaki 900 kilometrekare alan IŞİD’den alındı. Geri kalan 100 gün ise El Bab çevresinde geçti.

‘Fırat Kalkanı başladığında El Bab’ın alınması planlara dahildi’ diyen de var, ‘YPG, Afrin-Menbiç koridorunu birleştirmek isteyince El Bab operasyonuna mecbur kalındı’ diyen de...

Hangisi doğru bilmiyoruz. Ancak kesin olan şey, başlarken El Bab operasyonunun zorlu olacağının bilinmesiydi.


ŞEHİR SAVAŞI İSTENMİYOR
Fırat Kalkanı’nı planlayan TSK mensubu komutanlar, operasyonu en az kayıpla tamamlamak istiyor. Bu yüzden de El Bab’da özel kuvvetler ya da ÖSO’cular için sokak sokak girilen bir ‘meskûn mahal çatışması’ öngörmüyorlar.

Bunun yerine, IŞİD hedefleri belirleniyor, Hava Kuvvetleri ile topçu birlikleri o hedefleri vuruyor, ÖSO o hedefleri kuşatarak ele geçiriyor. Ele geçirilen yerlere takviye yapılarak karargâh kuruluyor.

Bu arada, bugüne dek yaşanan kayıpların çoğu, TSK’nın ele geçirilen alanlarda kurduğu geçici karargâhlara yönelik intihar saldırılarından kaynaklandı.


SONUNA KADAR KUŞATMA
An itibariyle El Bab’a kuzeyden inen bir otoban, iki ana yol ve stabilize yollar ile güzergâhtaki Qabasin ve Bza’a kasabaları ÖSO’nun eline geçti. Halep’ten El Bab’a uzanan karayolu da ÖSO’nun elinde. Kuzey kavşaklarında ve batıda bütün girişleri tutan TSK ve ÖSO, El Bab Hastanesi ile Akil Tepesi’ni (Jabal Akil) de alarak stratejik bir mevzi elde etti.

Diğer taraftan El Bab-Halep arasındaki otobanın güneyi ile El Bab’ı Rakka’ya bağlayan karayolunun geçtiği Tarif kasabası ise rejim destekli güçlerin elinde.

Yani IŞİD üyesi teröristler, birkaç gizli ikmal yolu dışında El Bab’da sıkışmış vaziyette.


RAKKA PLANI
‘Bab’ Arapçada ‘Kapı’ anlamına geliyor. Halep’e bağlı El Bab kasabası da TSK ve ÖSO için Rakka’nın kapısı sayılabilir. Zira, Ankara’nın çantasında, El Bab alındıktan sonra ÖSO’dan seçilecek ve PYD/YPG’nin ağırlıkta olduğu Suriye Demokratik Güçleri’den ayrılacak Arap unsurlarından oluşacak 10 bin kişilik bir ordunun Rakka’yı IŞİD’den alması var. Tabii ki ABD ve Türkiye’nin özel operasyon desteği ile.


ANKARA’NIN AĞIR MİSAFİRİ
Söz konusu plan Ankara’nın dünkü ağır misafirine, yani CIA’in yeni direktörü Mike Pompeo’ya iletildi.

Pompeo’nun siyasetteki yıldızı, Çay Partisi ile birlikte parlamıştı. 2011’de Kansas’tan seçildiği kongrede 6 yıl görev yapmıştı. Obama’ya karşı sert muhalif çıkışlarıyla ve Bingazi’de ABD Büyükelçisi’nin linç edilmesiyle ilgili komisyondaki çalışmalarıyla ününe ün katmıştı. Aslında Cumhuriyetçi Parti içinde başkanlık için Trump’ı değil, Florida Senatörü Marco Rubio’yu desteklemişti. Başkan yardımcısı adayı ise Mike Pence’ti. Bu nedenle, Pence’in desteği ile CIA Direktörü olduğu iddiası ABD’de kabul görüyor.

Siyaset yaptığı dönemde, ‘Radikal İslam’ hassasiyeti ile Müslümanları kızdıran açıklamalara da imza atmıştı. Özellikle Boston Maratonu’na yönelik terör saldırısından sonra söyledikleri çok tepki görmüştü.

Masanın siyaset tarafında kalsaydı, ‘hassasiyetleri’ nedeniyle Türkiye’nin Suriye’de desteklediği ÖSO’ya sıcak bakmayabilirdi. Trump’a doğrudan ‘Rakka’yı YPG/PYD ile alma planına devam’ tavsiyesinde bulunabilirdi. Ancak artık masanın ‘idareci’ tarafında ve Türkiye’nin desteği ile ÖSO’nun IŞİD’e karşı zafer kazanacağına ikna olursa durum değişebilir. Yeter ki ÖSO içindeki gruplar, zaman zaman TSK komutanlarını da kızdıran dağınıklıklarına son verebilsin.

Yazının devamı...

Şu Tornado meselesi

6 Şubat 2017

Haberde, Almanlara ait Tornado tipi keşif uçaklarının çektiği görüntülere doğrudan erişemeyen Türkiye’nin, İncirlik Üssü’nde Alman askerler ve uçakları için karargâh inşaatına geçit vermediği yazıyordu.

Serde diplomasi muhabirliği var ya...

Merkel Ankara temaslarını tamamlayıp döndükten sonra hemen kolları sıvadım. İki tarafa da “Nedir bu Tornado meselesi” diye sordum. İlginç detaylara ulaştım.

Bu detayları sizinle paylaşmak isterim.

* * *

Olay şu:

IŞİD ile Mücadele Koalisyonu diye bir uluslararası askeri güç var. ABD başını çekiyor. Almanlar, İngilizler, İspanyollar gibi NATO’cuların yanında Suudiler, Katarlılar da bu koalisyonun içinde.

Bu koalisyonun ana karargâhları Katar’da ve Kuveyt’te. IŞİD’e karşı iki büyük operasyon yürütüyorlar. Biri Rakka, diğeri Musul. Ne yazık ki Türkiye’nin El Bab operasyonu IŞİD’e karşı olduğu halde bir ‘Koalisyon görevi’ olarak tanımlanmıyor. 

Koalisyonun en önemli operasyon merkezlerinden biri de Adana’daki İncirlik Hava Üssü.

ABD’nin büyük askeri varlığı dışında koalisyona dahil ülkelerin bulunduğu üste İspanyol Patriot birliği, Alman hava keşif unsurları, Katar ve Suudi hava kuvvetleri de yer alıyor.

İncirlik’ten havalanan insanlı ya da insansız uçaklar, Suriye ve Irak hava sahasında sürekli bir keşif görevi üstlenmiş. Kaydedilen ve ham halde Koalisyon Komuta Karargâhı’na gönderilen görüntüler, koalisyonun hayati istihbarat kaynaklarından biri haline gelmiş. Alman Tornado keşif uçakları da yüksek çözünürlüklü kameralarıyla bu gücün en önemli unsurlarından biri. Rakka, Musul ve El Bab’da belli aralıklarla çektikleri görüntüler ve bu görüntülerdeki değişim analizi sayesinde, IŞİD’in yer değiştirmeleri, yeni yerleşimleri, yeni karargâh binaları rahatlıkla tespit edilebiliyor.

Suriye topraklarında Fırat Kalkanı operasyonunu sürdüren ve Irak’ta Başika ve Bamerni üslerine sahip olan Türkiye de bir koalisyon üyesi olarak bu görüntülere koalisyon üzerinden erişim hakkına sahip.

* * *

Bu bilgilere sahip olunca sizin de aklınıza ‘Türkiye erişebiliyorsa mesele ne?’ sorusu gelmiştir. Mesele şu: Türkiye, görüntüleri koalisyon havuzundan değil, doğrudan erişimle almak istiyor. Türkiye’nin başka bir isteği ise Tornado uçaklarının çektiği YPG/PYD unsurlarına ilişkin görüntülerin de verilmesi.

Almanlar, ilk isteği ‘Zaten koalisyon üzerinden erişiyorsunuz’ diye reddediyor. İkinci isteğe verilen yanıt da şöyle: “Koalisyon görevi IŞİD’i kapsıyor ve bu nedenle YPG/PYD unsurlarını görüntülemiyoruz.”

Bu yanıtlar Ankara’yı tatmin etmemiş olacak ki İncirlik’te bulunan Alman askeri birlikleri negatif ayrımcılığa uğruyor. Kanat genişliği nedeniyle F-16 hangarlarına sığmayan Tornadolar, jet hangarlarının bulunduğu tarafta değil, kargo uçaklarının bulunduğu alanda park ediyor. Suudi, Katarlı, İspanyol askerler, Türk Hava Kuvvetleri’nin sunduğu konforlu barınaklarda kalırken, Almanlar ABD ordusunun ‘tin city’ diye adlandırdığı teneke konutlarda kalıyor.

* * *

Merkel’in ziyaretinde bu sorun çözülüp, Alman askerleriyle uçaklarına İncirlik’te yeni barınaklar için vize verilmiş midir?

Büyük ihtimalle ‘hayır’...

Almanya’nın sığınma başvurusunda bulunan FETÖ’cü subaylara yönelik olumlu yaklaşımı, basın ve ifade özgürlüğü başta olmak üzere iki ülke arasındaki gerilimli konular bu yanıtın bir süre daha ‘hayır’ kalacağını ve Tornado meselesinin süreceğini gösteriyor.

Yazının devamı...