"Deniz Zeyrek" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Deniz Zeyrek" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Deniz Zeyrek

‘115 hamile çocuk’ olayındaki ürperten detaylar

27 Ocak 2018

- Kız çocuklarının bu çağda hâlâ “evlenmek ve anne olmak zorunda bırakılması” durumunun ülkemizdeki yaygınlığını...

- Medeni Kanun’un alanına giren konularda ve eğitim sisteminde son dönemde yapılan mevzuat değişikliklerinin, kız çocuklarını okulda tutacak devlet denetimini zayıflattığını...

- Bu durumu bir sorun olarak görüp engellemesi ve sorumluları cezalandırması gereken kurumların olayı “görmezden geldiğini”, hatta daha da kötüsü “meşrulaştırmaya çalıştığını”...

- Kamuoyuna yansımayan olayları alttan ve ağırdan alan yargımızın, düğmeye bastığında “İyi ki bu ülkede savcılar ve hâkimler var” hissi yarattığını...

- Medyanın “denetim” görevinin ne kadar hayati olduğunu bir kez daha açık ve net bir şekilde gösterdi.

5 TUTUKLAMA VAR

“Fikri takip” bizim mesleğimizde önemlidir. Hürriyet muhabiri Dinçer Gökçe’nin ortaya çıkardığı olayı takip etmek boynumuzun borcu. O nedenle bugün biraz kafamızı ‘Zeytin Dalı’ harekâtı haberlerinden kaldırıp bu konuya yoğunlaşmak istedim.

Küçükçekmece Adliyesi’nde bir başsavcıvekili ile iki savcı harıl harıl bu konu üzerinde çalışıyor. Bir taraftan küçük yaşta hamilelik mağdurlarının ve zanlıların ifadelerini alıyorlar, diğer taraftan da memur suçları açısından olayı ilgili birimlere bildirmeyen kamu görevlileriyle ilgili soruşturma yürütüyorlar. Elde edilen şu verileri sizinle de paylaşmak isterim:

Yazının devamı...

‘Operation Olive Grove’ nasıl ‘Fırat Kalkanı’ oldu

26 Ocak 2018

ABD Başkanı Barack Obama, Erdoğan’ın deyişiyle Türkiye’yi aldatmasaymış, Türk ve ABD askerleri Suriye’de IŞİD’e karşı ortak operasyon yapacakmış ve adı “Zeytinlik harekâtı” olacakmış. Tabiri caizse “Obama yan çizdiği için” gerçekleşmeyen o harekâtın yerine Türkiye, “Fırat Kalkanı”nı başlatmıştı.

Erdoğan’ın açıkladığı bu kritik bilgi, “Zeytin Dalı” harekâtı nedeniyle arada kaynadı ama ben yine de izini sürdüm. Yoğun askeri ve diplomatik trafiği ve zamana karşı yarışıyla Hollywood filmlerini aratmayan şu ayrıntılarla karşılaştım:

Mart 2015: Türkiye’nin PKK’nın devamı gördüğü ve terör örgütü ilan ettiği YPG, Kobani’yi IŞİD’den aldı. Türkiye YPG’nin Fırat’ın batısına geçmesine karşı çıkarken YPG’yi destekleyen ABD Cerablus-Mare hattındaki IŞİD yapılanmasını bitirmek istiyordu. TSK ve Pentagon’dan generaller, bölgenin IŞİD’den temizlenmesini konuşmaya başladı. Ankara’da siyasi onay alan plana göre TSK’nın karadan ve havadan destekleyeceği Özgür Suriye Ordusu mensupları Cerablus’tan başlayıp IŞİD’i temizleye temizleye batıda Azez/Mare’ye, güneyde Rakka’ya kadar ilerleyecekti. ABD komandoları ile hava kuvvetleri de operasyona aktif destek verecekti. Ardından ÖSO bölgenin kontrolünü sağlayacaktı.

Kasım 2015: Fırat’ın doğusunda ABD’nin desteğini alan YPG, batıda Afrin’de de Rusya’nın desteğini alıyordu.

Yazının devamı...

Kılıçdaroğlu: Milli sorundur, elimizden gelen desteği sağlarız

23 Ocak 2018

Başbakan Binali Yıldırım ile yaptığı görüşmeden sonra sayın Kılıçdaroğlu ile telefon görüşmesi yapma fırsatı buldum. Gazetecilik refleksi ile Başbakan Yıldırım’ın anlatmış olabileceğini düşündüğüm bilgileri sordum ama görüşmenin içeriği hakkında konuşmak istemedi. “Başından beri bizi bilgilendiriyor. Operasyon başlamadan Almanya’daydım, arayıp bilgi verdi. Bugün de (dün) harekat hakkında bilgiler paylaştı. Desteğimiz için teşekkür etti” demekle yetindi.

Ben de bu durumda “O zaman sizin Zeytindalı Harekatı ile ilgili görüşlerinizi öğrenmek isterim” dedim.

Kılıçdaroğlu, cümlem bitmeden, “Bu milli bir sorun. Türkiye’nin sınır güvenliği söz konusu. O nedenle elimizden gelen desteği sağlarız. Bizim desteğimizi ortaya koymamız, ordumuzun morali ve motivasyonu açısından da önemli” dedi.

Büyük ihtimalle bu desteği Başbakan Yıldırım’a da iletmişti.

İÇ POLİTİKA İÇİN KULLANILMAMALI

Kılıçdaroğlu, verdikleri açık desteğe rağmen, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Bay Kemal...” diye başlayarak kendisini eleştirdiğini anımsatarak şöyle konuştu: “Erdoğan’da Kılıçdaroğlu takıntısı var. Ben artık ciddiye almıyorum. Ordu Afrin’e girmiş. Biz açıktan destek veriyoruz, ‘sınırlarımızda sorun var, bu milli bir sorundur’ diyoruz. Böyle bir konuyu oy devşirmek için kullanmak ahlaksızlıktır. O desteğimizden bile rahatsız oluyor.”

AFRİN, ESAD’LA YENİ DÖNEM BAŞLATTI

Kılıçdaroğlu’ndan Afrin operasyonu konusunda detay alamayınca operasyonla ilgili yetkililerin kapısını çaldım. İlk sorum şu oldu:

Yazının devamı...

Haritadaki detay ve Moskova ziyaretinin şifreleri

20 Ocak 2018

İnternet ortamında bir “canlı harita” var. Açtığınızda dünya üzerinde yaşanan her türlü askeri gerilimle ilgili gelişmeleri üzerinde anbean görebiliyorsunuz.

Bu aralar o haritada en yoğun bölge Suriye.

Örneğin, haritada 18 Ocak günü Türkiye’nin Afrin’deki Rajo bölgesini tanklarla hedef aldığı, 18 Ocak’ı 19 Ocak’a bağlayan gece Tel Rıfat’ın güneyine topçu atışı yapıldığı gibi detaylar vardı.

Aynı şekilde, “Afrin’de, Rakka’da, Kobani’de Türkiye’nin olası Afrin operasyonu aleyhine yapılan gösteriler”; “Azez’de Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) mensuplarının Afrin operasyonu için yaptığı hazırlıklar”; “PYD/YPG’nin Türk Silahlı Kuvvetleri ve ÖSO’nun olası taarruzuna karşı Menbiç’e yaptığı yığınak”; “IŞİD’in son 48 saatte Hama kentinin kuzeyinde ilerleyerek muhaliflerin elindeki bazı köyleri alması” gibi detayları da o harita üzerinde görmek mümkündü.

ESAS GÜNDEM İDLİB Mİ?

Dün o haritaya bakarken, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ile MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın Moskova ziyaretiyle ilgili bir not dikkatimi çekti. Şöyle diyordu: “Masadaki harita, İdlib’deki rejim yanlısı güçlerin ilerleyişini gösteriyor gibi...”

Bu notu gördükten sonra Rusya Savunma Bakanlığı’nın ziyaretle ilgili paylaştığı fotoğraflara baktım. Gerçekten de Türk heyetinin en sağ tarafında masanın üzerinde “canlı harita” ile neredeyse aynı olan iki harita vardı.

Biri, Suriyeli muhaliflerin kontrolünde olan Abu Duhur Hava Üssü’nü ve etrafındaki rejim ordusu kuşatmasını gösteriyordu. Diğeri de rejimin kontrolündeki bir bölgede tamamen kuşatılmış muhaliflerin konumunu...

Yazının devamı...

Demircan: ‘Bu sosyal bir sorun’

19 Ocak 2018

Okumayanlar için kısa özet geçeyim: Olay Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde geçiyor. Hastaneye gelen 1 Temmuz 2001 doğumlu bir kız çocuğunun hamile olduğu anlaşılıyor. Ancak, ne hastanenin sisteminde, ne böyle durumlarda bildirim yapılması gereken Sosyal Hizmet Birimi’nde çocuğun kaydı bulunamıyor. Bunu fark eden iki çalışan, geçmişe dair bir tarama yapıyor ve şunu görüyor:

“Sadece 1 Ocak 2017-9 Mayıs 2017 tarihleri arasında hastaneye başvuran 18 yaşından küçük 115 hamile çocuk (adölasan gebelik) hakkında, ilgili yerlere bildirim yapılmamış. Bunlardan 38’i 15 yaşından küçük. 39’u ise Suriyeli göçmen.”

Konu tutanak altına alınmış, yönetime iletilmiş, valiliğe bilgi verilmiş, savcılığa suç duyurusunda bulunulmuş ama valilik soruşturma izni vermediği için hiçbir adım atılmamış.  Üstüne, “işgüzarlık” edip tutanak tutan personel sürgün edilmiş.

YILDA 450 HAMİLE ÇOCUK

Nasıl olur? Bu “hamile çocuk” yoğunluğu rutin mi? Yoksa, “Bu iş kolluk kuvvetlerine yansıtılmadan bu hastanede hallediliyor” diye benzer durumda olanlar bu hastaneye mi yönlendiriliyor?

Soruşturdum biraz. İnanmayacaksınız ama “rutin” çıktı. GATA’nın devredildiği İstanbul Sağlık Bilimleri Üniversitesi bünyesindeki bu hastanenin kadın doğum servisi, uzman hekim sayısı ve donanımı ile bölgenin en yüksek kapasiteli servislerinden biri çıktı. Haliyle, çok fazla hastaya hizmet veriyor. Neden “rutin” dediğimi anlamanız için bazı rakamları paylaşayım: 2017’de hastaneye başvuran hamilelerin 450’si 18 yaş altı. Sadece 1 Ocak 2017-9 Mayıs 2017 arasındaki rakam ise 250. Dinçer’in haberindeki 115 rakamı, sadece “bildirilmesi gerektiği halde bildirilmeyen adölasan gebeliklerin” sayısı.

‘SAĞLIK BAKANLIĞI TEK BAŞINA ÇÖZEMEZ’

Haberle ilgili bütün soruları dün Sağlık Bakanı Sayın

Yazının devamı...

Özge’nin gözleri ve vicdan terazisi

13 Ocak 2018

7 Ekim 2016 günü saat 14.30 civarında üniversite öğrencisi Özge Kandemir ve çocukluk arkadaşı Büşra Özsayın da iki caddenin kesiştiği köşedeydi. Birden Mühürdar Caddesi tarafından gelen bir inşaat kamyonu, Tuğlacı Eminbey Caddesi’ne girdi. Cadde dardı. Kasası, Özge’nin çantasına takıldı ve Özge’yi tekerleğin altına aldı. Kamyon şoförü Özge’nin üzerinden geçip ilerlemeye çalışırken, yoldan geçen bir vatandaş durmasını istedi. Kamyon biraz ileri alınınca acı tablo ortaya çıktı. Özge, 22 yaşında hayatını kaybetmişti. Arkadaşı Büşra ise yaralıydı.

Peki sonra ne oldu dersiniz?

Kamyon şoförü Aydın Yanık, adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı ve tutuksuz yargılanmaya başlandı. Çünkü, 12 Ekim 2016 günü hazırlanan bilirkişi raporu Özge’yi de tali kusurlu bulmuştu. 31 Ocak 2017 günü yapılan ilk duruşmada mahkeme tutuksuz yargılamaya devam kararı aldı. 21 Mart, 20 Haziran, 21 Eylül ve 16 Kasım’daki duruşmalarda durum değişmedi, sanık hiç tutuklanmadı.

Üstelik 20 Haziran’daki duruşmada, Cumhuriyet Savcısı Nazmi Mardinoğlu’nun “Sanık adli kontrol kararına uymuyor” yazısı mahkemeye sunulmuştu. Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Dairesi’nin yolun tek yönlü, zeminin asfalt, yüzeyin kuru, vaktin gündüz, mahallin meskûn olduğuna dikkat çektiği 5 Mayıs 2017 tarihli raporunda da sanığın tam kusurlu, kaldırımdaki Özge ve Büşra’nın ise hiçbir kusuru olmadığına dikkat çekiliyordu.

Bir sonraki duruşma 16 Mart 2018’de yapılacak. Özge’nin doğum gününden 4 gün sonra. Aileler, bu duruma isyan ediyor ve adalete güvenmek istiyor.

Şimdi şu fotoğrafa bakın, üşenmezseniz internette olay anı görüntüsünü bulup izleyin, sonra da elinizi vicdanınıza koyup düşünün:

İnsanların bir-iki tweet mesajı, gazetecilerin yazdıkları, söyledikleri nedeniyle yıllarca F tipi cezaevlerinde tutulduğu, eşlerine çocuklarına bile yurtdışı yasağı konulduğu bu ülkede, 22 yaşında bir gencin, ailesinin ona seslenişiyle

Yazının devamı...

2019’un anahtarı da Kürt seçmen

12 Ocak 2018

AK Parti, MHP ve BBP kendilerini “yerli ve milli cephe” olarak ittifak ilan etti. Üç partinin bu ittifakı, CHP, HDP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’ni doğal olarak “karşı blok” haline getirdi. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de “potansiyel bir cumhurbaşkanı adayı” olarak bu bloka itildi.

BU BLOKLAŞMANIN TARAFLARA ETKİLERİ

2019’da yapılacak yerel ve genel seçimler ile Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde bu bloklaşmanın olası sonuçlarına bakınca şöyle bir tabloyla karşılaşabiliriz:

YEREL SEÇİME YANSIMALARI

 AK Parti, Mart 2019’da yapılacak yerel seçimlerde MHP ile herhangi bir ittifaka ihtiyaç duymuyor. 2014 yerel seçimlerinde Bartın, Karabük, Kars, Isparta, Osmaniye, Adana, Mersin ve Manisa’da belediye başkanlıklarını alan MHP ise bazı illerde CHP’ye karşı AK Parti seçmeninin desteğine ihtiyaç duyabilir. Bu illerin başında Adana, Mersin ve Kars geliyor. 2014 yerel seçimlerinde bu illerde seçmen, AK Parti adayına karşı “güçlü görünen” muhalefet adayını desteklemiş, Adana’da MHP, az bir oy farkı ile ipi göğüslemişti. Söz konusu illerde bu kez AK Parti ve MHP seçmenlerinin CHP’ye karşı “güçlü görünen” adayda yoğunlaşması söz konusu olabilir. Karşı cephedeki partiler ise AK Parti’ye karşı “güçlü görünen” adaya yüklenebilir. AK Parti’nin yerel seçimlerde genel seçimlere nazaran düşük sonuçlar aldığı, 16 Nisan referandumunda İstanbul, Ankara, Antalya gibi kritik illerde “hayır” çıktığını da hesaba katarsak, bu bloklaşma yerel seçimlerde “karşı blok”un avantajına dönüşebilir.

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMİ VE MECLİS SEÇİMLERİNE YANSIMALARI

 TBMM seçimlerinde yüzde 10 seçim barajına dokunulmaz ise HDP’nin yanı sıra, oyları bölüneceği için İYİ Parti ile MHP’nin de baraj sorunu olabilir. Bu da TBMM’de AK Parti’nin çoğunlukta olduğu ikili bir yapı oluşmasına neden olabilir. Burada, uyum yasalarının nasıl şekilleneceği büyük önem taşıyor.

16 Nisan’da referandumda hem MHP, hem AK Parti fire vermişti. Eğer Kasım 2019’da aynı gün yapılacak iki seçimde bloklaşma referandumdaki gibi olursa, adaylardan herhangi biri ilk turda kazanamayabilir. Burada CHP, HDP, SP ve İYİ Parti’nin aday çıkaracak olması, düşük bir ihtimal gibi görünse de aday listesine

Yazının devamı...

Rusya ne ima ediyor?

11 Ocak 2018

8 Ocak günü, Rusya Savunma Bakanlığı resmi Facebook sayfası üzerinden kamuoyu ile bazı bilgiler paylaştı.

Buna göre, 5 ve 6 ocak günleri Suriye topraklarında Rusya’ya ait olan Tartus Deniz Üssü ile Hmeymin Hava Üssü muhaliflerin saldırısına uğradı.

Hmeymim Hava Üssü’ne doğru 10 adet “drone” (insansız hava aracı) gönderildi.

Üç adet drone ise Tartus Deniz Üssü’nü hedef alıyordu.

Bu insansız hava araçlarından altısının kontrolü Rus muhabereciler tarafından ele geçirildi. Üçü havada patlatılırken üçü kontrollü bir alana indirildi. Geri kalan 6 insansız hava aracı ise üslerdeki Pantsir-S savunma sistemi tarafından vuruldu. 

İDDİALAR EFSANE GAZETEDEN

Rusya’nın iddiaları bununla sınırlı tutmadı. Krasnaya Zvezda isimli gazetede söz konusu insansız hava araçlarının İdlib’in güney batısında “ılımlı” muhalif grupların bulunduğu Muazar yerleşim biriminden geldiği ileri sürüldü. Diğer taraftan, insansız hava araçlarının seyrüsefer (Navigasyon) ve patlayıcı donanımının profesyonelce hazırlandığı ve bunun, yüksek teknolojiye sahip bir ülke desteği ile mümkün olabileceği bilgisi Rusya basını ile paylaşıldı.

Başka bir gazetede yayınlansa “iddia” olarak kalabilecek bu bilgiler, Krasnaya Zvezda gazetesinde çıkınca çok önemsendi. Çünkü bu gazete 1924’ten itibaren Kızıl Ordu’nun sesi olarak çalıştı. Kızıl Yıldız Nişanı, Lenin Nişanı gibi önemli ödüllerin sahibi olan, 2. Dünya savaşında büyük rol oynayan efsane gazete, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra da “Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı Merkezi Yayın Organı” olarak işlev görmeye başladı. Merkezi Moskova’da bulunan gazete Rusya Silahlı Kuvvetleri tarafından basılıyor.

Yazının devamı...