Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

“Tek adam paradigması”, “Davutoğlu paradoksu”…

Tayyip Erdoğan’ın başbakanlıktaki “halefi”, beklendiği gibi, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu oldu. Davutoğlu, Erdoğan’ın kendi ismini açıklamasının ardından kürsüye gelerek yaptığı konuşmaya şöyle başladı:

“Sayın cumhurbaşkanım, zatıâlinizin öncülüğünde, yoğun istişareler neticesinde böylesi kutlu bir göreve aday gösterilmiş olmaktan büyük gurur duyuyorum…”

Bu sözlerin sarfedildiği “okazyon”, AKP’nin MYK toplantısı idi. Parti’nin, 27 Ağustos’ta yapılacak olağanüstü kongresinde MYK tarafından kimin Genel başkan adayı olarak belirleneceği açıklanacaktı. “Genel Başkan” Tayyip Erdoğan, Davutoğlu’nun ismini açıkladı.

Davutoğlu, “teşekkürlerini” ve “bağlılıklarını” Tayyip Erdoğan’a bildirmek için kürsüye çıktığında, “Sayın Genel Başkanım” diye girmiyor söze. “Sayın cumhurbaşkanım” diyor. Yani, kendisi de AKP MYK’nun “genel başkan adayı” değil, “Türkiye’nin Başbakanı” sıfatıyla konuşuyor.

Bu sırada sosyal medyaya düşen bir Tweet, durumun garabetini çarpıcı biçimde yansıtıyordu: “Türkiye’de şu anda iki cumhurbaşkanı ve iki başbakan var ama bunlar üç kişi!”

Tayyip Erdoğan şayet, Ahmet Davutoğlu’nun doğru olarak ifade ettiği gibi –zira 10 Ağustos’ta seçildi ve seçildiği YSK tarafından15 Ağustos’ta ilân edildi- “cumhurbaşkanı” ise partisiyle ilişkisinin 15 Ağustos’ta kesilmiş olması gerekiyordu ve dolayısıyla AKP MYK kararını “genel başkan” olarak o açıklayamazdı.

Türkiye, bir hayli zamandır, “hukuk devleti inşası”ndan adım adım uzaklaşıp, “tek adam devleti”ne doğru adım adım yol almakta olduğu için bu tür “hukuki ayrıntılar” pek önemsenmiyor. “Müstakbel başbakan” da önemsemiyor ki, kendisini siyasetle tanıştıran Abdullah Gül, Çankaya’da oturmaya devam ettiği halde, parti toplantısında Tayyip Erdoğan’a “Sayın Cumhurbaşkanım” diye hitap ederek, teşekkür konuşmasına başlıyor.

“Dünya tarihi”nde “büyük bir kırılma anı” yaşadığımız ve “Birinci Dünya Savaşı’nı sonlandıran”, “yepyeni bir “Türkiye”nin “doğum anı”nın gerçekleştiği, büyük bir “tarihi dönüm noktası” söz konusu ise, gerçekten de böyle ayrıntıların bir önemi olmaz. Bunlardan söz etmek anlamsız kaçar.

Böyle bir “durum” mu var?

Evet. Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık için özellikle Ahmet Davutoğlu’nda karar kılınması, iktidar çevresi için öyle bir “durum”.

Şu satırlar dünkü Yeni Şafak gazetesinden ama iktidar çevrelerinin “bakış açısı”nı çarpıcı biçimde yansıttığı için önem ve değer taşıyor:

“Yeni Türkiye bir slogan değildir.
Bir parti söylemi, siyasi şov değildir.
Yeni Türkiye bir projedir. Yüz yıl aradan sonra Türkiye'nin yeni baştan dizayn edilmesi, yeniden kurulması projesidir.
Yeni Türkiye, Birinci Dünya Savaşı'nın bitişinin, yeni bir ülke inşa edilmesinin ilanıdır…
Bu tarihsel kırılma döneminde, yeni bir tarihin başlangıç döneminde bütün bunların rastlantı olduğunu sanmak kör olmak demektir. Selçuklu-Osmanlı birikimi, hafızası ve bilinci Erdoğan ve Davutoğlu üzerinden Cumhuriyet'e aktarılıyor. Dünyanın en güçlü siyasal mirası ile yeni bir kuruluş şekilleniyor.

Siz siz olun, Davutoğlu öncülüğündeki yeni hükümeti, öyle sıradan bir hükümet olarak görmeyin. Türkiye devrimini tamamlayacak bir yeniden yapılanmadan söz ediyoruz.”

Bu “bakış açısı”nı paylaşmıyor ve hayli abartmalı hatta “uçuk” bulabilirsiniz. Örneğin Cumhuriyet’te yayımlanmış olan bir başka yazı, bu “bakış açısı” ile tam ters yönde bir “değerlendirme”. Ama, “polemik” değil, çünkü Yeni Şafak’taki yazı ile aynı gün yayımlandı. Çarpıcı satırlar:

“”Yeni Türkiye’nin yeni başbakanı, kabinenin en başarısız, Türkiye’yi uçurumun eşiğine getiren dış politikanın baş mimarı. Pan-İslamist yayılmacı hevesleriyle Ortadoğu’nun kan gölüne boğulmasında katkıları büyük olan, Türkiye Cumhuriyeti’ni dünyada alay konusu haline getiren şahsiyet olarak, bir mucize vuku bulmazsa artık Başbakanlık koltuğuna oturacak…
Osmanlı dönemi konjonktürü hayalinden uyanıp da 21. yüzyıla hâlâ erişemeyen doktriner bir akıl, bugün Musul konsolosluğumuzdaki 49 diplomat ve vatandaşımızı bütün dünyanın ortak hedefi ve düşmanı haline gelmiş bir örgüte terk etmişken; ‘stratejik derinlikleri’, ‘stratejik rezillik’ olup çıkmışken; sözü edilen ‘restorasyonun’ ne menem bir şey olduğu aşikârdır. Bu Türkiye’nin Pan-İslamist rotaya iyice oturtulduğu bir dönem olacak. Sultan’ın sadrazamının uluslararası toplantılarda kimlerle nasıl ‘şak şak’ avuç vuracağını ise hep birlikte göreceğiz.”
Bu “değerlendirme”ye de katılmayabilirsiniz. “Haksız” da bulabilirsiniz. Ama, bu “değerlendirme”nin “vatana ihanet” sayılması gerektiğini söyleyebilir misiniz?
Yeni Şafak’ta çıkan “Yeni Türkiye”nin, “Tayyip Erdoğan ve Ahmet Davutoğlu’yla birlikte 100 yıl sonra, yeni bir ülke inşa projesi olduğu” görüşünü paylaşıyorsanız, söyleyebilirsiniz. Nitekim, o yazıda şöyle deniyor:
“İşte bu yüzden; yeni bir ülke inşa edenlere, coğrafyaya bir şeyler söyleyenlere, küresel iktidar alanından pay isteyenlere bu denli saldırılması anlaşılabilir bir şeydir. Ama saldırı içeriden geliyorsa, dışarıyla, bu sürece karşı olanlarla iş tutuluyor demektir ve bu ihanettir. Öyle gelişi güzel bir karşı duruş değil, Türkiye'nin siyasi tarihinde sayfalar işgal edecek bir ihanet türüdür. Zaman kimin ne tür bir pozisyon tuttuğunun en önemli olduğu zamandır.”

“Başbakan” Ahmet Davutoğlu’nun “Sayın Cumhurbaşkanı” ile ortak mesaisinde en fazla zorlanacağı alanlardan birinin, “demokratik hak ve özgürlükler” olacağı anlaşılıyor. Tabii, Ahmet Davutoğlu, bugüne kadar bildiğimiz Davutoğlu ise… Davutoğlu için her türlü eleştiri yapılabilir ama “zalim ve otoriter eğilimler”e sahip olduğu asla söylenemez.

Zaman ve şartlar değişince, insanlar değişebiliyor. İktidar sahipleri haydi haydi değişiyor. Ahmet Davutoğlu’nun bu yönde bir değişim göstermesini temenni etmeyiz.

Fakat, Ahmet Davutoğlu’nun “paradoksu” tam da böyle bir noktada kendisini ortaya koyacak. Zira, bir gözlemcinin ironik biçimde belirttiği gibi “Yeni Türk başbakanının en önemli görevi, başbakanlık makamının önemini azaltmak olacaktır.”

Ahmet Davutoğlu, mevcut Türk anayasal sistemindeki başbakanlık yetkilerinden “Sayın Cumhurbaşkanı” için feragat ettiği ölçüde, “genel başkan ve başbakan” olarak atanmış olmasının gereğini yerine getirmiş olacaktır.

Aksi bir davranış, “Sayın Cumhurbaşkanı” ile arasında sıkıntı yaratır. “Güçlü bir profil” çizme konusunda iddialı olan Davutoğlu, kendisi için “zayıf kişilik” seçer mi?

Seçerse, öyle “zayıf bir kişilik” genel başkanlığındaki AKP, 2015 genel seçimlerinde, Tayyip Erdoğan’ın arzuladığı anayasa değişikliğine imkân verecek sandalye sayısını elde edebilir mi? Edemeyeceği çok muhtemel.

Paradoks…

“Yeni Türkiye” adı verilen “Tek Adam paradigması”ndan bir de “Ahmet Davutoğlu paradoksu” çıktı.

X