Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Peki, önce Halep…

BEYRUT- On gün önce “tarihinin yok edildiği”nden –tıpkı İstanbul’da da olduğu gibi- şikayetçi olduğum Beyrut’ta, bu kez bir başka “tarihi şehir”in peşine düşmüş, onun kederini paylaşmış hissediyorum kendimi.

Halep…

Beyrut’ta gün boyu Suriye konuşuyoruz. Belgelerle, rakamlarla, sunumlarla. Aramızda bu toplantı için Şam’dan kalkmış gelen Birleşmiş Milletler görevlileri, Şam’lı sivil toplum aktivistleri, Beyrut’ta yaşamakta olan bazıları yine BM’nin çeşitli birimlerinde görev yapan Suriyeliler, ayrıca Lübnanlılar ve Suriye ile ilgili uluslararası uzmanlar ve diplomatlar...

Suriye, büyük bir felâketin içinde ve önlenemezse tarihte az raslanır cinsten, daha da büyüğüne doğru gidiyor.

Ne yapıp edip, bu “insanlık trajedisi”nin “dondurulması” şu an için elde edilebilecek en “insanca” davranış gibi geliyor, anlatılanları dinledikçe ve rakamlara tanık oldukça.
Şu sırada Suriye için “tek anlamlı” ve çok zayıf bile olsa, “gerçekleşme şansı” bulunan girişim, Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği’nin Suriye Özel Temsilcisi sıfatını taşıyan tecrübeli diplomat Staffan De Mistura’nın Halep için elde etmeye çalıştığı “savaşın donması” girişimi; İngilizce ifadesiyle “freeze in the fighting”.

Beyrut’taki toplantımızda ilk sunumu yapmak üzere ismi yazılı olan De Mistura’nın yardımcısı Mısırlı Remzi İzzeddin Remzi’nin, kendisiyle birlikte Gaziantep’te bulunduğunu toplantının başında öğrendik. Toplantıdan çıkarken de, hafta sonunda Gaziantep sonuçlarını Suriye rejimi ile müzakere etmek için Şam’a gideceğini.

Babası İtalyan-annesi İsveçli Staffan De Mistura, bütün ömrünü silahlı çatışmaların barışçı çözümü girişimlerine harcamış, bu alanda dünyanın en deneyimli ve saygın isimlerinden biri. Onun damgasını taşıyan “savaşın donması”, sadece Halep’i kapsıyor.

Niçin sadece Halep?

Çünkü, Halep’in rejim güçleri tarafından tümüyle kuşatma altına alınması ve giderek “düşmesi”ne ramak kalmış durumdayız. Türkiye ile irtibatlı “Suriye muhalefeti” ise Halep’te ve Halep çevresinde var. Geri kalan yerlerde ya IŞİD ya da Nusra Cephesi (El-Kaide Suriye).

Halep’in dört taraftan kuşatılması, “Türkiye bağlantısı”nın toptan kopması anlamına gelecek ve zaten çok uzun zamandır yıpranmış olan ve savaşacak gücü büyük ölçüde tükenmiş gözüken “Suriye muhalefeti”, eninde sonunda Suriye ordusu karşısında yenik düşecek.

Bu sonuç elde edilir iken, Halep –zaten müthiş bir yıkıma uğramış halde- muhtemelen içindeki insanlarının önemli bir bölümüyle birlikte, neredeyse tümüyle yok olacak.

Beyrut toplantımızda, bugün büyük ölçüde harabeye dönüşmüş olan ülkenin üçüncü büyük şehri olan Homs’ta bile rejimin kontrolü ele geçirmesinin aylar sürdüğüne dikkat çekildi,

Halep’teki muhalefet, tüm savaş yorgunluğuna ve moralsizliğine rağmen, hem Homs’takilerden çok daha kalabalık, hem çok daha ağır silahlara sahip ve hem de Halep, Homs’tan çok daha büyük bir şehir.

Dolayısıyla, “Halep Savaşı” bir bakıma “Büyük Felâket” ve “Katliam” kelimeleriyle eş anlamlı olacak.

2011’de “Suriye iç savaşı”nın başlamasından bu yana geçen üç buçuk yıl süre içinde koca Halep’in binalarının yüzde 32’sinin yani üçte birinin tahrip edilmiş olduğunu, Beyrut toplantısındaki sunumlardan öğreniyorum.

Beyrut’ta, en köklü Halep’lilerden biriyle birlikte olunca, “gerçeği öğrenmekten korka korka” sıralamaya alıştığım soruları ona da yönelttim: “Jdeydeh kimin elinde?”

Jdeydeh, Halep’in “eski şehri”nin en bozulmamış, “tarihi şehir”e müthiş bir lezzet katan mahallesiydi… “Tam olarak neresini soruyorsunuz Jdeydeh’ninY Zira kimi sokakları rejimin, kimi sokakları muhalefetin elinde…”

Cevabı aşağı yukarı tahmin ederek, devam ediyorum: “Peki çok tahribat var mı?”

Tahmin ettiğim ve duymak istemediğim cevap geliyor: “Büyük bölümü mahvoldu diyebilirim…”

Şehirin güneydoğusunda, bence “dünyanın en eşsiz kalesi” olan ve akıl almaz genişlikte bir alan kaplayan kale…

“Orası hep rejimin elinde kaldı. Rejim oradan aşağıya topçu ateşi yağdırdı ama bir yandan da şehrin birçok yerinden muhalefet güçleri de kaleyi top ateşine tuttu. Kalede epey tahribat var. Aşağısındaki bölümler ve “tarihi kapalıçarşı ise yok oldu…”

Ya “Ulu Cami?” İslam tarihinin en eşsiz eserlerinden biri olan Ulu Cami, rejim ile muhalif güçlerin arasında “çekişilen” bölgede kalmış. Aklıma “Atatürk’ün kaldığı” ünlü Baron Oteli geliyor. “Baron Oteli, rejim güçlerinin elinde, muhalefetin elinde bölgenin başlangıcından önceki son yer…”

Peki, Bab Antakya (Antakya Kapısı)? “Bab Antakya, muhaliflerin elinde…”

Besbelli, Halep’in içinde, rejimin ve muhalefetin elindeki mahalleler , mevkiler ve mevziler, bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla, birbirlerine içine girip çıkarak yer alıyorlar. Böyle bir şehrin “nihai savaşı”nın, şehrin –insanlarıyla birlikte, sonunu getirmesinden başka anlamı olamaz.

Halep için “savaşın donması” şart.

Peki, Şam’daki rejim, ele geçirmeye çok yaklaştığı şehirde “savaşın donması”nı niçin kabul etsin? “Varil bombaları” ile onca cana gözünü kırpmadan kıydığı şehirde, şehri ele geçirebilecek iken, “savaşın donması” niçin umurunda olsun.

Çünkü, rejim –özellikle IŞİD ortaya çıktıktan ve Koalisyon önceliği IŞİD ile savaşa verdikten sonra- “meşruiyetinin tanınması” için şartların lehine döndüğünü düşünüyor. “Meşruiyetinin tanınması”, Şam rejiminin en önem verdiği husus. De Mistura’nın “Halep’te savaşın donması” girişimi, ister istemez, “rejimin meşruiyeti”nin “zımnen” de olsa tanınmasını beraberinde getiriyor.

Zaten, Halep’te savaş “donarsa”, bunu, “rejimi muhatap alarak” başlatılacak “siyasi çözüm” girişimleri izleyecek. Şam rejimini Halep savaşının donması girişimini kabul etme ihtimali buradan kaynaklanıyor.

Türkiye’de barınan “Suriye muhalefeti” ise tam da bu nedenden ötürü –ve muhtemelen Ankara’nın da arkadan bastırmasıyla- Halep’i askeri bakımdan kaybediyor olmasına rağmen “savaşın donması”na ayak sürüyor.

Başşar Esad’ın devrilmesini herşeyin önüne çeken katı “siyasi pozisyonu”ndan ötürü Tayyip Erdoğan Ankara’sının, Staffan De Mistura girişimine “yeşil ışık” yakacağı çok şüpheli. AB’nin yeni Dış Poliika Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini, Erdoğan’la görüştükten sonra, “Halep konusunda daha fazla işbirliği yapmalıyız” darken, herhalde, Türkiye’nin arkasına ABD ve AB’yi almış olan De Mistura girişimine karşı çıktığını ima etmiş oluyordu.

Tayyip Erdoğan, Kobani’den her söz edildiğinde, Kobani’nin kurtarılmasının mümkün olduğunun sezildiği her gelişme üzerine, Kobani ile her dayanışma vesilesinde, “Niçin Kobani de, Halep değil?” diye soruyordu.

Halep’teki insani felâket potansiyeli, Halep trajedisinin her türlü boyutu düşünüldüğünde, haklı yönü görülebilecek bir tepkiydi.

Peki, şimdi önce “Halep’te savaş donsun” dendiğinde, “Hayır, önce Şam’da Başşar yıkılsın” mı denecek?

Soru şöyle de sorulabilir: “Halep’in kurtulması karşılığında Başşar bir süre daha Şam’da kalsın mı; Başşar Şam’dan gitsin de, isterse Halep, yok olsun mu?”

İkisi birden aynı zamanda keşke olabilse. Ama olamayacak ise, hangisinden yanasınız?

X