Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kazanılamaz savaş 2...

İş edindim, oturdum, 1128 imzaya tek tek sıfatlarıyla ve hangi üniversitelere mensup olduklarını anlamak amacıyla saydım ve –genelleme yapılmasını önlemeyecek hataları içerecek olsa da- bir istatistik çıkarttım:

1128 imza, Türkiye’nin 89 değişik üniversitesine mensup. İmzacıların 155’i akademik unvan olarak profesör sıfatı taşıyor.


Daha ilginç istatistik yurt dışındaki üniversitelere mensup olarak 1128 imza arasına girmiş olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyla ilgili. 120 dolayındaki Kuzey Amerika (ABD ve Kanada) ve Avrupa üniversitelerine mensup, aralarında 20 profesör unvanlı akademisyenler. Dünyanın en gelişmiş ülkelerinin aralarında yer aldığı 17 değişik ülkede çalışmakta olan “Türkiye’nin beyin ihracı”nı temsil ediyorlar.


89’u Türkiye’de, 120 dolayında olan Türkiye dışında yaklaşık 200 üniversitede ve neredeyse tüm “bilim dalları”nda çalışan ve görev yapan, aralarında 175 kadarı profesör unvanlı, ezici çoğunluğu, kendi çalışma alanında “doktor” sıfatını taşıyacak, yani üzerinde çalıştıkları konunun “doktorası”nı yapmış insanlar.


Türkiye’nin muhtemelen “en büyük ve geniş bilgi birikimi”ni temsil ediyorlar. 1128 kişi, “Barış için Akademisyenler” adlı girişimin “orijinal imzacıları”; sayıları şu anda 2000 üzerine çıkmış durumda.


1128 kişi, dünyanın kalburüstü entelektüelleri ve düşünürleri arasında yer alan Noam Chomsky, Immanuel Wallerstein, Etienne Balibar gibi isimlerin yer aldığı  355 yabancı “aydın ve akademisyen”den destek almıştı.


Türkiye’nin 89 üniversitesinin yanısıra, Türkiye dışındaki en gelişmiş ülkelerin aralarında yer aldığı 17 ülkedeki 120 üniversitede çalışan, aralarından 200 kadar kişinin profesör unvanı taşıdığı, bilimin her dalında çalışma yürüten, binlerce, onbinlerce öğrenci yetiştirmiş ve yetiştirmekte olan söz konusu bu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı’na göre, “sözde aydın”, “karanlık” ve “cahil” ve de “oluk oluk dökülecek kanlarının altında duş yapılacak” olan “vatan hainleri”…


Bu arada, dünyada kime Chomsky, Wallerstein, Balibar gibi isimlerin “cahil” ve “sözde aydın” olduğunu söyleseniz, aklınızdan zorunuz olduğunu düşünürler.


Doğru dürüst bir üniversite diploması bulunmayan ve “aydın” kimliği taşımayan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Türkiye’nin 89, Türkiye dışının 120 üniversitesine mensup 1128 akademisyeni, “cahil” ilan etmesinin ve “devletin kurumları tarafından cezaya çarptırılmaları”nı bir “talimat uslubu”yla ifade edip, sıradan bir davranış haline getirdiği anayasa ihlallerinden birini daha gerçekleştirdikten sonra, asıl vahim konuşmasını, önceki gün yaptı. Onun sözleri:


“Kapkara bir bildiri yayımlayıp katliamların altına imza koyan akademisyenleri şiddetle tekrar kınıyorum. Milletimizin kimin kim olduğunu çok daha yakından anlamalarını istiyorum. Yani önünde bir profesör, doçent bilmem ne olması kimseyi aydın yapmaz, bunlar kapkaranlık insanlardır. Bunlar zalimdir, alçaktır, katliam yapanlarla birlikte olanlar da aynı suçu işlemişlerdir.”


;Türkiye’nin 89, dünyanın 120 üniversitesine mensup bilim insanları “Barış için Akademisyenler” adlı bir bildiriye imza atmış oldukları için “cahil”, “karanlık”, “sözde aydın” gibisinden aklı başında hiç kimseyi ikna etmesi mümkün olmayacak sıfatlardan gayrı, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından “zalim”, “katliam ortağı”, ve “alçak” gibi hakaretin ötesinde “nefret söylemi” sayılabilecek nitelemelere uğruyorlar ve “hedef gösterilecek” bir konuma getiriliyorlar.


Türkiye, “Barış için Akademisyenler” bildirisiyle birlikte “faşizmin karanlık tüneli”ne hızla sokulurken, bir yandan da iktidar, “kazanması imkansız” yeni ve bir başka savaşta hem kendisini ama bir yandan da maalesef Türkiye’yi helak ediyor.


Nedir o “kazanması imkansız” bir başka savaş?


Ülkesinin ve uluslararası yaşamın aydınları ve akademisyenlerine, “cahil”, “karanlık”, “alçak” gibi sıfatlarla saldıran, ülkesinin içinde “cadı avı” başlatan bir iktidarına, bir süre sonra “demokratik bir ülkenin iktidarı” muamelesi yapılmaz.


Özgürlüklere baskı ve zulüm, bir “iktidar garantisi” olamaz.


Namık Kemal’in dediği gibi, “Ne mümkün zulm ile, bidâd ile imha-yı hürriyet; çalış, idraki kaldır muktedirsen ademiyetten…”


Yani, özgürlükler zulüm ile ortadan kaldırılamaz . Hiçbir iktidar da insanlıktaki idraki ortadan kaldıracak ölçüde muktedir değildir. Akademik çalışma, bizzatihi, idrakin elde edilmesi amaçlıdır. Akademisyenlere, “idraki sağlama
emekçileri” denilmesi yanlış sayılmaz.


Bu iktidar kendisini “dünyadaki idrak”in gözünde bitiriyor. Örneğin, Erdoğan’ın Türkiye’ye çağırdığı Noam Chomsky, sadece onun davetini reddetmekle kalmadı, dünyanın çeşitli ülkelerinden –İtalya, İspanya ve Portekiz’den Brezilya’ya uzanan alanda “100 aydın”ı örgütleyerek, 1128’ler ile “dayanışma bildirisi” yayınlattı.


Şu sıralarda İngiltere basınında yayımlanmak üzere Britanya üniversitelerinde 1128’ler ve onların yayınladıkları metin ile dayanışma için “imza kampanyası” başlatıldı. Oxford, Cambridge, London School of Economics (LSE), SOAS, Londra Üniversitesi, Exeter, Leicester, Sussex, Essex, Warwick, Edinburgh, Glasgow, Belfast, Leeds, Nottingham, vs. üniversiteleri mensubu akademisyenlerin imza sayısı, dün itibarıyla, 300’e dayanmıştı.


Dahası, Erdoğan konuşmaları ve akademisyenlere yönelik “cadı avı” sonucunda, iktidar, kendisini ABD’nin Ankara Büyükelçisi John Bass ve ABD Dışişleri ile de sürtüşmeye sürükledi.


Cumhurbaşkanı’nın ağzından kendi aydınlarını “cahil”, “karanlık”, “zalim”, “alçak” gibi sıfatlarla hedef alan ve akademisyenlerine “cadı avı” başlatan bir ülkenin, dünya aydınlarını ve uluslararası akademik dünyayı ve giderek dünya demokrasilerini karşısına almaması mümkün değildir.


Bütün bu nedenlerle, iktidar, “kazanması imkânsız” olan bir başka savaşa girişmiştir.


Eğer, Türkiye’nin 89 üniversitesinde ve dünyanın 120 üniversitesinde görev yapan akademisyenlerinizi ve onların arkasında duran dünyanın en önemli eğitim merkezlerindeki yüzlerce, binlerce aydın ve akademisyeni “PKK ağzıyla
konuşmak”la ve “PKK tarafından hazırlanmış metni imzalamak”la suçlayacak kadar sağduyudan, akıl ve iz’andan, gerçeklerden uzaklaşmış bir iktidar söz konusu.


Bu iktidar, bir yandan “askeri çözüm”ün mümkün olmadığı bilinen alanda bir savaş yürütür ve bu nedenle pisi pisine can kayıplarına –en az sürekli suçladığı PKK kadar- yol açarken; diğer yandan da kendi ülkesinin ve dünyanın “aydın kamuoyu”nu toptan kaybederek, giriştiği bir başka savaşı kaybediyor.


1128’lere karşı başlatılan “cadı avı”, iktidarın “ifade özgürlüğünü yok etme” adımlarının tehlikeli ve yeni aşamasından başka bir şey değil.


 “İfade özgürlüğüne karşı savaş” ise, ancak, o ülke “faşizm”e saptığı taktirde, kazanılabilir. O da kazanmaksa…


Öyle bir “kazanç”, hem ülkeye kaybettirir; hatta hem de “ülkeyi” kaybettirir.


Yani, “teröre karşı savaş” gerekçesine sığınılarak, “ifade özgürlüğü”ne de karşı bir başka savaşı, yani “iki cepheli bir savaş”ı yürütemezsiniz.


Böyle bir durumda, demokrasi kaybeder, faşizm kazanır.


Bununla birlikte, zulme ve akıl dışılığa dayalı hiçbir iktidarın ömrü de çok uzun ömürlü olamayacağını biliyoruz. Yani, asıl büyük kaygımız, iktidarın ömrüyle ilgili değil. Yani, asıl soru “ne zamana kadar?” değil.


Ömrü bittiği vakit, Türkiye’ye vermiş olduğu tahribat, acaba Türkiye’yi de bitirecek mi sorusu...


2016’nın daha ikinci haftasında, ne yazık ki, bu soruyu sormaya başladık.

X