"Cansu Çamlıbel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Cansu Çamlıbel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Cansu Çamlıbel

Cansu Çamlıbel

Megafon diplomasisi müzakereyi rehin alırken

16 Şubat 2018

ABD Başkanı Donald Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı H.R. McMaster’ın kısa İstanbul ziyareti Washington’daki yeni vizyon arayışının teyidi oldu. Trump yönetiminin PKK ile mücadele konusunda Türkiye’yi rahatlatacak adımlar atma arzusu Brüksel’de Mattis-Canikli buluşmasında da, ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ziyaretinde de dile getirildi.

 

Türkiye’nin Suriye’de terör örgütü PKK’nın Suriye kolu olan YPG’ye verilen desteğin sonlandırılması beklentisini karşılamak için eğer gerçekten yeni bir yaklaşım sahneye konacaksa McMaster ile Mattis kuşkusuz en kritik iki aktör. Amerikan Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM’un Suriye dosyası üzerindeki tekeli kırılıp yeni bir siyasetin önü açılacaksa bunun yolu McMaster ve Mattis’in bizzat elini taşın altına koymasından geçiyor. Dolayısıyla Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın Ankara’ya hareketinden önce dile getirdiği ‘Biz YPG’ye hiç ağır silah vermedik’ şeklindeki hezeyanlara fazla takılmamak lazım.

 

Bir kere artık ABD, YPG/PYD’nin PKK’nın Suriye kolu olmadığı tezini kendi kamuoyuna dahi yutturmaya çalışmıyor. Pentagon ya da ABD Dışişleri sözcüleri bugüne kadar YPG konusunda ne sayıklamış olursa olsun bütün Amerikan istihbarat kuruluşlarının şeflerinin hazır bulunduğu oturumda Kongre’nin istihbarat komisyonuna sunulan 2018 traporu YPG’nin kimliği konusundaki anlamsız tartışmaya tam anlamıyla noktayı koydu.

 

Ulusal İstihbarat Direktörü Daniel Coats imzasını taşıyan rapor meseleyi tek cümlede özetledi: ‘PKK’nın Suriye’deki milisi YPG muhtemelen bir çeşit özerklik arayışına girecek ancak bu Türkiye, Rusya ve İran’ın direnciyle karşılaşacak.’

 

Yazının devamı...

Türkiye ile görüşmenin PR maliyeti

9 Şubat 2018

Bu, Soğuk Savaş’ın bitiminden sonra ortaklaştıkları o eski büyük motivasyonun yerine tam olarak neyi koyacağını bulamayan iki ülkenin Ortadoğu’da ilk kez kafa kafaya gelmesi değil. 2003’te Saddam’ı devirmek için Irak’ta sahneye koyacakları savaş tiyatrosuna hazırlanırken olduğu gibi bugün de Türklerin Zeytin Dalı operasyonuyla Suriye’deki oyun planını sekteye uğratmasından kaygılanan Amerikan yönetimi iki vitesli bir diplomasiyle bu eşikten az hasarla atlamaya çalışıyor.

Böyle bir dönemde Trump yönetiminin üç önemli ismiyle arka arkaya yapılacak temaslar meselenin ABD açısından taşıdığı hayatiyetin açık teyidi. ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson haftaya Ankara’ya bir sene içindeki üçüncü ziyaretini yapacak. Savunma Bakanı Mattis ise Brüksel’deki NATO toplantısı marjında Türk mevkidaşı Nurettin Canikli ile bir araya gelecek. Tillerson’ın Ankara ziyaretinden ve Brüksel’deki buluşmadan daha kritik olan ise Başkan Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı H.R. McMaster’ın İstanbul ziyareti.

McMaster’in Türkiye’ye gidişi için uygun bir fırsat arayışı aslında Afrin harekatından çok önce başlamıştı. Washington ile Ankara, Zeytin Dalı operasyonu başladığında McMaster’ın ziyareti için takvimde Şubat ayını işaretlemişlerdi bile. Harekat devam ederken Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Başkan Trump arasında 24 Ocak’ta gerçekleşen telefon görüşmesinin ardından Amerikan tarafının yaptığı yazılı açıklama Türk tarafındaki güvensizliği körükleyince McMaster bizzat devreye girmek durumunda kaldı.

McMaster’ın Türkiye’deki muhatabı Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın ile makul bir diyaloğu var. Tansiyonun yükseldiği anlarda McMaster-Kalın kanalının dışişleri bakanlıkları arasındakinden daha etkin işlediği sır değil. McMaster, çoğu kez Trump’a rağmen dış politikayı yönlendiren güvenlik bürokrasinin yönetimdeki en önemli iki uzantısından biri. Diğeri Suriye ve Irak dosyasını elinde tutan generallerin doğal ortağı Savunma Bakanı Mattis. Türk tarafındaki değerlendirme son dönemde McMaster’ın karar süreçlerinde Mattis’den daha etkili olduğu yönünde. Dolayısıyla Türkiye’nin mesajlarının doğrudan bu isme verilecek olması kendi içinde önemli.

Ancak ortada şöyle bir gerçek var; Türk-Amerikan ilişkileri artık kişisel ilişkilerin pansumanıyla tedavi edilebilecek aşamadan çok uzak bir noktada. McMaster’ın ziyaretine de ABD hemen yarın Suriye’de makas değiştirebilecekmiş gibi abartılı bir beklentiyle yaklaşmak bundan önceki üst düzey temaslarda olduğu gibi Türkiye’deki hayal kırıklığını derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Amerikan yönetiminin PKK’nın Suriye kolu YPG’nin ana omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’nden vazgeçmek yerine bu yapıyı yavaş yavaş içerden dönüştürme projesiyle Ankara’yı ikna etmeye çalışacağını geçen kasım ayında yazmıştım. Asker kanadı, ABD’nin SDG üzerinden kontrol ettiği Suriye’nin üçte biri üzerindeki patronajını kaybetmeden Türkiye ile ilişkileri toparlamak için bundan başka bir formüle sıcak bakmıyor.

McMaster’ın Türkiye ziyaretinde masaya bu formülün varyasyonu anlamına gelebilecek bir takım öneriler dışında bir şey koyması zor. Ancak Amerikan tarafı, Türkiye’ye PKK ile Irak ve Türkiye zemininde mücadele konusunda bazı önerilerde bulunabilir. Nitekim geçen yazdan beri ABD yönetimindeki önemli isimlerin PKK’nın Kandil’deki lider kadrosundan isimlere yönelik istihbarat paylaşımına sıcak baktığı konuşuluyor. McMaster’ın Tillerson ilk gündeme getirdiğinde Ankara’nın olgunlaşmamış bulduğu 30 kilometrelik güvenli bölge önerisini daha elle tutulur bir takım tedbirlerle birlikte yeni bir paket olarak sunması da pekala mümkün. 

Önümüzdeki hafta Washington-Ankara hattındaki temasların Suriye’deki kördüğüme bazı açılımlar getirip getiremeyeceği sorusu bir kenara Türkiye ile görüşmenin ABD yönetimi açısından bir de negatif PR boyutu var. Amerikan Kongresi ile Amerikan medyasındaki Türkiye’ye karşı alerjik havanın son derece farkında olan Beyaz Saray, McMaster’in ziyaretini son dakikaya kadar gizli tutmaya çalıştı. Duyduğuma göre ziyaretin Türk basınında önden haber olması Beyaz Saray’da can sıkmış.

Yazının devamı...

Yumurtaların üzerinde yürümek

2 Şubat 2018

Amerikan yönetimi, adım atmadan Türkiye’yi başından beri tamamen karşı olduğu Zeytin Dalı operasyonunu sonlandırmaya ikna edemeyeceğinin farkında. Öte yandan Suriye’de sahada Rusya ve İran ile kıran kırana rekabeti sürerken kendisine savaş kazandıran Suriye Demokratik Güçleri (SDG) içindeki en kritik unsur olarak gördüğü YPG’lileri küstürüp kaybetmeye şu an için hazır değil. O nedenle de şimdilik sadece Suriye’de Türk ve Amerikan askerlerinin birbirine silah çekmesine neden olacak bir sıcak çatışma senaryosunu önleme peşinde.

BASKIN SEÇİM İHTİMALİ SATIN ALINAN BİR SENARYO

Hem Pentagon’da hem de ABD Dışişleri’nde ortak kanaat TSK’nın Afrin hattında en az yaz aylarına kadar kalacağı yönünde. ABD başkentinde şu sıralar en çok konuşulan şey Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Temmuz darbe girişiminin ikinci yıldönümüne denk gelecek şekilde baskın bir genel seçim hazırlığı içinde olduğu. Washington’da Türkiye dosyasına bakanlar Erdoğan’ın Suriye’de şahin bir politikayla milliyetçi seçmen tabanını kendi arkasında konsolide etmeyi hedeflediği tezinden hareketle şimdi olmasa da olası bir yaz seçiminin hemen öncesinde TSK’nın Menbiç’e yönelik bir aksiyona geçebileceğini düşünüyor. 

Türkiye’nin Suriye’deki operasyonu Menbiç’e doğru genişletmesinin Amerikalılar açısından kabus senaryosu olmasının sebebi Türk askeriyle çatışmanın kaçınılmaz olması değil.ABD bugüne kadar Suriye’de Rusya’yla bile birkaç kez jetlerinin dramatik olarak kafa kafaya gelmesi dışında karada bir çatışma ortamını başarıyla engelledi. Türkiye ile ABD gibi iki NATO müttefikinin sıcak çatışma ihtimalini engelleyebilmesi için güçlü mekanizmalar var. Nitekim bu mekanizmalar devreye sokulmuş durumda.

PENTAGON’UN ASIL ENDİŞESİ BAŞKA

Pentagon’un çatışmaktan daha büyük endişesi Türkiye’nin Afrin’de yürüttüğü operasyona açıktan bir tavır almayarak zaten kızdırdığı YPG’lilerin DEAŞ’la mücadeleden çekilerek bütün insan kaynağını TSK operasyonlarına yanıt vermeye yönlendirmesi ihtimali. Güvenlik bürokrasisi böylesi bir sürecin Suriye’de cihatçılarla Amerikan askerleri yerine Kürtlerin savaşmasını öngören 4 yıllık stratejiyi yerle bir etmesinden endişe ediyor. Kabus senaryosu olarak gördükleri bu durumun Kürtlerin de Suriye’deki diğer kritik aktörler gibi zaten halihazırda ilişki içinde oldukları Moskova’ya yanaşmasına neden olabileceğini düşünüyorlar.

1 MART BENZETMESİ

PKK/YPG meselesinde Türkiye’ye daha yakın tezleri savunan Amerikalı diplomatların sistemin hep sesi daha cılız çıkan tarafında kalıyor olmaları bundan. Pentagon Türkiye’nin olası Menbiç operasyonuna salt taktik bir savaş vizyonuyla karşı çıkarken ABD Dışişleri’nin başka bir derdi daha var. Diplomatlara göre Pentagon’un öngördüğü kabus senaryosu gerçekleşir de ABD’nin Kürtler üzerine kurduğu DEAŞ’la mücadele stratejisi çökerse bu aynı 1 Mart tezkeresinde olduğu gibi Türkiye’yi kritik bir savaşın gidişatını değiştirmekle suçlayan bir algının devlet kurumlarına iyice çöreklenmesine neden olabilir.

Yazının devamı...

Beyaz Saray’la telefon krizinin anatomisi

26 Ocak 2018

Beyaz Saray adet olduğu üzere görüşmeden birkaç saat sonra telefon görüşmesinde ABD Başkanı Trump’ın verdiği mesajları kamuoyuna duyuran iki paragraflık bir yazılı açıklama yaptı. Alışık olduğumuz açıklamalardan daha detaylı ve uzun metinde ilk göze çarpan Trump’ın Menbiç’i kastederek açıkça ‘Türk ve Amerikan askerleri arasında bir çatışma riskini önlemenizi bekliyorum’ uyarısı yapmış olmasıydı. Bu kaygı zaten Zeytin Dalı operasyonu başladığından beri Washington’ın Ankara ile mesaisinde öncelikli gündem maddesi. Dolayısıyla Trump’ın bunu dile getirmesinin şaşırtıcı bir yanı olmasa da başkan düzeyinde kayda geçirilmiş olması ABD’nin Türkiye’nin Menbiç’e müdahalesini retorik bir tehditten ziyade gerçek bir risk olarak gördüğünü net bir biçimde ortaya koydu.

Sürpriz olan ise Beyaz Saray açıklamasındaki ‘Trump Türkiye’den gelen yıkıcı ve yanlış söylemlerin yanı sıra ABD vatandaşları ve yerel personelinin uzatılan olağanüstü hal altında tutuklu olmasının neden olduğu kaygıları dile getirdi’ ifadesiydi. Washington’da ABD Kongresi başta olmak üzere pek çok devlet kurumunda Türkiye’ye hakikaten de bu mercek üzerinden bakılıyor ancak Türk hükümetini hedef alan bu tür sert ifadeleri Trump’ın kendi ağzından duymaya hiç alışık değiliz.

Nitekim Ankara Trump’ın telefon görüşmesi sırasında bu ifadeleri aslında hiç kullanmadığını savundu. Cumhurbaşkanlığı kaynakları, Beyaz Saray açıklamasında yer alan Afrin’de tırmanan şiddetten kaygı, olağanüstü hal ve İran kaynaklı terör gibi hususların Trump’ın ağzından kesinlikle çıkmadığını söylediler.

Trump’ın açıklamada kendisine atfedilen ifadelerin bazılarını kesinlikle kullanmadığına inanmak güç değil. Kendisiyle aynı odada bulunmuş ve resmi görüşmelere katılmış pek çok farklı ülkeden yetkiliden dinlediğim ortak tespit Trump’ın kelime hazinesinin son derece dar ve ilgi süresinin son derece kısa olduğu. Sıcak bir ilişki kurduğu liderler arasında yer alan Fransız Cumhurbaşkanı Macron ile geçen sonbaharda New York’taki görüşmesinde ‘Emmanuel, gerisini arkadaşlar halletsin işte.  Benim gidip Birleşmiş Milletler konuşmam üzerinde çalışmam lazım’ diyerek apar topar toplantı salonundan çıkıp gidebilmiş olan bir Amerikan başkanından söz ediyoruz.

Dolayısıyla da Trump’ın Erdoğan ile yaptığı telefon görüşmesi öncesinde önüne konulan konuşma notlarındaki mesajları tam olarak veremediğini düşünen devlet bürokrasisinin devreye girip o yazılı açıklamayla kendilerince açığı kapatmaya çalışmış olmaları akla uzak bir senaryo değil.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Beyaz Saray’dan yapılan açıklamanın konuşmadan önce kaleme alındığını söyledi.

Washington’daki kaynaklarım genelde bu açıklamaların Dışişleri ve Beyaz Saray koordinasyonunda önceden hazırlandığını doğruluyor. Yani bu yeni ya da son görüşmeye özgü bir durum değil. Trump yönetiminin gelmesiyle birlikte değişen şey ise görüşmelerden sonra yapılacak açıklamalar üzerinde muhatap ülkenin makamlarıyla önceden mutabakata varma geleneği. Trump yönetimi pek çok diplomatik teamül gibi bunu da çöpe atmış durumda.

Ancak ne Beyaz Saray’daki Trump dönemine özgü kaosun, ne kurumlar arasında Trump döneminde zirveye çıkan eşgüdüm eksikliğinin ne de Trump’ın kişiliğinin büyük resmi değiştirmediği gerçeğiyle yüzleşmek durumundayız.

Yazının devamı...

YPG’den sınır ordusu makyaj tutar mı?

19 Ocak 2018

‘Olup biteni bir tek ben mi anlamıyorum acaba?’ diye kendinizi helak etmeyin. Sorun sizde değil, defolu bir ürünü Türkiye’ye pazarlamaya çalışan Amerika Birleşik Devletleri’nde.

Defolu ürün tabirini ABD’nin Suriye’de DEAŞ ile mücadele için sahaya sürdüğü YPG’lilerden IŞİD sonrası dönem için kurmaya başladığı yerel güvenlik gücü için kullanıyorum.

ABD’nin kendi payına bu üründe herhangi bir sorun görmediği aşikar. Trump’ın Suriye politikasını elinde tutan generaller için İran’ın Suriye Hizbullah’ının taşlarını döşediği bir ortamda binlerce Amerikan askerini sahaya indirmeden bu ülkede kalmasının garantisi olarak gördüğü YPG’lilerden şu anda vazgeçmek intihardan beter bir durum. Tam da bu yüzden Washington daha uzun bir süre kendi terör listesindeki PKK’yla olan ilişkisi tarif dahi istemeyen YPG konusundaki çelişkili pozisyonu koruyacak.

YPG’nin Kandil ve Abdullah Öcalan’a ideolojik bağlılığının ne boyutta olduğunu hatırlatmak için çok uzağa gitmeye gerek yok. YPG’nin kadın birimi YPJ’lilerin Rakka zaferini Öcalan’a ithaf ettikleri tarih takvimde sadece üç ay önceye denk geliyor; 19 Ekim 2017.

ABD Savunma Bakanlığı Pentagon o gün sahadaki ortaklarının Rakka’nın El Naim Meydanı’nda Öcalan posterleri açmış olmasını ancak üç günde kınayabilmişti. Rakka’dan gelen görüntüleri gösterdiğim ilk Pentagon yetkilisinin ‘Bizim bir bayrak veya poster bakanlığımız yok, sahadaki hangi grup ne posteri açıyor ne bileyim’ şeklindeki umursamazlığın ötesine geçen tepkisini unutmam mümkün değil.

Aynı poster meselesinin kınanmasında olduğu gibi, YPG’lilerin omurgasını oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) uzun vadeli bir güvenlik gücüne dönüştürülmekte olduğunu ilan eden açıklamayla ilgili düzeltme de Pentagon’dan ancak üç dört günde gelebildi. Pentagon koalisyon sözcüsünün bahsettiği şeyin bizim sandığımız bir ordu ya da geleneksek anlamda bir sınır muhafız gücü olmadığı savunuyordu.

Her şeyden önce bunun bir ‘sınır gücü’ olduğunu biz söylemedik. Türkiye’yi ayağa kaldıran açıklamanın altında imzası olan DEAŞ karşıtı koalisyonun Amerikalı Sözcüsü Albay Ryan Dillon ben dahil pek çok gazeteciye gönderdiği e-postada şu anda eğitimine devam ettikleri yeni güç için ‘Border Security Force’ yani ‘Sınır Güvenliği Gücü’ ifadesini kullanmıştı.

Dillon o açıklamasında 30 bin kişiden oluşacak olan bu gücün 15 bininin halihazırda SDG’den geleceğini açık açık söylemekle de yetinmemişti. Bu yeni kurulan güç içindeki Kürtlerin daha çok kuzeyde Türkiye sınırında, Arapların ise Fırat Nehri Vadisi civarında ve güneyde konuşlanacağını da paylaşmakta bir sorun görmemişti. Bu detayların hiçbiri sonrasında yapılan açıklamalarla geri alınmış, tadil edilmiş ya da yalanlamış değil.

Yazının devamı...

Tillerson’ın Suriye masasında Türkiye yok

12 Ocak 2018

Washington’da kapalı kapılar ardında yapılan toplantılardan sızan bilgiler, ABD’nin uzunca bir süre daha Suriye’den çıkma niyeti olmadığını ortaya koyuyor. Zaten Rusya ve İran’ın Suriye'deki etkinliklerini giderek arttırdıkları bir dönemde ABD’nin sahayı terk etmesini beklemek saflık olurdu.

ABD’nin bir anda çekilmesinin Ankara tarafından tercih edilen bir durum olmadığını biliyoruz. Ancak öte yandan ABD’nin Suriye’de kalması Türkiye-ABD ilişkilerinin PKK’nın Suriye’deki izdüşümü olan PYD/YPG üzerinden tanımlanmaya devam edeceği anlamına da geliyor. Zira ABD’nin Suriye’de rahat hareket edebilmesinin tek teminatı YPG komutasındaki Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) kontrol ettiği alanlardaki otoritesinin sürmesi.

Tam da bu yüzden Trump yönetimi, aynı 2017’de olduğu gibi siyasi geçiş süreci tartışmalarıyla geçecek olan 2018’de de SDG’nin arkasında kapı gibi durmaya devam edecek.

SDG’nin arkasında durmak demek kaçınılmaz olarak PYD/YPG’nin siyasi taleplerinin Suriye’nin geleceğine ilişkin pazarlıklarda gündeme gelmesine yardımcı olmak anlamına da geliyor. Washington’dan hafta boyunca yapılan açıklamalarda birleşik Suriye konusundaki kararlığın sürdüğü vurgulansa da duyduğum perde gerisinde ABD Dışişleri’nde ‘Suriye’de federasyon modeli hangi koşullara işler’ temalı zihin egzersizleri yapılıyor.

Ankara açısından daha vahim olan ise bu tartışmalar yapılırken Türk hükümetinin temsilcilerinin artık masada dahi olmaması. Bu hafta içinde ABD Dışişleri Bakanlığı’nda ‘küçük grup’ diye anılan formatta Suriye toplantıları yapıldı. Masadaki ülkeler ABD, İngiltere, Fransa, Ürdün ve Mısır’dı. Washington’daki toplantı aslında asıl 23 Ocak’ta Paris’te yapılacak olan dışişleri bakanları düzeyindeki Suriye konulu ‘küçük grup’ toplantısının hazırlığı. Edindiğim bilgiye göre Paris toplantısı ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’ın insiyatifi. Paris’teki toplantıya katılacak ülkeler Fransa, İngiltere, Ürdün’ün yanı sıra Trump’ın Ortadoğu’daki iki gözbebeği Suudi Arabistan ve Mısır.

Tillerson masada Türkiye’yi istemediği gibi Ankara’nın bilgilendirilmesi konusunda topu Fransızlara atmış. Dahası, bu toplantının olacağı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Fransız mevkidaşı Macron’la bir hafta önce Elysee’de yaptığı görüşme sırasında belliymiş. Ancak kaşlar çatılmasın diye Fransız tarafı bildirimi ileri bir tarihe bırakmış.

Amerika Türkiye’yi masada istemiyor çünkü küçük grup toplantılarında öne sürdüğü iki argüman da Ankara’nın tezleriyle tamamen çelişir nitelikte. Birincisi Suriye muhalefetindeki grupların ‘geçici bir yönetim’ kurulması yönündeki ısrarından vazgeçmeye ikna edilmeleri. İkincisi de geçiş sürecine ABD’nin ortağı olan SDG’nin de dahil edilmesini kabul edilebilir hale getirecek bir formül bulunması. ABD’nin bu görüşlerini ‘non-paper’ olarak yazılı hale getirdiği belirtiliyor. Non-paper diplomaside resmi olmayan belgeler için kullanılan bir tanım. Resmi olmasa da ABD’nin bunları yazıya dökecek noktaya gelmiş olması önemli. Hem non-paper’da hem de sözlü tartışmalar sırasında Amerikalı yetkililerin YPG’lilerin Rojava’sından ‘Kuzeydoğu Suriye’ olarak bahsediyor olması daha önemli.

ABD ‘Kuzeydoğu Suriye’ diye kodladığı bölgede kendisini o kadar rahat hissediyor ki iç savaş başladığından beri ilk kez sivil Amerikalıların çeşitli projeler için ülkeye gidişine yeşil ışık yakılmış. Haseke bölgesinde yeniden yapılandırma projelerine destek verecek Amerikan şirketi ve sivil toplum kuruluşu arayışı başlamış.

Yazının devamı...

Washington’ın vize kararı

29 Aralık 2017

ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’de YPG’ye ağır silah gönderilmesine onay verdiği mayıs ayından bu yana dozu giderek yükselen bir gerilimin esaretinde seyreden Türk-Amerikan ilişkileri seneyi sürpriz bir açılımla kapatıyor. ABD, dün 8 Ekim’de askıya aldığı Türkiye’deki vize hizmetlerine kısıtlamasız geri dönme kararını açıkladı. Washington yönetiminin vize hizmetlerini askıya alma kararını tetikleyen ABD İstanbul Başkonsolosluğu yerel personeli Metin Topuz’un tutukluğu sürüyor. ABD Adana Başkonsolosluğu’ndan Hamza Uluçay da hala tutuklu, Pastör Andrew Brunson da. Amerikan tarafı şu an için ufukta yeni tutuklamaların görünmediğine ve kendi personelini ilgilendiren olası yeni soruşturmalarda baştan sağlıklı bilgi akışı sağlanacağına dair Ankara’dan verilen güvencelerle yola devam etmeyi tercih etti.

Belli ki Türkiye’de Amerikan karşıtlığının tavan yaptığı böylesi bir dönemde vizelerin uzun bir dönem daha karşılıklı olarak kısıtlamalara tabi tutulmasının akıllara zarar bir hasar yaratacağı fark edilmiş. Zira ABD yönetiminin Türk hükümetine tepki olarak daha ziyade Türk vatandaşlarını vuran vize hizmetlerini askıya alma kararı da, Topuz’a ilişkin sürecin Türkiye’de medya üzerinden yönetilmesi de yangına benzin dökmekten başka işe yaramadı.

Zararın neresinden dönülse iyidir elbette de kendimizi kandırmayalım. Kronik ve yapısal hale gelen krizlerin Türk-Amerikan ilişkilerinin ‘stratejik ortaklık’ boyutunu tehdit eder hale geldiği büyük resimde vize parantezinden kurtulmak havayı azıcık temizler o kadar. Washington’ın iki ülke arasındaki krizlerin en küçük ve en kolay çözülebilir olanını denklemden çıkartması yeni yılda patlaması muhtemel daha derin krizler öncesinde bir mıntıka temizliğinden başka şey değil.

Türk-Amerikan ilişkileri 2018’e iki zorlu virajın eşiğinde giriyor.

Rusya’dan 2.5 milyar dolar karşılığında alınan S-400’lerin Amerika’da Ankara’ya yönelik yaptırımlar dönemi için başlangıç vuruşu olarak kullanılma ihtimali kuvvetli. İkinci olarak ise, New York’ta karar aşamasına gelen Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla’nın yargılandığı İran yaptırımlarını delme davası sonucunda Halkbank’a ceza çıkması ve Ankara’nın cezayı ödememe yoluna gitmesi durumunda Türk ekonomisinin genelini etkileyecek yaptırımlar gündeme gelebilir.

Halkbank’ın kaderi İran asıllı Türk Reza Zarrab’ın baş sanıkken tanık olması üzerine jürinin 2018’in ilk günlerinde Hakan Atilla için vereceği karara bağlı. Ankara’da Atilla’nın ceza almayacağına yönelik bir iyimserlik rüzgarı estiği anlaşılıyor. Ancak altı ayrı suçtan 95 yıl ile yargılanan Atilla’nın cezasında hatırı sayılır bir indirim yapılsa, hatta beraat etse dahi bu savcılığın Halkbank aleyhine yeni bir iddianame hazırlamayacağı anlamına gelmiyor. Dolayısıyla da tüm bu sürecin ABD’deki yaptırım rejimini yöneten Hazine Bakanlığı’ndaki karşılığının ne şekilde olacağını kestirmek güç.

Türkiye’nin Washington’ın yaptırım listesindeki Rusya devlet savunma sanayii şirketi Rostec’in ürettiği S-400’leri satın almasının ABD Kongresi’nde nasıl karşılık bulacağını anlamak içinse son beş ayda yaşanan gelişmeleri hatırlamak yeterli. Trump tüm isteksizliğine rağmen 1 Ağustos’ta Kongre’nin Rusya’nın 2016 başkanlık seçimlerine müdahale ettiği gerekçesiyle çıkarttığı yaptırımları onaylamak durumunda kalmıştı. Kongrenin talebi üzerine 60 gün içinde yaptırım uygulanacak Rus şirketlerinin listesini hazırlamakla görevlendirilen ABD Dışişleri 26 Ekim’de o listeyi yayınladı. 39 Rus savunma ve istihbarat teknolojisi şirketinin bulunduğu listeye hem S-400’lerin üreticisi Rostec, hem de ihracatçısı Rosoboronexport girdi.

Amerikalı şirketlerin 2017’de kara listeye giren Rus şirketlerle büyük boyutta iş yapması yasak. Yaptırımların ocak ayının sonuna doğru yürürlüğe girmesi muhtemel. ABD Kongresi’nde son dönemde hakim olan Türkiye karşıtı hava malum. İç politikaya dair pek çok konuda büyük bir kutuplaşma yaşayan kongrenin uç noktalardaki isimlerini birleştiren az sayıda konunun başında Türkiye geliyor. Türkiye’de tutuklu Amerikalılar ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 16 Mayıs’taki Washington ziyareti sırasında Türk korumaların protestoculara karşı şiddet kullanması kongrede daha önce eşi görülmemiş bir Türkiye karşıtlığına neden olmuş durumda. Bu ortamda S-400 alımına başta Türk savunma sanayiini kapsayacak şekilde bir takım ekonomik yaptırımlarla yanıt verme eğilimi hızla aksiyona dökülebilir.

Yazının devamı...

Zarrab ne zaman Ankara’dan umudu kesti?

6 Aralık 2017

Trump’ın bugün ilan etmesi beklenen kararı, eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Flynn’in Rusya’nın 2016 seçimlerine müdahalesini araştıran özel savcı Mueller’le işbirliği kararı almasının ardından dev bir gündem değiştirme hamlesi olarak gördüğü şüphesiz. Ancak Ortadoğu’yu yangın yerine çevirme potansiyeli taşıyan Trump’ın bu seçim vaadinin, İsrail ile ilişkilerini henüz kısa bir süre önce toparlayan Ankara’yı zor kararların eşiğine sürükleyeceği aşikar.

Ancak Ankara’nın asıl zor kararı New York’ta bir haftadır Reza Zarrab’ın tanıklık yaptığı davanın sonuçlarına verilecek diplomatik yanıt olacak. Olası senaryolar üzerinde çalışan Türkiye’nin hukuk ekibinin, ambargo mevzuatının Obama’nın son döneminde 2015’teki nükleer anlaşmanın ardından hafifletilmiş olmasının olası bir cezanın reddi için çıkış yolu olup olamayacağına baktığı konuşuluyor. Yargı kararlarının suçun işlendiği tarihteki mevzuat üzerinden alındığı ortadayken bu arayışla nereye varılmak istendiği bir muamma.

Ankara’da savunma hattının Halkbank’a olası cezayı New York’taki mahkemenin değil ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıkları Kontrol Ofisi’nin (OFAC) keseceğinden hareketle ‘yürütmenin bir organı hukuki bağlayıcılığı olan bir karar empoze edemez’ argümanı üzerine kurulabileceğini savunan bir görüş olduğu da kulis bilgileri arasında. Ancak bu argüman da havada kalabilir zira savcılık Atilla davasının sonunda Halkbank aleyhinde yeni bir iddianame hazırlayabilir.

Halkbank Gen Müdür Yardımcısı Atilla’nın avukat ordusunun savunma stratejisini ‘Atilla kurtulursa Halkbank kurtulur’ teorisinin üzerine kurduğunu anlıyoruz. Ancak jüri Atilla’yı suçsuz bulsa bile suçunu kabul eden Zarrab’ın ceza alacağı kesin. Zarrab ceza alacak ancak iddia makamıyla işbirliği sayesinde ceza indirimiyle kurtulacak. Zarrab’ın cezasının kesinleşmiş olması Halkbank’ı ABD’deki her türlü yeni hukuki sürece açık bir halde bırakacak.

Önümüzdeki aylarda yaşanacak gelişmeler açısından Washington’ın siyaseten bu davanın neresinde durduğu elbette kritik önemde. Zarrab davası New York’ta devam ederken iki gün önce Beyaz Saray’da Trump’ın Ulusal Güvenlik Konseyi ekibinin Türkiye açısından kilit ismi Fiona Hill ile görüşen CHP Genel Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz davaya ilişkin sorusuna ‘sadece izliyoruz, müdahil olmuyoruz’ yanıtını almış. Aksini söylemeleri beklenemezdi. Oysa kısa bir dönem de olsa patronları Trump’ın Türkiye’de FETÖ davasından tutuklu Pastör Brunson’ı kurtarma hevesiyle Zarrab’ı olası bir takasın tarafı olarak görebilmiş olduğu da bir gerçek.

Trump’ın yakın dostu eski New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ve eski ABD adalet bakanlarından Mukasey, önce Zarrab’ın savunma ekibine müdahil oldular sonra da Erdoğan’ın 16 Mayıs’ta Trump’la yüz yüze görüşmesi öncesinde Washington’da farklı kurumlar arasında mekik dokuyarak takas formülüne devlet içinde destek aradılar. ABD adalet ve dışişleri bakanlıklarında aradıkları desteği bulamasalar da Trump’ın kafasına girmeyi başardılar. Rivayet o ki Trump’ı takas adımından vazgeçiren şu sıralar koltuğu sallanan Dışişleri Bakanı Tillerson oldu.

Belki de Zarrab’ı ambargo davasının savcılarıyla hızla işbirliğine doğru iten süreç Başkan Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında kendisi üzerinden giden diplomasinin tıkandığı döneme rastlıyor. Hatırlayalım; Erdoğan’ın Trump’la ikinci yüz yüze görüşmesi BM Genel Kurulu sırasında 22 Eylül’de New York’ta olmuştu. Erdoğan New York’tan döndükten sadece beş gün sonra meşhur ‘ver papazı al papazı’ çıkışını yapmıştı. Aslında Erdoğan’ın ABD’de çok tepki çeken bu sözleri bir anlamda Zarrab için takas formülünün çöktüğünün ilanıydı. Enteresan bir biçimde tam da bu tarihlerden – hatta biraz daha öncesinden- itibaren Zarrab’dan haber kesilmişti.

Yazının devamı...