"Cansu Çamlıbel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Cansu Çamlıbel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Cansu Çamlıbel

Cansu Çamlıbel

Küresel terörizm kataloğunda kim yok?

15 Aralık 2018

Kataloğun içeriğine geçmeden önce toplantıya ev sahipliği yapan USIP’in ABD güvenlik bürokrasisi açısından nasıl bir konuma sahip olduğunu hatırlatmak lazım. USIP için ‘Amerikan devletinin barış akademisi’ benzetmesi yapılır. Kuruluş yasasına imza atan isim eski başkanlardan Ronald Reagan. USIP her ne kadar ‘dış etkilerden bağımsız’ çalıştığını savunsa da yürüttüğü projelerin finansmanı ABD Kongresi’nden geliyor. Enstitü’nün yönetim kurulunda dışişleri ve savunma bakanlarının yanı sıra Ulusal Savunma Üniversitesi’nin (NDU) başkanı da var. Dışişleri ve savunma bakanları isterlerse yerlerine vekalet edecek başka bir bakanlık bürokratını atayabiliyor.

USIP’in mevcut yönetim kurulu içinde Türkiye’nin yakından tanıdığı iki isim var. Oğul Bush’un başkanlığının ikinci döneminde Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapan Stephen Hadley ve Türkiye’de görev yaptığı 2000’lerden bu yana yıldızı Ankara ile hiç barışmayan Amerikan elçilerinden Eric Edelman.

Anlayacağınız tüm parametreler USIP’in ABD yerleşik güvenlik bürokrasisinin tam bir uzantısı olduğunu ortaya koyuyor.

Şimdi bu bilgileri hafızamızda tutarak USIP’in hemen ABD Dışişleri Bakanlığı’nın karşısındaki merkez binasında 10 Aralık’ta açıklanan ‘Küresel Terörizm 2018 Kataloğu’na dönelim. (Bu arada USIP’in Foggy Bottom mahallesindeki merkezinin başkent Washington’daki federal binalar arasında karşılaşabileceğiniz en yeni, en şık ve en güncel mimari örneklerinden olduğunu söylemeden edemeyeceğim.)

2018 kataloğu 1970 ile 2017 yılları arasında dünyada gerçekleşen irili ufaklı 170 bini aşkın terör olayı incelenerek hazırlanmış.

İyi haber şu; dünya genelinde 2014 yılında tavan yapan terörizm kaynaklı ölümlerin sayısı üç yıl içinde toplam yüzde 44 düşüş göstermiş. Bu rakamın 2016’da 25 bin 744’ten 2017 yılında 18 bin 814 vakaya düşmüş olması Ortadoğu krizinin düşük şiddette seyretmesine ve DEAŞ’la mücadelenin başarısına bağlanıyor. Bu analizi destekleyecek bir diğer önemli veri ise bizzat DEAŞ kaynaklı terör saldırılarının 2017’de yüzde 52 oranında düşmüş olması.

Terör kaynaklı ölüm rakamlarındaki dönemsel düşüş elbette bu trendin yarın tam tersi istikamete dönmeyeceğinin garantisi değil. Nitekim Irak ve Suriye’de DEAŞ saflarında çarpıştıktan sonra ülkelerine dönen yabancı savaşçıların batı Avrupa ülkeleri için büyük dert olmaya devam edeceği tespiti 2018 kataloğunda çeşitli vesilelerle tekrar tekrar vurgulanıyor.

Katalogda, 138 ülke için terörden etkilenme oranlarına göre bir sıralama yapılmış. Terörden

Yazının devamı...

F-35 krizinde ikinci perde açılıyor

1 Aralık 2018

ABD Kongresi, Türkiye’nin proje ortağı olduğu F-35 savaş uçaklarının teslimatının engellenmesi için devreye girmiş ve belli ölçüde sonuç almıştı.

Senato ve Temsilciler Meclisi ortak çabayla F-35’lerin kaderine ilişkin tartışmayı Başkan Trump’ın Ağustos ayında imzaladığı ‘Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’na (NDAA) - yani 2019 yılına ait savunma bütçesine- sokmayı başarmıştı. Şimdi o krizin ikinci perdesine doğru yol almaya başladık.

NDAA 2019 metni henüz tasarı halindeyken Senato’dan geçen ilk versiyonda Ankara ile Moskova arasında anlaşması 2017’de yapılan Rus yapımı S-400 füzelerinin Türkiye’ye yerleştirilmesi halinde Türkiye’nin F-35 programından çıkartılacağına dair net bir ifade vardı. O süreçte Savunma Bakanı Mattis devreye girdi ve kongre üyelerini nispeten daha yumuşak bir tona ikna etmeyi başardı.

Bu arada ilk iki F-35 uçağı 21 Haziran’da Fort Worth Teksas’taki Lockheed Martin tesislerinde Türk tarafına törenle teslim edilerek Ankara’ya kritik 24 Haziran seçimi arifesinde görüntüyü kurtaracak bir fotoğraf imkanı sağlandı.

Türk pilotların F-35’leri kullanabilmesi için almaları gereken eğitim süresi, uçakların Türkiye’ye gönderilmesinin ötelenmesi açısından son derece kullanışlı ve meşru bir gerekçeye dönüşmüştü. Pilotların F-35 eğitiminin tamamlanacağı Kasım 2019’a kadar uçaklar zaten Türkiye’ye doğru havalanamayacaktı.

Bunlar olurken Mattis, bugüne kadar programa 1.25 milyar dolar yatırım yapan Türkiye’nin F-35 programından çıkartılmasının Amerika’ya büyük maliyet yükleyeceğini savunuyordu. Brunson, ABD konsolosluk personeli ve diğer Amerikan vatandaşlarının tutukluluğu nedeniyle Ankara’yı bir an önce cezalandırmak isteyen Kongre’ye Mattis ısrarla ‘bize zaman verin, baskı diplomasisi işe yarayacak’ mesajı verdi.

Kongre de Mattis’e ‘O halde bütçe yasasının yürürlüğe girmesinden sonraki 90 gün içinde bize Türk hükümetinin S-400’leri alma potansiyeline ilişkin kapsamlı bir rapor hazırla’ dedi.

Trump yönetiminin nasıl bir strateji izlediğinin anlaşılması açısından şu nokta kritik. Malum Ankara’daki yetkili ağızlardan bugüne kadar onlarca kere Moskova ile imzalanan S-400 anlaşmasının artık geri döndürülemez bir aşamada olduğu ve bataryaların 2019’da teslim alınacağı açıklaması geldi. Buna rağmen konuştuğum bütün Amerikalı yetkililer –sivil ya da asker- hala Ankara’nın o anlaşmayı dondurmaya ikna edilebileceğine inanıyor. 2013-2015 yılları arasında sürdürdükleri sistematik baskı diplomasisiyle zor da olsa Ankara’yı Çin’in HQ-9 füzelerinden vazgeçirmiş olduklarını hatırlatıyorlar.

Yazının devamı...

Ankara açısından pazarlık asıl şimdi başlıyor

24 Kasım 2018

 

 

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun bu hafta Washington’a yaptığı ziyarete de bu gözle bakmak lazım. Nitekim Çavuşoğlu, Amerika Birleşik Devletleri’ne başlıca dört kritik dosyada net taleplerle geldi. Çavuşoğlu, Fetullah Gülen’in Amerika’daki teşkilatına darbe vurulması talebiyle bizzat Trump’a verilmek üzere 84 kişilik iade dosyasını Amerikalı muhataplarına sundu.

Dahası Ankara bu kez FBI’ın ABD’deki 180 küsur Gülen okuluna yönelik sürdürdüğü soruşturmadan umutlu. Okullarla ilgili soruşturma vergi kaçakçılığı, öğretmen vizelerinde usulsüzlük, kara para aklama gibi Amerikan yasalarının doğrudan ihlaliyle ilgili alanlarda yürüdüğü için Türkiye’deki darbe girişimiyle ABD’de yaşayan Fetullahçıları ilişkilendirme çabasının ötesinde bir anlam taşıyor. Kaynaklarım ilk etapta yirmi ila otuz arasında okulun kapatılmasının gündemde olduğunu söylüyor.

Çavuşoğlu’nun Trump yönetimine verdiği ikinci dosyada ise Halkbank’a yönelik olarak New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde devam eden İran yaptırımlarının delinmesine ilişkin soruşturmanın kadük olması gerektiği savunuluyor. Ankara’nın sunduğu bu yazılı Halkbank dosyası, ABD’de mali suçlar konusunda danışmanlık yapan özel şirket Exiger’in Türk hükümeti için hazırladığı rapordaki Halbank’ın yaptırım delmediğine ilişkin tespitleri de içeriyor.

Çavuşoğlu’nun ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton’ın gündemine getirdiği üçüncü konu ise İran’dan ham petrol ithalatının sonlandırılmasına yönelik son yaptırımlardan Türkiye’nin geçici değil kalıcı olarak muaf tutulması talebiydi.

Nihayet geç de olsa ortak devriyelerle uygulanmaya başlayan Menbiç yol haritasındaki diğer unsurların da bir an önce hayata geçirilmesi ve Fırat’ın doğusunda da uygulanması beklentisi Çavuşoğlu’nun masaya getirdiği dört öncelikli konu arasındaydı.

ABD açısından ise Brunson sonrası süreçte Türkiye ile ilişkilerde üç öncelikli gündem var. Birincisi, Türkiye’de bir yılı aşkındır tutukluluğu devam eden üç konsolosluk personeli Metin Topuz, Hamza Uluçay ve Mete Cantürk’ün yanı sıra aralarında NASA çalışanı Serkan Gölge’nin bulunduğu diğer Amerikan vatandaşlarının da bir an önce serbest bırakılması. İkincisi Ankara’nın Suriye’nin kuzeyinde YPG mevzilerini vurmaktan vazgeçirilmesi. Üçüncüsü ise Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma füzeleri yerine Amerikan Patriot füzeleri almaya ikna edilmesi.  

Yazının devamı...

Washington’da 2018 model Kürt konferansı

17 Kasım 2018

 Aslında Türkiye ve Suriye Kürtlerinin Washington’da kurumsal olarak boy göstermeye başladığı konferansların ilki Ekim 2013’te bizzat Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) tarafından organize edilmişti.

İkincisi ise 2014 yılında, arada BDP’den doğan Halkların Demokratik Partisi (HDP) tarafından düzenlendi. Amerika’daki 2013 ve 2014 Kürt konferanslarına yaklaşık iki yıldır Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutukluğu devam eden Selahattin Demirtaş partisinin eş başkanı sıfatıyla katılmıştı.

İlk iki yılın diğer ağır topu ise şimdilerde Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı PYD’nin eski eş başkanı Salih Müslim’di.

Türkiye’de barış sürecinin tökezlemeye başladığı, Suriye’de ise PYD’nin önerdiği seküler modelin batı açısından bölgedeki cihatçı akımların panzehri olarak görülmeye başladığı bir döneme giriliyordu. Selahattin Demirtaş da, Salih Müslim de Washington dahil pek çok batı başkentinde ‘yükselen değer’ olarak muamele görüyordu. Dahası 2014’teki konferans tam da DEAŞ’ın Kobani kuşatmasının devam ettiği günlere denk geldiği için farklı bir anlam kazanmıştı.

2013’te ‘Yeni Ortadoğu’da Kürtlerin Rolü’ gibi genel geçer bir başlıkla sunulan Kürt konferansı için 2014’te seçilen cüretkar başlık zamanın ruhunu özetleyecekti; ‘Ortadoğu’da Kürdistan’ın Yeni Realitesi: Riskler, Beklentiler, Fırsatlar’.

KPRC kurulduktan sonra Washington’da 2016’da Nisan sonunda yapılan ilk konferans öncekilere göre daha yüksek katılımlı oldu. Artık Türkiye’de PKK ile yoğun çatışmaların yaşandığı ve HDP’li vekillerin dokunulmazlarının kaldırılmasının gündemde olduğu bir dönemdi. PKK ideolojisi altında Suriye’de savaşan YPG ise tam bu dönemde ABD’nin sahadaki bir numaralı askeri ortağı olarak konumunu iyice pekiştirmeye başlıyordu. Washington’da 2016 Kürt konferansının yapıldığı tarihten sadece bir buçuk ay sonra YPG komutasındaki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ABD desteğiyle Menbiç’e girecekti.

Zamanın ruhu Kürtlerden yana esmeye devam ediyordu, ama önemli bir nüansla...

Kürtlerin geleceği batı başkentlerinde artık barış süreci döneminde olduğu gibi Türkiye bağlamında tartışılmıyordu. Sadece bir iki yıl içinde ‘Kürtler’ eksenli tartışma neredeyse tamamen Suriye zeminine kaymıştı. Artık PYD/YPG ile ABD arasındaki organik ilişkinin de saklanacak bir yanı kalmamıştı. Nitekim KPRC tarafından 2017 Mayıs’ında Washington’da düzenlenen ikinci Kürt konferansının başlığı

Yazının devamı...

Yeni bir yanlış anlama olmasın da

9 Kasım 2018

İki ülke arasında yürütülen pazarlıklar, 25 Temmuz’daki duruşmadan Brunson’a tahliye yerine ev hapsi kararı çıkınca çökmüştü. Bundan sonraki süreçte gerçekleşen tüm resmi temaslarda ABD tarafı ‘Artık pazarlık da yok, takas da. Önce Brunson’ı bırakın, sizin taleplerinizi sonra konuşuruz’ diyordu. Zira Başkan Trump, Erdoğan’ın ricası üzerine o sırada İsrail’de gözaltında olan Ebru Özkan’ın serbest bırakılması için Netenyahu’yu aramış ancak karşılığında beklediği Brunson jesti gelmeyince de küplere binmişti. Başkan çok sinirliydi ve masasında duran Türkiye’ye yönelik yaptırımları imzalamasın diye kendisini zor tutuyorlardı.

Amerikalı yetkililerin o dönem görüştükleri Türk muhataplarına anlattıkları bu hikaye gerçekti. Ancak başka bir gerçek daha vardı; resmi görüşmelerde Türkiye’ye adeta ültimatom verilirken Trump arka kapılardan Beştepe’ye güven telkin etmeye dönük bazı mesajlar da yolluyordu.

Türkiye’nin Brunson’ın serbest bırakılması noktasına gelmesi epey zaman aldı. Nitekim arada Trump, önce iki bakana yönelik Magnitsky yaptırımlarını açıkladı, sonra da Türk çelik ve alüminyumuna gümrük vergisi iki katına çıkarttı.

Brunson’ın 12 Ekim günkü duruşmada serbest bırakılarak Türkiye’yi terk etmesiyle birlikte ise beklenen oldu. Brunson’ın tutukluğunun Türk-Amerikan ilişkilerine taktığı geçici prangalar kırılmaya başlandı. Cemal Kaşıkçı cinayeti de iki ülke yetkilileri arasında zaten yeniden başlaması beklenen üst düzey görüşme trafiğini hızlandırdı.

Temmuz başındaki NATO zirvesinden sonra yaklaşık 3.5 ay boyunca BM Genel Kurulu’ndaki iki dakikalık karşılaşmaları dışında herhangi bir temasları olmayan Erdoğan ve Trump son 20 gün içinde iki kez telefonda konuştu. Hem de bu görüşmelerin ikisi de son derece olumlu geçti. Hatta buzları eriten 21 Ekim görüşmesinde Trump’ın Erdoğan’a ‘Bu aralar burada da televizyonlar devamlı seni gösteriyor, ne kadar da yakışıklısın’ türünden iltifatlar ettiği kulağıma gelenler arasında.

İki lider düzeyindeki ilişkide normalleşme başlayınca, gerisi hızlı geldi. ABD Başkanı Trump, Brunson krizinin en sıcak günlerinde arka kapılardan gönderdiği mesajlarda dediği gibi Türkiye’ye bir dizi jest yapılması için düğmeye bastı.

Zaten uzun süredir hazırlığı devam eden Menbiç’te Türk-Amerikan askerlerinin ortak devriyesi 1 Kasım’da başladı. 2 Kasım’da İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül yaptırım listesinden çıkartıldı. Bu iki adım atılırken Türk Dışişleri Bakan Yardımcısı Büyükelçi Sedat Önal, Brunson krizi sonrasındaki ilk kapsamlı görüşmeler için Washington’daydı.

Büyükelçi Sedat Önal ile yapılan görüşmelerde Trump yönetiminin Türkiye’ye yeni bir Patriot teklifi vermeye hazırlandığı yönünde mesajlar verilecekti.

Yazının devamı...

Haspel’in Türkiye ziyareti ve çıplak gerçekler

27 Ekim 2018

Neyse ki Oval Ofis gündeminin en mahrem dosyalarını dahi uluorta konuşmaya bayılan Başkan Trump var. CIA Direktörü Gina Haspel’in Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın ölümü konusunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bütün gerçekleri kamuoyuyla paylaşmayı vaat ettiği 23 Ekim tarihinden hemen bir gün önce Türkiye’de olduğunu Başkan Trump sayesinde öğrendik.

Haspel ve beraberindeki heyet Türkiye’deki temaslarına henüz başlarken Trump, ‘En üst düzey istihbaratçılarımız Türkiye’de. Döndüklerinde elimizde ne var göreceğiz’ dedi. Başkan tüyoyu verdikten bir saat sonra kastettiği üst düzey istihbaratçının Merkezi Haber Alma Teşkilatı CIA’in ilk kadın Direktörü Haspel olduğu ortaya çıktı.

Bilebildiğimiz kadarıyla bu, beş ay önce göreve başlayan Haspel’in CIA’in bir numarası sıfatıyla Türkiye’ye yaptığı ilk ziyaret. 2000’lerin başında Türkiye’de görev yapan ve Türkçeye hakim olan Haspel’in Türkiye’deki muhatabı belli. Türk basınında çıkan haberlerde dikkatimi çeken ‘MİT Başkanı Hakan Fidan’la görüşmüş olabilir de olmayabilir de’ havası oldu.

Mesele buraya kadar geldikten sonra hala olağanüstü bir sır perdesi arkasında iş yapılıyor havası yaratmak için epey geç!

Dünya kamuoyu zaten Suudi katliam timinin Cemal Kaşıkçı’yı nasıl öldürdüğüne dair en ince detaylara vakıf. Haspel’in Türkiye’ye - hepimizin Türk yetkililerden çıkan sızdırma haberler sayesinde Ankara’nın elinde olduğunu anladığımız - delilleri görmek/dinlemek ve hatta mümkünse birer kopyasını almak için gittiği aşikar. Bu kadar kritik bir görüşmeyi de Hakan Fidan dışında kimseyle yapmayacağını söylemeye dahi gerek yok.

Washington Post da, Reuters da CIA Direktörü Haspel’in Kaşıkçı cinayetine dair Türk istihbaratının elindeki ses kayıtları dinlediğini yazdı.

Madem gündem o kayıtlar, yeri gelmişken hatırlatmakta fayda var. Türkiye’deki Kaşıkçı soruşturmasının ilk haftasında dünya medyasına sızdırılan ‘Kaşıkçı’nın kolundaki Apple Watch her şeyi kaydetmiş, dışarda nişanlısı Hatice Cengiz’de bıraktığı iphone ile senkronize olmuş’ şeklindeki zayıf anlatı unutuldu gitti.

Bugün neredeyse herkes Türk istihbaratının Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nu zaten öteden beri dinlediği için bu kayıtlara sahip olduğu ön kabulü içinde. Ancak cinayetin kendisi o kadar vahim ki Türkiye’nin kayıtları nasıl elde ettiği üzerine normalde olmasını bekleyebileceğimiz türden bir tartışma yürümüyor. Son bir kaç haftadır işin bu boyutunu sorduğum (çoğu Batılı ülkelerden) altı ayrı diplomattan ‘Zaten herkes herkesi dinliyor’ yanıtını aldım. Sanırım diplomasi camiasında herkesin bildiği bu sırrı bir tek Suudiler bilmiyordu!

Yazının devamı...

Bu kez hikayenin ‘kötü adamı’ Türkiye değil

19 Ekim 2018

Ankara resmi açıklamalarda temkini elden bırakmadan ‘güvenilir kaynaklar’ ya da ‘güvenlik kaynakları’ gibi mahlaslar kullanarak Batı basınının - doğal ve haklı olarak - üzerine atladığı anlatıyı kurmayı da, bunu ABD ile ilişkilerinde bir pazarlık unsuru olarak masaya getirmeyi de başardı.

 

ABD Başkanı Donald Trump’ın Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’yu apar topar önce Riyad’a sonra da Ankara’ya göndermesinin kalbinde bu pazarlık yatıyor. Pompeo’nun uçağı henüz Riyad’dan Ankara’ya havalanmadan Suudi Arabistan Başkonsolosu Muhammed El Uteybi’nin Türkiye’den ayrılmasına göz yumulmasının pazarlığın bir unsuru olması ihtimali hayli kuvvetli.

 

Trump yönetiminin derdi, tarafları hızla Suudi Krallığı’nın Kaşıkçı soruşturmasını en az hasarla atlatmasını sağlayacak ortak bir anlatı üzerinde uzlaştırmak. Mesele sadece Başkan Trump’ın her gün en az bir tur ‘vazgeçmem’ dediği 110 milyar dolarlık savunma sanayii anlaşmaları değil. Trump’ın güvenlik bürokrasisi içindeki şahinler en büyük takıntıları olan İran’a panzehir olarak Suudi Arabistan’ı seçmiş durumda.

 

Veliaht Prens Selman’ı Trump yönetimi için ‘mükemmel ortak’ haline getiren Ortadoğu’daki radikal akımların defterini dürme taahhüdüydü. Bu unsur Suudi Arabistan’ı Trump yönetiminin bir numaralı stratejik ortağı haline getirdi. Dolayısıyla ABD güvenlik bürokrasisi Kaşıkçı krizini Veliaht Prens Muhammed Bin Selman’a mesafe koyarak işleri bir süre Kral Selman üzerinden götürecek bir formülle aşmaya çalışacak.

 

Yazının devamı...

Trump’ın Cemal Kaşıkçı olayındaki ahlaki ve siyasi sorumluluğu

12 Ekim 2018

Başkan Trump’ın kafayı öbür yana çevirmekten vazgeçmek zorunda kalmasında en büyük rolü başta Kaşıkçı’nın yazdığı Washington Post gazetesi olmak üzere tüm Amerikan medyası oynadı. Türk yetkililerin Kaşıkçı soruşturmasına dair kritik ipuçlarını hem yerel hem uluslararası basınla kontrollü bir biçimde paylaşma taktiğinin işe yaradığını teslim etmek lazım. 

Başkan Trump her ne kadar sürekli ‘yalan haber medyası’ diye saldırsa da her sabah satır satır okuduğu gazetelerin başında Washington Post’un geldiğini biliyoruz. Ve o gazetede dün üç ayrı Cemal Kaşıkçı haberi, üç de Cemal Kaşıkçı yazısı vardı. Başyazıda Başkan Trump’ın Suudi yönetimine gereken cevabı vermekte aciz kalması durumunda Kongre’nin yaptırımlar için bastırması gerektiği vurgulanıyordu.

Akıllara zarar bir kumpasla muhtemeldir ki katledilmiş olan meslektaşımızın durumuna Amerikan gazetelerinin zaruri ilgiyi göstermiş olması pek çoğunun daha düne kadar Suudi Arabistan’ın Veliaht Prensi Muhammed Bin Selman’ı ‘reformcu lider’ diyerek parlatmış olduğu gerçeğini değiştirmiyor maalesef. Uzun zamandır ilk kez Suudi Krallığı’nın PR için yüzlerce milyon dolar akıttığı Washington’daki lobi şirketlerinin kifayetsiz kaldığına tanık oluyoruz.

Başkan Donald Trump ve ailesi, Suudi rejimiyle olan yakın ilişkileri nedeniyle ilk defa bu kadar güçlü bir bombardıman altında. Özellikle de Veliaht Prens Muhammed Bin Selman ile özel bir ilişki geliştiren ve ‘off the record’ görüşmekten kaçınmayan Trump’ın damadı Jared Kushner.

Başkan Trump’ın medya baskısı nedeniyle iki gün önce ‘işin peşini bırakmayacağız’ demiş olmasının ya da damat Kushner ile Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton’ın Muhammed Bin Selman’ı arayarak izahat istemiş olmasının gerçekte çok da bir anlamı yok. Zira Trump yönetiminin pozisyonunu ahlaki ve siyasi açıdan böylesine sorunlu kılan bugün ne yapıldığından ziyade bugüne ne kadar ne yapılmadığı.

Önceki Başkan Obama’nın mesafe koyduğu Suudi rejimi  başkanlığının ilk gününden itibaren Ortadoğu’da İsrail’den sonraki sevgilisi oluverdi. İlk yurt dışı ziyaretini Riyad’a yapan Trump, Suriye savaşında kendine finansör olarak Suudi rejimini seçti. Bir işadamı olarak hesabını yapmıştı. Amerikan savunma sanayiini ihya edecek para Suudilerdeydi.

Trump, yaklaşık altı ay önce Beyaz Saray’da ağırladığı Veliaht Prens yanındayken, Suudilere sattığı savaş uçaklarını ve silahlarını gösteren panoyu kameralara doğru gururla sallıyordu. Suudi Arabistan’dan alacağı 200 milyar dolar sayesinde Amerikalılara 40 bin yeni iş yaratacaktı. ‘Amerika’yı yeniden büyük yapacak’ formüllerden birisi de buydu!

O görüntülerden beş ay sonra Suudi Krallığı muhalif aktivistleri tutukladığı için kendisini eleştiren Kanada büyükelçisini istenmeyen kişi ilan edip kovduğunda Başkan Trump tabii ki sesini çıkartmadı. Bırakın onu geçen sene Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Riyad’da ev hapsinde tutulup istifaya zorlandığında da sesini çıkartmamıştı.

Yazının devamı...