"Cansu Çamlıbel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Cansu Çamlıbel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Cansu Çamlıbel

Cansu Çamlıbel

Melania’nın ceketi

23 Haziran 2018

Anavatanı Slovenya henüz Avrupa Birliği üyesi değil, Yugoslavya’nın dağılmasıyla bağımsızlığını yeni ilan etmiş ve demir perdenin izlerini silmeye çalışan bir ülkeydi.

 

Şansı yaver gitti. Hızla uluslararası ‘top model’ kategorisine zıplamakla kalmadı şehrin en hızlı çapkınlarından emlak kralı Donald Trump’ın son sevgilisi olarak New York sosyetesine de adımını attı. Bu arada Amerika’nın kendi alanında ‘olağanüstü yetenekli’ yabancılara verdiği ve ‘Einstein vizesi’ olarak anılan EB-1 vizesi üzerinden ‘yeşil kart’ kapmayı başarmıştı.

 

Melania’nın ABD devletinin genelde Nobel ödüllü bilim adamlarına, insanlık için önemli buluşlara imza atmış akademisyenlere ya da uluslararası şirketlerin üst düzey yöneticilerine verdiği bu kıymetli göçmen vizesini nasıl aldığını, o zamanki erkek arkadaşı o tarihten tam 16 yıl sonra Amerikan Başkanı olmasaydı muhtemelen kimse tartışmayacaktı. 

 

Melania’nın 2006’da ‘Trump’ soyadıyla Amerikan vatandaşı olduktan sonra anne ve babasına kocasının başkanlık kampanyası sırasında bitireceğini ilan ettiği ‘zincir göçmenlik’ sayesinde ABD’de yasal oturum statüsü aldığı ortaya çıktı. Muhtemelen yakın zamanda vatandaşlık başvuruları da olumlu sonuçlanacaktır.

 

Yazının devamı...

Washington, bir sorununuz var!

15 Haziran 2018

Hem Amerikan yönetiminde, hem de düşünce kuruluşlarında Türkiye çalışan analistlerde yaygın görüş Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikinci turda seçimi alacağı yönünde. Birinci tur ihtimalinin yabana atılmamasını düşünenler de var. Ancak bu ihtimal genelde ‘seçimler adil olacak mı’ sorusuyla birlikte ele alınıyor.

 

AK Parti’nin meclis çoğunluğunu kaybetmesi ihtimalinin güçlü olduğunu düşünseler de bunun yeni başkanlık sistemi içinde ne ölçüde anlamı olacağını kestiremiyorlar. Böyle bir senaryoda kuşkusuz Washington açısından öncelikli husus Erdoğan’ın başkanlığı devam ederken farklı bir hükümet modelinin Türkiye ile ABD arasında masada açık duran krizli dosyalara nasıl etki edeceğidir. Erdoğan faktörünün denklemde kaldığı herhangi bir fotoğrafta ikili ilişkiler açısından genel çerçevenin fazla değişmeyeceği görüşü hakim.

 

İlişkilerde son yıllarda hakim olan sıkıntılı statükonun devamı demek, Washington açısından Ankara’nın NATO ittifakı içindeki güvenirliliğinin sorgulanmaya devam etmesi demek. Erdoğan-Putin ilişkisinin derinliği, Rus yapımı S-400 füzelerinin Türkiye’ye gelip gelmeyeceği soruları Washington’da kafaları meşgul etmeye devam edecektir. Türkiye ile iplerin kopartılmasını savunan koronun da sahne kenarından ‘İncirlik Üssü’nü bölgede başka bir ülkeye taşıyalım’ gibi zehirli söylemleri pompalamaya daha da hız vermesi muhtemel.

 

Amerikalılara göre Türkiye’deki siyasi statükoyu - dolayısıyla da ikili ilişkileri - radikal olarak etkileme potansiyeli olan asıl faktör 24 Haziran seçimleri değil, ekonomi. Yani aslında Washington’ın gözü 24 Haziran seçimlerinden ziyade Türk ekonomisindeki gelişmeler üzerinde.

 

Yazının devamı...

O uçak Türkiye topraklarına inmediği sürece kriz bitmiş sayılmaz

8 Haziran 2018

Hafta başında Washington’da gerçekleşen Çavuşoğlu-Pompeo zirvesinde Amerikan tarafı, PKK’nın Suriye kolu YPG’nin Ağustos 2016’da DEAŞ’tan temizleyerek girdiği Menbiç’ten çıkmasını öngören bir çerçeve anlaşma diyebileceğimiz ‘yol haritası’na onay verdi.

 

Bunun yazılı bir açıklamayla kamuoyuna duyurulmasını takip eden günlerde ABD’li yetkili ağızlar ısrarla ‘hızla uygulamak istiyoruz ama bir takvim veremeyiz’ dese de aslında bal gibi de bir takvim var. Hem de baştan beri Ankara’nın önerdiği bir kaç aylık zaman diliminden çok da uzak olmayan bir takvim. Yol haritası, 5 Eylül itibarıyla YPG’lilerin Menbiç’teki bütün yerel yapılardan çıkartılmış olmasını öngörüyor. İşin ilk iki aşaması ilk 10 günde yapılacak masa başı hazırlıktan, ikinci aşaması ise ilk aşama bittikten sonra başlayıp bir ay kadar sürecek sahadaki hazırlıktan ibaret.

 

Somut değişiklikleri kabaca Temmuz ayının ikinci yarısından itibaren görmeye başlamamız gerekiyor. Üç aylık sürecin en kritik ayı ise şüphesiz Ağustos olacak. ‘Yerel yapılarda zaten çoğunluk Araplarda’ diye ağızlarına sakız etmiş olsalar da Amerikalılar elbette meselenin nicelik değil nitelik olduğunu biliyor. Menbiç Askeri Konseyi’nin de Menbiç Sivil Konseyi’nin de bugüne kadar beyni YPG’lilerdi. Yol haritası bu iki yapının da yeniden düzenlenmesini öngörüyor.

 

ABD tarafının ‘çoğunluk zaten Arap’ vurgusunun asıl nedeni çok iyi çalıştığına inandıkları iki konseyin de tamamen yıkılıp yeniden yapılmasına karşı olmaları. YPG’liler gitse de konseyler içindeki deneyimli diğer kadroların kalması için pazarlık edecekler. Ve bunlar hiç de kolay pazarlıklar olmayacak çünkü Suriye Demokratik Güçleri (SDG) çatısı altında yıllardır YPG/PYD ideolojisiyle savaşan Arapların sayısı az değil.

 

Yazının devamı...

Dini özgürlükler mi dediniz!

1 Haziran 2018

Başkan Yardımcısı Pence geçen sene Cumhuriyetçilerin yıllık kurultayında kendini şöyle tanımlamıştı; ‘Sırasıyla...Hıristiyan, muhafazakar ve Cumhuriyetçiyim’. Pence aslında Trump’ın temsil ettiği pek çok şeyin anti-tezi. Katolik olarak yetiştirilen Pence üniversite yıllarında Protestanlığın en tutucu kolu olan evanjelizme dönerek anacığını kahretmiş. Hayata tamamen evanjelizm merceğinden bakan Pence, siyaseti de doğal olarak buradan tanımlıyor. Zira evanjelizm laiklik prensibinin yakınından dahi geçmeyen bir inanç sistemi.

Evanjelistleri diğer Hıristiyanlardan ayıran en önemli özellik kuşkusuz Yahudiliğe olan bağları. ‘Seçilmiş halk’ olduğuna inandıkları Yahudilerin kutsal topraklara ulaşması sayesinde Hazreti İsa’nın dünyaya geri döneceği saplantısıyla yaşıyorlar. Böylelikle İncil’e göre insanlığın son savaşı olacak ‘Armageddon’u evanjelistler kazanacak!

Amerikan diplomasisin yeni bir numarası Mike Pompeo da bir evanjelist ama mezhebi farklı. Pompeo’nun mensup olduğu Kansas’taki Presbiteryen kilise Amerika genelinde 150 bin kadar mensubu olan küçük bir mezhebe bağlı; ‘Presbiteryen Evenjelistler’e. Pompeo’nun mezhebinin ana akım evanjelistlerden ayrılmasının temel nedeni eşcinsellerin din adamı olarak atanmasına ve aynı cinsiyetten kişilerin kendi kiliselerinde evlenmesine izin vermesi. Buna rağmen Pompeo, ABD Senatosu’ndaki onay oturumunda eşcinsel evliliklere karşı olduğunu kayıt altına geçirmişti. Pompeo, CIA direktörlüğü sırasında Langley’deki papaz sayısını arttırarak teşkilat içinde dini hizmetleri kuvvetlendirdi.

Başkan Trump’ın ABD’nin İsrail’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararının arkasındaki gücün evanjelistler olduğunu dünya alem biliyor. Türkiye’yi en az Kudüs kararı kadar ilgilendiren bir diğer krizli konunun müsebbibi de yine onlar. Evenjelistlerin son dönemde Türkiye gündemi tamamen İzmir’de FETÖ davasından tutuklu Amerikalı evanjelist Pastör (rahip) Andrew Brunson dosyasına endeksli.

Şimdi bu genel resim içinde üç gün öncesine, ABD’nin 2017 dini özgürlükler raporunun açıklandığı 29 Mayıs tarihli basın toplantısına dönelim. Dışişleri Bakanı Pompeo, ABD’nin 20 yıldır dünyadaki 200 ülkede dini özgürlüklerin durumunu incelediği raporun sonuncusuna güçlü biçimde sahip çıkmakla kalmadı. Ülkesinin ilk kez kendi ev sahipliğinde bakanlar düzeyinde bir ‘dini özgürlükler zirvesi’ düzenleyeceğini açıkladı. Washington’da 25-26 Temmuz tarihlerinde yapılacak zirveye kimlerin davet edileceğini henüz bilmiyoruz. Ancak bu toplantının direksiyonunda evanjelist kafanın olduğunu biliyoruz.

Pompeo, 2017 dini özgürlükler raporunu açıklarken ‘evrensel bir insan hakkı’ olarak tanımladığı dini özgürlüklerin kendi yönetimlerinin önceliği olduğunu açıkça dile getirmekte bir beis görmedi. Oysa Pompeo’nun atıfta bulunduğu ‘evrensel insan hakları’ Trump yönetiminin sınıfta kaldığı, yönetimdeki Pompeo gibi evanjelistlerin de iki yüzlülüğe boğulduğu başlıca alan.

Utanmadan sıkılmadan kendi ülkesindeki göçmenlere ‘hayvan’ diyen, altı ülkenin vatandaşlarına sadece Müslüman oldukları için vize yasağı uygulayan Başkan Trump’ın yanında da insan haklarından, dini özgürlüklerden dem vuruyorlar mı insan merak ediyor!

Dini özgürlükler raporu açıklanırken Pompeo’dan sonra söz alan ABD’nin Dini Özgürlüklerden Sorumlu Büyükelçisi Sam Brownback de evanjelizmin tozunu yutmuş bir isim. 48 yaşında evanjelizmden Katolikliğe dönen Brownback, Pompeo gibi Kansaslı. Pastör Brunson’ın 16 Nisan’da İzmir’deki ilk duruşmasını Türkiye’ye giderek bizzat takip eden Brownback, raporla ilgili bilgi verirken dünyada dini özgürlüklerin kısıtlanması açısından en kaygı verici vakaların yaşandığı ülkeleri sıralarken Myanmar, Eritre, Pakistan gibi ülkelerin arasına Türkiye’yi de sıkıştırıverdi.

Yazının devamı...

Halkbank'a olası cezanın hayalet unsuru jeopolitik

18 Mayıs 2018

Savcılık makamıyla anlaşarak sanık koltuğundan tanık koltuğuna transfer olan İran asıllı işadamı Reza Zarrab’ın normal şartlarda neredeyse bir asıra denk gelen cezadan ne kadar hafif sıyrıldığını henüz bilmiyoruz. Ancak mahkemenin yargıcı Richard Berman ceza duruşmasında eski Halkbank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla için 32 ay mahkumiyet kararı verdi. Bugüne kadar içerde geçirdiği 14 ay ve iyi hal indirimi hesaba katılınca Atilla kabaca 15 kadar hapis yatacak.

 

Berman kararını açıklarken Hakan Atilla’nın bir bürokrat olarak amirlerinin talimatlarını çoğu kez itirazlarını dile getirerek ve gönülsüz uygulamış olduğunu teslim etti. Savcılığın ‘Atilla yaptırım delme şemasının baş mimarlarından biriydi’ tezini de tamamen çürüttü. Atilla’nın bu işlerden kişisel çıkar elde etmemiş olması ve örnek bir vatandaş profili çizmesi ceza süresinin düşük çıkmasında etkili oldu.

 

Berman, her türlü alavere dalavereyi çevirmekte pek maharetli olan ve bu nedenle de kendisiyle neredeyse gurur duyan, sistemin asıl beyni Reza Zarrab dururken Atilla gibi dürüst bir bürokratın uzun yıllar hapis yatmasının Amerikan adaletini ahlaki sorgulamaların hedefi haline getirebileceğini fark etmiş olmalı. Ancak jürinin kendisini 6 iddianın 5’inden suçlu bulduğu bir mahkeme sürecinde yargıç Berman’ın Hakan Atilla’yı hiç ceza vermeden özgürlüğüne kavuşturmasını zaten kimse beklemiyordu. Yapılan resmi açıklamalar ne yönde olursa olsun aslında Ankara da beklemiyordu. Hatta duyumlarım Atilla kararının Türk tarafında temkinli bir rahatlama yarattığı yönünde.

 

Atilla’ya nispeten düşük bir ceza çıkmış olması, ABD Hazine Bakanlığı Yabancı Varlıkların Kontrolü Ofisi’nin (OFAC) Halkbank’a yaptırım delmekten ceza vermesini engelleyecek bir durum değil. Atilla hiç ceza almasaydı dahi OFAC sadece Zarrab’ın itirafları üzerinden bile Halkbank’a ceza sürecinin altyapısını hazırlayabilirdi. Zira Zarrab sanık iken, bakanlara rüşvet vererek Halkbank üzerinden İran yaptırımlarını deldiğini bizzat kabul etti.

 

Yazının devamı...

Parlak beyinleri kaptırmaktan yana kaygım yok

13 Mayıs 2018

* Dünyanın en kıymetli üniversitelerinden birinde ilk kez  Türkiye kürsüsü kuruluyor. Bu fikir nasıl doğdu?

- Bu projeyi Sevil Sabancı başlattı. Columbia Üniversitesi’nden İpek Cem Taha’yla görüşmüşler. Bana ve Dilek Sabancı’ya getirdiler, birkaç kez toplandık. Aile, hem Sakıp Sabancı’ya çok yakışacağına hem de üniversitemiz için önemli olacağına inanarak karar verdi ve destekledi. Bu merkezi çok önemsiyoruz çünkü bu gerçekten Sakıp Bey’in vasiyetine uygun bir şey. Sosyal bilimlerin mühendisliklerle eşit koşması gerektiğini düşünen biriydi. Bu sebeple de vasiyetinde de Türkiye’nin ilk sosyal bilimler ödülünü koydu.

Sakıp Bey’in kızlarına minnettarım

Nihayetinde bu da bir ortaklık. Neden Columbia Üniversitesi?

- Bu bizim kültürümüzde var; en iyilerle ortaklık. Sakıp Bey hep “Kiminle ortak oluyorsun, kiminle eş oluyorsun kızım” diye sorardı. “Bir ortaklık yapacaksan konusunun en iyileriyle yapacaksın” derdi. Çünkü Türkiye’nin dünyadaki en iyilerle yukarı çekileceğine inanırdı. Nitekim bütün ortaklarımız sektörünün dünya liderleridir. Columbia Üniversitesi gibi ‘Ivy League’ bir üniversitede Türkiye Çalışmaları Merkezi... Sakıp Bey’in kriterlerini karşılayan her boyutu var.

Merkezin açılışını, dünyadaki bütün siyaset ve sosyal bilimcilerin yanıt aradığı bir paradigmanın tartışıldığı bir panelle yaptınız: “Karma rejim nedir, liberal olmayan demokrasi nedir?” Hocalar bunları tartıştı.

- Sakıp Bey her şeyi Türkiye için isterdi ama “Türkiye’yle sınırlı olmasın, dünya perspektifi olsun” derdi. Bu açılışta beni memnun eden budur. Sadece tek bir konuşmacıyla, bir dersle açılabilirdi ama onun çok ötesinde bir açılış oldu. Sadece Sabancı ve Columbia da değil, Harvard da vardı, Virginia Üniversitesi de... Columbia’nın rektörü Prof. Bollinger (Lee) da bunun çok farklı bir başlangıç olduğunu söyledi bana. Bu farklı başlangıç da Sakıp Bey’in adına çok yakıştı. İlişkiler ve bağlantılar önemli ama etki yaratmak daha da önemli. Ben Columbia’daki Sakıp Sabancı Merkezi’nin çalışmalarıyla fark yaratacağına inanıyorum. Kürsü de inşallah bir sene içinde açılacak. Zaten şimdiden iki Türk, üç yabancı akademisyene burs verdi. Yani merkez çalışmaya başladı bile! Bir önemli özelliği daha var buranın: Bu tür merkezler ve kürsüler açılırken bir aile bağışta bulunuyor o kadar. Ancak bizde bir fark var; aile bağışta bulundu ama Columbia’nın muhatabı Sabancı Üniversitesi oldu. Onlar için de yeni bu. Dilek ve Sevil Sabancı... Sakıp Bey’in kızlarına minnettarım. Babalarının kızları. Onların bağışıyla başlayan bir olay bu. Ancak bağışı Sabancı Üniversitesi kanalıyla yaptılar, böylece Amerika açısından bir ilke imza attık.

Yazının devamı...

Yeni ABD büyükelçisi adayını tanıyalım

4 Mayıs 2018

İstanbul’daki ABD Başkonsolosluğu personeli Metin Topuz’un tutuklanması üzerine Washington’ın aldığı Türkiye’deki vize hizmetlerini geçici olarak durdurma kararında kilit bir rol oynadığı bilinen Bass, Ankara’daki son haftalarında hükümet tarafından adeta ‘persona non grata’ (istenmeyen kişi) ilan edilmişti.

 

Büyükelçi Bass de tepkilere rağmen geri adım atmamış ve hükümete yakın medyanın haberleri üzerinden ‘hükümet intikam peşinde’ iddiasında bulunmuştu. Ancak John Bass’in Kabil’e tayin edilmesi Türkiye’de bazı çevrelerin yazıp çizdiğinin aksine tenzili rütbe olmadığı gibi cezalandırma hiç değildi. ABD Başkanı Trump, Afganistan’a yönelik yeni stratejisini açıklarken çok başarılı bulduğunu vurguladığı Bass’i bu ülkeye büyükelçi tayin ettiğini Temmuz 2017’de – yani vize krizinden üç ay önce – alayla valayla duyurmuştu.

 

John Bass arkasından teneke çalınan ABD’nin Türkiye’deki ilk büyükelçisi değildi. Ankara-Washington hattındaki ilişkilerin son 5 yılda geçirdiği büyük türbülanslar düşünüldüğünde Bass’in yerine kim gelirse gelsin bıçak sırtında görev yapacağına şüphe yok. Ancak Ankara’da o koltuğun böylesine kritik bir dönemden geçerken uzun süre boş bırakılması yine de Türk tarafında çok sempati toplamayacak yeni bir ismin gönderilmesinden çok daha iyi bir seçenek değil.

 

Aslında Türkiye’deki büyükelçilik makamının altı aydır boş kalması iki ülke arasındaki krizlerden ziyade Trump’ın kovduğu Dışişleri Bakanı Rex Tillerson’dan kaynaklanıyordu. Mikro-merkeziyetçi yönetim tarzıyla kendi direksiyonundaki Dışişleri’ni büyük ölçüde karar alma süreçlerinin dışında bırakan Tillerson 14 ay kadar icra ettiği bakanlık görevine veda ederken, 188 büyükelçi pozisyonundan 40’ı aylardır atama bekliyordu.

 

Yazının devamı...

Washington’da Türkiye’ye yaptırım sezonu kapıda

27 Nisan 2018

‘Magnitsky Yasası’nı uygulayarak din ve inanç özgürlüklerini ihlal etmekte sorumluluğu belirlenmiş kişi ve kurumların malvarlıklarını dondurun, bu kişilerin ABD’ye girişini engelleyin.’

 

Yukarıdaki satırları ABD Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu 2018 yılı için hazırladığı raporda kaleme aldı, hem de Amerikan yönetimine Türkiye konusunda atılmasını tavsiye ettiği ilk iki adımdan ikincisi olarak. Komisyon’un önerdiği birinci adım tanıdık; ‘Pastör Andrew Brunson’ın derhal ve koşulsuz olarak serbest bırakılması için Türk hükümetine en yüksek düzeyde baskı uygulansın.’

 

Trump yönetimi FETÖ davasından tutuklu evangelist din adamı Brunson’ın bırakılması için üst düzey baskıyı Beştepe nezdinde zaten ziyadesiyle uyguluyor. ABD Başkanı Donald Trump bugüne kadar Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı bütün yüz yüze ve telefon görüşmelerinde konuyu vurgulu biçimde gündeme getirdi. O da yetmedi, Brunson geçen hafta ilk kez hakim karşısına çıkar çıkmaz kinayeli bir tweet atmaktan geri durmadı. Trump, Brunson’a yönelik suçlamaları içeren iddianamede yer alan ‘casusluk’ suçlamasını hedef alarak ‘Ben ondan daha fazla casus olabilirim’ yazdı.

 

Washington aylardır, ‘Diplomatik parametreler içinde kalınarak Türk hükümetine var olandan daha ileri bir baskı nasıl uygulanabilir?’ sorusuna yanıt arıyor. Bizzat Beyaz Saray tarafından bir buçuk yıldır yapılan baskı sonuç vermediği için Komisyon’un ikinci önerisinin derhal devreye sokulmasını savunan Amerikalı senatör sayısı hayli yüksek. Zaten ABD Uluslararası Dini Özgürlükler Komisyonu tavsiye yetkisini sadece başkandan değil kongreden de alıyor.

 

Yazının devamı...