"Cansu Çamlıbel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Cansu Çamlıbel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Cansu Çamlıbel

Cansu Çamlıbel

ABD ile S-400 krizinde keskin viraja girildi

23 Şubat 2019

 

Ankara’nın bugüne kadar en üst düzeyde dile getirildiği Rus yapımı S-400 füze savunma sistemini bu yaz Türkiye topraklarına getirme kararlılığının Washington’daki karşılığı Türk savunma sanayiini hedef alan sert yaptırımlar olacak gibi duruyor. Daha basit ifade etmek gerekirse Türkiye süresi belli olmayan bir askeri ambargoyla karşı karşıya kalacak.

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence’in hem geçen hafta gerçekleşen telefon görüşmesinde bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, hem de Münih Güvenlik Konferansı sırasında açıktan kamuoyuna verdiği uyarı mesajlarını haberlerden takip etmişsinizdir. Belki Türkiye kamuoyunda birileri geçen yaz Brunson krizi sırasında olduğu gibi bunun Pence’in kişisel pozisyonu olduğu, Başkan Trump’ın o kadar sert bir noktada durmadığı tezi üzerinden gitmeye çalışacaktır.

Krizi Amerikan yönetimi içindeki kişi ya da kurumlar arasındaki güç dengeleri üzerinden okuma çabası Brunson ve Suriye dosyalarında ne kadar anlamlıysa, S-400 dosyası açısından o kadar anlamsız. Ben şahsen gazeteci olarak ne Amerikan devlet kurumları içinde ne de Amerikan Kongresi’nde Türkiye’nin S-400’leri almasının tolere edilebileceğini düşünen tek bir kişiye bile rastlamadım.

Dosyanın Washington’daki bürokratik boyutunu yürütenler bu kez Başkan Donald Trump’ın kendilerinden çok da farklı bir yerde durmadığını söylüyor. Meksika duvarı gibi kendi politik söylemi açısından hayati gördüğü iç politika başlıklarında Kongre ile çatışmaktan kaçınmayan Trump’ın Türkiye için Kongre üyeleriyle kavgaya girmeye hiç mi hiç niyeti olmadığı kanaati hakim.

Trump’ın yapı itibarıyla aniden ve şiddetli kararlar almaktan hoşlanan bir siyasetçi olduğu malum. Nitekim 2018 Ağustos’unda Türkiye’yi hedef alan Brunson yaptırımlarını ilan etme hızı ve üslubu hafızalarda. Adeta bürokrasinin önünde koşmuştu. Türk savunma sanayiini hedef alacak olası yaptırımlar sürecini de benzer bir tarzda yönetmeyeceğinin garantisi yok.

ABD Kongresi zaten bütçe yasasına son anda eklenen F-35’lerin Türkiye’ye teslimatını Kasım ayına kadar askıya alan düzenlemeyle işi yaptırım sathı mahalline sokan kritik adımı attı. Kongre, Dışişleri ve Savunma Bakanlıklarından S-400’lerin Türkiye’ye gelmesi durumunda ABD’nin Türkiye’ye hangi yaptırımları uygulayacağına dair detaylı bir raporu Kasım 2019’a kadar sunmasını talep etti.

Pentagon yaklaşık üç ay önce Kongre’ye sunduğu raporda S-400 füze savunma sisteminin Rusya’dan alınması durumunda F-35’lerin teslimatının yanı sıra F-16’ların ve Sikorsky helikopterlerinin de olumsuz etkilenebileceği zaten bildirmişti. Ancak eski Savunma Bakanı Mattis’in direktifleriyle hazırlanan o raporda

Yazının devamı...

Kalıyoruz demeden kalmanın arayışı

3 Şubat 2019

Geçen hafta içinde Kongre’nin üst kanadı Senato ile Demokratların kontrolündeki alt kanat Temsilciler Meclisi, Trump’ın ABD’nin Suriye politikasını tek başına revize etmesinin mümkün olmayacağını hatırlatan önemli hamlelere sahne oldu.

 

Başkan Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti’nin Kongre’deki en güçlü ismi Senato Çoğunluk Lideri Mitch McConnell, Ortadoğu güvenliğine ilişkin geniş bir yasa tasarısının içine ABD askerlerinin Suriye ve Afganistan’da kalmaya devam etmesini talep eden bir düzenleme ekledi.

Yasanın bu şekilde geçerek Temsilciler Meclisi’nin desteğini alması ihtimali son derece yüksek. McConnell’ın bu hamlesi Trump’a yasal bir frenin ötesinde derin bir anlam taşıyor. Görüş ayrılıklarına rağmen bugüne kadar iç siyasetteki pek çok tartışmalı konuda Trump’ın arkasında duran Cumhuriyetçi Parti, Suriye’den çekilme konusunda açıktan Başkan’ın karşısına geçmiş durumda.

 

Öte yandan Temsilciler Meclisi’nde ise Cumhuriyetçi ve Demokrat iki kongre üyesinin ortak imzasıyla Trump yönetiminin Suriye’den çekilmesini zorlaştırmayı hedefleyen başka bir yasa tasarısı sunuldu. Yasa teklifinde, Suriye’deki Amerikan askerlerinin sayısının 1500’ün altına düşürülmesi halinde ABD Savunma Bakanlığı’nın 2019 bütçesinde yer alan mali fonların kullanılamayacağı ifadesi yer alıyor. Hatırlanacağı üzere resmi kaynaklara göre bugün Suriye’de görev yapan ABD askeri sayısı zaten toplamda 2000 civarında.

 

Yazının devamı...

Bu kaosta Trump yönetiminden derli toplu plan beklemek fantezi

12 Ocak 2019

 

Şu an için Trump’ın Suriye’den daha büyük derdi Meksika sınırına dikmek istediği duvara bütçeden istediği payı alamaması ve bu inadı nedeniyle hükümetin üç haftadır kapalı olması. Ancak yarın aniden Suriye’den ‘derhal çıkış’ gündemine dönmeyeceğinin bir garantisi olmadığını Trump’ın altında çalışan herkes çok iyi biliyor.

Suriye’den çıkışı planlaması gereken kurumlarda ise tam bir kaos yaşanıyor. Savunma Bakanı James Mattis’in Trump’ın çekilme kararına tepki olarak istifa etmesinin ardından Pentagon epey karıştı. Mattis gibi bir denge unsurundan sonra özel sektörden gelen ve devlette tecrübesi olmayan Bakan Vekili Patrick Shanahan’ın Pentagon içindeki güç çekişmelerini yönetmesi zor görünüyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı ise daha düne kadar Suriye konusunda neredeyse tamamen devre dışıydı. Askerlerin çekilmesiyle birlikte top ister istemez Dışişleri’nin sahasına kaymaya başlayacak. Suriye Özel Temsilcisi Büyükelçi James Jeffrey’nin görev alanı genişletildi. Jeffrey, istifası Ankara’da neredeyse davulla zurnayla kutlanan Brett McGurk’ten boşalan DEAŞ’la Mücadele Özel Temsilciliği’ne atandı. Ancak Jeffrey ve ekibinin Suriye ile ilgili kararlarda Başkan Trump’a ne kadar nüfuz edebildiği tartışma konusu.

Tüm bu karmaşa içinde İran karşıtı şahin bir gündemle yaşayan Ulusal Güvenlik Danışmanı Büyükelçi John Bolton, Trump ile koordinasyonu en kuvvetli isim olarak öne çıktı. Hatırlıyorum da neredeyse İslamofobik çizgideki Bolton’ın Beyaz Saray’daki kritik pozisyona atandığı günlerde konuştuğum bazı Türk yetkililer bu yeni muhatap konusunda epey gergindi. Yaklaşık sekiz ay sonra Bolton, kritik Suriye pazarlığında kilit aktör olarak Ankara’nın karşısına çıktı.

Bolton’ın üslubunun Ankara’da rahatsızlık yaratmış olması sürpriz değil. ‘Kürtleri Türkiye’den koruyacak bir anlaşma olmadan çekilmeyiz’ şeklindeki sözleri kişisel görüşü olmasa da bunu Türkiye’ye varmadan hem de İsrail’de üst perdeden ilan etmiş olması tam da Bolton’a göre bir hareket.

Üslup bir yana, Bolton’ın başkanlık ettiği heyetin masaya derli toplu bir çekilme planı koymamış olmasının da Türk tarafında Washington’ın niyetiyle ilgili kuşkuları tetiklediği anlaşılıyor.

Washington masaya bir plan koymadı çünkü planın operasyonel unsurları daha ortada yok. Amerikan hükümetinin geleneksel kurumlar arası koordinasyon mekanizması işlemiyor. Kurumsal koordinasyonu bırakın kurumlar arasında çoğu zaman basit bir iletişim bile yok. Bolton’ın başkanlık ettiği heyet Ankara’da iken Washington’da konuştuğum Suriye doyasına bakan bürokratlar Bolton’ın ziyaretinden ne beklemeleri gerektiğini bilemez haldelerdi. Beyaz Saray’ın ne yapmak istediğini çoğu kez haberlerden öğrenmekten yakınıyorlar. 

Yazının devamı...

Patriot teklifinin şifreleri

5 Ocak 2019

 

Bu duyuru satışın kesinlikle olacağı anlamına gelmemekle birlikte iki gelişmeyi teyit ediyordu. Birincisi, demek ki Trump yönetiminin masaya koyduğu son Patriot paketi genel çerçevesi itibarıyla Ankara’nın beklentilerini karşılar nitelikteydi. İkincisi, demek ki Amerikan Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları Kongre’yi satışın muhtemel şartları konusunda önceden bilgilendirmiş ve kategorik bir itirazın önüne geçmeyi başarmıştı.

Trump yönetimindeki Türkiye’ye Patriot satma arzusuna resmi boyut kazandıran 18 Aralık duyurusu, ABD Kongresi açısından 15 günlük itiraz takviminin başladığı anlamına geliyordu. Bu takvimin kendisi de aslında Amerikan bürokrasisinin Patriot’lar için izlediği titiz stratejinin bir parçasıydı. Takvim öyle bir planlandı ki kasımdaki ara seçimi kazanan siyasetçilerle oluşacak yeni Kongre’nin yemin edeceği 3 Ocak’tan bir gün önce itiraz süresi dolacaktı.

Araya uzun Noel ve yılbaşı tatilleri de girince Kongre’nin itirazı için son tarih olan 2 Ocak sessiz sedasız atlatılmış oldu. Böylece Trump yönetimi teklifin daha anlaşma aşamasına gelmeden kadük olması ihtimalinin önüne geçti. Ancak bundan sonraki süreç bu kadar kolay olmayacak.

Amerikan yönetiminin Patriot hamlesiyle asıl hedeflediği iki yıldır Ankara’nın dilinde olan ‘Savunma ihtiyacımızı NATO müttefiklerimizden karşılayamadık o nedenle de füzeleri Rusya’dan almak durumunda kaldık’ argümanını boşa düşürmek. Patriot teklifinin eski Kongre’deki iletişimi de bu çerçevede yapıldı ve işe yaradı.

Ancak aynı argümanın iki gün önce göreve başlayan ve başkanlık koltuğuna yeniden Nancy Pelosi’nin oturduğu yeni Temsilciler Meclisi’ni ikna etmeye yetmeyeceğini herkes biliyordu. Yeni Temsilciler Meclisi, Başkan Trump’ın dış politikada muhtemel adımlarını olabildiğince sınırlama eğilimi içinde olacak. Dahası, Trump’ın mensubu olduğu Cumhuriyetçi Parti Senato’daki çoğunluğunu korusa da Suudi Arabistan ile ilişkiler ve Suriye’den çekilme gibi kritik iki dosyada başına buyruk kararlar aldığı için Başkan’a açıkça muhalefet etmeye başlayan Cumhuriyetçi üyelerin sayısında ciddi bir artış var.

Amerikan siyasetinde zaten uzun süredir Türkiye karşıtı bir hava hakim. Amerikalı din adamı Pastör Andrew Brunson’ın iki senelik tutukluluğun ardından serbest bırakılması ve Ankara’nın Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetinde izlediği iletişim stratejisi sonucunda tam Türkiye aleyhtarı hava biraz dağılıyor gibi olmuştu ki Trump Suriye bombasını patlattı. Yeni Kongre’de Trump’ın kendi ulusal güvenlik bürokrasisinin telkinlerini hiçe sayarak Suriye’den apar topar çıkma kararında Ankara’nın ‘Fırat’ın doğusuna operasyon’ tehdidinin sebep olduğunu düşünen çok sayıda siyasetçi var.

Cihatçılarla savaşta gösterdikleri başarı sayesinde son dört senedir Amerikan kamuoyunun sempatisini kazanan YPG Kürtlerinin Türkiye aleyhine yapacakları lobinin ne kadar etkili olabileceğini anlamak açısından Senatör Lindsey Graham örneği önemli. Düne kadar Türkiye’nin tezlerine kulak veren az sayıda Amerikalı siyasetçi arasında yer alan Günay Carolina Senatörü Lindsey Graham bile bugün

Yazının devamı...

Küresel terörizm kataloğunda kim yok?

15 Aralık 2018

Kataloğun içeriğine geçmeden önce toplantıya ev sahipliği yapan USIP’in ABD güvenlik bürokrasisi açısından nasıl bir konuma sahip olduğunu hatırlatmak lazım. USIP için ‘Amerikan devletinin barış akademisi’ benzetmesi yapılır. Kuruluş yasasına imza atan isim eski başkanlardan Ronald Reagan. USIP her ne kadar ‘dış etkilerden bağımsız’ çalıştığını savunsa da yürüttüğü projelerin finansmanı ABD Kongresi’nden geliyor. Enstitü’nün yönetim kurulunda dışişleri ve savunma bakanlarının yanı sıra Ulusal Savunma Üniversitesi’nin (NDU) başkanı da var. Dışişleri ve savunma bakanları isterlerse yerlerine vekalet edecek başka bir bakanlık bürokratını atayabiliyor.

USIP’in mevcut yönetim kurulu içinde Türkiye’nin yakından tanıdığı iki isim var. Oğul Bush’un başkanlığının ikinci döneminde Ulusal Güvenlik Danışmanı olarak görev yapan Stephen Hadley ve Türkiye’de görev yaptığı 2000’lerden bu yana yıldızı Ankara ile hiç barışmayan Amerikan elçilerinden Eric Edelman.

Anlayacağınız tüm parametreler USIP’in ABD yerleşik güvenlik bürokrasisinin tam bir uzantısı olduğunu ortaya koyuyor.

Şimdi bu bilgileri hafızamızda tutarak USIP’in hemen ABD Dışişleri Bakanlığı’nın karşısındaki merkez binasında 10 Aralık’ta açıklanan ‘Küresel Terörizm 2018 Kataloğu’na dönelim. (Bu arada USIP’in Foggy Bottom mahallesindeki merkezinin başkent Washington’daki federal binalar arasında karşılaşabileceğiniz en yeni, en şık ve en güncel mimari örneklerinden olduğunu söylemeden edemeyeceğim.)

2018 kataloğu 1970 ile 2017 yılları arasında dünyada gerçekleşen irili ufaklı 170 bini aşkın terör olayı incelenerek hazırlanmış.

İyi haber şu; dünya genelinde 2014 yılında tavan yapan terörizm kaynaklı ölümlerin sayısı üç yıl içinde toplam yüzde 44 düşüş göstermiş. Bu rakamın 2016’da 25 bin 744’ten 2017 yılında 18 bin 814 vakaya düşmüş olması Ortadoğu krizinin düşük şiddette seyretmesine ve DEAŞ’la mücadelenin başarısına bağlanıyor. Bu analizi destekleyecek bir diğer önemli veri ise bizzat DEAŞ kaynaklı terör saldırılarının 2017’de yüzde 52 oranında düşmüş olması.

Terör kaynaklı ölüm rakamlarındaki dönemsel düşüş elbette bu trendin yarın tam tersi istikamete dönmeyeceğinin garantisi değil. Nitekim Irak ve Suriye’de DEAŞ saflarında çarpıştıktan sonra ülkelerine dönen yabancı savaşçıların batı Avrupa ülkeleri için büyük dert olmaya devam edeceği tespiti 2018 kataloğunda çeşitli vesilelerle tekrar tekrar vurgulanıyor.

Katalogda, 138 ülke için terörden etkilenme oranlarına göre bir sıralama yapılmış. Terörden

Yazının devamı...

F-35 krizinde ikinci perde açılıyor

1 Aralık 2018

ABD Kongresi, Türkiye’nin proje ortağı olduğu F-35 savaş uçaklarının teslimatının engellenmesi için devreye girmiş ve belli ölçüde sonuç almıştı.

Senato ve Temsilciler Meclisi ortak çabayla F-35’lerin kaderine ilişkin tartışmayı Başkan Trump’ın Ağustos ayında imzaladığı ‘Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’na (NDAA) - yani 2019 yılına ait savunma bütçesine- sokmayı başarmıştı. Şimdi o krizin ikinci perdesine doğru yol almaya başladık.

NDAA 2019 metni henüz tasarı halindeyken Senato’dan geçen ilk versiyonda Ankara ile Moskova arasında anlaşması 2017’de yapılan Rus yapımı S-400 füzelerinin Türkiye’ye yerleştirilmesi halinde Türkiye’nin F-35 programından çıkartılacağına dair net bir ifade vardı. O süreçte Savunma Bakanı Mattis devreye girdi ve kongre üyelerini nispeten daha yumuşak bir tona ikna etmeyi başardı.

Bu arada ilk iki F-35 uçağı 21 Haziran’da Fort Worth Teksas’taki Lockheed Martin tesislerinde Türk tarafına törenle teslim edilerek Ankara’ya kritik 24 Haziran seçimi arifesinde görüntüyü kurtaracak bir fotoğraf imkanı sağlandı.

Türk pilotların F-35’leri kullanabilmesi için almaları gereken eğitim süresi, uçakların Türkiye’ye gönderilmesinin ötelenmesi açısından son derece kullanışlı ve meşru bir gerekçeye dönüşmüştü. Pilotların F-35 eğitiminin tamamlanacağı Kasım 2019’a kadar uçaklar zaten Türkiye’ye doğru havalanamayacaktı.

Bunlar olurken Mattis, bugüne kadar programa 1.25 milyar dolar yatırım yapan Türkiye’nin F-35 programından çıkartılmasının Amerika’ya büyük maliyet yükleyeceğini savunuyordu. Brunson, ABD konsolosluk personeli ve diğer Amerikan vatandaşlarının tutukluluğu nedeniyle Ankara’yı bir an önce cezalandırmak isteyen Kongre’ye Mattis ısrarla ‘bize zaman verin, baskı diplomasisi işe yarayacak’ mesajı verdi.

Kongre de Mattis’e ‘O halde bütçe yasasının yürürlüğe girmesinden sonraki 90 gün içinde bize Türk hükümetinin S-400’leri alma potansiyeline ilişkin kapsamlı bir rapor hazırla’ dedi.

Trump yönetiminin nasıl bir strateji izlediğinin anlaşılması açısından şu nokta kritik. Malum Ankara’daki yetkili ağızlardan bugüne kadar onlarca kere Moskova ile imzalanan S-400 anlaşmasının artık geri döndürülemez bir aşamada olduğu ve bataryaların 2019’da teslim alınacağı açıklaması geldi. Buna rağmen konuştuğum bütün Amerikalı yetkililer –sivil ya da asker- hala Ankara’nın o anlaşmayı dondurmaya ikna edilebileceğine inanıyor. 2013-2015 yılları arasında sürdürdükleri sistematik baskı diplomasisiyle zor da olsa Ankara’yı Çin’in HQ-9 füzelerinden vazgeçirmiş olduklarını hatırlatıyorlar.

Yazının devamı...

Ankara açısından pazarlık asıl şimdi başlıyor

24 Kasım 2018

 

 

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun bu hafta Washington’a yaptığı ziyarete de bu gözle bakmak lazım. Nitekim Çavuşoğlu, Amerika Birleşik Devletleri’ne başlıca dört kritik dosyada net taleplerle geldi. Çavuşoğlu, Fetullah Gülen’in Amerika’daki teşkilatına darbe vurulması talebiyle bizzat Trump’a verilmek üzere 84 kişilik iade dosyasını Amerikalı muhataplarına sundu.

Dahası Ankara bu kez FBI’ın ABD’deki 180 küsur Gülen okuluna yönelik sürdürdüğü soruşturmadan umutlu. Okullarla ilgili soruşturma vergi kaçakçılığı, öğretmen vizelerinde usulsüzlük, kara para aklama gibi Amerikan yasalarının doğrudan ihlaliyle ilgili alanlarda yürüdüğü için Türkiye’deki darbe girişimiyle ABD’de yaşayan Fetullahçıları ilişkilendirme çabasının ötesinde bir anlam taşıyor. Kaynaklarım ilk etapta yirmi ila otuz arasında okulun kapatılmasının gündemde olduğunu söylüyor.

Çavuşoğlu’nun Trump yönetimine verdiği ikinci dosyada ise Halkbank’a yönelik olarak New York Güney Bölgesi Federal Mahkemesi’nde devam eden İran yaptırımlarının delinmesine ilişkin soruşturmanın kadük olması gerektiği savunuluyor. Ankara’nın sunduğu bu yazılı Halkbank dosyası, ABD’de mali suçlar konusunda danışmanlık yapan özel şirket Exiger’in Türk hükümeti için hazırladığı rapordaki Halbank’ın yaptırım delmediğine ilişkin tespitleri de içeriyor.

Çavuşoğlu’nun ABD Dışişleri Bakanı Pompeo ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton’ın gündemine getirdiği üçüncü konu ise İran’dan ham petrol ithalatının sonlandırılmasına yönelik son yaptırımlardan Türkiye’nin geçici değil kalıcı olarak muaf tutulması talebiydi.

Nihayet geç de olsa ortak devriyelerle uygulanmaya başlayan Menbiç yol haritasındaki diğer unsurların da bir an önce hayata geçirilmesi ve Fırat’ın doğusunda da uygulanması beklentisi Çavuşoğlu’nun masaya getirdiği dört öncelikli konu arasındaydı.

ABD açısından ise Brunson sonrası süreçte Türkiye ile ilişkilerde üç öncelikli gündem var. Birincisi, Türkiye’de bir yılı aşkındır tutukluluğu devam eden üç konsolosluk personeli Metin Topuz, Hamza Uluçay ve Mete Cantürk’ün yanı sıra aralarında NASA çalışanı Serkan Gölge’nin bulunduğu diğer Amerikan vatandaşlarının da bir an önce serbest bırakılması. İkincisi Ankara’nın Suriye’nin kuzeyinde YPG mevzilerini vurmaktan vazgeçirilmesi. Üçüncüsü ise Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma füzeleri yerine Amerikan Patriot füzeleri almaya ikna edilmesi.  

Yazının devamı...

Washington’da 2018 model Kürt konferansı

17 Kasım 2018

 Aslında Türkiye ve Suriye Kürtlerinin Washington’da kurumsal olarak boy göstermeye başladığı konferansların ilki Ekim 2013’te bizzat Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) tarafından organize edilmişti.

İkincisi ise 2014 yılında, arada BDP’den doğan Halkların Demokratik Partisi (HDP) tarafından düzenlendi. Amerika’daki 2013 ve 2014 Kürt konferanslarına yaklaşık iki yıldır Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutukluğu devam eden Selahattin Demirtaş partisinin eş başkanı sıfatıyla katılmıştı.

İlk iki yılın diğer ağır topu ise şimdilerde Türkiye’nin kırmızı bültenle aradığı PYD’nin eski eş başkanı Salih Müslim’di.

Türkiye’de barış sürecinin tökezlemeye başladığı, Suriye’de ise PYD’nin önerdiği seküler modelin batı açısından bölgedeki cihatçı akımların panzehri olarak görülmeye başladığı bir döneme giriliyordu. Selahattin Demirtaş da, Salih Müslim de Washington dahil pek çok batı başkentinde ‘yükselen değer’ olarak muamele görüyordu. Dahası 2014’teki konferans tam da DEAŞ’ın Kobani kuşatmasının devam ettiği günlere denk geldiği için farklı bir anlam kazanmıştı.

2013’te ‘Yeni Ortadoğu’da Kürtlerin Rolü’ gibi genel geçer bir başlıkla sunulan Kürt konferansı için 2014’te seçilen cüretkar başlık zamanın ruhunu özetleyecekti; ‘Ortadoğu’da Kürdistan’ın Yeni Realitesi: Riskler, Beklentiler, Fırsatlar’.

KPRC kurulduktan sonra Washington’da 2016’da Nisan sonunda yapılan ilk konferans öncekilere göre daha yüksek katılımlı oldu. Artık Türkiye’de PKK ile yoğun çatışmaların yaşandığı ve HDP’li vekillerin dokunulmazlarının kaldırılmasının gündemde olduğu bir dönemdi. PKK ideolojisi altında Suriye’de savaşan YPG ise tam bu dönemde ABD’nin sahadaki bir numaralı askeri ortağı olarak konumunu iyice pekiştirmeye başlıyordu. Washington’da 2016 Kürt konferansının yapıldığı tarihten sadece bir buçuk ay sonra YPG komutasındaki Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ABD desteğiyle Menbiç’e girecekti.

Zamanın ruhu Kürtlerden yana esmeye devam ediyordu, ama önemli bir nüansla...

Kürtlerin geleceği batı başkentlerinde artık barış süreci döneminde olduğu gibi Türkiye bağlamında tartışılmıyordu. Sadece bir iki yıl içinde ‘Kürtler’ eksenli tartışma neredeyse tamamen Suriye zeminine kaymıştı. Artık PYD/YPG ile ABD arasındaki organik ilişkinin de saklanacak bir yanı kalmamıştı. Nitekim KPRC tarafından 2017 Mayıs’ında Washington’da düzenlenen ikinci Kürt konferansının başlığı

Yazının devamı...