"Bahar Korçan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bahar Korçan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Bahar Korçan

Fotoşopsuz hayat bir gün mümkün olacak mı

30 Temmuz 2011
Bu hafta başında İngiltere’de, Loreal grubunun son reklam kampanyaları yasaklanarak kaldırıldı. Lancome ve Maybelline markalarına ait fondöten reklamlarında, ünlü aktris Julia Roberts ile top model Christy Turlington görülüyordu. Yaşlanma karşıtı özelliklere sahip olduğu iddia edilen ürünlerin tanıtımı için yaşları 44 ve 42 olan bu ünlü iki kadın seçilmişti. Fakat fotoğraftaki yüzlerin orta yaşa (evet biliyorum, yeni orta yaş 50’lerde başlıyor) ulaşmış olduklarına inanmak mümkün değildi. Pürüzsüz, pırıl pırıl, kadife gibi ciltler. Tek bir çizgi bile yok...
Zaten reklamlar da bu yüzden kaldırıldı. Gerekçe çok fazla rötuş yapıldığı ve fotoğrafların gerçeği yansıtmadığı. Daha önce de bu konuda başka girişimleri bulunan doğal güzellik savunucusu, Liberal Demokrat milletvekili Jo Swinson, reklam denetim kuruluna şikayet etti ilanları ve başvurusu haklı bulundu.
Yüreğimin yağı eridi.

20 YILLIK KABUS

Mevsim itibariyle fotoşopun (Adobe Photoshop, doğumu 10.02.1990) hepten üstümüze üstümüze geldiği günlerdeyiz. Televizyon ekranlarında, gazete-dergi sayfalarında, eczane vitrinlerinde, kozmetik mağazalarında yuvarlak popolar, dik memeler, pürüzsüz bacaklar, kadife ciltler, incecik beller, anormal uzun kirpikler, parıldayan saçlar var. Gerçek olamayacak kadar mükemmel kadın bedenleri. Bir zamanlar gerçek bir kadına ait olan fotoğrafların, artık gerçekle ilgisi kalmamış, dönüştürülmüş, kurmaca halleri. Asla ulaşamayacağınız, hiç olmamış, olmayacak bir hedef.
Üzerinde zalim deneyler yapılan hayvanlar, labirentteki fareler gibiyiz. Asla olamayacağımız bir şeye benzemeye çalışıyoruz. Olamadıkça daha çok çabalıyor, bedenimizle ilişkimizi, kendimize duyduğumuz güveni zedeliyoruz.
Fotoşopu ticari nedenlerle kullanan firmalara sorsanız, kadınlara bir rüya satmaya çalıştıklarını söyleyeceklerdir. Ama sattıkları bir rüya değil, kabus.

NE ZAMAN İSYAN EDECEĞİZ

Fotoşoplanan isimler nasıl yaşıyor acaba? En sıradan halleriyle, makyajsız, sivilceli, yorgun, akşamdan kalma, hasta ya da uykusuz sokağa çıkarken insanları hayal kırıklığına uğratacakları geliyor mu akıllarına? Üzerinde mükemmelleştirilmiş fotoğraflarının olduğu bir otobüs durağının yanından geçerken ne hissediyorlar? Yetersizlik duygusu onların da canını yakıyor mu?
Bir gün birinin çıkıp isyan etmesini, “ben gerçekte buyum” demesini bekliyorum. Birinin değil aslında, hepsinin. Ki geçen yıl böyle bir vaka oldu; hareket hiç beklemediğimiz yerden geldi üstelik: Popüler kültür mahsulü Britney Spears’tan.
Candie’s firması için verdiği pozların fotoşopla oynanmamış halinin yayınlanmasına izin verdi. İki fotoğraf yan yana çıktı gazetelerde. Gördük ki, onun da sandığımızdan daha büyük bir poposu, selüliti, bacaklarında çürükleri varmış.

ALİYYÜL ÂLÂ HAYAL KIRIKLIĞI

Mükemmelleştirilmiş kadın bedenini en fazla üreten mecra reklam, en sık karşımıza çıktığı yerler kadın dergileri ki, çalışanlarının yüzde 90 kadın olduğunu hatırlatmak isterim.
Birkaç gün evvel yeni bir kadın dergisi geçti elime; Âlâ.
Henüz ikinci sayısında. Sloganı; Güzel Yaşam Tarzı Dergisi. Mottosu; Örtünmek Güzeldir.
Evet, Âlâ bir muhafazakar kadın dergisi.
Rafta görür görmez atladım üstüne. Alternatif bir şey bulduğumu düşündüm. Eleştiren, sorgulayan, var olandan farklı yöne giden, yeni öneriler veya biçimler getiren bir şey...
Ama hayal kırıklığına uğramam uzun sürmedi.
Âlâ, konvansiyonel kadın dergileriyle aşık atmaya çalışmaktan, aynı zihniyeti üretmekten öteye geçmiyor. Sadece içinde başörtülü kadınlar var. Kadınlıkla ilgili bir derdi, sözü yok gibi.
Fotoşopsa onun da âlâsı var. Kapaktaki genç kızın çillerinin yok edildiğini, eşarbının dibinde kalan üç beş kahverengi noktayı görünce anlıyorum. İçinde örtülü modellerin de hepsinde fotoşop kullanılmış.

BAŞÖRTÜLÜ KADININ ÇANTASI

Dedim ya, dergi alışıldığı yeniden üretiyor diye, bir fotoğraf çekimi de yapılmış: Çantamdakiler.
Kadının çantasının ve içindekilerin kişiliğini, kimliğini ele verdiğinden hareketle yapılır bu çekimler.
Bakın ‘Âlâ kadını’nın çantasında neler var:
Elbette derginin son sayısı.
Besmelenin Sırları isimli kitap (muhafazakar çizginin altı gereksizce abartılı çiziliyor böylece) MacBook, iPhone4 ve Turkcell Vınn üçlüsü (muhafazakar kadın dünyaya açıktır, teknolojiyi, yenilikleri takip eder), Pierre Cardin cüzdan (Vakko da olabilirdi), Moleskine ajanda (incelmiş zevklere vurgu ve Enox güneş gözlüğü
Yazının devamı...

His kapıları

27 Ocak 2005
Tamam, tatildeydim ve de Bodrum’daydım. Ama hayatı ve her şeyi hiç bu kadar umursar bir halde olmamıştım.

Kumsaldan eve kaçmıştım, aklım hayli giyinik bir durumdaydı, seziler en tepe noktasında kırmızı alarm durumunda yanıp sönüyordu. Bir siren sesi eksikti etrafımda. Üstümde de kırmızı itfaiye elbisesi. Güneş parlak değildi. Üstelik kapkaranlık, hiç tanımadık bu karanlık yüzüyle bana hayli sevimsiz gelmişti.

20’inci yüzyılın bu son güneş tutulması bana dokunmuştu. Bir hafta öncesinden başlayan kabuslar serisi zaten bir hafta olan yegane tatilimi, ‘itina ile olacaklar sezilir haftası’na dönüştürünce, olaylar benim ve ailem için normal dışı akmaya başlamıştı.

* * *

Her gece farklı ama uzun ve de hayli detaylı rüyalar görmeye başlamıştım. Benim için çok şaşırtıcı değil. Ailece rüyalar dünyasına önem derecesi, içsel durumlara fazlası ile inanan küçük bir Harry Potter topluluğu gibiyiz zaten. Ama birbirini izleyen bu felaket habercisi rüyalar, üstüne bir de tepemizde Karanlık Güneş, durum tam bir fantastik bilim kurgu olayına dönüşmüştü.

Gördüğüm, 2000 sonrası olmayan sözde zaman akışında, her şeyin bilinenin ötesinde hızla değişime uğradığı idi. Her gece felaketlerden bir bölüm gördüğüm o hafta, anladım ki dünyayı ağır durumlar bekliyor. İnsanlık için hızlandırılmış kurslar ve takibinde hayli vurucu sınavlar zinciri de diyebiliriz bu anlara.

Toplu halde girilen ve toplu halde göçülen felaket sınavlar dizisi.

* * *

Bu sarsıcı hafta sonunda, 11 Ağustos günü gökyüzünle bakıştık. İşte oradaydı. Aramıza Ay girmişti ve yüzü kararmıştı. Bu olağan evren olayından ben neden bu kadar etkilendim diye düşündüm. Tüm bu maneviyat fırtınaları neden? Sistem öyle güzel işliyor ki, bir tik taklarını duyamıyoruz ama mükemmel işliyor. Sistemin bazı yerlerine bir tik atmış sanki Tanrı. O işaretten sonrasında şuuuuunlar olsun! İnsanlara öğretmek sanırım zor bir iş.

Kavramak ve anlamak bizler için bazen çok zooor oluyor, kabul etmek gerek.

Yüreklerimizi bağlamışız sıkı sıkı paçavralarla, oluşlarımızın gerçeklerini hiç hissetmeden yaşıyoruz. Anlayalım diye bu işaretler ve takibinde gelenler aslında bizim için.

* * *

Geçen günlerde Hürriyet’te bir küçük haber okudum. İçinde bulunduğumuz bu yüzyılın ilk güneş tutulması 29 Mart 2006 günü olacakmış. Hadi bakalım bir tik daha. Bu da bir işaret midir sonsuz öğreti maratonunda? Yine neler anlamamız gerek bilgi kuyusundan? Yine mi savaşlar var önümüzde kıyasıya hayli kanlı, hayli çetin bu bilinçsizlerle? Yine mi alacak koynuna dünya avuç avuç insanları ve kulaklarına neler fısıldayacak öğrensinler artık diye?

Sorular yığını çökmeden üzerime, ben o güne ve sonrasına hazırlanmayı seçiyorum. Tıpkı 11 Ağustos 1999’daki gibi. Tüm aile el ele tutuşup ortak olumlu düşünce üretmiştik. Kendimizi gelecek felaketlerden korumak için bilinçlerimizin açılmasını, öğretimizin bize sevgi ile aktarılmasını istedik. Tüm dünya için dua ettik. Evrene bizden bir küçük temiz ışık yolladık. Gider bir yerlerde bir yüreğe ulaşır diye sevgimizi o gün Bodrum’dan etrafa yaydık.

29 Mart 2006 yakında gelecek. Neler olunur bilinmez. Ama his kapılarını aralayıp evrene sevgi yollamak bizim elimizde. Güneşin yüzünün karardığı o gün hep birlikte evrene gülümsemek gerek bence...

Sevgi ile kalın...
Yazının devamı...

His kapıları

27 Ocak 2005
11 Ağustos 1999 günü tatilde ve Bodrum’daydım. Güneş parlak, hava sıcak, deniz kaymak, akıl çıplak, beden serilmiş olarak kumsalda ben başıma umursamazları yaşıyordum desem yalan olur.Tamam, tatildeydim ve de Bodrum’daydım. Ama hayatı ve her şeyi hiç bu kadar umursar bir halde olmamıştım.Kumsaldan eve kaçmıştım, aklım hayli giyinik bir durumdaydı, seziler en tepe noktasında kırmızı alarm durumunda yanıp sönüyordu. Bir siren sesi eksikti etrafımda. Üstümde de kırmızı itfaiye elbisesi. Güneş parlak değildi. Üstelik kapkaranlık, hiç tanımadık bu karanlık yüzüyle bana hayli sevimsiz gelmişti.20’inci yüzyılın bu son güneş tutulması bana dokunmuştu. Bir hafta öncesinden başlayan kabuslar serisi zaten bir hafta olan yegane tatilimi, ‘itina ile olacaklar sezilir haftası’na dönüştürünce, olaylar benim ve ailem için normal dışı akmaya başlamıştı.* * *Her gece farklı ama uzun ve de hayli detaylı rüyalar görmeye başlamıştım. Benim için çok şaşırtıcı değil. Ailece rüyalar dünyasına önem derecesi, içsel durumlara fazlası ile inanan küçük bir Harry Potter topluluğu gibiyiz zaten. Ama birbirini izleyen bu felaket habercisi rüyalar, üstüne bir de tepemizde Karanlık Güneş, durum tam bir fantastik bilim kurgu olayına dönüşmüştü.Gördüğüm, 2000 sonrası olmayan sözde zaman akışında, her şeyin bilinenin ötesinde hızla değişime uğradığı idi. Her gece felaketlerden bir bölüm gördüğüm o hafta, anladım ki dünyayı ağır durumlar bekliyor. İnsanlık için hızlandırılmış kurslar ve takibinde hayli vurucu sınavlar zinciri de diyebiliriz bu anlara. Toplu halde girilen ve toplu halde göçülen felaket sınavlar dizisi.* * *Bu sarsıcı hafta sonunda, 11 Ağustos günü gökyüzünle bakıştık. İşte oradaydı. Aramıza Ay girmişti ve yüzü kararmıştı. Bu olağan evren olayından ben neden bu kadar etkilendim diye düşündüm. Tüm bu maneviyat fırtınaları neden? Sistem öyle güzel işliyor ki, bir tik taklarını duyamıyoruz ama mükemmel işliyor. Sistemin bazı yerlerine bir tik atmış sanki Tanrı. O işaretten sonrasında şuuuuunlar olsun! İnsanlara öğretmek sanırım zor bir iş.Kavramak ve anlamak bizler için bazen çok zooor oluyor, kabul etmek gerek. Yüreklerimizi bağlamışız sıkı sıkı paçavralarla, oluşlarımızın gerçeklerini hiç hissetmeden yaşıyoruz. Anlayalım diye bu işaretler ve takibinde gelenler aslında bizim için.* * *Geçen günlerde Hürriyet’te bir küçük haber okudum. İçinde bulunduğumuz bu yüzyılın ilk güneş tutulması 29 Mart 2006 günü olacakmış. Hadi bakalım bir tik daha. Bu da bir işaret midir sonsuz öğreti maratonunda? Yine neler anlamamız gerek bilgi kuyusundan? Yine mi savaşlar var önümüzde kıyasıya hayli kanlı, hayli çetin bu bilinçsizlerle? Yine mi alacak koynuna dünya avuç avuç insanları ve kulaklarına neler fısıldayacak öğrensinler artık diye?Sorular yığını çökmeden üzerime, ben o güne ve sonrasına hazırlanmayı seçiyorum. Tıpkı 11 Ağustos 1999’daki gibi. Tüm aile el ele tutuşup ortak olumlu düşünce üretmiştik. Kendimizi gelecek felaketlerden korumak için bilinçlerimizin açılmasını, öğretimizin bize sevgi ile aktarılmasını istedik. Tüm dünya için dua ettik. Evrene bizden bir küçük temiz ışık yolladık. Gider bir yerlerde bir yüreğe ulaşır diye sevgimizi o gün Bodrum’dan etrafa yaydık.29 Mart 2006 yakında gelecek. Neler olunur bilinmez. Ama his kapılarını aralayıp evrene sevgi yollamak bizim elimizde. Güneşin yüzünün karardığı o gün hep birlikte evrene gülümsemek gerek bence...Sevgi ile kalın...
Yazının devamı...

Oyundan çıkmak yok

20 Ocak 2005
Bence evrendeki her şey birbirleri ile lisanüstü, sezgi derini bir anlaşma içinde.

Sonbahar ne der kış’a teslim ederken dağları, tepeleri, içindeki avuç avuç insanları ile tozlu iç kiri bol şehirleri?

Sabrederken bir sonraki mevsim, sakince nasıl hazırlanır işlerine. Planlar, programlar, ne zaman kopacak fırtınalar, kimler nasıl kurban edilecek aniden dalgaların koynuna, hangi çiçek açacak yeniden bir kaya dibinde ya da hangi hayvan türü biz bitti desek de nasıl ortaya çıkacak aniden bir kuytu köşede?

Kış nasıl teslim edecek bu yarım küreyi ılık ilkbahara?

‘Ben bittim, sen devam et’ derken, nasıl da diziliyor varoluşun o sınır almaz denklemi kusursuzca?

Hatasız mı?

Yoksa...

Hatalar bile sistemim bir anlamlı parçası mı?

Gözümü kapayınca, denklemleri görebiliyorum.

Dizilmişler ardı ardına mor koridorlarda.

Durmadan akıyorlar

Oyunun devredileceği ana doğru

Terazi hayli hassas, oyuncular hayli acemi

Tek bilinçli denklemin kendisi.

Sıra bozmadan ilerliyor

insanlar ve mevsimler

İnsanlar ve yıldızlar

İnsanlar ve dalgalar

İnsanlar ve içindeki bin kişilikli olmuşlar.

Denklemden çıkmak yok.

Çıkan, hızla geri dönüyor oyuna.

Ama, yeniden başa.

Kızmabiraderdeki gibi sen yandın

Haydi yeniden başla!

Omuzlarımızdaki yük bu yeni yaşamdan değil

Ağırlığı sayamadım, çok derin yıllara ait.

Birikmiş borç haylice üzerimizde

Ödeme günü gelince bir rahatlama olacak eminim tüm evrende



Kış devrediyorsa dünyayı korkusuzca bahara

Gelecek nasıl olsa yeniden aynı yerde aynı ana

Ben de eminim diyorum kendimden.

Yürüyoruz hep birlikte evrenle el ele

Dertler, bilinmezler ceplerde

Katıldık bir kez bu döngüye

Konuşmak gerek sessiz lisansız sezgi ile

Her şeyle.

* * *

İDDİA:
Bedenimizdeki her hücre, her kuark, her elektron, başka boyuttaki moleküllerle gizli bir kütle çekimsel ilinti içinde olabilir.

SAVUNAN: California Üniversitesi’nden Nima Arkani Hamed (Fizik ASİSTANI) 1998.

NOT: Her birimiz her an binlerce farklı duygular içinde boğuşuyoruz. Her ne ise çalkantımız. Denklemin vazgeçilmez bir parçasıyız. Bizim kendi küçük eksenimizde ürettiğimiz her düşünce dalgası yukarıda bahsettiğim fizik bölümü asistanının iddiası gibi, evrende bir şeylerle birleşiyorsa eğer sanırım daha fazla umut taşımaya ve daha fazla pozitif düşünce akımı yollamaya cidden çok ihtiyacımız var.

Sevgi ile temiz düşünceler üretmeye...
Yazının devamı...

Şehre inat

13 Ocak 2005
Biraz gen kalıntıları, biraz doğduğun toprak, biraz sezgi topluluğu, az hayal, bolca gerçek, yığınla gürültü patırdı, yeşil çimenlere boylu boyunca yayılış özlemi ile bu tuhaf insan topluluğuna boyun eğip katılış.

Son yıllarda ben mi büyüdüm haylice, yoksa şehirde yaşamak mı zorlandı, karar veremiyorum! Ama gün içi sohbetlerde karşılaştığım her şehir üyesinin, buralarda yaşamaktan mutsuz olduğunu görüyorum. İş toplantıları hep trafik problemi ile açılıyor. Çünkü insanlar her toplantıya geç kalıyor.

Sokakta merhaba dediğimiz tanıdık yüzlerle ikinci cümle, şehirden yakınmak oluyor. Bu yakınışlar, bizi nereye sürüklüyor acaba?

* * *

Kazanmak egosu, biz şehir mensuplarını öylesine kavramış ki, kapanan sıkı egonun ellerinde, hayaller bile sorgulanır olmuş! Daha çok kazanmak, daha iyi arabaya kurulmak, daha iyi ve daha çok görünmek... En evde oturmak, en evlerden kaç tanesine sahip olmak. Gülmemek ama gülümsüyormuş gibi yapmak.

Sabahın en erkeninde uyanmaktan ölesiye kaçmak dururken, her günün aynısında cırtlak bir ‘çalmaz olası saatin’ sevimsiz sesiyle uyanmak zorunda olmak.

Halbuki hayalinde gönlünün bir kış sabahında hayatının doyasıya uyumakla sevişmek varken, kalkmak ve yeniden kazanmaya savaşmak!

Zırhlarımızı kuşanıp her erkeninde sabahın, gökyüzünle hiç bakışmadan gözlerimiz, yola koyulmak. Şehrin sıkışık yollarında kaybolmaya çıkmak. Kılıç kalkan ellerimizde, haydi aslanlar saldırın şehre!

* * *

Oysa... Oysa neler fısıldar kulağımıza hayat inceden?

Hiç kimse duymaz korkmayın

Hiç kimse sormaz size neden diye

Bırakın aksın o kıymetli küçük kelimeler içinize

Bir siz bileceksiniz hayallerinizin pırıltılarını

Bir özel size parlayacak o an dolu dolu

İstediğinizi doldurun bu küçük hayal baloncuğun içine

Aşk koyun... Sizden de büyük olsun çekinmeyin

Ziyanı yok ağlamanın aşka

Ziyanı yok olmayacak uçlar olsun hayallerde

Kime zarar kime ziyan ki

Gönlünüzü hoş edin bir kere

Şehrin tüm griliğine karşın

Siz pırıl olun yollarda

Dışınız kabuk gibi şehrin olsun bırakın

İçiniz size özel

İçiniz size güzel

Hiç kimse duymaz korkmayın

Şehre inat bağırsın içiniz

Siz gülümseyin gerçek gerçek

Hayata bir hayali daha katılsın sayenizde

Siz hayalinizin değişmez kahramanı

İnanın daha dayanılır gerçeklere

Dinleyince hayatın hayali pırıl anlarını...

Şehirlere yenilmeden, içinizi istediğiniz renkle doldurun

Dilediğiniz gibi...


Paylaşımlar

Beni bu derece romantik yapan kişiyi paylaşmak istedim. Işın Karaca ve yeni keyifli albümü, İÇİNDE AŞK VAR. Ben sorumlu değilim bu romantiklikten, tamamen kendisi ve albümü hazırlayanlar sorumludur!

Özellikle canım Sezen Aksu’dan vurucu sözlerle ‘Yetinmeyi Bilir misin?’ ve ruhunu ve kendini sevdiğim Ümit Sayın’dan, ‘Kalbimin Sokağı’...

Dinlemenizi romantikçe öneririm.
Yazının devamı...

Şehre inat

13 Ocak 2005
Şehirde yaşamanın verdiği tuhaf bir karışım oluşuyor zamanla insanın içinde. Biraz gen kalıntıları, biraz doğduğun toprak, biraz sezgi topluluğu, az hayal, bolca gerçek, yığınla gürültü patırdı, yeşil çimenlere boylu boyunca yayılış özlemi ile bu tuhaf insan topluluğuna boyun eğip katılış. Son yıllarda ben mi büyüdüm haylice, yoksa şehirde yaşamak mı zorlandı, karar veremiyorum! Ama gün içi sohbetlerde karşılaştığım her şehir üyesinin, buralarda yaşamaktan mutsuz olduğunu görüyorum. İş toplantıları hep trafik problemi ile açılıyor. Çünkü insanlar her toplantıya geç kalıyor. Sokakta merhaba dediğimiz tanıdık yüzlerle ikinci cümle, şehirden yakınmak oluyor. Bu yakınışlar, bizi nereye sürüklüyor acaba?* * *Kazanmak egosu, biz şehir mensuplarını öylesine kavramış ki, kapanan sıkı egonun ellerinde, hayaller bile sorgulanır olmuş! Daha çok kazanmak, daha iyi arabaya kurulmak, daha iyi ve daha çok görünmek... En evde oturmak, en evlerden kaç tanesine sahip olmak. Gülmemek ama gülümsüyormuş gibi yapmak. Sabahın en erkeninde uyanmaktan ölesiye kaçmak dururken, her günün aynısında cırtlak bir ‘çalmaz olası saatin’ sevimsiz sesiyle uyanmak zorunda olmak. Halbuki hayalinde gönlünün bir kış sabahında hayatının doyasıya uyumakla sevişmek varken, kalkmak ve yeniden kazanmaya savaşmak!Zırhlarımızı kuşanıp her erkeninde sabahın, gökyüzünle hiç bakışmadan gözlerimiz, yola koyulmak. Şehrin sıkışık yollarında kaybolmaya çıkmak. Kılıç kalkan ellerimizde, haydi aslanlar saldırın şehre!* * * Oysa... Oysa neler fısıldar kulağımıza hayat inceden?Hiç kimse duymaz korkmayınHiç kimse sormaz size neden diyeBırakın aksın o kıymetli küçük kelimeler içinizeBir siz bileceksiniz hayallerinizin pırıltılarını Bir özel size parlayacak o an dolu dolu İstediğinizi doldurun bu küçük hayal baloncuğun içineAşk koyun... Sizden de büyük olsun çekinmeyinZiyanı yok ağlamanın aşkaZiyanı yok olmayacak uçlar olsun hayallerdeKime zarar kime ziyan kiGönlünüzü hoş edin bir kereŞehrin tüm griliğine karşın Siz pırıl olun yollardaDışınız kabuk gibi şehrin olsun bırakınİçiniz size özelİçiniz size güzelHiç kimse duymaz korkmayınŞehre inat bağırsın içiniz Siz gülümseyin gerçek gerçek Hayata bir hayali daha katılsın sayenizdeSiz hayalinizin değişmez kahramanıİnanın daha dayanılır gerçeklereDinleyince hayatın hayali pırıl anlarını... Şehirlere yenilmeden, içinizi istediğiniz renkle doldurun Dilediğiniz gibi... PaylaşımlarBeni bu derece romantik yapan kişiyi paylaşmak istedim. Işın Karaca ve yeni keyifli albümü, İÇİNDE AŞK VAR. Ben sorumlu değilim bu romantiklikten, tamamen kendisi ve albümü hazırlayanlar sorumludur! Özellikle canım Sezen Aksu’dan vurucu sözlerle ‘Yetinmeyi Bilir misin?’ ve ruhunu ve kendini sevdiğim Ümit Sayın’dan, ‘Kalbimin Sokağı’... Dinlemenizi romantikçe öneririm.
Yazının devamı...

Nişantaşı’ndan son durum

6 Ocak 2005
Artık şöyle rahat bir nefes alabiliriz hep birlikte. 365 günün son gece yarımında, tüm bu birikimleri zorunlu olarak ortalığa saçtık.

Artık cümlen refah ve de ferah içinde yeniden biriktirmelere!

Yaşama dahil olduğumuz süre içinde türlü zorunluluklar oluşturuyoruz. Hep bir zorunluluk çemberi içinde büyümeye çalışıyoruz. Bu çok çeşitli zorunluluklar yasalarında, anlamadığım bir tek zorunluluk var aslında.

Diğer kaotiklerin yanında daha mizah yüklü olduğu için, bu belirlenmiş günlerde ‘eğlenmek zorunluluğunu’ pek bir dikkatle incelerim her seferinde. Bu yılbaşı mı, sonu mu belli değil gününde de aynı sinir inceleme hallerindeydim.

* * *

Efendim biz ailecek 13 senedir Nişantaşı’nda varlığımızı sürdürüyoruz. İş ve ev aynı mekanda. Hayatımıza, bu değişen ‘Yeni Nişantaşı’ formatınla devam etmeye çalışıyoruz. Hayli çetin bir alışma süreci yaşıyoruz kendi zorunluluk çemberimizde.

Sempatik yanları bir avucuma, yeniliklerini diğer avucuma sıkıştırmaya çalışarak, kendi zorunluluklarıma da, ‘hadi bakalım, bu da böyle oldu, ne yapalım’ türünden bir uyum oyunu oynuyorken; beklenen gün etkisi parçacık tesirli olarak BAM diye kapımıza geldi. Cidden tam kapımızın önüne geldi.

Yılbaşı sahnesi!

Yılbaşı sahnesi, bu sene tam bizim apartmanın kapısının önüne, tüm ihtişamı ve ezici gücünle 31 Aralık sabah saatlerinde yerleşti. Ses denemesi adı altında yaptıkları 8.9 büyüklüğündeki sarsıcı ve cam delici gürültüyle, tüm cadde sakinleri, artık cadde sağırları olarak adlandırmaya başladı.

* * *

Halbuki o gün yeni yıl durumları var.
Mağazaların kasa yaptığı gün. Ama sahne dolayısı ile trafik öğlene doğru kapandı ve geçit vermez yılbaşı sahnesi, tüm müşterilere uzaktan ‘gidin, gidin’ diye bağırmaya başladı. Buraya kadar durum hala sevimliliğini koruyor. Derken saatler sekiz civarlarına gelindi. Kızımla birlikte kendimizi ev kalemize atmak için, insanları aralayarak kapımıza ulaştığımızda, halen gülümsüyordum.

Bir zaman sonra bakayım aşağıda durum nedir diye balkon kapısını açınca, biri ile göz göze geldim. Yanlış anlaşılmasın biz üçüncü katta oturuyoruz. Bu şahıs ise balkona yakın çınar ağacında! Tırmanmış. Üstelik üç arkadaşlar. Tempo tutup, bana gülüyorlar. Şahane orijinallikte bir durum bu. Bir ara binanın içinden sesler geldi.

Baktık ki, başka bir grup genç içeriye bir şekilde girmiş ve eğlenceye devam ediyorlar! Kapımızı kilitleyip oturduk. Çünkü mahsur kalmıştık, insan trafiğinden geçit yoktu.

* * *

Eğlenmek ve de toplu halde eğlenmek çok güzel bir sosyal hareket. Nerde olduğu ise en önemli soru. Bu gibi özel günlerde düzenlenen aktivite dikkat edin yurt dışında da, hep meydanlarda yapılır. Meydan adı üstünde geniş bir mekandır ve güvenliği daha rahat sağlanır. Abdi İpekçi gibi özel mağazaların ve sayısı hayli fazla konut olarak kullanılan bir cadde de, böylesine bir organizasyon düzenlemek, sosyal bir birlikteliğin tehlikeye dönüşmesi için uygun bir alandır.

Bırakın bizim rahatsızlığımızı. Biz evimize çekilip kapımızı kaparız, ama genele bakmak gerek. Sormak istiyorum, acaba o yılbaşı eğlencesinin zarar, kapkaç, sarkıntılık, hırsızlık bilançosu nedir?

Yakın çevremden duyduklarım bana yetti.

Biz milletçe, olmadan evvel düşünmek ve önlem almak konusunda pek başarılı değiliz. Kabul etmek gerek. Başımıza kötü cahil bir şeyler gelir. Sonrasındaki ahlar vahlar sırasında önlem almaya başlarız. Yani iş işten geçtikten çok sonra. Aman böyle olmasın artık diye bu paylaşımları size aktarmak istedim.

Nişantaşı tüm değişen kimliğine rağmen çok özel bir mekan. Böyle bir organizasyon yapılırken gönül isterdi ki, bir çok alanda keyifli öncülükler yapan Şişli Belediyesi, bu caddede oturan konutlardan gönül almaca ya da paylaşma türünden bir fikir alsın. Bizlerin de gönlü rahat kapımızı korkudan kitleyeceğimize, sokağımızda yeni gelen bilinmez seneyi beraberce kutlar olalım.

Darısı bir sene sonraki zoraki eğlencelere diyorum. Yolunuzda keyifli, sağlıklı yeni bir yıl dilerim.
Yazının devamı...

Dünyaya dair

30 Aralık 2004
Rakamlar ile sıraladığımız, yanlarına da her bir gün için isim koyduğumuz, bazı günlerine anlamlar yüklediğimiz, bazılarını içini dolduralım diye boş bıraktığımız dizi dizi hayatımıza serip, sonrasında körü körüne takip ettiğimiz adına da ‘yıl’ dediğimiz belirlenmiş sayılar dizisinden bir tane daha bitiyor. Her biten bu sanal dizilişin son gününde ne yapılır?

Sanal dizinin sanal bitişine ve bir sonraki hayali yılın gelişine karşı ‘eğlenilir’ ya da en azından eğleniyormuş gibi yapılır.

Gerçek ise aslında hep aynıdır. Bu dünya güneşin etrafında hep döner durur işte. Yalından yalına inersek eğer dünya hep sessizce aynılığa döner. ‘Bir yıl daha bitti’ ya da ‘Bak yenisi yine geldi, hadi hep beraber eğlenelim, hele saat tam 00.00’da çığlık atalım’ demez dünya kendine. Öyle sakin, iyice kurulmuş saat misali tıkır tıkır döner durur kendi ekseninde. Biz insanlar içinde yaşarken ve başka sanal anlamlar yüklerken bu dönüşlere, o yalnızca bildiği tek işi yapar ‘DÖNER!’

Kimseye de kulak asmaz bu kendi akış yolunda.

* * *

Farkında iseniz, yaptığımız tüm içten dipten yaralamalara karşın, üstelik içinde yaşayıp da zaman zaman içine ettiğimiz tüm bu umursamaz yok edici tutumlarımıza karşın dünya hep bildiğini okur sonunda. Döner! Ciğerine kadar indik dünyanın, yiyip bitiriyoruz haşince, yağmacı bir ırk olarak tüm bu hoyrat yıkımlara karşın o suskun, yalnızca bildiği işi yapmaya devam eder.

Çok takdir ediyorum bu yolundan şaşmaz tavrını ben dünyanın. Çok bilgece ve çok gururlu. Çok saygılı ve de çok inançlı. Bu müthiş kurgunun bu gerçek parçasına benzeye bilseydik keşke birazcık azıcık. İnandığımızdan şaşmadan yolumuzda yürüseydik, dünya gibi kendimize ve evrene dönebilseydik.

Umudumu yitirdiğimi sanmayın sakın. Sakın bir yıl daha bitti türünden, bak yıllar da geçip gidiyor muhabbetlerine saplandığımı da sanmayın. Yalnızca içleri aslında boş olan yapay sanmacalara karşıyım. Tamam, bu belirlenmiş yıl denen sürenin tamamlanması tabii ki önemli. Önemi kendi küçük eksenimde, ‘Yaşasın Noel Baba, haydi eller havaya’nın ötesinde o an dünya ile bir olmayı denemektir benim için. Dünyaya minnettarlığımı kendimce belli etmektir.

Siz hiç içinde yaşadığınız bu muhteşem dünyaya teşekkür ettiniz mi? Hadi itiraf edin. Dualarınızın birinde olsun, ‘Ya dünyacığım sağ olasın, beni yüreğinde barındırdığın için, senin de yolun benim gibi açık olsun. Tanrı seni korusun’ dediniz mi? Cümlesinde bu kelimeler geçenler varsa bravo, geçmeyenlere küçük bir hatırlatma olsun buradan.

* * *

Yaşamın amacı aslı da ‘Bir’ düşünmeyi öğrenmek. Yani aslında her şey ve herkes bir. Mantık bu olunca insan kendisini her oluşumun bir parçası olarak görüyor. Ben dünyanın bir parçası isem onu korumak, kendimi korumak demektir. Evrene yollanan her bir olumlu düşünce kimbilir hangi bilinmez köşesinde galaksinin ne gibi bir oluşum yaratır bilinmez. Ama bilinen tek bir gerçek var, o da sevginin en büyük iletişim gücü olduğu.

Dünyanın içinde soluk alan bir dünyalı olarak, bir dönüşünü daha kazasız belasız başardığı için ben dünyamızı kutluyorum. Ona iyi bakacağıma söz vermiştim zaten pek küçükken, o sözümü unutmadan yaşamaya devam ediyorum.

Yarının kurgusu bilinmez. Ama bildiğim ve hissettiğim kadarı ile ona yolunda sevgiler diliyorum. Her bir dönüş bitimindeki o tuhaf büyüyü hissedip o gece evren ile bir olmayı algılamayı diliyorum. Belirlenmiş sanal takvimlerin ötesinde, her anını bu yaşamın hissederek varlığıma teşekkür ediyorum. Evrende bir küçücük noktayım, yaşadığım sevgi nerelere gider bilemem. Bildiğim tek şey, içinde olduğum bu dünyayı çok seviyorum.

Sevgi ile yeni dönüşlere...
Yazının devamı...