"Bahar Korçan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bahar Korçan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Bahar Korçan

Bir Türk kadınından BBC’ye AB yorumu

23 Aralık 2004
Beynimizin hemen yanı başında bu cümleleri gizliden sinsiden içimize, hücremize işliyorlar sanki! Sanki tarihin eskimiş anlarından bu yana bu toplumun üzerinde böyle kendi görünmez, etkisi net bir oyun mu oynanıyor da biz cahil periler bu durumun farkına bir türlü varamadık! Yazıldı ve de çizildi çoğu kereler. Anlatanlar oldu kimi zamanlar, hatta bağıranlar! Kimileri kavradı, kimileri güzel aldatmacalı uykusuna devam etti.

* * *

Hani bir masal vardır ya hepimizin bildiği, ‘Uyuyan Güzel’ masalı. Ben bu devamlı uyuyan kıza karşı tavırlıyım küçüklüğümden beri. Neden mi takıldım durup dururken bu uyku olayına, bu gizli dikte bulutlarına! İşte durum malum, Avrupa korumalı birliği hikayeleri yüzünden tüm bu içimden geçip dışıma kelime olanlar! İki hafta kadar önce BBC televizyonundan bir grup geldi İstanbul’a. Atölyemde buluştuk. Konu AB! Sorular hızlı ve net.

‘Siz burada farklı bir yaşam sürerken, Doğu’da bazı yerlerde durum hiç de böyle değil!’

* * *

Bana sormaya devam ediyorlar, ‘Siz ülkenizi yeterince tanıyor musunuz acaba? Yanınızda birçok erkek çalışıyor’ diyor ve bunu çok şaşırtıcı buluyor. AB topluluğu ve din ayırımı ile ilgili sorular geliyor ardından, yaklaşık iki saatlik röportajının ardından son soru geliyor, ‘AB’ye girmezseniz ne olacak?’

Cevabım soru kadar net: ‘Ben yolumda yürümeye devam edeceğim. Daha kaliteli ve çağdaş nasıl olurumun cevabını bulacağım. Hedef hep aynı idi, yine aynı kalacak!’

Din ayrımına inanmadığımı ve daha evrensel düşündüğümü de anlatıp, onlara karşı kıyıya geçip Kuzguncuk’a gitmelerini öneriyorum. Orada cami, sinagog ve kilisenin yan yana sırtlarını aynı duvara yaslamış halde Türkiyeli insanlara hizmet verdiğini anlatıyorum. Ülkemin farkında olduğumu ekliyor, onlara birkaç adres veriyorum. Biri Rize’den, ikisi Gaziantep’ten, kurdukları işlerin başında canavar gibi çalışan Türk kadınlarından örnekler ile tanışmalarını öneriyorum.

* * *

Ertesi sabah evime geliyorlar, amaç dün kendilerini şaşırtan bu Türk kadının ev haline şahit olmak. Kızım ve Cem ile tanışıyorlar. Demli bir Türk çayı içip sevgi ile uğurluyoruz BBC’li dostları.

Biz bizi sevmeyi, biz bizi tanımayı, biz bize inanmayı gerçek anlamda becerir isek, biz bize kaliteli bir gelecek oluştururuz ancak. Masaldaki tembel kız örneği gibi olmadan, iki gözümüzü, tüm algılarımızı ve tüm analiz yeteneğimizi açıp sonuna kadar dünyaya kocaman kocaman bakmak gerek! Birinin gelip öpüp koklayıp bu yüzyıllık uykudan uyandıracağı ihtimalini yalnızca masala saklayıp, kendi gözlerimiz ve kendimize olan inancımız ile işe güce ve de geleceğe sarılmanın anıdır artık! Herkes oluşturduğu hayat yoluna, ülkeye faydayı da unutmadan ekleyip sağlam adımlarla yürümeli artık. AB gelmiş ne ala, gelmemiş hedef belli.... Bize inanarak yolumuzda yürümek düşer.
Yazının devamı...

Buluşma

16 Aralık 2004
Çok değil bir tek önemli işim vardı o gün. Sabah uçağınla gidip, akşam dönüyorum. Havaalanında bir sergi ilişiyor gözüme. Çeşitli anlarında Atatürk resimleri. Boy boy, an an Ata ile göz göze geliyoruz.

* * *

Ben hep gözlerine bakarım onun. Gözlerinin taa içine içine bakarım. Anlamı bir başka olan bu adamın karşısında gözlerim hep dolar başlarım ağlamaya. Değişmez refleksimdir benim. İlkokulda içli şiirleri hep bana okuturlardı. Dayanamaz hep ağlardım çünkü. O döneme ait siyah önlüklü Bahar resimleri genelde hep şiir okurken, bir elim havada, bağırarak içten hıçkırıklı kaşlarım yerlerde ve ağlıyorum.

Resim aynen budur.

Niye? Çünkü o şiirlerde Kurtuluş Savaşı var, Çanakkale var, Atatürk var. Ağlayan ve mücadele eden bir ulus var. Geçen günün akşamında Ankara’da Ata resimlerine bakarken yine aynı şey oldu. Bizde ailede vardır bu huy. Babam anlatır savaşları, önce annem başlar sonra ben ve artık Lal de koronun en genç üyesi olarak aramıza katıldı. Hep beraber hem dinleriz hem ağlarız, hem de anarız yüreğimizde sakladığımız Atatürk’ü.

* * *

Bir fotoğraf vardı. İnönü ile Atatürk yan yana oturmuşlar. Zaman yazı işaret eder gibi. Sanki Savanora’dalar. Nasıl temiz ve nasıl şıklar. İnönü hafiften eğilmiş Ata’nın kulağına bir şeyler mırıldıyor. Köstekli saatlerinin küçük pırıltısı bir yana, o resimdeki gerçek pırıltı ikisinin de gözlerinden fışkırıyor.

Acaba ne söylüyordu kulağına diye düşündüm. Çok bilmek isterdim. Peri olup zaman aşımına uğramadan, bir gezici toz serpseydim üzerime ve hop! Yanlarındaki diğer boş koltuğa ilişiverseydim. Paylaşmanın anıdır şimdi, ‘Bakın neler oluyor benim anlarımda durun bir nefes bana kulak verin’ derdim.

Bu hayal gerçek olsa ben ne anlatırdım acaba Ata’ya?

* * *

İçim çok dolmuş meğer. Düşününce gerçekten, konular birbirini ezerek saçılmaya başladılar ortalığa. Emanet edilen değerler karşısında hem kızgınlık, hem suçluluk, hem keşkeler sıralandı.

Arzular kucaklar dolusu önüne serildi. Baktım ki ben bir dostla konuşmayı epeyce özlemişim. Yayılmış anlar bir taraflara, ben gönlümü kimselere açmamışım, dertlenmişim. Ülkemin saydam yüzünü örtenlere haylice öfkelenmişim. Resimler aracılığı ve hayal gücümün sevdiğim sınırsızlıkları sayesinde Atamla başbaşa dertleşmek pek hoşuma gitti doğrusu.

* * *

Eğik bir duvarın kenarına oturmuş, gözleri bulutlarda bir resmini aldım. Üzerinde şimdinin pek modası tüvit kumaştan golf pantolonlu bir takımı var. Beyaz mendili ve köstekli saatinin zinciri görünüyor aradan. Gözleri yine uzaklarda ama bir o kadar da yakında.

Eve döndüğümde aynı gece. Aile ne getirdin bakalım bize edası ile elimdeki paketi açınca, çok sevindiler. Hepsinin gözlerinde gördüğüm buydu.

Annem hemen tozunu alıp çalışma masamın kenarına resmi özenle yerleştirdi. Bir an sustuk. Anladım ki onlar da benim gibi onunla konuşuyorlar içten gizden. Sessizce çekildim yanlarından, kimse bozmasın hayallerini, kimselerin hırsı sızmasın bu buluşmaya diye, küçük perilerimden yolladım hem bizimkilerin hem Atamın üzerine...

Buluşmalara...
Yazının devamı...

Huzur geri döndü

9 Aralık 2004
Hepimiz ‘Yaşasın’ olduk.

Köpeğimiz Tara bu işe çok sevinmese de, hastadır muhtaçtır türünden, katlanıyormuş gibi yapıyor.

Bir yandan da ‘Yahu ne güzel, ortalıktan yok olmuştu bu lanet kedi, nereden çıktı şimdi’ türünden bakışlar atmıyor değil. Ama bu iki eski ve düşman dost, kısa süreli bir ayrılıktan sonra tekrar beraberler. Yani anlayacağınız evde durum süt liman.

Şeker’in geldiği akşamüstü yeniden birbirimize kavuşmanın rahatlığını yaşarken, yastığı ve huzuru bol kanepemizde uyuyakalmışız ikimiz de.

Ben ki, gündüz uykularını hiç sevmem, hiç de beceremem! Silah dayasan, ışığın hakim olduğu gün akışında asla gözlerimi kırpamam bile.

Ama o ne huzur, o ne özlem uykusuymuş. Nasıl da iyi geldi, içten içe özlem giderdik huzurumuzla, anlatamam. Hatta uyandığımızda Tara da ayağımızın dibinde horluyordu.

* * *

Üç ayrı varlığız sonuçta. Üstelik ikisinin kelimeleri yok. Birinin yani benim kelimelerim var ama ben dışında işi gücü tortusu bol da bir yaşam çizgim var. Biri diğerini evrim tablosuna ve gen yapısına ve de geleneklere ve de eski hikáyelere göre hiç mi hiç sevmez.

Hatta düşman durumları kazılmış beyinlerine.

Peki nedir bu garip üçlünün yakaladığı bu eşsiz huzur uykusu?

Bence bu sevgi! Ne kadar sinirli ya da üzgün olursam olayım, eve geldiğimde giriyorum bu üçlü varlık dengesine, oluyorum bir yumuşak tüy tanesi.

Uçuyoruz birlikte rüyalar alemine. Bu aleme katılanlar da var tabii ki. Lal en büyük paylaşımcımız. Temeline sevgi yerleştirince ilişkilerin, farklı varlıkmış, başka ülkeymiş, uzayın başka plateniymiş hiç fark etmez.

Nedensiz ve kurgusuz hesapsız sevgi her zaman ilaç gibidir.

Her anımızda bir kaşık, tüm dertlere iyi gelir.

Çocukluğumdan beri hatırladığım her karede mutlaka bir ya da birçok hayvan dostum oldu.

Bir ara civcivlerim vardı. Civciv alırsın da, sarı yumuşak ve hep horoz çıkar ya ve de hafiften serpilince bir de çirkin olurlar üstelik. Büyümeye yüz tutmuş halleri ve de sesleri pek sevimsizdir hani. Durum bu olunca da hemen verilir civciv, ailesi bahçesi olan konu komşuya. İşte böyle bir seferde ben birini saklamıştım odama. Akşamına bet ve kargadan bozma sesini tabii ki duyan anneme yalvararak kalmasına izin koparmıştım.

Adı ‘Çakıl’dı ve kendini köpek zannediyordu. Geceleri benimle yatakta uyuyor, gündüzleri bahçede ve de sokakta ben nereye gidersem beni takip ediyordu. Ben ve Çakıl hayli ünlü bir ikiliydik Bostancı da o zamanlar. Sonrasında horoz olunca, süslü püslü ve de gagalı, vermek zorunda kalmıştık birilerinin kümesine damızlık olsun diye.

* * *

Bende hayvan hikáyeleri bitmez, dizi film olur. Kaplumbağalar, çişleri beter kokan ama kendileri dünya tatlısı tavşanlar, su semenderleri, kavanoz kavanoz örümceklerim, balıklar, onları ara sıra yiyen kediler...

Sevgisi bol dostluklar. Tek çocuk olmak belki de hayvanlara saygı duyan bir aile ama her ne idiyse nedenimiz, bu paylaşmanın her anı bana iyi geldi.

Bol bol kaşık kaşık sevgi içtim onlar sayesinde ve hálá içmeye devam ediyorum. Beraberce ortak kullandığımız bu dünyada, onlara da saygılı ve sevgili olmayı diliyorum.

Şeker, Tara ve Bahar üçlüsü, hepinize her anınızda bir kaşık sevgi diler.
Yazının devamı...

İstanbul’u anlamak

25 Kasım 2004
Tabii ki ucunda iş güç var. Ama iş de olsa uzakta olmanın amacı, her anını değerlendirmeyi artık öğrendim.

Anlara keşif, anlara görme, anlara öğrenme doldurunca, hiç kasmadan kendiliğinden akıyor ve ben yalnızca keyif alıyorum.

Amerika’nın bu bölgesine daha önce hiç gelmemiştim. Kendimi yıllardan beri seyrede seyrede nerdeyse oyuncularından biri zannettiğim tipik bir Amerikan filminde sandım.

Otobanlar, kenarlarındaki hemen yenilsin ve hemen gidilsin de arada bolca yağ oranı artsın türünden ‘fast food’ restoranları, neredeyse oyuncak sandığım birbirinden güzel ve düzenli evleri, hepimizin belleğine ezbere yerleştirilmiş güzel bir Amerika kasabasından sahneler işte.

* * *

Bisikletle dolaşıyoruz. Ulaşım aracımız aslında. Nehir kenarından giderken gözlerim ağaçlara takılıyor.

Sonbahar bu kadar mı renkleri dolu dolu, bu kadar mı şaşırtıcı güzelliğinle gelir bu diyara. İkide bir de, inip bisikletten cebime renkleri sanki hiç solmayacak sandığım yapraklardan dolduruyorum. Kırmızının en ateşi ve sarının en güneşi. Amaç bu keyifli ana renkleri de eklemek.

Sokakta kimsecikler yok. Acaba hep birlikte buradan kaçtılar mı diye soruyoruz birbirimize. Cem, ağaçlarla çevrelenmiş caddeden hızla bisiklet ile giderken, ‘İster misin yolun sonunda setin duvarına çarpalım tıpkı Truman Show filmindeki gibi’ diye bağırıyor bana.

Sessiz sakinliğe bakıp içimize bu güzelliği çekiyoruz. Daha önce hiç bu kadar çok çalışıp aynı anda da çok dinlenmemiştim.

Karar verdim biri ya da birileri bu diyara sakin ve mutlu olun büyüsü yapmış. Zaman bile etkilenmiş olmalı ki bir ağır, bir yavaştan alıyor işini anlatamam. Ağır ama verimli olmuş zaman buralarda.

* * *

Bizim gibi iki şehir çocuğu için bu kasaba ilaç gibi geldi. Fabrikada çalışanlar ile sohbet ediyoruz. Dünyanın bir garip ucundan geldiğimiz için merak ediyorlar bizleri.

Biri soruyor, ‘İstanbul da kaç kişi yaşıyor’ diye. ‘12-13 milyon olduk sanırım’ diyoruz. Cevap onda hafiften şok etkisi yapıyor. İki üç dakika düşünüp, ‘Hayalimde bile organize edemedim, nasıl yaşıyorsunuz bu kadar kalabalık bir arada’ diye cevap veriyor.

Türkiye’yi yakından bilen bir ailenin, aslında bu fabrika. Bol bol memleket sohbeti yapıyoruz birlikte. Hepsinin gözlerinde İstanbul’u görüyorum. Türk kahvesi yapıyorum her sabah, Ahh! güzel İstanbul özlemini paylaşıyoruz.

Babaları, ‘Hayatımda yaptığım en güzel birkaç şeyin başında İstanbul ile tanışmak geliyor’ diyor. ‘Tanrı biliyor İstanbul’u çok özlüyorum’ diye ekliyor.

* * *

Nedir bu şehrin insanı içine çeken büyüsü, diye düşünüyorum. Ne onla, ne de onsuz olabilen bu garip aşk hikayesi nedir?

Gördüm ki yalnız içinde yaşayanlara değil, uzak diyarlardakilere kadar bulaşmış bu büyü. Suyundan mı, toprağından mı, havasından mı belli değil! Ama bu İstanbul küresinde gizli bir şeylerin olduğu kesin!

Keyifi bol akşamlarında hazırlanan lezzeti doyumsuz sofralarından mı nedir, bu şehrin duruşu başka. Buna defalarca kere şahit olmak beni gerçekten içten kandan gülümsetiyor.

Şehrimden hayli uzakta dünyanın bu sonbaharı, rengi doyumsuz, taksi bile olmayan kasabasında benim ülkemi özlemle anan sımsıcak insanların gözünden bir masal gibi İstanbul’u dinledim.

Sayısız kere yaptığım yurt dışı fuar katılımlarında, benim bölümümüm önünde neden gelen geçen bir çok kişinin gülümseyerek durduğunu daha iyi anladım.

Koleksiyonların farklılığı bir yana, esas farklılık kıyafetlerin üzerine damga olarak bastığım ‘Made in İSTANBUL’ yazısından geliyormuş, bir kere daha anladım!

Bir kere bulaşmaya görsün hayatınıza. İstanbul tanıştığınız andan itibaren ne rüyanızdan çıkar, ne anılarınızdan. İstanbul’da yaşamak değil önemli olan, İstanbul’u anlamaktır gönülde kalan.

Sevgi ile hep buraları severek kalın.
Yazının devamı...

Tek gerçek Aile

17 Kasım 2004
Giyinme faslına geçtik. Bayram günü yeni kılık kıyafet demektir diye başladık özen ile süslenmeye. Evdeki herkes keyifli bir telaş içinde, kızım yeni tişört ve yeleğinin uyumuna bakıyor. Bir yandan da saçını yapmam için yardım istiyor benden. Cem yeni gömleğini giymiş, kravat bile takmış. Onu nadir kravatlı gördüğüm anlardan biri bu.

Nasıl oldum bakışı atıyor bana doğru, çok hoş cevabını yolluyorum kelimesiz. Yeni koleksiyonumdan çok sevdiğim bir eteği giyiyorum, ender etekli günlerimden birini yaşamak hoşuma gidiyor gizliden. Parfümler, son rötuşlar, ayna ile son bakışmacalar. Hazırız!

Nereye mi gidiyoruz böyle yenili cicili? Çikolatamız, tatlımız elimizde gidiyoruz ailemize bayram ziyaretine.

* * *

Hadi bu bayramı tüm geleneğine uygun tadalım, ne gerekirse yapalım diye hiç konuşmadık oysa. Plansızca içten gelen bir dürtü ile bayramın ilk gününe böyle uyandı bizim aile. Gün boyunca birlikte olduk.

Annemin müthiş mutfağının çeşidi bol dünyasında gezindik. Sohbet ve çikolata, sohbet ve Türk kahvesi orta, sohbet ve hadi resim çekelim birlikte, sohbet ve artık yanımızda olmayanlara gönülden dualar ve sevgi yollamacalar...

Bu ne bulunmaz bir güven kalesidir ki, yaşa başa bakmaz. Ailene sarılınca bir bebek bir mutlu bir huzurlu olur insan. Çünkü bilirsin, onlar senin sen daha konuşamazken dilin olmuşlardır, yemek bile yiyemezken tadın olmuşlardır, sen seni bilmez iken seni anlatmışlardır. En söylenemez hallerini onlar iyi bilirler.

Beyaz sayfasındır onların yanında. Güven kalesinin kıymetli bir üyesi olarak. Her ne olursa olsun sevgi varsa temelinde, sen kendini güvende hissedersin. Sevgi güven verir, güven de huzuru getirir. Sonunda gülümsersin işte bir bayram sofrasında.

* * *

Bayram ne özel bir gelenek aslında. Temelinde sevgi kokuyor. Barış kokuyor. Aile öylesine kıymetli ve bulunmaz ki korumak gerekiyor. Yanında ailesi olmayanlara ise sevgiyi daima korumak ve bu geleneği sürdürmek kalıyor.

Tatil niyetine sayılır oldu uzun zamandır bayramlar. Herkes kendinden kaçarcasına zorunluymuş gibi bir yerlere sürükleniyor ya emir gibi. Şehrinden fırtına misali bir hızla kaçanlara sözlerim.

Aile ile zaten öylesine az paylaşır olduk ki anları. Çünkümüz çok. İş var, güç bizi aşmış.

Gerçek sevgiyi saklamışız en dibimize, üstünü de örtmüşüz günlük işlerle sıkı sıkı. Ee, nerde yaşamanın anlamı nerde paylaşmak, sohbet baldan tatlı, bir orta Türk kahvesi hani hatırı kırk yıl olanlardan? Özenli bir bayram sofrası dostla düşmanla eş, yanyana yenen içilen?

Eski gümüş şekerlik de, bir gün önce parlatılmış bayram da eş dost gelir diye. İçine Hacı Bekir’den akide şekeri konmuş, kibarca ikram edilen. Bir de bayram harçlığı vardı, anneannem her bayram yeni mendil içine sarar öyle uzatırdı avucuma. Sonra sıkı sıkı sarılır, öperdi doya doya.

Ben de başımı göğsüne yaslar anneanne kokusunu içime çekerdim.

Çocuktum, çocuktuk ya da şimdi hala çocuğuz belki de. Değişmemesi gereken tek şey aile sevgisi. Her şey göreceli, oyunu bol bu dünyada gerçek olan tek şey sevgi.
Yazının devamı...

AN.lar

11 Kasım 2004
Yaşanmış olmaları o anları çok özel yapıyor zaten ve hálá taze enerjileri ile sanki bir taraflarında oluşumun dönüp duruyorlar film gibi.

Yeni atölyemize taşınalı bir ay kadar oldu. Taşınma koşturmasında öyle çok kıyıya, kutuya sıkışmış anılar buldum ki ve sizlerle paylaşmak istedim. Birbirini hızla takip eden sezonlarda çıkan tasarısı hayali hem başka hem aynı felsefeden koleksiyonlar, imaj çalışmaları, (Bir zaman sonra bu kelime mideme dokunmaya başlamıştı) müzik, tiyatro ve bale kostümleri. Saymaya kalktık geçen gün, liste şiştikçe ben tuhaflaştım, bıraktık.

İşte sizlere hálá taze anılardan bir avuç:

- Her şeyin başladığı 1992 yılı. İTKİB ‘in düzenlediği ilk Türkiye Genç Tasarımcılar yarışması Düsserdorf final defilesi. Birinci olunca işte böylesine gülüyormuş insan. Koleksiyonun ismi "NATÜREL"... Tamamı doğal malzemeden hazırlanmış bir yaz koleksiyonu idi.

* * *

- 1996 Yaz " VAROLUŞ İBRASYONU" isimli koleksiyonum. Yıldız sarayı Silahhane’de defilesi olmuştu. Birçok açıdan ilklerin gerçekleştiği ve yurt dışından altmış kişilik moda ve ekonomi basınının ilk kez İstanbul’a davet edildiği bu organizasyon, iki günlük İstanbul turu ile devam etmişti. Türkiye tanıtımı açısından olumlu bir ses olduğuna tanık olmak beni çok mutlu etmişti. İlk kez bir defilede podyum olmadan yer ile aynı seviyede bir düzenek hazırlanmıştı. Seksen santimlik yüksek podyumların üzerinden izlemeye alışkın İstanbulluları hayli şaşırttığımızı hatırlıyorum.

Fotoğraf: Tamer Yılmaz, Manken: Korel Kubilay, Makyaj: Hamiyet Akpınar, Saç: Zeki Doğulu, El boyaması ipek ve koton karışık şort ve tunik.



- Ve sevgili Tarkan, yıl 1997, sezon 97-98 kış, yer CNR... Koleksiyon, Başka Zamanın Kadınları... Çatalhöyük kazıları yararına yapılan ve bir önceki gibi uluslararası ve Türk moda basınına İstanbul’da yapılan ikinci defilem olmuştu.

Tarkan’ın kıyafeti: Bartın işi gümüş tel kırma. Saç: Zeki Doğulu, Fotoğraf: Ayten Alpün



- 1999 yaz koleksiyonu: "ANATOMİ"... İnsanın kendi bedeninin farkındalığını anlatan bir konsepti vardı. Uyuşturucu ve sigara karşıtlığını vurgulayan, evrenin micro parçası insan bedeni ve makro boyutuna eş ise önce kendi bedenimize iyi bakabilmeliyiz ki tüm evrene pozitif enerji yayalım düşüncesini anlatmak istemiştim.
Yazının devamı...

Algı tüneline yolculuk

9 Kasım 2004
Daha gözümü açmadan başlıyor, boş sıkıntı. Bugün ne yapılacak? Halbuki hiçbir şey yapma, öyle takıl hayatın ucuna çengelli iğne misali değil mi? Olmaaaz! Ben dert yaratmada kendi dünyama bulunmaz bir ustayım, bu da kabul.

Herkesin aynı çaba içersinde, ‘Yaşasın hadi mutlaka bir şeyler yapalım’ belirtisine sürüden kaçış dürtüsü ile baş kaldırma belki de. Bilemiyorum. Böyle çekilmez olduğum hafta sonu anlarında, etrafımdakiler çil yavrusu gibi benim bu dumanı hallerimden kaçarken, sığındığım tek şey yine kendi algı limanlarım oluyor.

İşte içime düşen bir algı, ‘Galata Mevlevihanesine gidelim bugün’ diyorum birden ortalığa.

* * *

Bir küçük noktaya değinmek istiyorum. Algı tünelinle uzanmanın belli kuralları var. İç sesi dikkate almak başta geliyor. Algılar, genellikle iç sesle ve bazen de bizim tesadüf dediğimiz ama aslında planlı detayların çat diye önümüze düşmeleri ile gerçekleşir. Paranoya ile algı arasındaki hayli hassas dengeyi de sağlam tutmak gerek. Yoksa her önüne geleni algı sanıp, aklı ziyanlara dönüşmek değil dileğimiz.

Galata Mevlevihanesi’ndeyiz. Daha kapısından içeriye adım attığınızda sizi huzura çeken garip bir sihri var buranın. Ses yok ama çok şey anlatıyor. Sizi onlarca kedi karşılıyor kapıda. Daha ilk nefestesiniz ve kedilerin bakışları ile içeriye alınıyorsunuz sanki. Her yerdeler, yolculuğu bitmişlerin üzerlerinde bugünü yaşıyorlar. Umursamaz gibi yalanıp, kıvrılsalar da bu kediler bizden başka şeyler görüyor ve biliyorlar gibi bilmiş bakıyorlar etrafa. Gişeye yöneliyorum.

* * *

Broşür sormak niyetim. Tarihini daha bir net okumak istedim sevdiğim yerin. Yok cevabını alırken, bir ses duydum solumdan. Yumuşacık, ılık bir ses. İçerden İngilizce broşürlerden bir tanesini benim için memurdan rica eden ses, sonra dönüp ‘Hoşgeldiniz’ dedi elimi sıkarak. Uzun saçları vardı, benimki gibi karakıvırcık. Adı Ebru Bilun Akyıldız. Mevlevihanenin yan bahçesinin içindeki binada bir fotoğraf sergisi var. Üçüncü cümlemizde birbirimizi sevdik. Binadan içeriye girmeden eski mezarların arasından birbirimize baktık ve bana ‘Mevlana bir gün beni çağırdı ve yolculuğum başladı’ dedi. ‘Benim de’ dedim. Gülümsedik, kediler de gülümsedi.

Ebru’nun kendi fotoğraf atölyesi var. Tekniği ve sergideki eserleri beni çok etkiledi. Fotogram tekniği kullanarak böylesine derinlere inmek ve bunu anlatabilmek, onun da çok başarılı bir algı tüneli müdavimi olduğunu kanıtlıyor bence. Bitki dokuları fotogramlarına bakınca dünyayı, kocaman evreni, içimizi, dışımızı her şeyi yeniden keşfetmiş gibi oluyorsunuz. Cem ve ben, onun ılık ve anlamlar dolu sesi ile sergiyi gezmek şansına sahip olduk. Her bir eserini bize öylesine sahici aktardı ki, Ebru’yu ve varlığını çok sevdik.

Bir soğanın içine bakıp, evreni keşfetmek herkese nasip olacak bir şans değildi, biz Ebru sayesinde bunu paylaştık. Bir yaprak işte deyip geçtiğimiz bir dokuda nelerin gizli olduğunun yolculuğunu tatmak isterseniz ‘OLAN’ / ‘BİR’ sergisine mutlaka uğrayın derim. Her şeyin ‘BİR’ olduğunu keşfedeceğiniz bu sergide kapayın dünyanın akışına kulakları, girin Mevlevihanenin sihri bulunmaz mekanından içeriye ve kendinizi Ebru’nun ‘OLAN’ına bırakın.



* * *

Ayrılırken, gözlerinin dolduğunu gördüm. Birbirimize bakıp tesadüf yoktur dedik. Sen beni bugün çağırdın, ben de geldim işte dedim. Bilen bakışı, güzel yüreği ve ürettikleri ile o sahici bir insandı. Bahçede yürürken ağlıyordum. Cem neden diye sorduğunda gerçek bir insan buldum. Üstelik onu da bana getiren Mevlana’ydı. Mutluluktan dedim. Sarılarak yürürken, kediler yine gülümsüyordu.

Not: Algı tüneli sıradan, boş bir günü işte böylesine bir masala çevirir. Bakmasını, duymasını, kalbine yazmasını bilenlere şiddetle tavsiye edilir.



Mutlu kalın...
Yazının devamı...

Olmak ya da olmamak

5 Kasım 2004
Ya da seçeneğinin hayatın ta kendisi olması ve kelimenin bu kadar kısa ve anlamının bu kadar derin olması, bana tüm sırrın aslında ne kadar da yalın ve saydam bir şekilde bize sunulduğunu bir kez daha anlatıyor.

Her şey seçimlere bağlı. Yok yok Amerika seçimleri değil, kendi kişisel seçimlerimizden söz ediyorum. Özellikle de hayatın içinde var olmak adına durduğumuzda, dürüst olmak ya da dürüst olmamak seçiminden. Arada görünmez ama dipten kuvvetlice hissedilir bir tül perde var. Ya da seçeneğinin tül perdesi. Tam arada kaldığımızda yüzümüze esen bilgiç tül perde. Hani her dokunduğunda bize senaryolar gösteren, seçeneği seçmeden yaşatan serin perde. Ara sıra kulağımıza fısıldayan, varlığı saydam ağırlığı hayli yüklü perde.

* * *

Tam arasında durduğumuzda gidip gelmeler yaşanır ya anlık çarçabuk. Ya öyle yapsaydım ya alsaydım, ya imzalasaydım, ya evet deseydim. Yer değiştirmece, tak tül perdenin diğer yüzünden bakmacalar başlar takiben. Bu yer değiştirmeceler uzun sürerse durum vahim. Ciddi bir olmamışlık var demektir. Ya da perdesinde kararlar ne kadar çabuk verilirse o kadar kişi kendini bilmeye yakın demektir. Zira bu perdede zaman andır.

Ben çok insan tanıdım, ya da perdesine yapışmış yaşayan. O sahneden hiç inemeyen mutsuz olan insanlar. Geçmişin pişmanlıklarından dolayı, perdenin diğer tarafında boşlukta dolaşan.

Sır gerçekten dürüst olmakta yatıyor bence. Her ne isen önce kendine dürüstsen, perde kalkıyor zaten bir nefes sonra. Perdesiz net görmeceler başlıyor, direkt olarak ‘ben buyum’ diyebiliyor insan hayata.

* * *

Seçimler uzarsa enine boyuna, perdeler kalınlaşıyor zamanla. Bakın etrafınıza, gözlerine kalın bir perde ile dolaşan bir yığın insan göreceksiniz. Hani bir laf vardır, gözüne perde inmiş derler. Bir nevi ölüm demektir bu. Öylesine kalındır ki seçim duvar olmuştur, hayat görünmez bir eziyettir onlar için. Nasıl uyurlar geceleri diye düşünürüm bazen kendi kendime, ‘ya da’sını dürüstlükten yana kullanmayanlar için. Bilmezler mi, her bir kendine isyan yanlış seçim daha da büyüyerek bir dağ misali bulacaktır hesaplaşmak için ya bu hayat ta yada bir başkasında. Nasılsa bu hassas denklemin bir eşiti olacaktır eninde sonunda.

Aslında eğlenceli bu bilmeceyi çözmeye çalışmak. Acılar, hüzünler bir yana hayatın içinde tuhaf bir mizah var. Ben her zaman tanrının gülümsediğini hissetmişimdir. Böylesine muazzam bilmeceyi yaratanın sonsuzda bir gülümseyişi olmalı diye düşünürüm.

* * *

Tüm bu olma veya olmama çabası ne için? Hiçliğe varmak için. Komik değil mi sizce? Bence hayli gülümsemeceli bir durum hayat. Kurgunun içinde olsun diye yaptıklarımızın bir listesini çıkarsak ve olmasınlar ile karşılaştırsak; sonuç nedir acaba? Sonuç ne için? Maddi her olma durumları zaten başlı başına trajik komik. Her bir dünyasal parçayı burada bırakıp gidiyoruz aslında. Para için söylenen yalanları düşünün, dürüst olmama oyununu oynayanlar zaten her şeylerini burada bırakıp gidiyorlar. Ne ile yolculuk yaptığımız önemli olan. Taşıdığımız yükün ağırlığı kadar bir sonraki var olmamızı da biz beliriyorsak, ne için bunca dürüst olmama çabası. Bu komik değil de nedir?

* * *

Bu hassas ve muazzam oyunda perdeler inip kalkıyor, gösteri devam ediyor. Gülümseyen sonsuz bir izleyici önünde her şey öylesine şeffaf ve net ki. Her bireyin kurgusu da belli, hangi cümle ile ne ifade edeceğimiz seçimi bizlere kalmış. Doğaçlama rolümüzü oynuyoruz. Tül perdenin neresinde oynayacağımıza da biz karar veriyoruz. Tüm evren her oyuncuyu en doğalınla izlerken, biz dürüst olmamak ile yalnızca kendimizi kandırıyoruz. Yolu saydamlıktan geçenlere de gülümsemeler hep ışık olacaktır.

Olmak ya da olmamak, bütün mesele ‘ya da’ da dürüst olmak.

Sevgi ile kendiniz gibi kalın...
Yazının devamı...