"Bahar Korçan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bahar Korçan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Bahar Korçan

Aslında ben tatildeyim

26 Ağustos 2004
Bir sabah martısı var evimizin. Her sabahın köründe aynı saatte, aynı iskelenin aynı sağ köşesinde benimle birlikte denizi seyrediyor.

Bu sakin deli duruşa katılan başkaları da var. On bir ördek ordusu aynı saatinde günün, üç kez genel koy gezisine çıkıyorlar.

Peş peşe, dip dibe, sırayı hizayı bozmadan ailece.

Akşamüstü çay saatinde evin önünde çamaşır ipi misali uzanan telefon kablosuna gelip mutlu mırıltıları etrafa saçan bir çift kumru da var. Sonra gece gökyüzünle yüzleştiğimizde hep aynı yerinde duran ve milyonlarca küçüğü büyüğü ayı cinsinden veya Venüs türünden yıldızlara ne demeli. İnsan tatilde böyle tuhaf sabitliklere takılıyor işte. Yapacak şey olmayınca, kumruların geliş saatini, denizin akış yönünü falan saymacalar başlıyor.

* * *

Aslında genel akış içindeki hayatın nasıl da tesadüften arınmış, hesaplı sabitlikler olduğunu keşfediveriyorsunuz aniden.

Anladığınız üzere ben aslında tatildeyim! Bana ne dünyada olup biten insana özgü detay yumağından. Herkes bir çuvala, ben bir deniz kenarına, türünden bencilce duygular içerisindeyim. Kendimi tuzlu yosun kokulu denize atıp, çıkınca saçımı bile yıkamaya üşenip, hayatı çulla çaputla geçen biri olarak, bir eskimiş tişört, bir bikini türünden, mümkünse en çıplak ve giyim kuşamdan arınmış olarak kendimi doğaya teslim etmiş durumdayım.

Tatilin bu kısa süreli bencilliğine hayranım. Her şeye hayır deme özgürlüğüm var. En başta beynime hayır diyorum. Hayır daha fazla düşünme, irdeleme, karşılaştırmalı, indirgemeli, kısa yoldan çözümler bulmacalar gibi akımlara paydos.

Kısacası ben ‘pause’ düğmesine bastım, tatildeyim.

* * *


Sakin bir deli olduğumu da kabullendim. Nasıl rahatım anlatamam. İnsanların yüzüne anlamsız boşluklarla bakıyorum. Hiç konuşmuyorum. Tek derdim, ördekler, sabah martısı, bugün de balık yakalayamadık türünden uçuşası olaylar. Yaşasın ben! Derken düşürerek imha etmeye çalıştığım telefonum çaldı. Aslında açmamak gerekti ama açtım. Bir anda su akar sakin bir deli olarak ben bakar durumundan, İstanbul’da çok çalışan, çalışmaktan denize bile bakamayan ben diyarından bir ses geldi.

İş durmuyor. İş hepimizden hızlı. İş hain bir robot gibi geceleri bile uyumuyor. İş ile deniz bir rauntta yine karşılıklı atışıyor. Kıvırdım, sıyırmaya çalıştım. Günlerdir sakince çalışmayan beynim aniden uyandı. Haydi dedi, çarklar dönmeye başladı. Telefonu uzaya fırlatasım geldi.

Gücüm yetmedi.

* * *

Sonuç: Ben işlere dahil olmak için erken dönmek zorundayım. İşte tam burada bir ağlama efekti iyi gelirdi. Neyse, bir günlüğüne giyineceğim, durmuş beyin hücrelerim ile boğuşacağım, ama sabit dönenceler dünyasında bir problem daha çözmenin tadını yaşamak fena olmaz diyeceğim. Yani kendimi hafiften kandıracağım. Bu da bir çeşit sabitlik işte, dahil olmadan yaşam olmuyor.

Şimdi en önemlisi, ben yokken sabah martısı acaba saatinde gelecek mi? On bir ördek klasik koy turunu tamamlarken başlarına bir şey gelir mi? Zira köpeğim Tara’nın onları yemek yutmak gibi hain bir planı olduğundan eminim. Onları Tara’dan kim koruyacak? Çay saati kumrularının aşkları yaz aşkı türünden sona erer mi? Denize ben olmayınca hangi deli bakıp göz kulak olacak merak içersindeyim.

Birazdan çıplaklığıma üzülerek son verip, yeniden ve yine giyim kuşam dolu dünyama geri dönme hazırlıklarına başlayacağım. Beni bekleyen bir dolu fuarlar serisi var. Sabit yaşamak dürtüme ne güzel ben deliyim diye ara vermiştim. Giderken bu yosun kokulu huzur dünyamın beni bekleyene kadar bir yere gitmeme düğmesine bastım, sıkıca çengelini de taktım. Merak etmesinler diye de bir de not yazdım, iskeleye astım.

Şimdi sabit deli durumumu yaşamak için şehrime geri uçuyorum.

Hoşça ve kendi deli divane halinizi koruyarak kalın...
Yazının devamı...

Bir ılık gece bir festival bir uçan adam

23 Ağustos 2004
Rüyada mıyız hep birlikte 2000 kişi, aynı anda hayallerde el ele dolaşıyoruz sanki o gece, Bodrum’un Kalesi’nde.

2. Bodrum Uluslararası Bale Festivali’nden söz ediyorum. Ilıklı, yaz rüzgarlı o gece, dünya bale yıldızlarından çeşitli eserler seyrettik. Bodrum’un gece kahkahası, kadehi, beden odaklı sofraları bir yana, o gece sahneyi dansçılarla paylaşan 2000 kişi bir yana.

Nasıl kalabalık, nasıl bir ilgi anlatamam. Yerime erkenden oturup, gelenleri izledim. Meraklı gözlerim radar taraması gibi herkesi inceledi.

Eh! merak ediyorum. Sıcağında bir Bodrum gecesinin, kimler bırakıp da gelmiş dansı, şarkıyı, kim bu canım halkım diye insanların yüzlerine öylesine dikkatli meraklı bakıyordum ki bir ara abarttığımın farkına vardım.

Neyse, olay güzeldi. Doyurucu, akan, insanı sarıp sarmalayan. Bir yaz gecesi rüyası gibi çok iyi geldi. Hazır yeri gelmişken, böyle bir etkinliğe emeği, yüreği geçen Devlet Opera ve Balesi genel müdürü Remzi Buharalı ve tüm ekibine, eline sağlık demek istiyorum.

Hep şarkı, hep türkü konserleri ile bilinçsiz beslenme zorunluluğunda bırakılan insanlarımıza bale bir başka penceredir, bir başka oluş şeklinin ifadesidir diyorum.

* * *

O gece farklı ülkelerden bale yıldızlarını izledik. Giselle, Poeme, Carmina Burana, Febrile, Esmeralda... Bir de farklı bir eser vardı. Eserin adı Darbuka, koreograf Alpaslan Karaduman, dansçı Serhat Güdül.

İkinci perde bittiğinde kutlamak için Serhat kuyruğuna girdiğimde; çeşitli eserlerinde birlikte çalıştığımız, ruhunu, sanatını sevdiğim koreograf Geyvan MC Millan ile karşılaştım.

Serhat’tan çok etkilendiğimi ve ne düşündüğünü sordum. Bana çok samimi ve yalın bir cümle kurdu.

‘Bu adamın tekniği öylesine muhteşem ki, dünya yıldızları ile boy ölçüşür inan’ dedi.

Serhat ile karşılaştığınızda onun sahnede bu kadar büyüyebileceğini hemen kavrayamıyorsunuz. O tam anlamı ile küçük bir dev adam. Serhat kendi inandığı yolda aşk ile bağlandığı sahnede öylesine başarılar elde etmiş ki sizlerle paylaşmadan içim rahat etmez.

1977 Berlin doğumlu. Ankara Devlet Konservatuvarı’nı bitirip, 1998 yılında solist dansçı olarak Ankara Devlet Opera ve Balesi’nde dans etmeye başlamış. Ve sonrasında gelen ödülleri duyunca şaşkınlık geçiriyorum.

Niye daha önceleri duymadım diye kendi kendime kızıyorum. Sizler de kendinize kızmayın diye hemen yazıyorum. Bakınız ödüller listesine:

1996 Uluslararası Varna Bale Yarışması 4.

1996 Councorde de Paris 3.

2000 Uluslararası İsrail Mia Arbotova 1.

2001 Uluslararası Helsinki Bale yarışması finalist

2002 Uluslararası Nagoya Bale yarışması Japonya jüri özel ödül.

2002 Uluslararası Lüksembourg Bale yarışması 2.

Bu yarışmalar çağdaş Türkiye’yi dünyaya anlatmak açısından çok önemli. Serhat, ‘Kalite olarak bale konusunda iyiyiz ama az biliniyoruz’ diyor. Bu yarışmalardan en önemlilerinden biri olan İsrail’deki Mia Arbotova’da dünya birincisi olması, onun bale dünyasında bir Türk dansçısı olarak birçok yarışmaya ve festivallere davet edilmesine yol açmış.

Uluslararası bale yarışmalarında bir dereceye girmek gerçekten çok prestijli bir oluşum sağlıyor. Hem dansçı hem temsil ettiği ülke için.

Bu arada söz buraya gelmişken, Türkiye’ye bu onuru 1978 yılında Varna’da kazandıran ilk dansçı olan ve şu anda Antalya Devlet Opera ve Balesi’nin müdürlüğünü, aynı anda da Portekiz Devlet Balesi Artistik Direktörlüğünü de yürüten Mehmet Balkan’ı da unutmamak gerek.

* * *

Bodrum’da ılık rüzgarlı bir bale gecesinde, bizden bir dünya sanatçısını izlemek beni çok gururlandırdı.

‘Gelecek planların nedir’ diye sorduğumda, Serhat bana iyi bir eğitimci olmak istediğini söyledi. Bunca dereceden sonra, dünyanın birçok topluluğundan davet alan bu başarılı dansçıya, bir de niye gitmediğini sordum.

Bana yaşadığı deneyimlerini burada paylaşmak istediğini söyledi. Sonra ekledi; ‘Türkiyeli olmak çok özel bir durum, ben kendimce genç dansçılara iyi bir örnek oluşturuyorsam ne mutlu bana’ dedi. Ben bu küçük sarışın dev adamı, bu dünya görüşünden ötürü çok sevdim. Yolu açık, sahnesinde ışığı, alkışı bol olsun.

Yüreği danstan geçen herkese ve bu sahne büyüsünü paylaşan tüm izleyenlere sevgiler...
Yazının devamı...

Köksüzlük

19 Ağustos 2004
Sonrasında bu kelimeler bütünlüğüne 2004-05 sonbahar ve kış koleksiyonun dokuları ve tasarımları da eşlik etti. Sizlerle paylaşmak istedim.

* * *

Bu aralar, arasında kaldım zamanın.

Ağır ve çekilmez geldi yerçekimi.

Çok uzun anlar boyunca çekti uzattı beni.

Her hücremden kopma derecesine geldim artık.

Her karemden, metre karemden, bölünmez sandığım tüm asallarımdan,

Sınırsız hızlardan, sözde bizce geçilmez ışıktan, en dip gölge düşünceden, en temiz su pıhtısına bulaşmış insan geninden,

Bildiğim bilmediğim tüm köklerimden ve belirsiz sinsi öğretilerinden.

AİT OLMAMA HAKKIMI KULLANMAK İSTİYORUM!

AİT OLMAMAK!

Aslında herkes hiçbir yere ait değil.

Herkes her yere ait.

Her yer ve herkes Tek’e ait.

Ne zaman kaydedildiğini unuttuğumuz ilk anlardan beri hep kendi çemberimizi korumak üzere programlandık. Önemli olan kişisel metre kareler, ulusal yüz ölçümleri... Çıkarlar çıkmaz oldu bizim için. Birlik bütünlük karşıt kıyılar oluşturdu. Bir’i ve Bütün’ü korumak önce onu anlamakla başlar. Yanlış anladık tüm dünyaca bu kelimelerin açılımını. Biz bizi koruyalım gerisi rüzgar olsun uçuşsun...

Köklerden gelen bilgiler ve bilgeler bizi bir adım sonrasına hazırlar.

Kök duygularını içinde kitleyip saklama,

Her hücrene, her bilince yay ki

Her yere ait olanlardan olasın.

Gerçek bilgeler her yere ait olup her olandır.

Gerçek insanlık sınavı budur.

* * *




Köksüzlük

Paylaşmak

Bir bakmak

Farkında olmak

Aynı çember içinde olmak

Köksüzlük

her şeylik demek.

Köksüzlük

Tut, anla

Tut, sakla

Tut, bırakma

Algısızca

Bağlılıkla

Kör

Köklülük sen

Kıpırtısız ve

Küçüksün

Ait olma

Ama aslında bırak tutma

Her şeylik

Hiçbir şeylik

Aynı çember içinde

Heplik

Heplik

Heplik
Yazının devamı...

Biz

16 Ağustos 2004
Sözünde ima, bakışında maske

Amacında sapma, ruhunda yer kapma

Hadiseli karşılaşma, hedefi tutturma

Hesaplarda hayatla karşılaşma

Olmadan,

Şöyle sakince yaşasak diyorum.

Şöyle kelimesini genleştirsek, açsak ş ile k’ yi, uzansak sakincenin koynuna, sarsa sarmalasa bizi yaşamak ve huzur tek derdimiz olsa artık. Artık ülkece derdimiz kimliğimiz olmasa. Yabancısında başka toprakların bizi görünce, ay burada da ne çok olmuşuz yahu demesek.

Biz bizi sevsek keşke. Biz bizi kıyı köşe tanısak. Köşe bucak kaçmadan gerçeklerden, kabullensek olmuşları, süzgecinden akıtsak bulantılı kırıntılarını tarihin, öğrensek hataların kıymetini, üstüne övünmeği alsak böbürlenmeden başarıların ve artık milletçe huzurlu olsak; diyorum bir başıma ben!

* * *

Her sabah gazeteleri açıyorum, saat 07.00 ile 07.20 arası. Matbaanın taze mürekkep ve kağıt, ve de taze haber kokusunu çok seviyorum. Gazeteyi ilk ben açmaya bayılıyorum. Önemli bir sabah anı bu. Memleketimin gazetesini seviyorum. Dünyaya, evimin kahvaltı sofrasının kenarından benim harflerimle bakmayı seviyorum.

Okuyorum hayatı, okuyorum bizi, bizim dışımızdaki birçok şeyi. Akıyor cümleler, başka beyinlerden başka köşelerden düşünceler soframa dökülüyor. Anlıyorum, bazen insana dair mi diye hayrete düşüyor, anlamıyorum, karşılaştırmaları görüyorum, istatiksel biz nerdeyiz, onlar neredelere bakıyorum.

Türkiye kaçıncı olmuş hangi konuda, dünyanın neresindeyiz sayfalar anlatıyor, ben dinliyorum.

Dinledikçe cümleleri, hep aynı bir çaba çarpıyor gözüme. Bizi, başkalarına anlatma çabası. Hep bir cümle kurma isteği. Biz aslında buyuz, sizin sandığınız gibi bir Ortadoğu ülkesi gibi gözüksek de biz öyle sandığınız gibi değiliz.

Biz şöyleyiz, böyleyiz, lütfen inanın vallahi billahi biz iyiyiz, gerçekten iyiyiz. Bakın durumlara, işte olanlar, olacakları zaten siz planladınız biliyorsunuz. İşte tüm sınav kağıtlarım, lütfen bize inanın... türünden çeşitlemelerle geçiyor hayatımız. Derin nefesler alıyorum. Kendimce kurgular dönüyor kafamın içinde.

Oyunsuz, plansız bir anlatısı olsa da bizler başbaşa kalıp tüm milletçe şöyle bir anlatsak yeniden kendimize kendimizi. Görsek tüm netliğinle röntgenimizi. Bu kimlik anlatma durumundan, anlayıp, bilinçlenen olumlu sessizliğe geçer miyiz acaba?

Zira kişi kendini tanıyınca artık anlatma ve inandırma gereği de duymaz.

Bilinç yerine oturunca, bilgi iş doğurur, iş iyiye götürür ve sessizce huzur gelir.

* * *

Her Avrupa Birliğine acaba bizi de alacaklar mı cümlesi duyduğumda, artık rahatsızca irkilir oldum. Bu ne kısır döngü soru çeşididir, ne çok severiz böyle cevapları muammalı soru çeşitlerini milletçe, şaşarım. Siyasi kişiliklerden, köşedeki bakkala kadar herkes yazılacak bir cevap cümlesi arıyor.

Cevap bizde millet.

Cevap hedef olmuşsa gelecek Türkiye için, vah derim. Bırakalım hep birlikte cevap, cümle aramayı. Önce kendimizi tanıyalım. Her ne isek yurdumun, neresinde ne yapıyor isek, daha iyi ve kaliteli nasıl yapalım diye özden bir kendimize bakalım. Adam sendeciliği, kısadan köşeleri dönmecilikleri sözlükten çıkarıp, daha iyi nasıl olurumu, insanımıza saygıyı, Türk olduğumuz için boş cümlelerle övünmekten öte Türk olmanın bu özel ayrıcalığını hayata geçirip uygulamak gerektiğini artık anlamak gerek.

Atatürk’ün sözlerini okullarda ezberledik ya hep birlikte. Şimdi artık onları inceden anlamak ve uygulamak lazım.

Biz bizi sever ve anlarsak; belki artık dünyaya kendimizi boş cümleler ile anlatma çabalarından, coğrafyasının kıymetini bilen, kimlik bulanıklığı durulmuş, ülkesi, kendi ve sonuçta dünyası için kaliteli iş çıkaran, insan olma bilinci yüksek bir Türkiyeli olarak yalnızca sessizce huzuru yaşarız.

Huzur yanında boş cümleleri barındırmaz zaten, huzur yalnızca bilinci aynı olanla paylaşılır.

Huzurlu kimliklere...
Yazının devamı...

Özlem sofrası

12 Ağustos 2004
Yakında bedenimde nemden çeşidi bol bitkiler filizlenecek. Bir de Latince bir ad buldum mu kendime, ben artık bir sera bitkisiyim.

O sınıra geldik, şehirce.

Birileri üstten avuçları ile bastırdıkça bastırıyor, biz de aşağıdakiler olarak sıkıştıkça sıkışıyoruz. Yakında köşe bucak eriyik halinde sıvı birikintilerimize rastlarsanız şaşırmayın.

Şehirde sıcak olmuyor.

Nerde güzelim serin kış, şöyle bir kazak atarsın sırtına tamamdır. Kendinde olursun, diri beyninle daha duru düşünürsün. Akmazsın, kokmazsın, bitkiye dönüşmezsin. Karar verdim ben kışı daha çok beğeniyorum şehrim ve kendim için. Bir de yeni kış sezonu için mağaza hazırlıkları var, heyecanlıyım.

Gönlüm iyiden özlemden kış’ı arar oldu.

Bir çeşit özlem kuşağı içinde yaşıyoruz biz insanlar. Devamlı bir şeyleri özleriz. Elimizdedir ama biz başkasını özleriz. Hep daha farklısını, bir tık ötesini isteriz. Sürekli özlem kuşağında dolaşıyoruz. Tatminsiz varlıklarız kabul etmek gerek. Hayatımız geçer gider, ne için, özlediklerimize kavuşmak, bu kavuşmanın maddi karşılığını kazanmak için çalışmak.

Bu denklem bu kadar basit mi gerçekten?

Doğuyoruz ve ölüyoruz.

Bu iki kelime arasına neler sığdırıyoruz bakmak gerek. Keşke her insan kendi cümlesini hayatla ilgili, oturup yazabilse. Kimbilir kaçırdığımız ne çok şey var. Cümlenin kısa ya da uzun oluşu değil önemli olan, kritik nokta neyi kavradığımız ile ilgili.

***

Bence en yorucu duygudur özlem. Beklemek yorar, farklı varyasyonlarını üretmek yorar, negatif kasesine koyarsın eşittir buhran gelir, pozitif kasesi sahte mutluluk getirir. Aman ne zor bir duygudur özlem.

Aşk ile ilgilisi çok acıtır, kişiliklere fevkalade zararlıdır. Tek iyiliği üretken bir insansan sana bol bol şiir, şarkı, beste yazdırır. Değilsen bir anda şair olursun, yaratıcı durumlara katkısı vardır. Madde özlemi çekenlere cümlem uzun. Denklemi, terazisi hassastır.

Hayat geçer, cümlenin sonu gelir evin son taksiti gelmez ise düşünmekten öte derhal yön değiştirmek gerektir. Bir de çoklukların özlem kuşağında yaşayanlar vardır. Onlar hep ve her şey benim olsunculardır. Sayısız evim olsun, her yeni çıkan zımbırtıdan muhakkak hemen alınsın, sezon mu açıldı, derhal özlem giderilsin, bende olmayan hiçbir şey kalmasın. Onların özlemi hep açtır ve bu yaşamlarında hep de aç kalacaktır. Yapılacak bir şey yoktur.

Bu açlığı deneyimlemek için gelmişlerdir dünyaya, kendi hallerine bırakmak ve sakince izlemek gerektir.

Her birimizin özlemleri mutlaka var.

Çünkü şeklimiz şemalımız böyle.

İnsan olmak bir nevi açlık demek. Öğrenme açlığı yaşayarak, hissederek doymaya çalışıyoruz. Her bir öğrenme sofrası, bir açlığı kapatmak demek.

Özlem dürtüsü terazi dengede ise bize çok zengin, derin sofralar sunabilir.

Terazide şaşma varsa, devamlı birbirinden farklı sofraya da otursak, hep aç kalkarız o sofralardan.

***

Şimdi sera zamanını yaşarken şehrimde, söylenirken bitki olduk artık diye sanmayın, kışa özlemim beni anımı sevmekten uzaklaştırdı.

Geçen gün yağan yağmuru öylesine severek içime çektim ki, atölyeden fırlayıp arka sokağa yaz yağmurunla buluşmanın keyfini yaşadım.

Şehirler sıcak, şehirlerde yaz sisi var, bazen bunaltıcı anların içinden artık tatile gitmek istiyorum haykırışları duyuluyor, tatilde keyif tadanların mutlu tembel gülüşleri duyuluyor bazen, ben özlediğim yağmuruma kavuşmuşum, ıslanmışım bir yaz gününde, özlemler dengede sofralardan sakinlik geliyor, özleme aç sofralarda bir hareket, hiç bereket çalışması sürüyor, hayat cümlesine bir kelime daha ekledik, kurgu akıyor gidiyor...

Sevgi ile kalın...
Yazının devamı...

Calvin ve Hobbes

9 Ağustos 2004
Özgürdük onlarla.

Sinemanın içinden, çocuk hayal alemine doğru uzanan sonsuz eğlence ve özgürlük yalnızca bizimdi.

Erkenden kalkardım. Herkes uyurken ben ayakkabılarımı bile giymiş olarak, camın önünde beni sinemaya götürecek teyzemi beklerdim. Teyzem eğlenceli bir kadındı. O da benim gibi çizgi dünyasında dolaşmaya bayılırdı. Hala da eğlenceli ve tıpkı bir çizgi karakter gibidir.

Bostancı’dan bir dolmuş, 15 dakika sonra Atlantik Sineması’ndayız. Önce aynı adlı pastaneye uğrarız ve mutlaka değişmez pazar sineması mönüsünün antresi; sıcak sosisli börek alınır.

Sosisli bir elimde, diğeri teyzeme yapışık, koşarak giriş yaparız sinemaya. Nedense hep geç kaldığımızı hatırlıyorum. Salon ilk karanlığına kavuşurken biz de fener ışına binip, hayal koltuğumuza otururuz.

Hepsi yakın dost.

Walt Disney dünyada en sevdiğim adam. Miki ve sülalesi. Sinir küpü Donald Duck, Varyemez amca, Ağaçkakan...

Sosisli böreğimden ilk ısırık, lezzeti hala damağımda. Bir yandan da kırıntıları yapışır bluzuma, sinir olurum. Ama birkaç saniye sonra çizgi karakterle bir olmuşum uçarım uçarım.

* * *

Hani ne olursa olsun hiç ölmezler ya onlar.

Bayılırım.

Başlarına binalar yıkılır, en çok da demirden örs düşer. Piyano gökdelenden tam tepesine nişan şeklinde iner ve onlar eksende cik cikleyen birkaç kuş saydıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkarlar ya, bayılırım mutluluktan.

Tüm gerçeklerin aksine onlar sonsuz mutlu ve sonsuz canlıdırlar ve sonuçta hikayeler hep mutlu biter. Çocuk çocuk sevinirdim işte. Bazen hala kendimi çizgi filmde bir karakter gibi hissediyorum. Kafama birileri devamlı örs atıp duruyor ben Gufi misali hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkıp yoluma devam ediyorum.

Bu kadar çok çizgi dünyasında gezinen bir çocuk ve teyzesi olarak ne yapalım biz böyle kaldık!

Sonrasında karakterler çoğaldı çizgi dünyasının. Daha vahşileri çıkıp geldiler karanlık köşelerden. Hepsi birer şahsına münhasır ucubeler. Her birinin mutlaka ve mutlaka bir anormal güç durumu var.

Örümcekli, böcekli, dev misali yeşil derili, delisi divanesi hepsi hayatımıza hakim oldular. Çizgiler kendilerini aşıp birer idol oldular. Vurdum kırdım, dünyayı kasıp kavurdu türleri türedikçe türüyor. Ben romantik bir eski model kartoncu olarak onlarla çok anlaşamadım. Ama, dünya ile tanışıklığı on seneyi aşan bir ikili var ki tanıdım ve cidden bağımlısı oldum. Daha doğrusu olduk. Kızım ve ben bir ‘Calvin ve Hobbes’ hastasıyız.

Bilenler bilir.

Bilmeyenlere bir tanıştırayım istedim.

Yaratıcısı, yazarı ve çizeri Bill Watterson. Washington DC doğumlu, aslında politika okumuş enteresan bir şahsiyet.

Aradım taradım, bir resmine dahi ulaşamadım.

Çünkü yarattığı karakterin tersine kendisi ortalıkta görünmekten ve şöhretten nefret ediyor. Kendi gizli kapaklı dünyasından öyle bir karakterler çıkmış ki, satış rakamları ve ulaştığı kitleler gerçekten etkileyici.

‘Calvin ve Hobbes’ adlı 16 çizgi kitabı, 22 ülkede yaklaşık 30 milyon kopya basılarak satılmış. Yazar ve çizer olarak bir çok ödül almış.

* * *

Bill Watterson’un karakterlerinden bahsedeyim.

Calvin sadece 6 yaşında bir erkek çocuğu. Hobbes da onun ‘sözde’ hayaldeki bir oyuncak kaplanı. Maceranın diğer oyuncuları; Calvin’in annesi, babası, bakıcısı ve çeşitli okul arkadaşları arasında geçiyor. Böyle cümlesi kurulunca basit ve sıradan bir kurgu gibi gözükse de Calvin tanıdığım zekası en başka işleyen insan modeli.

Okurken kahkahadan ve şaşkınlıktan bazen donup kalıyorsunuz ve birden bir endişe kaplıyor içinizi ‘Ya benim de böyle bir çocuğum olsaydı, ne yapardım’ diye.

Aslında hayatın gerçeklerine bu derece yalın inmesi, bir çocuk gözünle hayatın algısının ne derece saydam olduğunu bize tüm çıplaklığı anlatması ve tüm bu algılar doluşurken, beyninize üstüne güldürmesi tam bir lezzet bence. Türkiye’de Remzi Kitabevi tarafından yayınlandı. Ama yalnızca iki kitap çok az geldi. Yabancı versiyonlarını kucaklayarak taşıdık ve okuduk kızımla.

Gönül ister ki Remzi Kitabevi bu serinin devamını da bize kazandırsın.

Dünyayı başka bir alternatif pencereden yaşayan bu haylaz küçük çocukla, şaşkın bilge kaplanı Hobbes ikilisi, her okuyuşumda beni çocuk hallerime hızla geri götürüyor.

Hatırladığım tek şey de çılgınca eğlendiğim.

Çocukluğunuzu hiç unutmamanız dileği ile...
Yazının devamı...

Biz’e ait

5 Ağustos 2004
Açtım. Ben dışında olanlara baktım.

Bir gün, yağmur sonrasında sokağa çıktım.

Bir su birikintisinin kıyısında durdum.

Suyun aksinde, içime baktım.

Bir sabah erkendi, çok erkendi. Beş gibisinde sabahın.

Birçok kuş kanadı geldi ses olarak.

Uyandım.

Çitlembik ağacı sabah mavisinde iken, gökyüzüyle;

Yüzleştim.

Yürürken, yalnızca kendimle ilgili iken,

Yerlere düşmüş, erken yaz bitimi yaşamış bir manolya yaprağı ile karşılaştım.

Renkleri, cilalı karamel türünden.

İnceledim, hayran kaldım.

Alt katın balkonuna kumru bir çift yuva yapıyor.

Dakikalarca mutlu çalışkanlıklarını seyrettim.

Sevindim.

***

Ne çok saklanmış gülümseme var hayatımızda. Birileri ‘Bonus’ gibi, kıyılara köşelere serpiştirmiş bu pırıltıları. Sahibi yok bu hazinelerin. Onlar gören herkesin. Devamlı dönüyor bu filmler her yanımızda. Karakterler değişik, amaçlar aynı. Görüp, paylaşmak sonuçsuz, hiçbir niyetsiz dahil olmak, bir nefeslik onlarla solumak ve nihayet gülümsemek. Aslında ne kadar önemli.

Kendi çemberimizi yaratırken hayatta. Bazen binbir tortu ile doluşturuyoruz yörüngemizi. Gerçek dünyanın, gerçek değişmez değerleri. İş ve gerisindeki kutu kutu tortu depoları, aşk’ın ne gelirse kabulum kırıntıları, ailenin mecbur-görev yaptırımlı genetik birimleri, insan olmanın gerekli gereksiz binbir çeşit detay çöpleri ile bir güzel yaşamaya çalışıyoruz.

Şöyle bir silkelenmek gerek ara sıra. Çerden çöpten kurtulmak gerek. Hep zorunlu olmalar fazlası ile çember içi kirlilik demek. Düşünce temizleyen bir makine olsaydı da, girse idik hep beraber el ele. Ne güzel olurdu. Kurtulurduk o zaman gülümsememekten.

Büyüklük çeşidi tartışılır bir şehirde yaşıyorsanız benim gibi. İşiniz daha da zor. Bin, milyon kırıntısında şehrin ve dahil olan insanların, düşünün bir kere ne de zordur temiz düşünce ile var olabilmek. Hep bir art niyet, hep bir çıkar bombası vardır başkalarının çemberlerinde ve siz bilerek bilmeyerek o çemberler içinde gülümsemeye çalışırsınız. Olsun, türünden omuz silkip devam ederiz ya da onlar gibi tortu oluruz. Ama gülümsemek dünyaya bir katkıdır, unutmamak gerek. Kendince içine somurtmaktan bahsetmiyorum. O bir duygu durumu. Ben, kendine ve dış çembere çöp olanlardan söz ediyorum.

Hayat ne olursa olsun olağanüstü bir kurgu. Acısı da büyük bir deneyim, fazladan mutluluk, bingo. Geridekiler inceden, kabadan detay. Kalan gönüldeki birkaç anı, yüzdeki bir küçük gülücüktür. Gerisi boş, gerisi aldatıcı yalan.

Çersiz çöpsüz, gülümsemelere...
Yazının devamı...

Bir kocaman yürek

2 Ağustos 2004
Uçup duran sihirleri vardır tanrının. Her bir damla bir sihirli denklem taşır. En çok da notalar anlatır tüm bilinmez, görünmez, başka diyarların seslerini. Ses sihirdir bence. Vardır ama dokunamazsın. Vardır ama göremezsin. Yalnızca duyarsın. İçine dolar notalar, sen gözlerini kapar sana avuç avuç sunduğu başka diyara dalarsın.

* * *

Merhaba, diye sıktığında kocaman elinle elimi; onunla tanıdım, bana nota nota sunduğu kocaman evrenini. Yeşil koltuğunda oturup stüdyosunun, ‘Kapa gözlerini’ dedi. Şimdi sana anlatmaya başlıyorum kendi eksenimi.

Karşımda Star Wars’un sakar sevimli iki metrelik Jar Jar karakteri. Bindik, Jar Jar ve ben onun son sistem uzay gemisine, hep birlikte gidiyoruz Rahman Altın galaksisine. Notalar içimize akıyor, notalar bizi son hızla kaplıyor, sihiri tanrının Rahman kanalı ile bize berrak, temiz bir sayfa gibi aktarılıyor.

Dinlettiği her ayrı eserinde, beden burada hapis, ruh başka diyarlarda mutluluktan çığlıklar atarak dolaşıyor. Kimi anlar yaşlar akıyor gözlerimden, diplerde kıyısında ruhumun özenle üstünü örtüştürdüğüm kırıntıları asice tutup çıkarıyor notalar, kimisinde do‘nun mi‘nin yaramazca gıdıklayıp gülümsetiyorlar beni.

* * *

Bazen ilk karşılaştığım bir gezegeninde Rahman galaksisinin, bilmediğim lisanda ‘merhaba’ dedirtiyor. Böyle bir gezinti zaman yolculuğu gibi. Geçmiş gelecek hepsi kıvrılmış bir yerinde uzayın, büküm olmuş bana geçiyorum kara delikten, geziyorum istediğim alanlarda Rahman’ın notalarıyla.

Rahman Altın, tanıdığım en özel alternatif varolanlardan. Besteciliğin yanında aslında o bir opera sanatcısı. Ekranın karşısına oturup da zaplamazsanız eğer ‘reklamlar’ bölümlerini. Aşina olduğunuz bir çok cıngılın bestecisi.

* * *

Son aylardan birkaç örnek: Pepsi ‘Altın Kapaklar’, Akbank, Ford Transit, Zorlu Holding, Vestel ‘Süreyya Ayhan’, Eurovision 2004 açılış kapanış bestesi...

Saymakla bitmez uzunca bir beste listesine sahip. Sonra, Ankara Devlet Opera ve Balesi için bestelediği ‘Şehir Orman’ adlı iki perdelik modern dans performansı geliyor. Sonrasında beraber çalışmanın ürünleri var Rahman ile.

2003 Bahar Korçan New York Fashion Week defilesinin ‘Sır’ isimli koleksiyonumun ve 2004 ‘Köksüzlük’ koleksiyonumun New York defilesinin besteleri geliyor.

Tüm bu besteler haricinde, Rahman‘ın bir hayali var. Film müzikleri bestelemek. Bu hayali onu 2002 yılında, ASCAP (American Sociaty of Composers Authors and Publishers) ve 20th Century Fox tarafından düzenlenen 15. ASCAP Film Scroing Workshop’una götürdü. Her yıl dünyadan seçilen 10 film müziği bestecisinden biri ve Türkiye’den bu hakkı kazanan ilk kompozitör olarak aynı sene Los Angeles’a bu workshop‘a gitti.

Orada yaptığı çalışmalar sonrası, onun ışığını görmekte gecikmeyen büyük bir film şirketinden heyecanlandırıcı bir teklifle karşılaştı. Hayalini kurduğu Hollywood filimlerinin müziklerini bestelemek fırsatını değerlendirmek için yakında oralara doğru uçuşacak.

* * *

Beni asıl şu anlarda uğraştığı film çok etkiledi. Uzunca zamandır, olayları, başına gelenleri ve tabii ki filmin örneği yok karakteri Cem Yılmaz, filmde G.O.R.A. olunca, üstüne üstlük müziklerini de Rahman Altın yapınca; heyecan doruklarda bu filimi bekler oldum.

Rahman ser verip sır vermez bir Star Wars karakteri olduğu için henüz bir tını dinlemiş değilim elbette. Ama beni peşinden sürükleyecek gibi gözüküyor.

* * *

Bu arada niye bu kocaman adamı Star Wars karakterlerinle özleştirdiğimi belirteyim. Rahman belki de en büyük Star Wars oyuncaklarının koleksiyonuna sahip. Bu özel ve garip koleksiyonu görmek için de bir takım özel şartlardan da geçmeniz gerekiyor.

Söz ver diyor size ciddi ciddi, söz ver bir gün sen de bana bir Star Wars oyuncağı alacaksın. Söz ver dostluğumuz hep böyle sahici kalsın, söz ver tanrıyı hiç unutmayacaksın. Söz ver sevgini içinde hep koruyacaksın. Söz, deyince galaksisinin kapısını aralıyor ve yolculuk başlıyor.

* * *

Sizlerle paylaşmak istedim bu kocaman yürekli adamı. Hayat ışık hızınla akarken, bir anda kendi varolmasını, farklı hayallerini, yaratıcı yeteneklerinle ve iyi insan olma durumunla harman yapmış Rahman’ı görünce sevindim. İstedim ki sizler de tanıyın, dinleyin.

Yakında G.O.R.A. ile yüreklerinize gelecek bu besteciyi önceden hissedin istedim.

Sevgi ile kalın...
Yazının devamı...