"Bahar Akıncı" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Bahar Akıncı" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Bahar Akıncı

Kars başardı, İzmir de başarabilir

18 Aralık 2016

Boğatepe’deki değerli peynir üstadı İlhan Koçulu’nun mütevazı köy evinde kurulmuş olan sofrada, ailesiyle birlikte, olağanüstü güzellikte bir kahvaltı ettim.

Çünkü biliyor musunuz, bu topraklarda bu olağanüstü peynirlerin yapımı 1924’te başlamış ve burası hala bir mahrumiyet bölgesi.
Doğa üstü şartlarda, geleneksel yöntemlere birebir sadık kalarak, dünyanın en lezzetli kaşarını, gravyerini ve balını üretiyor Kars!
Ve çok gurur duyduğum, buraları görüp hikayesini dinleyince gözlerimi dolduran bir başarı:


KARS KAŞARI DÜNYANIN HER YERİNDE GEÇERLİ BİR COĞRAFİ İŞARET BELGESİ ALDI!
Kars Kaşarı önceden Türkiye içinde geçerli bir coğrafi işaret belgesi almıştı. Ama bu yeni belge ile geleneksel yöntemlerle üretim yapan bir mandıra Türkiye’de ilk kez gıda güvenliği açısından uluslararası geçerliliği olan ve Kars Kaşarı’nı dünyaya açan IFS Sertfikası’nı aldı.


BU NE DEMEK?
Artık bu logoya sahip olamayan üreticilerin peyniri Kars kaşarı kabul edilmeyecek ve bu logoya sahip üreticilerin peyniri dünyanın her yerinde satılabilecek (bu serbest dolaşım belgesi olmadan yurt dışında hele Avrupa’da peynir satabilmemiz imkansızdı).
Bu süreçte İlhan Koçulu hoca ve buradaki vizyon sahibi mandıracıların çabasını anlatmam mümkün değil. Resmen kendilerini bu işe ve Kars’a adamışlar. “Biz çocuklarımıza, torunlarımıza işletme değil, tüm dünyada geçerli bir miras bıraktık” dedi. O gece bir tanesi gözleri dolarak, tam 3 yıl uğraşmışlar.
Kars Kaşarı için uluslararası coğrafi işaret belgesi almamızda Metro Türkiye’nin uluslararası boyuttaki danışmanlığı ve desteği de çok büyük, onlara da buradan minnettarlığımı bildiriyorum.
Tüm bunların sonucunda diyorum ki, Kars başardıysa İzmir’de başarabilir. Geçen yıl Türkye içi coğrafi işaretleme ürünü alan incir ve İzmir tulumu, eğer bu uluslararası belgeye sahip olabilirse, ürünlerimiz dünyanın her yerinde İzmir logosu ve işareti ile serbestçe dolaşabilir ve satılabiliir... Haydi İzmir, Kars başardıysa, sen de başarabilirsin!


İzmirli yazardan
dünyayı gezdiren kitap


DÜNYA tatlısı bir kadın ve bir hekim Ayşe Nalan Avcı. Aynı zamanda elinde fotoğraf makinesi, karış karış dünyayı gezen İzmirli bir gezgin. San Sebastian turuma katılan ve bana çok değerli bir armağan veren Ayşe Hanım’ın kitabını yeni elime alma fırsatı buldum. Uzakdoğu’dan Afrika’ya harika hikayeler ve ayrıntılarla dolu, zengin bir dile sahip “Görürsem Öğrenirim, Yazarsam Hatırlarım” isimli kitabını, farklı dünyaları deneyimlemek isteyen herkese öneririm.

Yazının devamı...

Bodrum’a da yerleşsen, bu ülke arkandan gelecektir

13 Kasım 2016

Geçtiğimiz haftalarda uzun zaman sonra ilk kez sonbaharda gittiğim Bodrum’a alıcı gözle baktım! 35’lerine gelmiş dayanmış (kadınlar için 20’ler, 30’lar ve 35’ler vardır; o 40’lar gelmez hiç) bir birey olarak, şunu sordum kendime; bir gün gelip de Bodrum’a da (evet Bodrum’a ‘da’) yerleşir miyim?

Cevaplara bakalım; 1) Hava lokum. İstanbul’da kar yağarken, Bodrum’da paçaları dize sıvayıp güneşleniyorsun (İskandinav olsan bikini giyersin) 2) Meyve-sebze-semt pazarı bol 3) Deniz var, deniz bol, üstelik Temmuz- Ağustos harici hiç bir denize para ödemek zorunda değilsin 4) Kışın da açık olan pek güzel lokanta var (aşağıda değindim) 5) Yazın bana fena halde batan, Bodrum’u büyük şehire çeviren zincir marketler, kışın batmıyor, sonuçta meşgale lazım 6) Yaz aylarındaki o çılgın trafik yok 7) Eş dost tanıdık var 8) O aynı eş dost tanıdıktan bir süre sonra fenalık gelebilir 9) Muhtemelen gıybet bol 10) Uzun yürüyüşler, doğa, yoga, kendinle kalmalar var 11) Düşündükçe şimdiden Bodrumlu deyimiyle ‘içlerim şişti’ 12) Herkes yerinde güzel (daha Bodrum yaşım gelmemiş) 13) Zaten nereye gidersen git, bu ülke peşinden gelecek, o nedenle sessizce dağılalım beyler.

Bodrum’dan 3 güzel kış lokantası

Orfoz: Zeki Müren Müzesi bitişiğindeki Orfoz, gerçek bir kabuklu deniz ürünü lokantası. Balıkçı değil. Balık da yok zaten. Bölgede çıkan en taze kabuklu ne varsa, usulüne göre pişirip masaya koyuyor iki kardeş. Zeytinyağı baş tacı. Çağlar ve Çağrı, nam-ı diğer Orfoz Kardeşler. İkisi de İTÜ mezunu.

Bodrum’a ve yaptıkları işe tutkuyla bağlılar. Kabuklu yakalamak ve pişirmek; önce Saroz Körfezi, ardından Bozburun’daki Orfoz’a dayanan bir anne-baba mesleği. Tek bir iş yapıyorlar; onu da güzel yapıyorlar. Kış boyunca Bodrum’da yaşayanlarla tanışmak için farklı tadım mönüleri ve geceleri düzenliyorlar, sosyal medya hesaplarını takip edin derim. Rezervasyon: +90 (544) 316 4285

La Pasion Espanol: Restoran Madrid ve Barcelona’da gittiklerim kadar iyi. Ancak ben size başka bir şeyden bahsedeceğim. 14 yaşında Kars’tan Bodrum’a gelip bulaşıkçılıkla işe başlayan, sonra tesadüf eseri Bodrum’un o zamanlar en ünlü lokantası Maça Kızı’nın tapas (İspanyol mezeleri) bölümüne çırak olan, işine gece gündüz asılan, yetinmeyen su gibi İspanyolca öğrenen, onunla da yetinmeyen dünyanın en önemli gastronomi merkezi San Sebastian’a gidip eğitim alan, çalışan, ustalardan sanat öğrenen, Bodrum’a geri dönüp bu lokantaya şef olarak giren ve en sonunda aşık olduğu bu İspanyol lokantasını satın alan ve atmosferinden servisine 10 numara yere çeviren Neco’nun hikayesi... Öğle yemekleri de çok lezzetli, akşam atmosferi de! Rezervasyon: +90 (252) 313 4594

Avlu Bistro: Barlar Sokağı’ndaki shot bar Avlu ile karıştırmayın. Burası, henüz bir yıl önce açılan, mini minnacık, bir tapas bar. Sanat Okulu Sokak’ta. Trüflü patates var, karides tempura var (baya iyi) – Sadece tapas değil, güzel yemekler de yapıyorlar. Hellimli dip burger efsane mesela. Fiyatlar makul. Hava güzel, sokaktaki Fransız tipi masalara oturun. - Rezervasyon: +90 (252) 316 3694

Yazının devamı...

Bir tatlı su yelkencisinin seyir defteri

23 Ekim 2016

Yelken kariyerimin ilk macerası; çeşitli kusmalar, kafamı yelken direğine geçirmeler, dalga yemeler, açıkta demirli teknenin merdivenine, altımda fışır fışır hareket eden lastik bottan sebep bir türlü tırmanamamalar, denize düşmeye ramak kalmalar, üşümeler, üşütmeler ile böylelikle tamamlanmış olacak.

7 milletten 1500 yelkenci, 125 tekneye nasıl sığar
Siz benim beceriksizliklerime bakmayın, Era Bodrum Yelken Kulübü çatısı altında düzenlenen 28. The Bodrum Cup Uluslararası Deniz Festivali ve Regatta, tahminimin çok ötesinde bir organizasyonmuş meğer. Geçtiğimiz yıllara dek, kendi halinde ama kesintisiz gerçekleşen, kendi yağı ile kavrulan organizasyon; bu yıl Palmarina, TAV, Nef, Bodrum Belediyesi, Türk Hava Yolları gibi sponsorların katılımı ile uluslararası bir boyuta ulaştı ve diplomasinin bile beceremeyeceği bir işe imza attı. 7 milletten insanı Ege Denizi’nde buluşturmak! Hollanda, İsrail, İsveç, İtalya, Yunanistan, Türkiye ve daha sayamadığım pek çok ülkeden 1499 yelkenci ve Türkiye’den katılan tek tatlı su yelkencisi ben, 5 gün boyunca inanılmaz bir yolculuk yaptık ve diplomasinin asla beceremediği bir şey başardık, kardeş olduk.

5 gün 5 etap; buna can mı dayanır
Yarışların ilk etabı, 18 Ekim günü Bodrum – Gümüşlük arası gerçekleşti ve ben hem fotoğraf, hem video çekmek üzere kendimi deli gibi rüzgarda giden, dört bir yandan rüzgar ve su yiyen bir zodyak botunun içinde buldum. Dört bir yanım yelkenliler, teknelerin içinde oradan oraya koşturan yelkenciler ve bir yandan da olan biteni görüntülemek üzere fotoğraf açısı kollayan habercilerle dolu. İkinci gün Gümüşlük’ten Yunanistan’ın Leros Adası’na doğru yelken açtık ve 2 gün boyunca orada iki farklı etap gerçekleşti. Neyse ki, hava biraz olsun sakinledi de benim gibi acemiler derin bir nefes aldı.

Hem Bodrum, hem Leros esnafı kazandı
Siz benim tatlı su yelkencisi olduğuma bakmayın, çok zorlu ve çok keyifli bir takım mücadelesiymiş yelken yarışı... Bodrum Cup, dile kolay 28 yıldır yapılıyor. Sert rüzgar, bolca tuz, yara olan eller, kimi zaman şiddetli fırtına ama bolca dostluk ve müthiş bir mücadele... 5 gün boyunca 5 koca etap. Ben ilk günden telef olurken, 1499 kişi her gün tıkır tıkır yarıştı, ben yorgunluktan bitap düşmüşken, akşamları da konserlerde en ön sıradaydılar arkadaş!
Evet doğru, bu yılki katılımcı sayısı yaklaşık 1500 kişiye ulaştı. Hayır 1400’ü tekne sahibi değil, pek çoğu beyaz yakalı, doktor, mühendis, öğretim üyesi, avukat hatta üniversite öğrencileri bile var aralarında. Farklı yelken kulüplerine üyeler, bütün bir yıl bu anı bekleyip antrenman yapıyorlar, zamana ve rüzgara karşı yarışıyorlar, kazanan kim oldu henüz ben de bilmiyorum, ama sonuç bu mücadelenin yanında solda sıfır bence!
Siz bu yazıyı okurken, Leros’tan dönen tekneler, son etap olan Yalıkavak – Bodrum atabı için yelken açmış olacak. Seneye bu heyecanı yaşamak için şimdiden kayıt yaptırmak isterseniz; www.thebodrumcup.com’a bir göz atın derim.

Yazının devamı...

İçim acıyor mahallesi, proje okul sokak

16 Ekim 2016

Türkiye’nin yıldızı eğitimde hiç bir zaman parlamadı. Kız çocuklarının okutulmaması ya da büyük şehirde üniversite kazanıp maddi imkansızlıklardan okun değil fabrikaların yolunu tutan ya da sırf üniversite okumak uğruna başımıza büyük çorap ören o cemaatin pençesine düşen “yıldız zekalar” konusuna hiç girmiyorum bile.

Bu ülkenin 80 ve 90 kuşağı olarak, hep bir gün eğitim sisteminin düzeleceği vaadiyle büyütüldük biz. Hiç bir zaman düzelmedi. Sınıflarımız 50-60 kişinin altına düşmedi, beslenmemiz kantinde yediğimiz kuru kaşarlı tosttan ileri gitmedi, beden eğitiminde spordan, müzik dersinde blok flüt yüzünden müzikten soğuyarak büyüdük.

Ama en azından ekol okullarımız vardı bizim. Hepimiz o okullara girmek için deli gibi çalışır, o okullara girenleri biraz haset, biraz parmakla gösterir, mezun olunca kolayca iş bulur, geleceğimizi (nispeten) garanti altına alırdık. Diğerlerimiz de (ben dahil) ya vasat devlet okullarına gider ya ailemizin durumu az buçuk iyiyse biraz daha iyi eğitim veren kolejlere yazılır ve her iki durumda da hayatta el yordamı ile (ama ne yaparsak kendimiz yaparak) iyi kötü bir yerlere gelirdik.

Ama en azından ekol öğretmenlerimiz vardı bizim, bir çoğu hayat adamı olan. Derslerine girdiğinde sana biyoloji, fizik, kimya kadar hayattan, sanattan, edebiyattan ve insan olmaktan da bahseden... Algıları, zihni, dünyaya bakışı berrak, sana bakışı pırıl pırıl... Daha ilk bakışta, senin hamurunla ne pişireceğini anlayan.

Hiç unutmam, lise 1’de edebiyat öğretmenim babamı çağırıp “bu kızdan hukukçu filan olmaz hakim bey, bunun kalemi kuvvetli, verin güzel sanatlar fakültesine siz de rahat edin o da” demeseydi kim bilir şimdi, 3 yılda zorla kazandığım bir hukuk fakültesinden 10 yılda zorla mezun olmuş (ya da olamamış) nefret ettiğim bir işte çalışıyor olacaktım.

Kısacası yıllar yılı, bu ülkede eğitim sisteminin düzelmesini beklerken geldiğimiz nokta; PROJE OKULLAR! Nedir proje okul, bilen var mı? Anlatayım...

Sayıları 174 olan Proje Okullar listesinde önce Anadolu meslek ve imam hatip liseleri yer alıyordu. Son listede ise okulların sayısı 44 oldu. 20 ilden aralarında İstanbul (Erkek), Kabataş Erkek, Kadıköy Anadolu, Atatürk Fen gibi en yüksek puanlı okullar listede yer aldı. Proje okul ilan edilen, ülkenin en yüksek puanla giriş yapılan okullarına çok düşük puanlı öğrenciler yerleştirilmeye başlandı, projeye bakan yolu ile müdür atanmaya başlandı, çok sıkı elemelerden geçerek bu ekol okullarda çalışmaya başlanmış öğretmenler görevden alındı ve “eveet tüm liselerin imam hatip olma zamanı geldi” diyebilen müdür ve müdür yardımcıları kuralsızca bu okullara atandı.

Ve sıkı durun, İzmir’den 3 ekol okul da projede; Bornova Fen Lisesi, Cihat Kora Anadolu Lisesi ve Bornova Anadolu Lisesi!

İleride sadece geçmişimizle gurur duyacağımız, fen - teknoloji - bilim - kimya - matematikte, siyasette, ticarette, endüstride; modern dünyanın yanından bile geçemeyeceğimiz, okulu, geleceği olmayan bir hayat bekliyor bizi. Bu ülke sırf bu cemaatçilik illeti yüzünden parçalanmanın eşiğinden döndü. Ve siz hala bu ateşin altını odunla beslemeye devam ediyorsunuz. Alkışlar, alkışlar!

Yazının devamı...

Kafadan engelliler cumhuriyeti

9 Ekim 2016

Yok sayanlar, görmezden gelenler, görmemeyi tercih edenler. Peki, haberiniz var mı, Türkiye’de kaç milyon engelli yaşıyor? Ve bu insanlar her gün neler yaşıyor?

En iyimser tahmine göre Türkiye’de 2 milyona yakın engelli yaşıyor...
* Eğitimli olanlar dahil pek çoğu, aileleri tarafından genelde toplumsal yaşamdan uzak tutuluyorlar.
* Bizim kamuda yararlandığımız hakların hemen hiç birinden faydalanamıyorlar. (Örnek mi istiyorsun? Üst geçitler, alt geçitler, metro asansörlerini kullanan engelsizler)
* Gerekli altyapı çalışmaları yapılmadığında, insanlar, boğuştukları zorluklar dolayısıyla kendilerini daha küçük bir dünyaya hapsediyor.
* Bütün dünya sanki onların yokluğu üzerine inşa edilmiş gibi görünür.
* Herkes kendi konforunu ve hayatını düşünürken, engellilere öncelik tanınması gereken yerlerde bile bu durum kimsenin umurunda değil!


BAŞAK’TAN KİM ÖZÜR DİLEYECEK
Hal böyleyken, ben engelliler için bu kadar didinirken, aklım bizim gibi hakları olmamasını almıyorken; memleketimden, İzmir’den, üstelik üniversite arkadaşım Başak’tan içimi karartan bir telefon geldi geçen haftalarda. Başak Sakızlıoğlu dünya tatlısı, güzel, akıllı bir engelli. Hiç kimseden hiçbir şey istediğini görmeden, birlikte büyüdüm ben onunla... Son derece gururlu ve kendi işini kendi gören, iyi yetişmiş bir kadın. Ama oldukça can yakıcı bir durum yaşadı!
OHAL sebebiyle çalıştığı kurumdan bir sürü evrak imzalatarak yurtdışına çıkma izni aldıktan sonra, yıllık izinin bir iki gününü geçirmek üzere Sakız Adası’nda gitmeye karar verdi. İki gün önce engelli aracıyla birlikte, Çeşme – Sakız arası kendine ait feribot ve katamaranlar ile yolcu taşıyan Ertürk acentesine giderek aracını gösterip, merdivenle çıkılan katamarana değil, feribota binebileceğini belirterek, bilet aldı.
Ve, Sakız’a gitmek üzere arkadaşları ile yola çıktı. Ancak yaklaşık bir aydır bozuk olan feribotun çalışmadığı, bilet alırken ona belirtilmediği gibi sadece katamaranın çalışacağı da bir gün önceden dahi olsa bildirilmedi. Başak, yurtdışı çıkış parasını bile ödediği halde ağlayarak iskeleden geri dönmek zorunda kaldı. Bugüne kadar hiçbir sorun yaşamadığım Ertürk şirketinin bir özür bile dilememesi, tek bir açıklama yapmadan Başak’ı izninde moral bozukluğu ile eve göndermesi kabul edilir gibi değil! (Bilmiyorum, belki de sahiplerinin olan bitenden haberi yoktur.)
Ama büyük ayıp! Engelli bir kadını bu şekilde, tatil hayalleri ile çıktığı yolculukta, utanmadan, vicdanınız sızlamadan eve göndermek... Şimdi bu duyarlı, akıllı ve herkes gibi seyahat etme özgürlüğü olan arkadaşımdan bu özrü kim dileyecek?

Yazının devamı...

Toscana’yı boşver eylülde URLA’ya gel

2 Ekim 2016

Tüm şarap üreticileri birleşip bağ yolu projesini kuruyor, Cordon Bleu’lu pastacılar butik pastaneler açıyor, festivaller yapılıyor, katmer – balık – enginar üçgenine, mübadele mutfağından yaratıcı tarifler ekleniyor, İtalyan bir çift kalkıp pizzacı açıyor. Toscana’ya gidecek vaktiniz ve nakdiniz yoksa sizi bağları, daracık sokakları, sanat sokağı ve sobaharda kızıla bürünen renkleri ile Urla’ya bekleriz. Üstelik her biri denenmiş bir rota da aşağıda...

 

GÖRÜN
Urla Bağ Yolu Urla’nın berrak, masmavi sularını, çam ormanlarını, birbirinden güzel ve renkli bitkilerle bezenmiş kırlarını, zeytinliklerini, bağlarla setlenmiş vadilerini, bakir plajlarını, bisiklet ve yürüyüş rotalarını keşfettikçe yöreye aşık olmamak elde değil. Urla Bağ Yolu, şarap üreticilerinin Ege Denizi’nin tam ortasına uzanan bu yarımadada en az 6 bin yıldır şarap yapmasından yola çıkarak geliştirdiği, İzmir Kalkınma Ajansı ve Büyük Şehir Belediyesi’nin desteklediği bir bağ yolu projesi. İnternet üzerinden www.urlabagyolu.net adresinde bulacağınız harita ile Urla Şarapçılık, Mozaik, Usça, Urliçe, Urla Bağevi, Limantepe, MMG gibi markaların bağlarını ziyaret edebilir, bölge üzümleri hakkında detaylı bilgi alabilirsiniz.

 

KALIN
Urla Pier Otel geçtiğimiz yıllarda restore edilmiş. Çıkan sonuç muhteşem! O eski gümrük binası rüya gibi bir otel ve lokantaya dönüşmüş. Yer karolarından ışıklandırmasına, duvar işçiliğinden mobilyalara kadar her yerde zevk sahibi bir elin varlığı hissediliyor. 35 metrekareye kadar çıkabilen odaları geniş ve aydınlık. Şık bir akşam yemeği ile konaklama için çok güzel bir konum. www.urlapier.com.tr

 

YAPMADAN DÖNMEYİN
* Sanat Sokağı’daki Keçi Kafe’nin tiramisusunu tatmadan.
* Belediye binasının yanındaki Nazar İş Merkezi’nin zemin katına İtalyan bir çift tarafından açılan Pizzeria Luna Romano’nun enfes pizzalarından tatmadan.
* Fransa Cordon Blue diplomalı İrmik Hanım Pastanesi’nin nefis dondurma ve acıbadem kurabiyesini denemeden.
* Fırın Vourla’nın uzun masasına rezervasyon yaptırıp, dostlarla mükellef bir Ege yemeği yemeden.
* Cumhur Kaptan’ın denizci usulü pişirdiği ahtapot güveç ve sardalyanın keyfine varmadan, Yengeç ve Özbek Köyü’ndeki Akın’ın yerinde deniz ürünlü mezeye doymadan.
* Malgaca Pazarı içindeki Lale Katmer’de katmer; Beğendik Abi’de Urla yemekleri yemeden, Dostlar Fırını’ndan taş fırın ekmeği alıp ucunu koparmadan; URLA’DAN DÖNMEYİN...

Yazının devamı...

Gülümse, bulutlar gitsin

11 Eylül 2016

Yüzümü yıkamaya gittim, saçımı taradım, ne giydiğime bile bakmadan üstüme bir şey geçirdim. Yine oradaydı. Ona aldırış etmeden omuzlarımı daha da düşüre düşüre yürüdüm evin içinde. Kahvaltı etmesem de olurdu ve o bana “hadi gülümse” diyordu.

Gülümsemek için bir sebebi olmalı insanın diye düşündüm, benim o gün yoktu. Aslında o günlerde epey bir zaman olmadı. Beni bırakıp gitmişti dudağımdaki o iki kıvrım ki, çocukluğumdan beri benimle birlikte yaşarlardı.
Gıda boyalı, ama büyük mutluluk sebebi ilk pamuk helvamı yerken benimleydiler.
Karşı apartmanın bahçesinde babamdan ilk bisiklet dersi aldığımda oradaydılar.
Güzel sanatların yetenek sınavlarını kazandığımda, ilk kez aşık olduğumda, kendi paramla ilk arabamı aldığımda, ilk iş günümde, 50 metrekarelik ilk daireme taşındığımda, ilk yurt dışı seyahatimde, bazen hiç bir şey yokken ya da sokakta yıllardır görmediğim ve çok sevdiğim birini gördüğümde oradaydılar.
Çünkü normal insanlardık. Ve normal gündemlerimiz vardı. Dudaklarımızdaki iki kıvrım da bizimle birlikte yaşarlardı. Biz farkında olmadan gelir, biz üzüldüğümüzde giderlerdi. Her şey bizim kontrolümüz dışında gelişirdi ve ne zaman gülümseyeceğimize dışardaki dünya izin veriyordu.
Yanılmışım.
O iki kıvrım beni aslında hiç terk etmemiş. Hep orada durmuşlar. Sessizce benim onları yeniden hatırlamam için. Kendimi yeniden iyi hissetmem için.
Hayat 20’lerin başında umurunda olmayanı, 30’larında başına kakarak, 35’inde farkındalıkla öğretiyor. Diyor ki, ben sana kendine gelmen için ayağa kalkman için, iyi hissetmen için bir çift kanat verdim. Dudaklarının yanına kondurdum ve sen çareyi kişisel gelişim kitaplarında aradın.
Yarın bayram. Çoktandır unuttuğun o iki kanadı yerinden çıkarma, yanaklarına kondurma zamanı. Sevdiklerini koklaya koklaya öpme, elini baklava şurubuna daldırma zamanı. Mis gibi Türk kahvesi kokusu, en nihayet tatile çıktıysan mis gibi iyot kokusu. Bayram, yeni bebek kokusu.
Artık kaygılarımı bir çöp torbasına doldurup yanımda taşımayı reddediyorum.
Hayat ben korktukça daha çok üzerime geliyor biliyorum. Kanatlarıma sıkı sıkı tutunup gülümsüyorum. Önce dudaklarımdan başlıyor aydınlık, sonra saf gibi içimdeki saf ışığa inanıyorum.
Ben bunu yapmazsam kimse benim için yapmaz.
Biliyorum bu ülkede gülümsemek zor. Biliyorum hayat kolay değil.
Ama yarın bayram, bu gün değilse ne zaman?

Yazının devamı...

İki medeniyet arasındaki temel farkı bulunuz

4 Eylül 2016

Çok gürültülü, çok havalı dedim. Aman aman çok pahalı dedim. Göz boyuyorlar, çorak adanın teki dedim. Dedim de dedim. Sonra bir grup arkadaşım tutturdu, çok uygun fiyata bilet bulduk, uygun fiyata ev de bulduk, hadi gel gidiyoruz diye. Tamam dedim, neymiş bakalım bu adanın alemet-i farikası... Bakın sıkılırsam evden dışarı çıkmam diye de ekledim.

Hayatımda gördüğüm en çorak ada
Borajet’ten aldığımız biletlerle atladık gittik, Mikonos’a. Uçak alçaldıkça bakıyorum, hayatımda gördüğüm en çorak ada! Öyle böyle değil, hem de. Bir tane ağaç olmaz mı? Dedim ki, heyhat bu mudur Mikonos? Havalanı avuç içi kadar bir yer. Adanın ortasında. İki dakika taksi ya da otobüs yolculuğu ile hop merkezdesin. Asıl olay da burada başlıyor zaten! O nasıl bir gustodur arkadaşım insan eliyle yaratılan? Bir ada bu kadar temiz, bu kadar beyaz, bu kadar çiçek gibi mi olur? O dükkanların, o lokantaların dekorasyonu, o sokaklardan gelen jazz tınıları... Yoksa bendeki Mikonos algısı yavaş yavaş bir hayranlığa mı bırakıyor?

Biiç’e giderken lüküs araba yok seversen, otobüs var binersen
Önceden rezervasyon yaptırdığımız aracımızı alıp evimize doğru yola koyuluyoruz. Araç dediysem, bildiğin araç yani. Otomobil değil. Muhtemelen 2005 model, düz vites ve ayağını sadece yerden kesiyor. Zaten adada 10 yaşından küçük kiralık araba yok. İşin güzel tarafı kimsenin de umurunda değil. Çünkü herkes ya atv tepesinde, ya motosiklet kiralamış ya da merkezden kalkan klimalı otobüslerle şen şakrak biiç’lere klab’lara akın etmekte. Bizim Bodrum’da, Çeşme’de o havalı plajlara otobüs kaldırsan, utancından kendini jiletler millet! Giriyoruz bize ısrarla önerilen plajlardan birine, kapıda badigard yok!! Giriyorsun içeri, şezlong mu kiralamak istiyorsun hay hay... Arka sıralar 2 şezlong 1 şemsiye 20 eu’dan başlıyor, denize doğru 80 eu’ya kadar yolu var. Şezlong şemsiye istemiyor musun? Buyur kardeşim cafe’de bir kahve iç arada denize gir çık ya da ser havlunu kumlara... Denizler hepimizin. Evet Mikonos ucuz değil, ama her şeyin fiyatı belli, sürpriz yok, sonradan karşına çıkarılan pavyon hesabı hiç yok. Hemen her plajda 17.00-19.00 arası happy hour saati; kokteyller 9.90! Eğlenmeden kasan yok, etrafı seyredip kendini Brunei Sultanı zanneden yok, herkes eğlenmeye gelmiş, dans etmeye gelmiş, kimsenin kimseyi taktığı ya da rahatsız ettiği yok. Tuhaf bir eşitlik duygusu geliyor Mikonos’ta üzerine.

Yeni başlayanlar için mini Mikonos rehberi
Denediğimiz ve sevdiğimiz lokantalar; Merkezin (Chora) girişindeki Aglio e Olio isimli İtalyan-Yunan restoranı. Bahçesi nefis www.aglioeoliomykonos.gr - Yine merkezde adanın en şık ve en iyi steak’lerini yapan Uno Con Carne www.unoconcarne.gr - Son olarak da nefis bir aile işletmesi olan, geleneksel ada mutfağı tadabileceğiniz Familia Restaurant ww.familia-mykonos.com
Sevdiğimiz beach’ler; Pinky Beach www.pinky-beach.com - Super paradise www.superparadise.com.gr - Ve akşam üzeri partileri ile ünlü Jackie O’bar www.jackieomykonos.com (giriş ücreti tabi ki yok)

Muazzam bir konaklama seçeneği
Villa Biancamo, adanın kuzeyinde bir tepenin üzerine kurulmuş 3 ayrı villadan, acayip bir manzaradan ve sonsuzluk havuzundan oluşan, olağanüstü mimariye sahip bir konaklama seçeneği. Mermerleri ve heykelleri Atina’dan taşınmış. Bu nefes kesen evde 20 kişiye kadar geceliği 100 - 125 eu civarı bir fiyata konaklayabiliyorsunuz. Bu sezon hiç boş yer yokmuş. Küçücük Mikonos turizmde üst segment algı pazarlamasını dünyada en iyi beceren yerlerden biri. www.biancamovilla.gr

Yazının devamı...