"Ayşe Özek Karasu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Özek Karasu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ayşe Özek Karasu

Fransız yargıç şeriatçı mı yoksa laiklere mi öyle geliyor

7 Haziran 2008
Lille Mahkemesi, bakire çıkmayan Müslüman gelinin nikahını iptal etti diye Fransa’da büyük gürültü koptu. Kararı eleştirenlere göre hakim, laik cumhuriyetin eşitlik ilkelerine aykırı düşerek, kadının özgürlüğüne karşı fetva vermişti. Hükümet yargıya demedik laf bırakmadı ve kararın temyizini istedi. Oysa "mağdure", karardan memnundu, temyiz filan istemiyordu. Ama belli ki mesele kaşınacak. Başbakan Fillon "Böyle bir içtihata katiyen izin vermeyiz" diyor. Yargıya müdahale mi? Evet, öyle. Hakimin şeriat dürtüsüyle hareket ettiğine dair kuşkular doğruysa, bu karar türünün ilk örneği değil. Daha önce de Alman kadın hakim, kocasından dayak yiyen Faslı kadını Kuran’da dayağın yeri var diyerek boşamamıştı. Avrupalı Müslümanlar’a şeriat hukuku biçen ruhban takımı da var. Kanada’nın Ontario eyaletinde de, aile meseleleri için şeriat hukukunun tesisi gündeme gelince, eyalet Başbakanı McGuinty, "Batı’da buna izin veren ilk hükümet biz olamayız" diyerek reddetmişti.

Malûm, Batı Trakya’daki 100 bin Türk, şeriat yoğun bir yaşam sürüyor. Çok eşlilikten üç kez boş ola her yol mevcut. Boşanan kadın, yeniden evlendiği takdirde çocukların velayetini kaybediyor. Kız çocukların miras hakkı üçte bir, erkeklerin ise üçte iki.

Bunlar Müslüman azınlığın Lozan Anlaşması’yla kazanılmış hakkı!

Atina görünürde rahatsız. Dışişleri Bakanı Dora Bakoyani, birkaç sefer, Batı Trakya’daki şeriat düzeninden ötürü çok kaygılı olduklarını, "ancak halkın isteklerine aykırı bir değişiklik yapamayacaklarını" söyledi. Müftüler, kadılık da yaptığı sürece, seçilmişleri tanımayacaklarını da ekledi.

Aslında Müslümanlar, devletin mahkemesine giderek müftünün kararına itiraz hakkına sahip. Ancak bu itirazlardan, hukukun üstünlüğü ilkesine uygun sonuçlar alınmıyor. Örneğin Yunan Ceza Yasası’na göre çok eşlilik suç. Ancak müftünün onayladığı ikinci evlilikleri istinaf mahkemesi de onaylıyor, çünkü yargı Müslümanlar arası evliliği, İslam inancına göre şekillenmiş bir kurum kabul ediyor. Yunan emeklilik kurumu, ölmüş bir Müslüman erkeğin mirasını iki dul arasında eşit paylaştırıyor.

Oysa 1991 tarihli yasa, müftüleri anayasanın eşitlik ilkesine uygun kararlar almakla yükümlü kılıyor. Batı Trakya şeriatı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin adil yargılanma hakkını güvence altına alan 6. maddesi ile de çelişiyor.

ŞERİATÇI BAŞPİSKOPOS

Sonuçta Yunanistan’daki Müslüman Türk azınlık, AB vatandaşlarıyla eşit haklardan yararlanmıyor. Özellikle kadın ve çocuk hakları çiğneniyor, ancak AB siyaseti Yunanistan’ı eleştiri konusu yapmıyor.

Ancak kendi ülkelerinde şeriatın "ş"si bile, bu AB üyelerini zıplatmaya yetiyor. Yakın tarihte iki örnek yaşandı. Almanya’da bir kadın hakim, boşanma davası açan, ancak resmen ayrılabilmesi için bir yıl beklemesi gereken Faslı kadının, "Kocam beni dövüyor" gerekçesini yeterli bulmadı. "Zaten sizin kültür çevresinden gelenler dayağa alışkın" diyerek Kuran’ın bir ayetini örnek gösterdi. Böylece erkeğin dayak hakkı olduğuna hükmettiği için adı şeriatçıya çıkan hakim davadan çekildi.

Sonra geçen yıl, Anglikan Kilisesi’nin başı Canterbury Başpiskoposu Rowan Williams, "Toplumda uyum ve huzur için şeriat kaçınılmaz" dediği için İngiltere ayağa kalktı. Başbakan Gordon Brown gayet soğukkanlı davrandı: "Başka kültürlere saygılıyız, ancak Britanya’da sadece Britanya yasaları geçerlidir."

Kamuoyu öfkesi biraz yatışınca Başpiskoposluk sözcüsü konuya açıklık getirdi: Başpiskopos paralel hukuk talebinde bulunmuyordu. Kültürel çeşitlilik nedeniyle eninde sonunda şeriat hukukunu kabul edeceklerdi, çünkü zaten "yeraltı şeriatı" mevcuttu. İngiltere’nin birçok yerinde şeriat konseyleri vardı, bunların yasal bir zemine oturtulabileceğini söylüyordu.

Acaba şeriat, İngiliz hukukuyla uyumlu hale getirilebilir miydi?

FAHİŞE OLDUĞUNU KOCANDAN GİZLERSEN

Şimdi Fransa da, "İslam’daki bekaret şartı yüzünden nasıl olur da laik ve eşitlikçi bir ülkede kadının özgürlüğü kısıtlanır" tartışması içinde. Aslında Lille’deki davadan çıkan kararın İslam’la ilgili olup olmadığı da tam bilinmiyor. Ancak hükümetle feministler ve aydınların kopardığı fırtına o yönde.

Damat zifaf gecesinde bakire çıkmayan gelinden şikayetçi oluyor. Hakim de evliliğin yalan temeli üzerine kurulamayacağını gerekçe göstererek nikahı iptal ediyor. Kararda inançtan söz edilmiyor, sadece dürüstlüğe atıf yapılıyor. Damat beye göre bekaret evlilik için "temel nitelik" taşıdığından, hakim onu haklı buluyor. Yalan nedeniyle evlilik iptali yasada var ve daha önce, fahişe olduğunu damattan gizlemiş gelinler için de verilmiş bu tür kararlar bulunuyor.

Ancak bu son vakada, "Bekaret ve İslam" aşırı duyarlılığa yol açıyor. Adalet Bakanı Rachida Dati önce kararı savunuyor, kadının korunduğunu iddia ediyor. Muhtemelen bir namus cinayetinden. Dati’nin kendisi de Müslüman, zamanında zorla evlendirildiği kocayla nikahını iptal ettirmiş.

Sonra savcıdan kararı temyize götürmesini istiyor. Dati’nin pozisyonunu koruması kolay değil, çünkü Başbakan François Fillon dahil tüm kabine topyekün yargıya hücuma girişiyor. Mecliste tartışma açılmasını, kanun çıkarılmasını isteyen bakanlar var.

Fillon da diyor ki, "Fransa, bekareti evlilik şartı olarak gören bir yargı kararına tahammül edemez. Karar temyizde onandığı takdirde hükümet olarak en üst yargı organına kadar gideriz. Bu kararın içtihat oluşturmasına izin vermeyeceğiz."

Avukatı açıkladı, gelin kesinlikle temyiz istemiyor, "Yakamı bıraksınlar kendi yoluma gideyim. Onlar kim ki, benim adıma karar vermeye kalkışıyor" diyor. Anlaşılan kadın zorla evlendirilmiş, kocadan kurtulduğuna seviniyor. Ancak siyasetçiler kadının mağdur olduğunda ısrarlı. Çünkü bakire olmamak ilk kez "temel kusur" sayılıyor.

İktidarsızlığın kusur sayılıp, evliliğin iptal edildiği vakalar ise sonsuz.
Yazının devamı...

Oyuncak áleminin sürtükbebek davası

31 Mayıs 2008
Ancak Barbie’ler, şöyle leydi okulu bitirmiş, ayıp laf etmeyecek muhafazakar kızlardı. Sonra Bratz çıktı. Aman o ne yelloz havalar, küstah bakışlar, boyalı suratlar ve de şişik dudaklar. Hip-hop şarkılarındaki sürtüklerin cisimlenmiş hali sanki. Bratz’lar şu sıra dünya çapında 500 milyon dolarlık satış yapıyor. Dünyanın bir numaralı bebeği Barbie’nin üreticisi Mattel’in satışları ise geriliyor. İşte bu ortamda Mattel, Bratz’ı üreten MGA aleyhinde telif hakkı davası açıyor. İmzasız bir ihbar mektubuna dayanarak, Bratz’ı yaratan Carter Bryant’ın, bebeği Mattel’de çalışırken tasarladığını iddia ediyor. Mahkeme kayıtlarına göre Mattel, Bryant’ın bebek eskizlerini Mattel’de çalışırken çizdiğini kağıt ve mürekkep üzerinden kanıtlamak için adli tıp uzmanı bile tutmuş. Casus olduğundan şüphelendiği çalışanlarını özel dedektiflere takip ettirmiş ve rakip firmanın patronu hakkında dedektiflere dosya hazırlatmış...

Kırmızı Başlıklı Kız, büyükannesinin gecelik entarisi ve fırfırlı bonesini giymiş kurtla karşılaştığında çok şaşırır ya, son oyuncakçı dükkanına girişimde ben de aynı tuhaf dehşeti yaşadım. Barbie’ler, 10-15 yıl önce Sırma’ya aldığım Barbie’lere hiç benzemiyordu. Bunların kafası ve gözleri büyümüş, dudakları kabarmıştı. Makyajları abartılı, suratları sakildi. Sahici Barbie olmadıklarını düşündüm.

Nicedir oyuncak bebek álemine uzak olduğum için geç anladım. Meğerse bu Barbie’ler, sahiciymiş. Ama Mattel’in, rakip bebek Bratz’ın fiziğinden apartarak ürettiği "My Scene" serisi Barbie’lermiş.

İşte bu yüzden Bratz’ın üreticisi MGA, kopyacılık suçlamasıyla Mattel aleyhinde dava açıyor. Mahkeme önümüzdeki sonbaharda başlayacak. Göz görüyor, bebekler alenen kopya.

Mattel de, Bratz’ın, kendi eski çalışanı tarafından, Mattel sınırları dahilinde tasarlandığı iddiasıyla telif hakkı davası açıyor. Geçen hafta başlayan davayı kazanırsa, Bratz bebeklerinin sahibi Mattel olacak.

Son rakamlara göre o koca kafalı, arsız suratlı, bodur bacaklı Bratz’ların yıllık satışı 500 milyon doları aşıyor, Barbie’lerin satışı ise ABD’de yüzde 12 gerilemiş durumda.

EVDE YANGIN VAR

Gerçi Mattel, dünya çapındaki Barbie satışlarından 1.25 milyar dolar kazanıyor, ancak pazar payındaki vahim düşüş üzerine 2004 yılında acil durum alarmı veriyor. "Evde yangın var" sloganıyla art arda olağanüstü durum sunumları yapılıyor Mattel’de. Firmanın bundan böyle "daha saldırgan ve acımasız" olacağı ilan ediliyor. Ardından da dava için düğmeye basılıyor.

Dava dosyasına göre hikaye şöyle gelişiyor:

1998 - Carter Bryant, Los Angeles merkezli Mattel’de, Barbie bebeklere giysi tasarımcısı olarak çalışırken, 1998 yılında işi bırakıyor ve Springfield’deki baba evine dönüyor. Orada bir lisenin önünden geçerken kızları düşük belli, koca cepli bol jean’ler içinde görünce, günümüz gençliğini temsil edecek bir bebek fikri doğuyor kafasında. Eve döner dönmez, kabarık saçlı, göbekleri açık, eli belinde bıçkın duruşlu kız eskizleri çiziyor. Sonra bir kenara atıyor eskizleri.

1999 - Ertesi yıl Los Angeles’a dönüp Mattel ile yeni sözleşme imzalıyor. Yeminli ifade tutanaklarına göre Bryant, Mattel’e döndükten sonra Bratz projesini yeniden düşünmeye başlıyor, çizimleri notere tasdiklettiriyor. Mattel’in bu tip bir bebekle ilgileneceğini düşünmediği için kimseye göstermiyor.

Sadece o sıra serbest tasarımcı olarak Mattel’e çalışan Veronica Marlow’a gösteriyor. Mattel’in otoparkında, arabanın içinde. Sonra Marlow, MGA için parça başı iş yapmaya başlıyor ve Carter Byrant’ı, firmanın patronu Isaac Larian ile tanıştırıyor. MGA o sıralar ikinci el video oyunları satan ve zarar etmekte olan bir şirket.

2000 - 1 Eylül günü işinden izin alıp MGA’ya giden Bryant, Bratz’ın toplama parçalardan yapılmış ham bir prototipini de götürüyor. Bebeğin kafasını, Mattel’in atıklarından temin ediyor, boyasını da Mattel’deki bir arkadaşına yaptırıyor. Diğer parçalar ise kendisine ait.

Bryant ile Larian bir süre temaslarına devam ediyorlar. Carter Bryant bütün telefon görüşmelerini Mattel’deki masasından yapıyor. Dava dosyası bu telefon kayıtlarını da içeriyor. Bryant, ekim ayında Mattel’den ayrılıp MGA’ya geçiyor ve Bratz projesi başlıyor. Bryant oyuncakçılara girip araştırma yapıyor, gotik-rock kıyafet satan Hot Topic dükkanlarından zincir, kemer, bikiniler ve metal takılar alıyor, sonra bunları bebeklere uyarlıyor.

Bratz bebekleri 2001 yılında piyasaya sükseli bir giriş yapıyor.

SEVGİLİ CEO’YA İHBAR MEKTUBU

2002 - Ağustos ayında Mattel’in CEO’su Robert Eckert imzasız bir ihbar mektubu alıyor. "Sevgili CEO" diye başlayan bu mektupta, Bryrant’ın Bratz bebeklerini Mattel’de çalışırken geliştirdiği ve MGA’dan büyük paralar aldığı iddia ediliyor. Ama o sıra, ortada başka bir kanıt yok.

2004 - Bratz’lar 8-12 yaş grubu kızlar arasında satış patlaması yaşıyor ve Mattel’in esas sahası olan 5 yaşa doğru inişe geçiyor. İşte Barbie, sakil suratlı "My Scene" bebeklerini o sıra çıkarıyor.

Mattel’de "Evde yangın var" sunumlarıyla birlikte rakip firma hakkında soruşturma faaliyetleri de başlıyor. MGA patronu Larian’ın özel hayatıyla ilgili dosya tutuluyor. Çocuklarının yaşlarından, annesinin ev adresi ve gittikleri sinagoga kadar. Sonra şüphelendiği kendi çalışanlarını da takip ettiriyor Mattel. Bunlardan biri de genel müdür Richard Brawer. Nitekim Brawer daha sonra MGA’ya geçiyor ve Mattel casusluk iddiasıyla hakkında dava açıyor. Bu dava reddediliyor.

Mattel, Wall Street Journal’da yayınlanan bir haber üzerine Carter Bryant’ın rakip bebeklerin tasarımcısı olduğunu kesin bir şekilde öğrenince onun aleyhinde de fikri mülkiyet davası açıyor. Bir yıl sonra da (2005) MGA, kopyacılık suçlamasıyla Mattel’den davacı oluyor.

ESKİZLERE ADLİ TIP ANALİZİ

Bryant geçenlerde Mattel ile mahkeme dışında anlaşma yoluna gidiyor. Mattel hangi ilkeler üzerinden anlaştıklarını açıklamıyor, ancak bu anlaşma sayesinde MGA’ya karşı davada pozisyonunun güçlendiğini düşünüyor. MGA’ya göre Bryant satıştan yüzde 3 pay alıyor. Mattel ise tasarımcının cebine 30 milyon dolar indirdiğini iddia ediyor.

MGA savunmasını zaman aşımı üzerine kuruyor. Çünkü telif hakkı davalarında üç yıl limiti var. Mattel ise Bratz’ın tasarımcısıyla ilgili sırrı çok geç öğrendiği için zaman aşımı olmadığını öne sürüyor.

Şimdi, Bratz eskizlerinin analizi, davanın en kritik aşamasını oluşturacak. Bryant çizimleri, Mattel’de çalışmadığı 1998 yılında yaptığını iddia ediyor. Mattel’in tuttuğu adli tıp uzmanlarına göre ise kağıt lifi analizi farklı sonuç vermiş. İlk Bratz eskizlerinin bulunduğu sayfalarla, Bryant’ın 1999’da Mattel’de kullandığı not defterine ait sayfalar aynı. Mürekkep de öyle.

Barbie artıkrafların kraliçesi değil

ABD’deki Wal-Mart’larda Bratz’a ayrılan yer yüzde 180 artarken, Barbie’lerinki yüzde 39’a geriliyor. Etnik gruplara göre tasarlanmış Bratz bebekleri Cloe, Sasha, Jade ve Yasmin, kimilerine göre çok sürtük görünümlü. Kız çocukları için bu cinsellik dozu aşırı. Ancak bazı feministler Bratz’ları, Barbie’lerden daha gerçek buluyor. Ayrıca Bratz’ların tek derdi koca bulmak değil.
Yazının devamı...

Peki direksiyonda cep yasağına ne zaman uymayı düşünüyoruz

24 Mayıs 2008
Ama başka yasalara da uyulmasını bekliyoruz. Mesela memlekette direksiyon başında cep telefonu kullanmak da yasak. Bkz. 2918 sayılı trafik kanununun 72. maddesi. Ama uyan yok. Bakıyorsun, adam/kadın sol şeritte bir elinde cep, diğerinde sigara 50 km ile aheste aheste gidiyor. Trafikle alakası yok, tamamen konuşmanın dalgasında. Sonra bu şartlarda delirip slalom yapanlar kabahatli oluyor. Türkiye’de direksiyon-cep bağlantılı kaza ve ölümlü kaza istatistiği diye bir veri sanırım yok, ya da ben bulamadım. Aslında kayıtlara geçen münferit vakalar dışında, dünyada da yok. Ancak trafikte cebin yasaklandığı, yasanın da adam gibi uygulandığı yerlerde kazalarda azalma olduğunu gösteren rakamlar var. Ayrıca araştırmalar şunu gösteriyor: Araç kullanırken telefonda konuşmak, alkollü araç sürmekten daha tehlikeli. Yeme, içme, sigara tüttürme dahil direksiyon başında yapılacak birçok eylemden daha tehlikeli.

Lord Ahmed, geçen yıl Noel günü Jaguarı’yla 28 yaşındaki Slovakyalı Martyn Gombar’a çarptığı sırada cep mesajı mı yazıyordu? İşte İngiliz polisi bu sorunun yanıtını arıyor. Çünkü Martyn Gombar o kazada öldü.

Lord Ahmed malûm, İngiliz Lordlar Kamarası’nın ilk Müslüman üyesi. Adamın en önemli özelliği bu. Müslüman cemaatinin önderlerinden. Şimdi ikinci bir özelliği var. Direksiyon başında mesaj yazarken ölüme sebebiyet vermek suçundan hapis cezasına çarptırılan ilk lord olabilir. Suçun tarifi, tehlikeli biçimde araç sürerken adam öldürmek, cezası ise 14 yıla kadar hapis.

Lord Ahmed’in telefonundan, kazadan birkaç dakika önce bir gazeteci dostuna SMS gönderildiği kesin. Kazayı bildirmek için acil arama yapılmadan önce çekilmiş mesaj. Mesajı çeken lord mu, karısı Sakine mi, yoksa arka koltukta oturan 80’lik annesi mi, polis bunu soruşturuyor. Lord Ahmed kaza anında mesaj yazdığını kesinlikle reddediyor. Mesajı yazan kendisi değilse, suçlu da değil. Çünkü kazada ölen Martyn Gombar ters yönde durduğu için hatalı.

ABD ve İngiltere’de sürüş anında SMS’leşme ciddi bir sorun. Geçen yıl İngiltere’de Rachel Begg adlı 19 yaşındaki kız 120 km hızda mesaj yazarken, 64 yaşındaki bir kadının arabasına çarpıp ölümüne yol açtığı için 4 yıl hapis cezası yedi. Amerika’da da halkın üçte ikisi direksiyon başında mesajlaştığını itiraf ediyor. En fazla mesaj alışverişi de 18-24 yaş grubundakilerde oluyor. Hem okuyor, hem yazıyorlar.

İşte bu nedenle Washington’da, araç sürerken mesajlaşma yasaklandı. New York eyaleti de, sürüş anında her türlü mesaj alışverişini yasakladı. Yasa tasarısı, geçen yıl beş gencin ölümüyle sonuçlanan kazadan sonra hazırlanmıştı. Çünkü o feci kaza, 17 yaşındaki sürücü cep mesajı yazarken kafa kafaya çarpışma sonucu meydana gelmişti.

Dünyada Türkiye dahil 50’yi aşkın ülke trafikte cep telefonunda konuşmayı yasaklamış durumda. ABD de bu ülkelerden biri, ancak gayet zayıf derecede. Sadece altı eyalette yasak söz konusu. Oysa istatistikler vahim. ABD’de her yıl 42 bin kişi trafik kazalarında ölüyor. Geçen yıl cep telefonundan kaynaklanan kazalarda ölenlerin sayısı 2 bin 600. Yaralı sayısı ise 33 bin. Bunlar sadece tespit edilebilenler. Gerçek rakamın çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor.

Şimdi 40 eyaletin meclislerinde çeşitli derecelerde cep yasaklarına ilişkin yasa tasarıları tartışılıyor.

HANDS FREE EFSANESİ

Tartışılan diğer bir konu ise hands-free donanımların ne kadar güvenli olduğu. California’da 1 Temmuz itibariyle elde cep telefonuyla araç sürmek yasak. Kulaklık ve diğer hands-free donanım serbest. Ancak gençlere SMS ve hands-free de yasak. Böylece bir yılda trafik kazalarında ölenlerin sayısında 300 azalma olacağı hesaplanıyor. Ancak yeni bir araştırmanın sonucuna göre, hands-free telefon kullanımı da trafikte riski azaltmıyor. Kulakta ya da kulaktan uzakta, cep telefonu kaza riskini dört kat artırıyor. Kanada ve Avustralya’da yapılan araştırmalar bunu gösteriyor.

Kanada’daki Quebec Ulusal Enstitüsü, trafikte her türlü telefon kullanımı yasaklansın diye bir rapor hazırlamış. Raporda imzası bulunan Montreal Üniversitesi kriminoloji uzmanı Etienne Blais, "İnsanlar hands-free’nin güvenli olduğunu düşünürse, trafikteki konuşmalar artacak, bu da kazaların artmasına neden olacaktır. Çünkü hangi yaş ve cinsiyette olursanız olun, beynin iletişimle meşgul olması dikkati dağıtır. Hands-free konuşma da tehlikelidir" diyor. Blais’e göre sürüş anında radyo istasyonu ve CD değiştirmek, yemek yemek, sigara içmek daha az dikkat dağıtıcı davranışlar.

ALKOLLÜ SÜRÜŞTEN TEHLİKELİ

Hatta trafikte cep öyle berbat birşey ki, alkollü sürüşten bile tehlikeli. İngiltere’de yapılan bir denemede, direksiyon başında cepte konuşanların, alkollü sürücülere göre daha geç reaksiyon verdiği tespit ediliyor. Deneme sonunda şu çıkıyor: 110 km ile giderken normal sürücüler 31 metrede fren yapabiliyor. Alkollü sürücü 35 metrede, kulaklıkla cepte konuşan 39 metrede, telefonu elinde tutan ise 45 metrede fren yapabiliyor. Trafikte cepte konuşanların, görüşme bittikten sonra bile dikkati dağınık kaldığına dair bulgular var.

Türkiye’de cep telefonundan kaynaklanan kazalarda ölenlere ilişkin bir istatistik bulamadım. Ancak sigara ölümleri çok somut. Sağlık Bakanlığı’na göre son 20 yılda sigara tüketimi yüzde 80 oranında arttı. Eğer önlem alınmazsa 2020 yılında 10 milyon kişi sigara yüzünden ölecek.

Yani 19 Mayıs’ta yürürlüğe giren yasaklar yerinde. Ancak bu yasaklara uyum ve yasayı uygulama, cep telefonundaki halimize benzerse... Mesela Meksika gibi olabilir miyiz? Meksika sigara yasağı konusunda azılı bir ülke. Bar ve lokantalar dahil halka açık her yerde sigara yasağı var. O ülkede kısmi cep telefonu yasağı da var. Ama her iki yasağa da uyum durumu zayıf.
Yazının devamı...

Geçmişiyle yüzleşmeyenler ve erkeklerin zindan düşleri

17 Mayıs 2008
Hep birlikte Nazi yönetimini onaylamadılar mı? Yoksa Neşeli Günler’deki Von Trapp ailesi gibi muhalifler var mıydı? Bu tartışma, o korkunç ensest vakası yüzünden çıktı. Öz kızını 24 yıl zindana kapatıp, bir de altı çocuk sahibi olan "canavar baba" (Avusturya basını öyle diyor) Josef Fritzl’in işlediği korkunç suç yüzünden, Avusturya’nın geçmişi tartışılıyor. Avrupa basını Fritzl’in işlediği bireysel suçtan, bir kolektif travma tablosu çıkarma çabası içinde, yakın tarihi deştikçe deşiyor. Avusturya, Avrupa Kupası öncesinde imajına zarar gelsin istemiyor. Dünyanın her yerinde meydana gelebilecek münferit vaka muamelesi yapıyor. Ancak Avrupa medyasına göre dehşet verici cürmün 24 yıl gizli kalmasının temelinde, geçmişle yüzleşmeme ve bir ulusun kolektif hafıza kaybı yatıyor. Fritzl’e göre de işlediği suçun müsebbibi Naziler. Bir ABD’li uzmana göre ise bu suç, her erkeğin içinde yatan zindan düşlerinin bir psikopatın elinde eyleme dönüşmesinden ibaret.

Josef Fritzl vakası patladığında, benim aklıma da ilk gelen Hitler oldu. İkisi de suç işlemek için sapıkça düzenekler kurmuştu ve doğup büyüdükleri yerler birbirine 144 kilometre mesafedeydi. Fritzl’in ini Amstetten’de. Hitler ise hemen Bavyera sınırındaki Braunau-am-Inn doğumlu.

Milyonlarca insanı gaz odaları ve fırınlarda katletmekle, ensesti kıyaslamak mümkün olmasa da, iki suçun temelinde bir genetik ortaklığı yatabileceğini düşünmedim değil.

Ancak 11 yaşında taciz etmeye başladığı kızını 18’inde yeraltına kapatmak için zindan inşa edip, uzaktan kumandalı şifreli çelik kapılarla donatan Fritzl’ın bir kolektif şizofreninin eseri olabileceği aklıma gelmedi. Neticede bireysel bir suç vardı ortada.

Ayrıca Jörg Haider’in oyları patlattığı 2000 seçiminden sonraki yazıma gelen tepki de hálá aklımdaydı. Şöyle demiştim: "Avusturya Liseli olduğum için yakından biliyorum, aslında Avusturyalılar’ın çoğu ırkçıdır. Yabancıları hiç sevmezler. Hatta birbirlerini bile sevmezler."

Lise arkadaşlarım belki şimdi de Avrupa basınını kınama yağmuruna tutuyordur. Özellikle de İngiliz medyasını. Çünkü bütün gazetelerin analizleri şu habis noktada buluşuyor:

"Avusturya, Nazi geçmişini ’Hitler’in esas kurbanı benim’ yalanıyla örtbas ettiği için yakın tarihiyle hesaplaşmadı. Almanya gibi suçuyla yüzleşip özür dilemedi. Avusturya’nın ulusal kimliğini bir yalan üzerine kurmasıyla Fritzl’ın canavarca eylemlerini yıllar boyu saklı tutabilmesi arasında çok yakın bir bağ var.

Almanya bütün günahların, Yahudi soykırımının yükünü sırtlarken, Avusturya Alpler, Mozart ve Sachertorte romantizmiyle Nazi geçmişini unutturdu. Hitler’in Avusturya doğumlu olduğunu, gençliğini Viyana’da geçirdiğini kimse anmıyor. Kolektif hafıza kaybı, katı Katolik ahlakı ve kış sporlarıyla sarmalandı. Ama o ikiyüzlü Katolik ahlakının altında hálá derin bir anti-semitizm ve yabancı düşmanlığı yatıyor."

Bu yorumlara karşılık Avusturya Başbakanı Alfred Gusenbauer şöyle konuşuyor: "Bu milletin, barbar bir suçlunun esiri olmasına izin vermeyeceğiz. Sırtımıza yeni bir günah daha yapıştıramayacaklar. Her bireyin işlediği suçtan milletçe sorumlu olamayız."

KADINLARA ZULMÜN ESERİ

Avusturyalı bir başka zindan kurbanı da İngiliz basınına çanak tutuyor. Bir sapığın sekiz yıl bodruma kapattığı Natascha Kampusch BBC’ye konuşuyor, ülkedeki gizli şiddet kültürünün ardında Naziler’in kadınlara uyguladığı baskı ve zulmün, otoriter eğitim sisteminin yattığını söylüyor.

Nitekim 73 yaşındaki Fritzl da Nazi döneminin çocuğu ve "O dönemde otoriteye saygı vardı. Ben o değerlerle büyüdüm" diyor. Yani kendi kızını köle etmesi, bir çeşit otorite tatbiki oluyor. Fritzl, "Annemle seks fantezileri kurardım" diye Freud’luk (malum o da Avusturyalı) açıklamalar da yapıyor.

İngiliz basınındaki tarihsel iddialar tabii ki doğru. 1938’de Hitler Avusturya’yı ilhak ettiğinde binlerce kişi Nazi birliklerini bağrına bastı. İlhak sonrası plebisitte halkın yüzde 99’u Nazilere oy verdi. Avusturyalılar Reich’ın eşit bireyleri oldu. Sonra Müttefikler Avusturya’yı Hitler’in ilk kurbanı ilan ettiler. Burada amaç direniş ruhu yaratmaktı, ama o ruh asla ortaya çıkmadı. Nazilere karşı olan Avusturyalılar’ın sesi hiç yükselmedi.

Yıllar sonra, 1980’lerde Kurt Waldheim cumhurbaşkanı seçildiğinde, onun aleni Nazi geçmişine de kimse ses çıkarmadı. Altı yıl izole yaşamayı sineye çektiler.

Şimdi Avusturya’nın bulvar basını, şok ve dehşet başlıkları atıyor. Der Standart gibi ciddi gazeteler, "Nerede yanlış yaptık" diye soruyor, Salzburger Nachrichten "Dayanışma ruhumuz yok" diye tespitte bulunuyor. Buna karşılık "ret cephesi" de dimdik ayakta. Die Presse gazetesi, basının olayı fazla trajik gösterdiğini söylüyor, "Kolektif sonuçlar çıkarmayalım. Bu bireysel bir suçtur. Utanacak birşeyimiz yok" diyor.

ZİNDAN KRALLIĞI

Sonra İsviçre gazetesi Neue Zürcher Zeitung’da ilginç bir röportaj dikkatimi çekiyor. ABD’li Prof. Michael Stone ile konuşmuşlar. Kendisi seri katiller ve yamyamlar konusunda uzman. Fritzl’ı "bireysel suçlu" olarak şöyle analiz ediyor: "Güç ve kontrol manyağı her psikopat kendi krallığını yaratmak ister. O da kendi kızı ve ondan doğan çocuklarla o zindanda krallığını yaratmış. Aslında her erkek, içinde genç kadınları tutabileceği bir zindanın düşlerini kurar. Neyse ki, empati ve limit bilinci sayesinde bunlar birer düş olarak kalır."

Peki Fritzl benzeri başka suçlular var mı?

"Var. Mesela Amerikalı Marcus Wesson, yeni bir ırk yaratmak amacıyla kızları ve torunlarıyla ensest ilişki kurmuştu. Kendini tanrı yerine koyuyordu. Sonra dokuz kızını birden öldürdü."

Evet, tarihe sapmadan analizler yapmak da mümkün. Ayrıca son bir söz: Bütün zamanların en büyük dehası Mozart da Avusturyalı’ydı.
Yazının devamı...

Ekonomik durgunlukta estetik olunur mu

10 Mayıs 2008
Amerika’da ekonomik durgunluk nedeniyle estetik operasyonları da durdu. Daha geçen yıl sadece yüz ameliyatlarına 20 milyar dolara yakın para ödedikten sonra ekonomik gidiş nedeniyle estetik harcamalarını askıya aldılar. Diş yaptırmalar, miyoplara lazerler de durdu. İkincisi, zarafetle yaşlanma hareketi giderek zemin kazanıyor ki, bu trend ekonomik durgunluk öncesinde başladı. Yani parayla pulla ilgisi yok. Yüz, meme, popo operasyonlarıyla maskaraya dönmeden onurlu ve zarif bir şekilde yaşlanmayı savunan bu hareketin çok fazla şöhretli temsilcisi yok. Ama, hiç yok da değil.

Tanrıça havalı Helen Mirren estetiği reddediyor. Zarafet içinde yaşlanmayı öyle kafasına koymuş ki, plastik cerrahlar sana ille bir neşter atalım diye kapısında kuyruk olduğu halde, direniyor. "Kendini beğenmişin tekiyim ama, iğnelere neştere gelemem. Makyaj, mücevher ve kılık kıyafetle üstesinden gelirim" diyor.

Gerçekten geliyor. Bırakın 63 yaşını, kim herhangi bir yaşta Helen Mirren kıvrımlarına, bakış ve duruşuna sahip olmak istemez ki.

45 yaş üstü kadınlara estetik ve botokslarla palyaçoya benzemeden yaşlanmanın faziletlerini anlatan kitaplar yayınlanıyor son günlerde. Amerika ve İngiltere’de gayet iyi satıyorlar. Bunlardan biri, Gracefully: Looking and Being Your Best at Any Age. Yazarı Amerikalı Valerie Ramsey. 68 yaşında, altı çocuk, yedi torun sahibi ve model. Dal gibi bir kadın. İleri yaşta da özgüven güzelliğine sahip olmak için, kadınların kendilerine yaşça uygun bir rol model seçmelerini öneriyor.

Diyelim ki Helen Mirren’i seçtik. Ona benzeme ihtimalimiz olmasa bile ondan cesaret, kuvvet ve bilgelik alacakmışız. Cilt bakımı, makyaj, egzersiz ve iyi beslenmenin operasyon ve enjeksiyondan daha etkili olduğunu iddia ediyor Ramsey.

Amerikalı güzellik uzmanı Christopher Hopkins de 45 yaş üstü kadınların güzellik uyanışını anlatan bir kitap yazmış. Kadınların sosyal dayatmalar sonucu yaşlanma korkusuyla bıçak altına yattığını söylüyor, "Sadece operasyon ve enjeksiyon gibi dış müdahalelerle yaşlanmaya karşı durabileceğimize inanmaya başladık. Oysa bakın Raquel Walch’e, 66 yaşında MAC’in yüzü oldu. Bugünün kadını yaşını göstererek de güzel görünebilir" diyor.

Evet MAC, Raquel Welch’i 66 yaşın güzellik ikonu ilan etti ama, çok sıkı estetik operasyonlar geçirdiği de belli.

Bir kitap daha. New York’lu beslenme uzmanı Oz Garcia, estetiğe başvurmadan yaşlanmaya direnmenin rehberini yazmış. O da doğallığı, olgun ve zeki görünmeyi öneriyor.

Sonra İngiliz Vogue dergisinin editörü Alex Shulman’ın ilginç bir sözüne rastlıyorum. "İnsanın yaşlanmayı kabullenmemesi, hayatta hiçbir şey başarmamış olma duygusuyla yakından bağlantılıdır" diyor. Estetik operasyonlardaki artışın endişe verici boyutlarda olduğunu söylüyor. Bu sözlerden, başarılı kadınlarda yaşlanma korkusu olmayacağı sonucunu çıkarabilir miyiz acaba? Film yıldızı olmadığın sürece belki. Nicole Kidman henüz 40 yaşında. Çok da başarılı ama, botokslar yüzünden alnı betonlaşmış durumda. Demek ki başarılarına rağmen korkuları var.

Sonra The Observer’da küt diye bir cerrahın sözlerine tosluyorum: "Yaşlanan bir yüz asla genç bir yüzden daha güzel görünmemiştir bugüne kadar."

Tabii nereden, hangi ruh ve bedenden baktığına bağlı. Helen Mirren bana çok güzel görünüyor.

BOTOKSSUZ BEVERLY HILLS

Amerika’daki ekonomik durgunluk, konut sektöründeki kriz, Hollywood yıldızlarını pek bağlamaz. En azından estetik bahsinde. Ancak son yıllarını estetik çılgınlığıyla geçiren sıradan insanları bağlıyor. Medyadaki haberlere göre estetik operasyonların sayısında feci düşüş var. Hatta bazı plastik cerrahi uzmanları ayakta kalma savaşı veriyormuş. Los Angeles Times’ın haberine göre Beverly Hills kadınları bile botoks iğnelerini savsaklamaya başlamış durumda. Mesela mortgage işindeki kadınlar artık botoksları atlıyormuş.

Meme implantı imalatçıları da işlerin geçen yıl sonundan beri durgun olduğunu söylüyor. Çünkü implantlar yaklaşık 10 bin dolara maloluyor. 3-4 bin dolarlık lazerli göz tedavileri de lüks sınıfına girdiği için azalmış. Ancak 1000 dolar gibi görece düşük maliyette olduklarından dudak ve gözaltı dolguları devam ediyor.

Amerikan Plastik Cerrahi Derneği’nin Başkanı Dr. Richard D’Amico da önümüzdeki dönemlerde durgunluğun etkisini daha kuvvetli bir şekilde hissedeceklerini söylüyor. "İnsanlar ekonomi konusunda endişelenmeye başladığı an keyfi harcamalardan kısmaya başlarlar" diyor.

KAHVEYİ BİLE AZALTTILAR

Keyfi harcama deyince, estetik operasyon ne kelime, son haberlere göre kahve delisi Amerikalılar, Starbucks’a bile daha az uğrar olmuşlar. Latteler, mochalar kısıldığı için şirket hisseleri en düşük düzeyine indi. Başkan Howard Schultz "37 yıllık şirket tarihinde ilk kez zayıf bir ekonomik iklime girdik, gıda ve enerji fiyatlarındaki artış müşterilerimizi etkiledi" diyor.

Aslında estetik sektöründeki gidiş geçen yıl ilk belirtilerini göstermiş, yüz gerdirme gibi komplike operasyonlarda hafif bir düşüş yaşanmış. Buna karşılık botokslar arttığı için kozmetik işlemlerin genel toplamında yüzde 7’lik artış görülmüş.

Tıp, ilaç ve biyoteknoloji sektöründeki eğilimlerle ilgili piyasa araştırmaları yapan Millennium Grubu, ekonomideki yavaşlama sonucu kozmetik harcamaların daha da düşeceğini tahmin ediyor. Ancak genç görünme baskısına dayanamayanların kredi alarak piyasayı az da olsa canlı tutacağını düşünüyor. Kredi alabilmek için 18 yaşını bitirmiş ve ayda 15 bin dolar gelir sahibi olmak gerekiyor.

Estetik sektörünün ucuz prosedürlerle ayakta kalacağı da tahmin ediliyor. Mesela önümüzdeki 5 yıl içinde dolgu enjeksiyonlarında yüzde 10-15’lik büyüme bekleniyor. Geçen 5 yıldaki artışlar ise yüzde 18 düzeyindeydi.

Bu arada durgunluk korkusu yüzünden yarım kalan inşaatlar var. Kadının biri Los Angeles Times’a anlatıyor: "Bir zamanlar 150 kiloydum. Mideme kelepçe taktırıp 85 kilo verdim. Derilerim sarktı. Şimdi derileri toplatıp, meme yaptıracaktım ama vazgeçtim."
Yazının devamı...

İsim kimin umurunda aldığın araba Lamborghini

3 Mayıs 2008
Alman üreticiler yeni modellerin adını 10 bin kadar öneri arasından seçiyor. Markalara yeni model araştırması yapan ajanslarla çalışıyorlar. Yeni ismin, telif hakkı alınmış 100 bin kadar sözcük arasında bulunmaması, dünyanın her yerinde kolay telaffuz edilebilmesi, pazarlama sıkıntısına yol açacak negatif dil çağrışımları yapmaması gerekiyor. Bu süreç, geçen yüzyılda bu kadar çetrefilli değildi. Dar bir kadro, çağın ruhuna uygun isimleri bulup bitiriyordu işi. Eski isimler kalantordu. Opel’in Diplomat ve Senator’u, Ford’un Consul’ü gibi. TOFAŞ’ın kuş serisi de tek kişinin eseri. Ama araçların şöhreti o kadar kötüydü ki, hayat o ihtişamlı kuşlar açısından hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. Bıldırcın kadar hükümleri kalmadı.

Bir otomobile isim koyarken kaza yapılabilir mi?

Evet yapılabilir. Yeryüzünde uçuşan milyonlarca sözcük varken gidip bilmemhangi dilin en sunturlu küfrünü yeni modeline isim diye koyarsın. Hem de o bilmemhangi dilin konuşulduğu ülkeler çok önemli pazarlar olabilir.

Japon Mitsubishi ile Amerikan General Motors’un başından böyle iki kaza geçiyor. Mitsubishi’nin 1982 yılında piyasaya sürdüğü arazi aracı "Pajero" adını, Patagonya’da yaşayan bir dağ kedisinden alıyor. Ancak "Pajero" İspanyolca’da mastürbasyoncu anlamına geliyor. Öyle bir sözcük ki, cinsel bir davranışı tarif etmek için değil, düpedüz okkalı küfür olarak kullanılıyor. Bu ağır şok karşısında Pajero, Brezilya hariç bütün Amerika kıtası ve İspanya’da "Montero" (Dağ Savaşçısı) adını alıyor. Brezilya hariç, çünkü onlar Portekizce konuşuyor. İngiltere’de ise "Shogun" adıyla satılıyor.

General Motors da 2005 başında çıkardığı yeni Buick sedana "LaCrosse" adını veriyor. Ancak Kanada’nın Fransızca konuşulan kesimindeki gençlik jargonunda "LaCrosse" mastürbasyon anlamına geliyor. Mitsubishi’nin başına gelen kaza kadar ağır hasarlı olmasa da GM, Kanada piyasasında sıkıntı yaşıyor.

Volkswagen’in Touareg’i de sıkıntı yaşıyor. Çünkü Touareg’in, 20. yüzyılda bile köle ticareti yapan Kuzey Afrikalı bir kabilenin adı olduğu ortaya çıkıyor.

Otomotivcilerin büyük felaket olarak gördüğü bu tür isim kazaları, aslında müşteriyi fazla ilgilendirmiyor. Ford Motor’un başkan yardımcılarından Phil Martens, "Otomobilin ismi müşterinin umrunda bile değildir, o sadece iyi bir araba ister" diyor. Mesela kaç kişi Toyota’nın hibrid aracı Prius’un adının ne anlama geldiğini biliyor? Oysa Toyota, global ısınma çağında çevre bilinciyle çıkardığı teknoloji harikasına çok müthiş bir isim bulduğunu düşünüyor. Prius, Latince’de "önde giden" anlamına geliyor.

Mesela boğa amblemli Lamborghini’nin modelleri, isimlerini boğa güreşi aleminden alıyor. Miura (ünlü bir boğa eğitmeni), Espada (matadorun kullandığı kılıç) gibi. Ama isim kimin umurunda. Aldığın araba Lamborghini!

GM de 1980’lerde uzun uzun düşündükten sonra yeni küçük modeline "Saturn" adını veriyor. Gezegenin ya da Roma tanrısının adını değil, Sovyetler’le uzay yarışı sırasında ABD’nin Ay’a gönderdiği Saturn roketini kastederek veriyorlar bu ismi. Ama acaba kaç kişi "Saturn"ün aslında gezegen Satürn olmadığını biliyor.
KALANTOR DÖNEM

Dil kazaları yaşanmaması ve markanın aracın kalıbına tıpatıp uyması için otomotivciler artık profesyonel yardım alıyor. Almanya’da otomotiv firmalarına isim bulan ajanslar var. Mesela Düsseldorf’taki "sözel tasarım" ajansı Nomen International’ın müşterileri, çoğunlukla otomotiv firmaları. Manfred Gotta da marka yaratıcılığında önde gelen uzmanlardan. Özellikle de otomobil markaları alanında. Bu ajanslar yeni bir modele isim bulmak için 10 bin kadar seçeneği gözden geçiriyor. Yeni ismin, telif hakkı alınmış 100 bin sözcük arasında bulunmaması, herhangi bir dilde küfür karşılığı olmaması, kolay telaffuz edilebilir olması gerekiyor.

İsim uydurmak da serbest. Ancak o uyduruk sözcüğün, Portekiz’de "ölüm tuzağı" anlamına filan gelmemesi gerekiyor.

1960’larda Alman üreticiler modellerine Kadett, Manta, Taunus gibi oturaklı, rütbeli, kalantor çağrışım yapan isimler veriyordu. Bu isimler çoğunlukla sosyal hiyerarşiyi yansıtan kavramlardı. Mesela Opel’in modelleri Kadett, Kapitaen, Commodore ve Admiral diye denizcilik hiyerarşisi içinde yükseliyordu. Tabii fiyatlar da rütbeye göreydi. Opel’in Diplomat ve Senator modelleri de ciddi ve disiplinliydi. Ford’un Escort ve Consul’ü de öyle.

AKDENİZ DÖNEMİ

1968 öğrenci hareketinden sonra bu ağır hava dağılmaya yüz tuttu. Almanlar onca yıl çalıştıktan sonra güneşli memleketlere seyahatlere çıkarak kendilerini ödüllendirmeye başladılar. Böylece Ford’un Capri, Ascona, Granada modelleri doğdu. Akdeniz hafifliği egemen oldu. Volkswagen kendini uzak "rüzgarlara" kaptırdı. Yeni modellerine Passat ve Scirocco adını verdi. Bu yeni yaşama ve seyahat zevki Ford’un Fiesta’sında ifade buldu. 1980’li yıllarda Boris Becker ve Steffi Graf yeni halk kahramanları mertebesine yükselince Volkswagen’den sportif isimler geldi: Golf ve Polo. 1990’larda soğuk savaşın sona ermesi otomobil isimlerini globalleştirdi. Opel, fütüristik takılıp yeni modellerine Astra ve Omega dedi. Ford ise Latince’de "dünya" anlamına gelen Mondeo ve Galaxy’yi seçti.

EGZOTİK ÇAĞ

Bugün artık egzotik isimler dönemi yaşanıyor. Uzak memleketlere maceraya çağıran isimler veriliyor arabalara. Volkswagen’den Tiguan ve Touareg, Nissan’dan Qashqai, yani Kaşkay. Japonlar bu ismi çok aramış olmalı.

Kaşkaylar, İran’ın Fars eyaletinde, özellikle Şiraz çevresinde yaşayan ve hálá ağırlıklı olarak göçebe bir Türk halkı. Azerilerden sonra İran’daki en kalabalık Türk grubu.

Peki otomobillerin ille de bir ismi olmalı mı? Mercedes, Audi ve BMW pekala harf ve rakamlarla idare ediyor. Alman otomobil uzmanı Prof. Ferdinand Dudenhöffer’e göre otomobillerin mutlaka bir ismi olmalı. Çünkü isimler sayesinde zihinlerde resimler oluşuyor, CLK gibi harflerle değil. Buna karşılık Porsche’nin 911’i bugüne kadar bir otomobille birlikte anılan en başarılı numara.

Peki en başarılı isim hangisi? Acaba Mustang olabilir mi?
Yazının devamı...

Birkin’lerin şifresi nasıl kırıldı

26 Nisan 2008
Dünyanın dört bir yanında 100 Hermes mağazasına gidip yüzlerce çanta topluyor ve şöhretli müşterilerine satıyor. Müşterilerinin adını açıklamıyor. Dünyanın en azılı Birkin sapıkları arasında Victoria Beckham bir numara. Kadında her renk ve varyasyondan 100 kadar çanta olduğu rivayet ediliyor. Martha Stewart, Oprah Winfrey, Mariah Carey, Sofia Coppola, Sarah Jessica Parker, Kate Moss ve Arjantin Devlet Başkanı Cristina Fernandez de Birkinperver. Neyse, Tonello’nun bu liste delme işlemi için çok ama çok para gerekiyor. Mesela sadece bir yılda 1.6 milyon dolar harcıyor Birkin’lere. Çantaların fiyatları 7 bin 500 dolardan başlıyor, tuzlu su timsahının derisinden yapılmış, pırlanta aksesuvarlı krokodil Birkin, 150 bin dolara kadar uzanıyor. Peki Tonello’nun şifre kırma taktiği nasıl bir şey? Aslında çok basit.

Durum Jane Birkin açısından sinir bozucu. "Aa, adınız Birkin mi, hani şu çanta gibi?" diye şaşkınlık geçiren insanlarla karşılaşmak hoş değil tabii. Birkin, çantanın kendi şöhretini nasıl solladığını, geçenlerde Sunday Times’taki röportajında anlatıyor. Serge Gainsbourg’lu yıllardaki seksapelini bilmeyen, nefes nefese je t’aime’i hiç duymamış ya da ne bileyim Blow-up’ı filan seyretmemiş olanlar, esas Hermes’in çantasını ünlü zannediyor. Jane Birkin ile çanta arasında da isim benzerliği olduğunu düşünüyorlar. Hatta, kızları Charlotte ile Lou’ya "Sen çantanın kızı mısın?" diye soranlar çıkıyor Amerika’da.

Çantanın Birkin adını nasıl aldığını da son röportajda bir kez daha anlatıyor. Bir uçak yolculuğunda Hermes’in başkanı Jean-Louis Dumas-Hermes ile yan yana düşüyor. Sohbet esnasında hafta sonu için büyücek deri çanta bulamamaktan yakınıyor ve anında bir çanta dizayn ediliyor Hermes’e. Monsieur Hermes de tasarımı ticari alanda kullanmak üzere Birkin’in iznini alıp, çantaya onun adını veriyor. 1984’ten bugüne uzanan başarı öyküsü başlıyor.

Jane Birkin, her yıl bir Birkin çantasını açık artırmaya çıkarıp gelirini de hayır kurumlarına bağışlıyor. Hermes’in bu çantaları kendisine bağışlıyor olmasından da çok memnun. Son çantası 80 bin dolar getirmiş.

LİSTE PALAVRA MI

Jane Birkin çok tokgözlü ve hayırsever olabilir ama, kadınlar genelde o çantayı kendisi için istiyor. İkonik bir arzu nesnesi Birkin çanta.

İşte Amerikalı Michael Tonello, kadınlar ile Birkin’ler arasındaki bu deli divane ilişkiden kendine vazife çıkarıyor ve çanta avcılığına başlıyor. "Bringing Home the Birkin" diye de bir kitap yazıyor. Kitabın özeti şu: Hermes’in iki yıllık Birkin bekleme listesi külliyen palavra.

Tonello, sınırlı üretim Birkin elde etmek üzere Amerika’da girdiği ilk Hermes’te, o kaçınılmaz cevapla karşılaşıyor: "Üzgünüz, maalesef elimizde yok." Malum, o meşhur iki yıllık bekleme listesi.

Sonra başka bir Hermes mağazasına gidip, Hermes Ulysse marka ajandaya yazılmış listeye bakarak 2 bin dolarlık aksesuvar alıyor. Eşarplar, şallar, mücevherler. Böylece sıkı bir Hermes müşterisi olduğu izlenimi bırakıyor.

Tabii kraliyet mensubu gibi giyinmiş olmak da gerekiyor. Ödeme yaparken son dakikada, "Birkin çantanız var mı?" diye soruyor. Bu denemede hemen bir Birkin’e kavuşuyor. Sadece Paris’te el yapımı olarak üretilen ve imalatı en az 48 saat süren Birkin çanta, tezgáh arkasından çıkarılıyor. Bu taktik sayesinde Tonello, 2005 yılında üç ay içinde 130 çanta topluyor.

Tonello, Birkin dünyasına tamamen tesadüf eseri giriyor. Boston’da Chanel ve Christian Dior’a makyaj uzmanı olarak çalıştıktan sonra 1980’lerde makyöz ve saç stilistleri için Team ajansı kuruyor. 1999’da Barcelona’ya yerleşiyor, bir mücevher imalatçısında çalışıyor, o işten ayrıldıktan sonra da eBay üzerinden tasarım elbiseler, mücevher ve aksesuvar satıyor. Az bulunan eski Hermes eşarpları satarken, "Birkin çanta da var mı?" diye üst üste mailler alıyor. Tonello, bu çantada müthiş bir potansiyel olduğunu hemen kavrıyor ve Hermes seferleri başlıyor.

Tonello’ya göre aslında bekleme listesi diye bir şey yok. Hermes, Birkin çantaları iyi müşterilerini ödüllendirmek için kullanıyor. Mesela elbise, bluz, ayakkabı, kol saati alan bir müşteri hemen bir kenara çekiliyor ve çok önemli bir sır paylaşılıyormuş gibi, "Bir müşterimiz iki yıl önce Birkin ısmarlamıştı ve siparişi geldi ama, hanımefendi çantayı almaktan vazgeçti. Acaba siz görmek ister miydiniz?" diye fısıldanıyor. Ve o müşteri dünyanın en mutlu kadını olarak mağazadan çıkıyor.

Tonello, yüz seferde topladığı çantaları da eBay üzerinden satıyor. İki yıl beklemeye tahammülü olmayan kadınlar birkaç bin dolar fazladan sayarak Birkin’lerine kavuşuyorlar. Tonello, müşterileri arasında büyük şöhretler ve iş dünyasından güçlü isimler bulunduğunu söylüyor ama, kimlikleri açıklamıyor.

"Birkin çanta, sizin başarılı olduğunuzu, paralı ve önemli biri olduğunuzu gösterir. Yoksa Hermes size o çantayı satmaz. Genel kanı budur" diyor Tonello. Hermes, statü ve zenginlik sembolü olan çantanın esrarlı havasını korumak için bekleme listesi mitosunu bozmuyor. O çantanın kadınlar için lüksün zirvesinde kalması için Birkin’in ulaşılmaz olması gerekiyor.

Tonello bu işten ne kadar para kazandığının hesabını da vermiyor. Sadece 2005 yılında 1.6 milyon dolar harcadığını anlatıyor.

BÜTÜN ÇANTALAR REZERVE

Tonello bir süre sonra kendisini uyuşturucu satıcısı gibi hissetmeye başlıyor; "Çünkü o çanta için her şeyi yapacak kadınlar var" diyor. Uğradığı mağazaların da çetelesini tutuyor ki, en az altı ay süreyle aynı yere gitmesin. Paris’teki mağazada fazlaca tanındığı için bilgisayardan adını teşhis edip, "Size bir daha çanta satmayacağız" diye faks çekiyorlar.

Böylece Tonello, Birkin kariyerinin sonuna geliyor, kitabını yazıyor.

Geçen yıl henüz yayınlanmadan kitapla ilgili haberler medyada çıkıyor. Bu sırada Tonello bir müşteriden "Beyaz Birkin ya da Kelly çanta istiyorum" diye mail alıyor. Hermes’e gidip birkaç plaj havlusu topladıktan sonra, tezgahta duran Kelly çantayı istiyor. Mağaza görevlisi "Üzgünüm Bay Tonello, o çanta rezerve, aslında mağazadaki bütün çantalar rezerve" diyor. Tonello o dakika, artık Birkin piyasası dışında kaldığını anlıyor.
Yazının devamı...

Ekmek bulamıyorsanız patates yiyin

19 Nisan 2008
Sovyetler Birliği’nin çöküş günlerinde Batı medyası, devlet marketlerindeki raflarda kalmış tek tük patates ve lahanaları görüntülemeye bayılırdı. Sovyet halkının patates ile besleniyor olması, 70 küsur yıllık sistem hatasının abidesiydi.

Patates rekoltesi mükemmeldi, ancak halk meretten bıkmıştı. Tarlalarda çürümeye yüz tutmuş tonlarca ürünü kaldırmak için Kızıl Ordu birliklerinin araziye sevkedilmesi, "Mekanize Patates Tugayları" diye alay konusu olmuştu.

Aradan 17 yıl geçti. Dünyanın topyekün geldiği nokta şu; buğday ve pirinç bulamıyorsanız, patatese yüklenin.

Bir zamanlar hımbıl bir yiyecek olan patates, aniden seksapel kazanmaya başladı. Reuters haber ajansı, geçen hafta enine boyuna bir patates dosyası hazırladı. İnsanı şişmanlatan, sıkıcı bir gıda gözüyle bakılan patatesin hiç de sanıldığı gibi bir nesne olmadığını anlatıyor dosya. Patatesin, ucuz ve besleyici bir kök olarak dünyadaki açlık sorununu çözebileceği ilan ediliyor. Çünkü her ortamda yetişiyor. And Dağları’nın buz gibi zirvelerinden Asya’nın tropik iklimlerine kadar her yerde. Sonra yetişirken az su istiyor ve 50 günde olgunlaşıyor. Ayrıca, buğday ve pirince göre, hektar başına iki-dört kat daha fazla gıda sağlıyor. Sanıldığı kadar yeknesak bir sebze de değil. Beş bin çeşidi var.

Patates bünyeye çok fazla kilo yükü de getirmiyor. Karbonhidrat açısından zengin olmakla birlikte, buğdayın beşte biri oranında yağ içeriyor. Tabii yağda kızartılmadığı, tereyağıyla çeşnilendirilmediği ve kumpir yapılmadığı sürece. Patates, ekmeğin dörtte biri kadar kaloriye sahip. Ayrıca haşlanmış hali, mısırdan daha fazla protein ve kalsiyum içeriyor. Bitmedi, patateste bol mikdarda C vitamini, demir, potasyum ve çinko da bulunuyor.

GİZLİ HAZİNE

Kuraklık, biyoyakıt üretimi ve spekülatörlerin katkısıyla gıda fiyatlarında meydana gelen artış, Haiti gibi ülkelerde ayaklanmalara yol açtığı için, BM de hemen önlemini aldı; 2008’i uluslararası patates yılı ilan etti. Sebzenin gizli kalmış bir hazine olduğunu da duyurdu.

Reuters’in patates dosyasına göre, ekmeği ille de buğday unundan yapmak gerekmiyor. Patates unu da gayet iyi ekmek veriyor. Ancak maalesef damaklar alışık değil. Bir de patates ununu üretecek değirmenler yeterli sayıda değil.

Patates ile iyi geçinmeye başlayan örnek ülke olarak da Peru gösteriliyor. Peru, patatesin anavatanı. İlk kez 8 bin yıl önce Titicaca Gölü yakınlarında üretilmiş. Perulular kendi öz sebzelerini yıllarca ihmal etmişler, ancak buğday sıkıntısı başlayınca patatese yönelmişler. Mesela okullar ile hapishane ve kışlalarda patates unundan yapılmış ekmek servis ediyorlarmış.

Buğday ve pirinçten sonra üçüncü önemli gıda maddesi olan patatesin kıymetini keşfedenler arasında Hindistan ve Çin de var.

Hindistan, önümüzdeki 10 yıl içinde patates üretimini iki katına çıkaracak. Çin ise şu anda dünyanın en büyük patates üreticisi. Sahra altı Afrikası’nda da patates üretimi bir numara.

SOVYET USULÜNE TALİM

Peki patates tüketimi ne durumda? Bazı toprakların kaderi kolay değişmiyor. Eski Sovyet toprakları da dahil. Dünyanın en fazla patates tüketen ülkesi hangisi biliyor musunuz? Beyaz Rusya. Yılda kişi başına 171 kilo patates tüketiyorlar. Sovyet usulü beslenmeye devam.

Hatta Avrupa Birliği üyesi olmak bile bazı ülkelerin şansını ters yüz etmiyor. Eski Sovyet cumhuriyeti, yeni AB üyesi Letonya yine patatese talim etmeye başlamış. Keskin fiyat artışları üzerine ekmek satışlarında yüzde 10-15 oranında düşüş yaşanırken, patates satışları yüzde 20 artmış.

Kişi başına yılda 50 kilo patates yiyoruz

Birleşmiş Milletler’in 2008 Uluslararası Patates Yılı için hazırladığı web sitesinde Türkiye’nin üretim ve tüketim değerleri, Asya ve Okyanusya grubu içinde yer alıyor. Dünyanın en büyük patates üreticisi Çin de bu grupta. Geçen yılki üretimi 72 milyon ton. Türkiye ise 4.3 milyon tonluk üretimiyle grubunda beşinci sırada. Türkiye’de 1872 yılından beri patates üretimi yapılıyor ve halen 158 bin hektarlık bir alanda ekiliyor. Türkiye’nin şu andaki patates üretimi 1990’daki seviyesinde ve 2000 yılındaki 5.4 milyon tonluk rekor üretim rakamının altında. Yılda kişi başına düşen patates tüketimi ise 1990 yılında 63 kilo kadarken, 2006 yılında 50 kiloya kadar düşmüş.

Üretimde top 10

1- Çin - 72 milyon ton

2- Rusya - 35.7 milyon ton

3- Hindistan - 26.3 milyon ton

4- Ukrayna - 19.1 milyon ton

5- ABD - 17.6 milyon ton

6- Almanya - 11.6 milyon ton

7- Polonya - 11.2 milyon ton

8- Beyaz Rusya - 8.5 milyon ton

9- Hollanda - 7.2 milyon ton

10 - Fransa - 6.3 milyon ton

Patates trajedileri

İlk kez 8 bin yıl önce bugünkü Peru topraklarında üretilen patatesin Güney Amerika’dan dünyaya yayılması bir trajediyle başlıyor. İspanyol fetihçiler 1532-1572 yılları arasında İnka uygarlığını büyük yıkıma uğratıyor. Savaş, hastalıklar ve umutsuzluk yerli nüfusun yarısını yok ediyor. Kıtaya altın aramaya gelen İspanyollar, başka bir hazine buluyorlar; patates. Avrupa’da patates ilk kez 1565 yılında İspanya’ya ait Kanarya Adaları’nda yetiştiriliyor, sonra kıtaya yayılıyor. Önceleri patatesin sadece çiçekleri makbul bulunuyor, kökü ise domuzlara veriliyor. Ancak 1770’lerin kıtlık günlerinde patatesin besleyici değeri keşfediliyor. Böylece Avrupalı çiftçiler, özellikle de patatese "şeytanın elması" diyen Ruslar, yaygın bir şekilde patates üretimine geçiyor. Napolyon savaşları döneminde patates Avrupa’nın bir numaralı gıda rezervini oluşturuyor. Ancak gen havuzu çok dar olduğu için bitkiye musallat olan hastalıklar çok çabuk yayılıyor. 1845’te bütün kıtayı saran mantar hastalığı kıtlığa yol açıyor ve en büyük felaket İrlanda’da yaşanıyor. Üç yıl içinde İrlanda’da bir milyon insan ölüyor. İrlanda’daki bu felaket sonrasında, patatesin hastalıklara dayanıklı türleri yetiştiriliyor.
Yazının devamı...