"Ayşe Özek Karasu" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Özek Karasu" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ayşe Özek Karasu

Karikatürler sadece radikal İslamcıları kızdırmıyor

9 Ağustos 2008
Özellikle karikatürler çok yakıcı. Hayır, İslam dünyasının kızdığı peygamber çizimlerini kastetmiyorum. New Yorker’ın, radikal İslam atmosferindeki Obama karikatürünü, ya da Arap medyasında yayınlanan "İsrail’in maşası kılıklı" Obama ve McCain karikatürlerini kastediyorum. İlkine Obama, ikincisine Yahudiler tepki gösteriyor. ABD’deki Yahudi kuruluşu ADL, Amerikan başkan adaylarını İsrail’in oyuncağı gibi gösteren çizimler yüzünden Arap medyasına şiddetle çatıyor. Fikir özgürlüğü tamam da, çizimler hayli arkaik. Kindar bakışlı, kara sakallı ve şapkalı Yahudi stereotipi ile Davut yıldızı arasında gidip geliyorlar. Obama ve McCain de Yahudilerin ya cebinde ya /images/100/0x0/55ea9950f018fbb8f88a7be2parmağında. Aslında ABD’deki seçim kampanyasının en hedef adamı McCain. 72 yaşında diye, gece komedi şovlarında tarih öncesinden kalma prostatlı yaratığa çevirdiler ama, onun hiç sesi çıkmıyor.

Herhalde dünyanın en gaddar siyasi esprileri Amerikan televizyonlarındaki gece şovlarında yapılıyor.

Son duyduğum bir-iki tanesini aktarayım. Bunlar özellikle Cumhuriyetçi aday John McCain ile ilgili.

Adamın yaşına (72) taktılar ya, komedyenler genellikle oradan vuruyorlar.

- McCain’in kızı çocuk kitabı yazıyormuş. Kitabın adı "James ve Dev Prostat" olacakmış. (Conan O’Brien)

- McCain’in yardımcı adayları Arizona’daki evini ziyaret ediyormuş. Evin adı Casa Viagra, ya da Rancho Prostato gibi bir şey. (David Letterman)

- Yerliler Obama’yı destekliyormuş. Tabii, çünkü McCain’in topraklarını ellerinden aldığı günü çok iyi hatırlıyorlar. (Conan O’Brien)

- Dışişleri Bakanlığı’nın iki memuru, McCain’in iç savaş sicilini inceledikleri için görevden alınmışlar. (David Letterman)

- Obama, Almanya, Fransa ve İngiltere’de çok popülermiş. McCain de Mezopotamya, Galya ve Kutsal Roma İmparatorluğu’nda. (Jay Leno)

- McCain, dün gece Larry King Show’a çıktı. Program 5 dakika sürdü, toplam 55 dakika çiş molası verildi. (Conan O’Brien)

- McCain ile Larry King, kimin prostatının daha büyük olduğu konusunda derin bir tartışmaya girdiler. (Jay Leno)

Evet, McCain’in yumuşak karnı, yaşı. McCain kampanyasının Demokrat aday Barack Obama ile dalga geçtiği son reklam filmi de, dönüp dolaşıp komedyenlere yine McCain’le ilgili espri malzemesi verdi. Yine prostatlı ve belden aşağı cinsten. Bu reklamda Obama, Paris Hilton ve Britney Spears gibi ünlülerle kıyaslanıyor. Slogan kabataslak şu: "Onlar da şöhretli. Onlarda da laf çok ama, iş yaptıkları yok."

Jay Leno durur mu, veriyor espriyi: "Acaba McCain, Paris’in seks videosunu görmüş mü? Ben gördüm, hiç laf yok, hep iş var."

Yine Jay Leno: "Obama’nın kampanyası, McCain’i Zsa Zsa Gabor’a benzeten bir reklam hazırlıyormuş."

Malûm Gabor 91 yaşında ve Conrad Hilton da eski kocalarından.

McCain kampının Obama reklamına, Hilton ailesi çok kızdı. Hatta Paris Hilton çıkıp, "Ben de başkan adayıyım" diye video bile çekti. Reklama ırkçı diyenler de oldu. Obama ise "Hayır, ırkçı değil alaycı" diye geçiştirdi.

Ancak bu espri ve reklam şamatası arasında hiçbir malzeme, New Yorker’ın Obama karikatürü kadar sansasyon yaratmadı. Çünkü iki yönden mayın tarlasına girilmişti. Bir, sözün yerini karikatür almıştı. İki, radikal İslam ve terör meselesine girilmişti.

KARİKATÜR ANAYASAL ÖZGÜRLÜK

Karikatürü herkes biliyor. Obama ve karısı Michelle, radikal İslamcı kılığında, duvarda Bin Ladin resmi. Resmin hemen altındaki şöminede Amerikan bayrağı yanıyor. Karikatürün amacı, "Barack Hussein Obama"nın aslında Müslüman olduğu ve yeterince vatansever olmadığı hikayesini yayan muhafazakarlara sataşmak. Ancak mesaj ters tepiyor, karikatür aşırı kışkırtıcı, habis, münasebetsiz ve İslam düşmanı bulunuyor. Bu yorumlar sadece medyada yapılsa iyi, Obama cephesi de çok sert tepki gösteriyor. Karikatürün, onur kırıcı, edebe aykırı olduğunu açıklıyor.

Liberal cephe ise New Yorker’ı savunuyor. Çünkü memlekette fikir özgürlüğü var ve özgür bir toplumda her yayın organının böyle bir karikatürü yayınlama hakkı bulunuyor. Hedef seçilen kişi mesajı beğense de, beğenmese de.

Ve en çarpıcı yorum yine bir siyasi hicivciden geliyor; Jon Stewart’tan. Şöyle diyor: "Obama kampanyasının tepkisi ne olmalıydı, biliyor musunuz? Şöyle: Senatör Obama, kendisini radikal İslamcı gibi gösteren karikatüre kesinlikle kızmamıştır. Çünkü ancak radikal İslamcılar bir karikatüre kızabilir ki, Obama radikal İslamcı değildir."

"It’s just a f*cking cartoon!" diye de tamamlıyor sözünü.

Danimarka kökenli malum karikatürlere gönderme yapıyor Stewart. Ortadoğu’dan Pakistan’a, İslam coğrafyasında ölümlere, ortalığın yakılıp yıkılmasına neden olan karikatürlere gönderme.

Nitekim Obama da çıkıp, "Bu bir karikatür... Anayasadaki fikir ve basın özgürlüğü de bunun için var" diyor sonunda.

ARABIN TAKINTISI

Danimarka kökenli karikatürleri yerden yere vuran coğrafyanın medyası da yeri geldikçe karikatür yayınlıyor ve o karikatürler de birilerini kızdırıyor. Mesela Amerika’daki en büyük Yahudi kuruluşu ADL’yi (Anti Defamation League - İftira ve İnkarla Mücadele Birliği).

O çizimler genelde, ABD’deki başkan adaylarının İsrail’in maşası olduğu fikrini işliyor. ADL Başkanı Abraham Foxman, bir açıklama yayınlayarak Arap medyasını kınıyor. "Gazze’den Ramallah’a, Bahreyn’den Şam’a, Kahire’den Riyad’a bütün medya, İsrail ve Yahudiler’in Amerikan başkan adaylarını kontrol ettiği şeklindeki sapık ve fanatik komplo teorisine kapılmış durumda" diyor. Özellikle, o çok klasik kötücül Yahudi stereotipinden ötürü karikatürleri "ırkçı" diye niteliyor. Gerçekten de çizimler çok arkaik. Sakallı ve kara şapkalı, kindar bakışlı Yahudi tipi var çoğunda. Ya da Davut yıldızı takmış bir cepte Obama-McCain ikilisi otuyor. Veya Obama, üzerinde Davut yıldızı bulunan bir yumurtadan çıkıyor.

Karikatürler de Arabın yalellesi gibi. Aynı espri etrafında uzadıkça uzuyor.

Sarkozy’nin oğlu Yahudi kızı buldu işini biliyor diye yazdı, işinden oldu

Fransa’nın haftalık siyasi hiciv gazetesi Charlie Hebdo’nun yazar ve çizeri Maurice Sinet’nin kaleme aldığı bir yazı yüzünden ülkede kılıçlar çekildi, sonuna kadar fikir özgürlüğünü savunanlarla, anti-semitizm sınırının aşıldığını iddia /images/100/0x0/55ea9950f018fbb8f88a7be4edenler çarpışıyor şimdi. Gazetelerde aydın dilekçeleri yayınlanıyor, internette açılan kampanyalara binlerce kişi imza koyuyor.

Olay, Charlie Hebdo’nun geçen 2 Temmuz sayısında yayınlanan yazıyla başlıyor.

Hayatı provokasyonla geçen Sinet, Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin oğlu Jean Sarkozy’yle ilgili bir yazı döşeniyor. Siyasette yeni yeni yükselen 21 yaşındaki Jean’ın, Yahudi nişanlısı ile evlenmeden önce Yahudiliğe geçeceğini yazıyor ve "Oğlan, para pul işini iyi biliyor" demeye getiriyor. Çünkü Yahudi nişanlı Jessica Sibaoun-Darty, Fransız perakende devi Darty’nin várisi. Babaanne tarafından Yahudi kökenden gelen Jean’ın çıkar uğruna din değiştireceği iması büyük tepki görüyor. Yahudilerle akçeli işler arasında kurnazlık ilişkisi kuran o çok beylik fikre saplandığı için eleştiriliyor Sinet./images/100/0x0/55ea9950f018fbb8f88a7be6

Sinet (79), zaten anarşist bir kişilik olarak biliniyor. Hem anti-kapitalist, hem de kilise ve radikal İslam düşmanı. Bir de bu anti-semitik yazı çıkıyor. Sinet’nin özür dilemesi isteniyor. O ise dilememekte ısrar ediyor ve sonunda gazeteden kovuluyor.

Yirmi aydın Le Monde gazetesinde bir bildiri yayınlayarak, "Sinet taşlama sınırını aşarak kin ve nefret alanına girmiştir" diyor. Paris Belediye Başkanı Delanoe ve Nobel Barış Ödüllü Elie Wiesel gibi isimler var bu aydınlar arasında. Sonra Kültür Bakanı Christine Albanel de katılıyor o koroya.

FİKİR ÖZGÜRLÜĞÜNE NE OLDU CHARLIE HEBDO

Diğer yanda, internette Sinet’yi savunan bir imza kampanyası açılıyor. Bütün mizahçı takımı ve sol aydınlar dahil sekiz bin kişi imzalıyor dilekçeyi. Diyorlar ki, "Sinet ırkçı değil, ajan provokatördür. Charlie Hebdo fikir özgürlüğüne büyük bir darbe indirmiştir."

İşin ilginç yanı, aynı Charlie Hebdo’nun, Hz. Muhammed karikatürleri krizi yaşandığında takındığı tutum. İki yıl önce aynı gazete, fikir özgürlüğü adına o çizimleri basmış, medya ve siyaseti arkasına alarak, bir Müslüman grubun açtığı davayı da kazanmıştı.

Şimdi gazete editörü Philippe Val şu savunmayı getiriyor: "Kendini demokratik yasalara alternatif olarak gören bir dine saldıran her şeyi basarız, ama bireylere saldıran şeyleri asla."
Yazının devamı...

Anayasa mahkemesinin kararı aklın histeriye karşı zaferi

2 Ağustos 2008
Alman Anayasa Mahkemesi’nin iki eyalette sigara yasağını iptal eden kararına gazetenin yorumu böyle: "Aklın histeriye karşı zaferi." Aynı başlık Türkiye ile ilgili de atılabilirdi. İki anayasa mahkemesi de aynı gün karar aldı. Hem Türkiye’de, hem Almanya’da. İki davanın tonajı kıyaslanabilir gibi görünmese de birbirinden çok farklı iki ayrı siyaset sahnesinde yarattıkları hezeyan hemen hemen eşit ağırlıktaydı. Türkiye’de nasıl demokrasi ipin ucundaysa, Almanya’da da bir demokratik hak olarak sigara içmeyenlerin korunması söz konusuydu. Almanya son yıllarda hiç bu kadar şiddetli bir ideolojik tartışma içine girmemişti. Peki, mahkeme sigara yasağını kaldırarak sigara içmeyenlerin haklarını nasıl korudu?

İlk bakışta öyleymiş gibi görünse de Alman Anayasa Mahkemesi’nin kararı katiyen bir sigara zaferi değil. Sadece eşitlik ve adaletin zaferi. Öyle bir karar ki, nikotin cephesine bu ilk muharebeyi kazandırsa da, nihayetinde savaşı kaybettirecek cinsten.

Almanya da aynı Türkiye gibi geçen çarşamba anayasa mahkemesinin kararına kilitlenmişti. Orada karar daha erken saatlerde çıktı. Karlsruhe’deki mahkeme, iki ret oyuna karşı altı oyla, iki ayrı eyalette kısmi olarak uygulanan sigara yasağının anayasaya aykırı olduğuna hükmetti. Çapı küçük olduğu için sigara içmeyenlere boş alan yaratamayan birahanelere, "yasağa itirazda haklısınız" dedi. Diskoteklerdeki yasağı da topyekün kaldırdı. Çünkü yasa koyucu birçok işletmenin aksine, diskolara sigaralı bölme hakkı tanımamıştı. Berlin ve Baden Württemberg eyaletleri hakkında alınan bu karar, diğer eyaletler açısından da örnek teşkil edecek.

Mahkeme başkanı Hans-Jürgen Papier, kararı açıklarken, "Ya istisnasız genel bir yasak olacak, ya da istisnalar küçük işletmelerin çıkarlarını gözetecek şekilde düzenlenecek" dedi. Pasif içicilerin haklarının da sonuna kadar korunmasını istedi.

Karar, ilk bakışta davacı birahane sahiplerinin zaferi gibi görünüyor, değil mi? Kısa vadede öyle. Ayakta kalma mücadelesi veren küçük birahaneler şimdilik paçayı kurtardı.

SİYASETE İHTAR

Mahkeme birahanelere adalet dağıtırken, siyasilere de bir uyarı gönderdi: "Sigara yasağı uygulamakta çok kararlıysanız, toptan yasak getirin. Size 2009 sonuna kadar müsaade. Bu işi çözün."

Merkel Hükümeti’nin ortağı Sosyal Demokratlar’ın ille de sigara yasağı diye kıyamet kopardığı ortamda, sigara içmeyenleri koruma yasasından vazgeçilemeyeceğine göre, 2009 sonuna kadar sigaranın istisnasız her lokalde yasaklanması artık kaçınılmaz.

Alman basınına bakıyorum, hemen hemen bütün gazeteler Karlsruhe kararını, eyaletler bazındaki siyasetin ağır yenilgisi olarak görüyor. Sonuçlarından korktuğu için nabza göre yasak getiren siyasetin kaypak tavrına karşı bir ihtar niteliği taşıyor karar.

New York’ta en sert şekilde bütün lokanta ve barları kapsayarak uygulanan, Türkiye’den İrlanda’ya bütün Avrupa’da kademe kademe devreye giren yasaklar, Almanya’da baştan beri bir tuhaf. Eyaletten eyalete küçük detaylar temelinde değişse de, havalimanlarından okullara, kütüphanelerden işyerlerine kamuya açık yerlerde sigara yasağı var.

Ancak eyaletler, tiryakileri kızdırmamak için, sigara dostu bir sigara yasağı uygulamaya kalkıştı. Kimisi folklorik gerekçeleri öne sürerek, bayram çadırlarında sigarayı serbest bıraktı, buna karşılık diskolarda yasakladı. Kimi yerlerde sigara kulüplerine izin çıktı - bu fırsattan bizim Türk kıraathaneleri de faydalandı - kimi yerde çıkmadı. Büyük lokantalara ayrıcalıklar tanındı, küçüklere hoşgörüsüz davranıldı.

Sonunda Anayasa Mahkemesi iki işletmeciden gelen şikayet üzerine, bu adaletsizliğe el koydu. Eyalet meclislerine adil ve eşit bir yasaklama için 2009 sonuna kadar süre tanıyan mahkemenin kararına göre bundan böyle küçük birahanelerde sigara içilecek, ancak kapılarına uyarı işareti asılacak ve 18 yaşından küçükler içeri alınmayacak. Diskolar da sigara içenler için özel bölmeler düzenleyebilecek, ancak o bölümde dans pisti olmayacak ve 18 yaş altı giremeyecek.

Şimdi eyalet parlamentolarının önünde bir problem var. Anketlere göre Almanlar sigara yasağına içerliyor. Bavyera’daki sıfır tolerans düzenlemesinin ardından yaşanan ayaklanmaya bakılırsa topyekün yasak koymak o kadar kolay değil.

Ancak sigarayla mücadele eden sivil toplum örgütlerine göre yargı kararı, istisnasız yasakların yolunu açmış bulunuyor. Tabipler Odası, bu karar sayesinde artık her yerde kurallar eşitlenecek diyor. Kanser Araştırmaları Merkezi ise mahkeme kararını, pasif içicilerin içinde bulunduğu tehlikenin genel bir sigara yasağını meşru kıldığına dair işaret sayıyor. Sigarayı yasaklayarak nasıl oy alınacağını da artık siyasiler düşünecek. Top onlarda.

IMF insanı verem ediyor olabilir mi

Bizim tecrübelerimizle de sabit. IMF bir ülkeye kredi açtı mı, istikrar için katı kurallar koyar. Eğitim, sağlık ve diğer sosyal hizmetlerde kısıntı ister. IMF’nin fikrince, enflasyon kontrol altına alındı mı, tasarruf önlemlerine rağmen ekonomi canlanır ve insanların sağlığı da düzelir. Ancak bu acaba gerçekten böyle mi oluyor? Geçenlerde yayınlanan yeni bir araştırmaya göre işin aslı öyle değil. IMF politikaları iyileştirmiyor, hasta ediyor. Mesela eski Doğu Bloku ülkelerinde tüberküloz vakalarının artışına neden oluyor.

İngiliz Cambridge ve King’s College üniversiteleriyle Amerikan Yale Üniversitesi’nden siyaset ve sağlık bilimcilerinin ortak araştırmasına göre, IMF denetimine giren ülkelerde sağlık göstergeleri geriliyor. Uzmanlar, eski Sovyet cumhuriyetleri de dahil 21 ülkenin durumunu incelemiş ve tüberküloz vakalarında artış tespit etmişler. Slovenya hariç, bu ülkelerin tamamı IMF’ye borçlu. Kesin bir şekilde kanıtlanması mümkün olmasa da, araştırmacılar IMF denetimiyle tüberkülozun yayılması arasında bir neden-sonuç ilişkisi olduğu sonucuna varıyor. Borç ödeme takvimleriyle tüberküloz ölümleri arasında da doğru orantı var. Örneğin eski Sovyet cumhuriyetleri daha fazla borç alıp, daha uzun vadede geri ödeme yaptığı için, ölüm oranları daha yüksek. Sovyet cumhuriyetlerinin ödeme takvimi ortalama 10.3 yıla yayılırken, diğer ülkelerin ortalama ödeme süresi 5.5 yıl.

Tüberküloz, tedavisi çok uzun süren bir hastalık. Araştırmacılara göre IMF borçlusu ülkelerde bu tedaviyi aylarca sürdürmek mümkün olmayabiliyor, ilaçlar ihmal edildiği takdirde, enfeksiyon antibiyotiklere dirençli hale geliyor. Bu tip hastalardan tüberküloz bulaşanların tedavisi de daha zor oluyor. IMF’ye geri ödemelerin devam ettiği her yıl, ölümlerde yüzde 4’lük artış meydana geliyor. IMF denetimine girilmeden önceki yıllarda ise bu artış görülmüyor.

Türkiye bu araştırma kapsamı dışında. Tüberkülozla ilgili verileri ise şöyle: Nüfusun dörtte birine verem mikrobu bulaşmış durumda, 200 bin civarında verem hastası var ve her yıl 30-40 bin yeni hasta ortaya çıkıyor.
Yazının devamı...

Ya benzin pahalı diye yol filmi çekmezlerse

26 Temmuz 2008
Benzinin galonu tarihte ilk kez 4 dolar sınırını geçince öyle bir panik çıktı ki, son birkaç aylık rakamlara göre Amerikalılar 1942 yılından bu yana ilk kez bu kadar az yol yaptı. Bırakın benzin canavarı 4X4’leri, en ufak binek otolarla bile yola çıkmaktan korkar oldular. Yol filmlerinin ülkesinde benzin sıkıntısı yüzünden ufuk çizgisi erişilmez hale geldi. Uzmanlara göre, o sonsuz ufukların belirlediği özgürlük kültürü daha kent içine kapalı bir yaşam tarzına evrilecek. Easy Rider’ların arayış yolculukları sona erecek. Belki de filmler artık epik yolculukları hiç anlatmayacak.

Nevada’daki genelevler 300 dolar harcayan kamyonculara 50 dolarlık benzin kuponu veriyor. Kiliselerdeki pazar ayinlerinde benzin piyangoları düzenleniyor, kan bağışı karşılığı yine kupon dağıtılıyor. Hortumla kaçak benzin sifonlamalar tırmanıyor ve o hırsızları yakalayacak polisler tasarruf önlemleri nedeniyle arabaları bırakıp yürüyerek devriyeye çıkıyor. Çünkü Amerika çapında bütün polis teşkilatları, yıllık benzin bütçesini aşmış.

Çiftçiler, traktörü bırakıp at arabası kullanmaya başlıyor.

Adamın biri radyo yarışmasından 100 dolarlık bedava benzin koparmak uğruna, çocuğuna program sunucusunun adını veriyor. Çocuk aralık ayında doğacak, baba "Dixon Willoughby Partin" adı yazılı doğum sertifikasını gösterip benzinine kavuşacak. Reuters’in haberine göre müstakbel anne şöyle diyor: "Çocuk ileride adı yüzünden hesap sorarsa, nedenini açıklamak babasına düşer."

BENZİN SİYASETİ

Şimdi başkanlık yarışı var ya, benzin sataşmaları da seçim kampanyasına karışıyor. Cumhuriyetçi aday John McCain, bir kampanya reklamında, Demokratları pahalı benzinin müsebbibi gibi gösteriyor. "Demokratlar, Amerika’nın yabancı petrole bağımlılığından kurtulmasını istemiyor" diyor. Çünkü Demokrat aday Barack Obama, açık denizde petrol aramaya karşı çıkıyor. Oysa Washington Post’un yazdığına göre bugün açık denizde sondaj başlasa, oradan çıkacak petrol Amerikalı tüketiciye ancak 2030 yılında ucuz benzin olarak dönecek.

Benzinin galonu o psikolojik sınırı, 4 doları geçeli beri araç kullanımı öyle bir düşüyor ki, son rakamlar Amerikalıların 1942 yılından bu yana ilk kez bu kadar az yol yaptığını gösteriyor. Amerikan sanayi gücünün simgesi olan General Motors derin bir bunalıma giriyor. Otomobil satışları aniden yüzde 18 düşüyor. GM’in hisse senetleri son 54 yılın en düşük düzeyinde. Büyük yatırım bankaları, şirket iflasa sürüklenebilir diye uyarıda bulunuyor.

Buna karşılık scooter satışları patlıyor. Yılın ilk altı aylık döneminde Vespa, Yamaha ve Honda gibi markaların satışları yüzde 65 artıyor. Kentler toplu taşıma yatırımlarına girişiyor. Otobüs ve hafif raylı sistemlerle ulaşımda yüzde 40’lara varan artışlar meydana geliyor.

PANİK ATAK KÜLTÜRÜ

Uçsuz bucaksız topraklarda hareket serbestisi, özgürlük ve zenginliğin belirlediği Amerikan rüyası yeni bir dönemece giriyor. Nasıl İkinci Dünya Savaşı sonrasında kuyruklu, üstü açık devasa arabalar üretildiyse, 1990’larda Körfez Savaşı’ndan nasıl Hummer’lar doğduysa, şimdiki benzin panik atağı da yeni bir kültürün doğuşuna önayak oluyor.

Amerikan otomotiv endüstrisinin geçirdiği, basit bir durgunluk dönemi değil. GM, dört ayrı fabrikada arazi aracı üretimini tamamen durdurdu. Hummer markası da tarihe karışmak üzere. Şirket, bütün stratejisini 2010 yılında piyasaya çıkaracağı Chevy Volt’a odaklamış durumda. Bu hibrid araç, bir galon benzinle 150 mil yapabiliyor.

Hibrid araçlar, daha mütevazı bir otomobil çağının başlangıç sembolleri olarak görülüyor. İşyerlerinden alışveriş merkezlerine, sosyal yaşam alanlarına mesafeler uzun ve çoğunlukla da toplu ulaşım olmadığından Amerikalıların araçlarından topyekün vazgeçmesi mümkün değil.

Petrole dayalı ekonomi temelinde gelişen Amerikan tarzı banliyö yaşamı tehlikede. Zaten mortgage krizi nedeniyle birçok banliyöde evler boşaldı, şimdi benzin krizi kent merkezlerine kaçışı hızlandırdı. Savaş sonrasından itibaren Amerikan yaşam tarzının sembolü haline gelen mall’ler müşteri kaybetmeye başladı. Banliyöler gelecekte, dar gelirli ve işsizlerin varoşu olur diyenler var.

Ucuz havayolu taşımacılığı da Amerika’nın dört bir yanını kolay erişilebilir kılıyordu. Ancak benzin fiyatlarındaki artış bu devri de kapatıyor. Havayolu şirketleri seferlerini azaltıyor, bilet fiyatlarını artırıyor ve bazı uçuşlarını tamamen kaldırıyor. Bazı küçük kentlere artık hiç sefer yapılmıyor.

Böylece mesafeler uzuyor ve çevreciler bu işte bir hayır olduğunu düşünüyor. Çünkü benzin paniğiyle oluşan yeni hayat tarzı sadece yakıt tüketimini azaltmakla kalmıyor, yerel ekonomileri de güçlendirecek bir eğilim olarak görülüyor. Bir paket yeşil salatanın market rafına konmak üzere 1500 mil katettiği ucuz benzin günlerinin sona ermesi, çevrecileri sevindiriyor.

HAREKET KORKAKLIĞI

İklim değişikliğinin klasik eserlerinden "The End of Nature"ın yazarı Prof. Bill McKibben, "Mesafeler artık düşmanımız. Düşüncesizce yol aldığımız günler geride kaldı. Ömrümüzün sınırsız hareket özgürlüğüyle geçen dönemi burada kapanıyor" diyor.

Ve bu içe kapanık dönem, yol epikleri için uygun bir iklim yaratmıyor

Benzin korkusu olan bir ülkede korkusuz yol filmleri çekilebilir mi? Easy Rider, Bonnie and Clyde, Natural Born Killers, Telma and Louise kahramanlarının benzin paniğine kapıldığını düşünebiliyor musunuz? Son yılların örnekleri Sideways ve Transamerica da öyle. Yenilerin en sempatiği Little Miss Sunshine’da aile parasız, minibüs de bozuktu filan ama, benzin derdi yoktu. Cüretkar kahramanlar, arayış yolculuklarına çıkanlar bir yana, Salak ile Avanak bile yol filmiydi. O kalem filmlere de razıyım.
Yazının devamı...

Bulimia hastası şişman bakan

12 Temmuz 2008
1994’te parti başkan yardımcısı, 1997’de Başbakan Yardımcısı oldu. Parti içinde Eski Başbakan Tony Blair ile yeni Başbakan Gordon Brown arasında tampon olmaya çalıştı. İngiliz basınıyla arası hiçbir zaman iyi değildi. Basın Prescott’un onlara verdiği bütün malzemeleri hiciv sanatının inceliklerini kullanarak diline doladı. Prescott da iyi /images/100/0x0/55eb5eaef018fbb8f8bcb22cmalzeme veriyordu. Hükümetten şikayetçi olan bir çiftçinin suratına yumruk attı. Halka "Her yere arabanızla gitmeyin" öğütleri verirken, kendisi kaldırımdan Jaguar’ıyla geçmekten çekinmedi. Mazeret olarak da "Yürüseydik karım Pauline’in saçları bozulacaktı" dedi. Prescott, geçtiğimiz eylülde Blair’le birlikte emekli oldu. Mayısta çıkardığı anı kitabi "Prezza, My Story: Pulling No Punches"da birçok itirafta bulundu. Bunlardan en önemlisi 1980’lerin sonundan beri bulimia hastalığıyla boğuşmasıydı. Genellikle zayıflama takıntısı olan genç kadınlarda görülen ve aşırı yeme ve sonra kusma hastalığı olarak bilinen bu hastalıktan şişman politikacının mustarip olması herkesi çok şaşırttı. Yeme bozuklukları konusunda uzmanlaşan psikiyatrlar Prescott’un bu itirafını çok cesurca buldu ve stresli bir yaşam süren ve utandığı için hastalığı kabullenmeyen diğer erkeklere de örnek olması gerektiğini söyledi. İşte Prescott’un ağzından bulimia deneyimleri.

Bulimia olduğumu ilk ne zaman fark ettim emin değilim. Daha önce bunu itiraf etmemiştim. Garip çünkü bu hastalık daha çok kendini kilo vermek zorunda hisseden mankenlerin ya da Prenses Diana gibi stresli bir hayat yaşayan kadınların hastalığı olarak bilinir. Ayrıca tabii benim kilomda birinin bulimia olduğundan kimse şüphelenmedi. Eğer hastalığın emarelerini bilmiyorsanız ve bazı dedikoducular benim ofis alışkanlıklarımı size anlatmadıysa bulimik olduğumu anlayamazdınız. Başarılı bir bulimik de değildim belki, çünkü kilom hiç azalmadı. Ama zaten hastalığa yakalanmamın sebebi kilo vermek istemem değildi. Hastalığın en kötü zamanını İşçi Partisi olarak göreve geldiğimizde yaşadım. O yüzden benim durumumda bulimianın kilo kaybetmekle değil, yoğun stresle ilgisi olduğunu düşünüyorum. Çok fazla çalışıyordum. Bu iş için uygun olduğumu kanıtlamak istercesine günde 16-18 saat. Yasa tasarılarıyla uğraşırken, bir ofis odasına kapanıyordum. Bir tek yemek yemek için mola veriyordum. Yaptığım tek şey buydu: Çalışmak ve sonra çabucak bir şeyler yemek. Bir süre sonra hayatımın tek zevk noktası yemek oldu, huzuru sevdiğim yiyeceklerde buluyordum. Elime ne geçerse midem bulanana kadar ağzıma tıkıştırırdım: Hamburgerler, çikolatalar, cips... Sonra bütün bunların ardından kusmanın verdiği rahatlık gelirdi.

LOKANTADA BÜTÜN MÖNÜYÜ ISMARLARDIM

Benim durumumdaki birçok kişi içki şişesine sarılır. Aslında onu da denemişliğim vardır. Yılda birkaç kez kocaman bir votka şişesini çıkarıp masamın üstüne koyardım. Ofistekiler bu andan nefret ederdi çünkü her şeyin olduğu gibi votka şişesinin de dibini göreceğimi, sonuna kadar gideceğimi bilirlerdi. Votka, insanlara ne kadar yorgun olduğumu göstermenin yoluydu, bir yardım çağrısıydı. Ama dediğim gibi bunu ancak yılda birkaç kez yapmışımdır. Çünkü alkolün tadından hiç hazzetmem.

Ama yemek... Her tür yemeğe bayılırım. Mesela dijestif bisküviler vardır. Birkaç tane ağzıma atayım diye başlardım, sonra bir bakmışım ikinci paketi bitirmek üzereyim. Bir konserve kremayı ağzımdan içeri boşaltırdım. Sadece tadını alabilmek için. Marks&Spencer’da satılan kremalı atıştırmalıklar favorimdi. Onları sonsuza kadar yiyebilirim. En sevdiğim Çin lokantası Mr. Chu’s’a gittiğimde bütün mönüyü masaya getirtir, hepsini yerdim. Bu açgözlülüğüm beni utandırırdı. O yüzden bu olayları olmamış sayardım. Evde karım Pauline ikinci bir tabak daha ister misin diye sorduğunda "Hayır teşekkürler" derdim. O mutfaktan çıkar çıkmaz ortalığı talan ederdim, ne bulursam yerdim. Bir gizli yiyiciye dönüşmüştüm, hem evde hem de ofiste. Gençken 70 kg. civarındaydım. Boyu 1.78 olan biri için gayet normal. Karım Pauline’le ilk flört ettiğimiz dönemde 75-80 kg arasında gidip geliyordum. Fakat yıllar içinde abur cubur yemekten, masa başında oturmaktan 106 kg oldum.

KARIM TUVALETTE BIRAKTIĞIM İZLERDEN ANLADI

Bulimikler ne yapar bilmiyordum. Bir yerde okumadım, kimse bana bu hastalıktan bahsetmedi. Bulimik olmayı kendi başıma öğrendim diyebiliriz. Ağzıma yemek atmaktan büyük zevk alıyordum. Eğer bu yediklerimi kusarsam, bir süre sonra yine midemde yer açılır ve zevk devam ederdi. Patlayana kadar yiyip tuvalete giderdim. Boğazıma parmağımı sokar kendimi kustururdum. Bu iş şaşılacak derecede kolay olurdu.

Bunları yaparken de kimsenin bu alışkanlığımı fark etmediğini sanırdım. Fakat karım Pauline tuvalette bıraktığım izlerden ve mutfakta yok olan yemeklerden durumu çözdü. Prenses Diana’nın hikayesinden sonra bulimia ile ilgili kadın dergilerinde yazılar çıkmaya başladı. Pauline onları ilgiyle okurdu. O yüzden bir gün bana hastalığın ne kadar zarar verebileceğini anlattı. Böbrekler için tehlikesini, vücuttaki salgı bezlerinin dengesini bozduğunu, o yüzden suratımın ve boynumun giderek şiştiğini...

Ofisteki çalışma arkadaşlarım da durumu fark etti. Hepsi birlikte profesyonel yardım almam konusunda beni ikna etti. Meclisin doktoru beni uzman bir arkadaşına yönlendirdi. Randevu tarihim 19 Şubat 1991’di. Doktorun bekleme odasındaki diğer hastaları görünce kendimi angut gibi hissetmiştim. Hepsi genç kadınlardı. Şansım vardı ki, o kadınlardan hiçbiri beni basına satmadı. Belki de bir politikacı olarak bulimia konusunda bir araştırma yaptığımı düşünmüşlerdir. Benim yaşımda bir adamın bulimia nervosa hastası olduğuna kim inanır?

Doktor bana bir sürü deli saçması soru sordu. Çocukluğum, ilk cinsel deneyimlerim gibi şeyler. Oysa bence bulimia olmamın tek sebebi yoğun stresti. Bana hastalığı tüm açıklığıyla anlatıp, sıkı bir diyet verdi. Bu diyete uzun süre layıkıyla uyamadım. Aynı dönemde diyabet teşhisi kondu. Üstelik bazı yiyecekleri haddinden fazla yediğim için alerji olmaya başladım. Bir de Pauline’i çileden çıkaran uyku apnesi sorunum ortaya çıktı. Doktorların söylediğine göre uyku apnesi bulimia hastalarında sıkça görülürmüş. Son bir yıldır bulimia atağı geçirmiyorum. Her gün 45 dakika spor yapıyorum. Kilom hálá 100 civarında ama abur cubur yememeye, öğünleri makul saatlere kaydırmaya gayret ediyorum. Bu itirafı yaptığım için artık bulimiayla boğuşan kişilere yardım edebilirim.
Yazının devamı...

Zaferin yerini hiçbir şey tutamaz BAĞIMSIZLIK BİLE Mİ

5 Temmuz 2008
Hayır, Almanları değil, Bask ülkesi, Katalonya ve Galiçya’daki bazı ayrılıkçı politikacıları kastediyorum. Çatlamışlardır, çünkü o harika final öncesinde, açıkça Alman tarafını tuttuklarını söylemişlerdi. Şampiyonlar Ligi’nde de Manchester United deplasmanına giden bir grup Barcelona taraftarı "Katalonya, İspanya değildir" diye pankart açmıştı. Onlar da Katalan kulübünün, İspanyol kimliği taşımadığını ilan ediyordu. Ama Euro 2008’de tuhaf birşey oldu. Milli takımın her zaferi sadece Madrid sokaklarında değil, Barcelona meydanlarında da coşkuyla kutlandı. Maç yayınları sırasında Bask ülkesinin sokakları da boşaldı. Hatta Bilbao’da ellerinde İspanyol bayrakları, yüzleri sarı-kırmızı Basklılar bile görüldü. Katalonya ve Bask’ta milli maç yayınları sırasında TV reytingleri tavan yaptı. Peki bütün o etnik bilenmelere rağmen, nasıl oluyor da kitleler milli takımın peşinden sürüklenebiliyor? Barça’nın Xavi’si, Real Madrid’in Ramos’u ile birlikte uyum içinde oynadığı için mi? Ve nasıl oluyor da, etnik bölge politikacıları hálá rakip takımı tutabiliyor? Halka rağmen.

İspanyol ligindeki en ezeli rekabet, etnik milliyetçi bir rekabetten besleniyor. Katalonya’nın Barcelonası ile Real Madrid arasındaki rekabetten.

La Liga’nın ezeli olmayan rekabetleri de, etnik hissiyatla şekilleniyor. Deportivo La Coruna Galiçya’nın, Athletic Bilbao ve Real Sociedad da Bask bölgesinin gururu. Gerçi Sociedad ikinci lige düştü ve gururlar biraz incindi.

Ve bu bölgelerdeki ayrılıkçı partiler, üniter devlet yapısından koparak bağımsızlığı hedefliyor. Bask Milliyetçi Partisi yönetimindeki Bask bölgesel hükümeti, önümüzdeki sonbaharda özerklik için referanduma gidiyor. Madrid ise "Bu referandum anayasaya aykırıdır, yapılamaz" diyor.

Siyasette gerginlik had safhada. Siyaset ayrılık dilini konuşuyor, sokaklar ise futbolca.

Onlar da milli konularda demografik konuşmayı seviyor. Kaptan Casillas, final gecesi öncesinde "Kendimi 44 milyon İspanyola karşı sorumlu hissediyorum" diyordu.

Futbolcuların sahaya milli görevle çıkması alışılmadık bir durum değil. Ancak İspanyollar’ın "Seleccion" dediği milli takım, daha düne kadar birleştirici değil, tam tersine ayrıştırıcı işlev görüyordu. Turnuvalarda etnik sataşmalar iyice bileniyordu. Hatta bazı ayrılıkçı bölgelerin futbolcuları, "İspanyol milli takımına seçilmemek benim için şereftir" gibi açıklamalar yapıyordu. Basklı ve Katalan taraftar, milli hislerini kendi bölgesinin takımına, kendi renklerine saklıyordu. Derin antipati nedeniyle İspanya’nın, bazı bölgelerde ev sahibi olarak milli maç oynaması mümkün değildi. Sonuçta kulüp takımları uluslararası arenada zaferler kazandı, milli takım hep yattı.

Ancak Euro 2008’de manzara değişti. Her maçı kazanan İspanyol takımının zaferlerinden sonra Barcelona’dan Madrid’e, Coruna’dan Cartagena’ya bütün şehir meydanları şarkılar ve kornalarla inledi. İspanya’nın, finalde Almanya’yı sahaya mıhlayarak kupayı kazanması öyle bir ortak bir ruh yarattı ki, ülkenin bölünmeye sürüklendiğinden endişe edenler, "Acaba futbol sayesinde yırtıyor olabilir miyiz?" diye düşünüyor şimdi.

ARAGONES FAKTÖRÜ

Bazı otoritelere göre etnik gerginliğin azalmasında Teknik Direktör Luis Aragones’in payı büyük. Hocanın takımı seçerken oyunculara değil, uyum hedefine odaklanması iklimi yumuşattı. Mesela ayrılıkçı kimliğini gizlemeyen Barça’lı Oleguer Presas’ı sırf bu yüzden takıma almadı. Takıma çok gol kazandırmakla birlikte ekip ruhunu bozan Real Madrid’li Raul’a da yol verdi. Takımın her ne pahasına olursa olsun, yarı yarıya Real Madrid ve Barcelona’dan oluştuğu dönemlerde ortaya çıkan etnik gerginlik ve kıskançlıklar yatışmış oldu. Şampiyon takım, geçmiş 11’lere göre daha heterojen. Puyol, Andres Iniesta ve Xavi Hernandez, Barça’dan. Casillas ile Sergio Ramos, Real Madrid’den. Oyuncuların beşi İngiliz liginden ki, bunların arasında Basklısı, Katalanı var. Ayrıca Villareal ve Getafe gibi küçük kulüpler de milli takıma oyuncu verdi.

FRANCO DÖNEMİ NİHAYET BİTTİ

Aragones’e övgüleri sayarak Fener’in hocasına bu kadar paye vermek yeter.

Futbolun etnik kimlik üzeri birleştirici etkisinin ardında tabii ki bazı sosyolojik nedenler var.

Mesela, Franco devrinin kapanmasından sonra yetişen kuşaklarda milliyetçi ihtirasların alt sınıra dayanmış olması. Yeni gençlik artık giderek Avrupa’ya yöneliyor ve ülkenin üzerine sinen diktatör mirasından kurtuluyor.

Ayrılıkçı partilerin seçimlerde aldığı sonuçlardan da belli. Geçen marttaki genel seçimde Katalan milliyetçi partisi Esquerra Republicana de Catalunya (ERC), üçüncü olarak çıkabildi sandıktan. Ancak onlar hálá aynı kafada. ERC’den birkaç politikacı, final öncesi Almanya’yı tuttuğunu açık açık ilan etti.

Oysa Katalonya’da anketler milli takıma yoğun destek olduğunu gösteriyor. Barcelona’da halkın sadece yüzde 30’u "Ben milli takımı tutmam" diyor. Yüzde 30 geniş bir kitle olarak görülebilir ama, bir zamanlar İspanya lehinde tek bir tezahürat bile mümkün değildi.

ETNİK KİMLİK - DİMDİK

Katalanlar’ın, milli takımı desteklemesi, etnik kimliklerinden taviz verdikleri anlamına da gelmiyor. Sadece milliyetçi kışkırtmalar prim yapmıyor, o kadar. "Katalanım ama, milli takımı da desteklerim" diyen on binlerce insan var.

Devlet okullarında sadece Katalanca öğretiliyor. İspanyolca ise ek ders olarak haftada üç saat. Bu aşırı durum, Franco döneminde (1936-1975) Katalanca’nın tamamen yasaklanmış olmasına bir tepki niteliğinde. 1978’de demokratik anayasanın yeniden tesisinden sonra yeniden çok kültürlü, çok dilli bir toplum haline gelen İspanya, etnik milliyetçiliğin artık sökmemesi sayesinde bölünme tehlikesini atlatmış olabilir.

Ancak şöyle bir tehlike de yok değil; İspanyolca’nın 7 milyon nüfuslu Katalan bölgesinde tamamen ölü dil haline gelmesi.
Yazının devamı...

İyi de hangi Akdeniz mutfağı

28 Haziran 2008
Olayın öncüsü İspanya. Ancak iki problem var. Birincisi, Ege’nin bu yakasının sofraları olmadan Akdeniz mutfağı olur mu? Ne bileyim, kabakçiçeği dolmasız

olur mu? İkincisi, Akdeniz mutfağı diye bir şey kaldı mı? Geçenlerde Roma’da düzenlenen tarım konferansında Fransız araştırmacı Bertrand Hervieu, "Fas’ın Agadir’inden İstanbul’a kadar bütün şehirlerin süpermarketleri yöreye değil de, uzaklara ait ürünlerle dolu" diyordu. Fransıza göre bunun sorumlusu beslenme alışkanlıkları değişen orta sınıf.

İspanya’ya gidip de sağlıklı beslendiğimi hiç hatırlamıyorum. İnsanın, una bulanıp tavada kızarmış deniz ürünleri kapasitesini orada doldurması mümkün. Sadece balıklar, kabuklular değil, sebzeler de kızarmış.

Bir elleri fritözde, ama hazırlanan sofraların adı Akdeniz mutfağı. Ve bu mutfağın insanoğlunun yarattığı en sağlıklı, en ömür uzatan mutfak olduğu iddia ediliyor.

İşte bu nedenle İspanya, gastronomik mirası korumak ve dünyaya yaymak amacıyla bir hareket başlatıyor. Hedef, Akdeniz mutfağını UNESCO’ya, dünya kültür mirası ilan ettirmek. İtalya, Fas ve Yunanistan da girişime katılıyor.

İş kültürel boyutla sınırlı değil tabii. Miras listesine girmenin ucunda daha fazla İspanyol şarabı ve zeytinyağı satmak da var.

Ancak İspanya’da gerçek Akdeniz mutfağını bulmak çok zor. Ortalama İspanyol vatandaşının iş arası öğle yemekleri mönüsünde kızarmış domuz, sığır ve tavuk eti ile patates tava var. Çocuklar malum, fast food’dan vazgeçemiyor. Obezite almış başını gitmiş durumda. Her üç İspanyol çocuğundan biri fazla kilolu ya da obez.

Aynı durum İtalya ve Yunanistan için de geçerli. İtalyanlar ağırlıklı olarak et ve makarna tüketiyor. Oysa Akdeniz tipi sağlıklı beslenmenin reçetesi, tepeden tırnağa kızartma, et ve makarnayı içermiyor.

BALIK YOLLARI TIKALI

Akdeniz tarzı yeme içmenin tarifi ilk kez 1960’larda yapılmıştı. Yunanistan, Girit ve İtalya’nın güneyindeki geleneksel sofraları temel alıyordu. Çünkü kronik kalp ve damar hastalıklarına en az oralarda rastlanıyordu. Ömürler de uzundu. Beslenme listesindeki kalemler zeytinyağı, kırmızı şarap, bol taze balık, az et, bol sebze ve meyveydi.

Ancak artık balık İspanyollarla İtalyanlara pahalı geliyor. Akdeniz tarzının bedeli yükseliyor. Bir istatistiğe göre İtalyanlar 1975 yılında gelirlerinin yüzde 35’ini gıdaya ayırıyordu. Bugün ise bu oran yüzde 18 düzeyinde. İtalyan haber ajansı Ansa, "Artık ortalama bir İtalyan’ın balık, zeytinyağı, sebze ve meyveyle beslenmesi çok zor. Akdeniz tipine giden yollar tıkalı. Bu yüzden paralarını, karın doyuran, yağlı ve şişmanlatıcı gıdalara harcıyorlar" diye yazıyor.

Dolayısıyla kırmızı ete yükleniyorlar. Domuz pastırmaları, salamlar da cabası. Avrupa’nın orta ve kuzeyinde olduğu gibi.

PAPA DA TAVUK YESİN

Akdeniz tarzıyla tavuk etinin hiç alakası yoktur ya, artık var. İtalyan üreticilere göre tavuk eti, Akdeniz tipi beslenme için birebir. Gazeteler geçenlerde Papa 16. Benedikt’in sofrasının Akdenizli olduğunu yazınca, kümes hayvanı üreticileri birliği hemen bir basın açıklaması yayınladı: "İtalyan kanatlıları son derece güvenlidir, çok sıkı kontrolden geçirilmiştir, protein yönünden zengin, doymuş yağ oranı düşüktür. Papa hazretleri Akdeniz tarzı sofrası için bizim etlerden daha iyisini bulamaz."

İtalya Tarım Bakanlığı da güney memleketlerinin daha sağlıklı beslendiği konusunda ısrarlı. Dünya kültür mirası listesine girmek için UNESCO’ya yapılan başvuruda şöyle deniliyor: "Dünyada kim Toskanalı bir balıkçıdan, ya da Sardunyalı bir köylüden daha iyi besleniyor olabilir."

Köylüler ve balıkçılar Akdeniz tarzı besleniyor olabilir. Ancak esas sorun kentlilerde. Bu ay başlarında Roma’da düzenlenen tarım konferansında, Avrupa’nın güney kıyıları ile Afrika’nın kuzey kıyılarındaki geleneksel mutfağın ne büyük tehlike altında olduğu konuşuldu.

ŞARAP VE ZEYTİN KAÇIYOR

Uluslararası Akdeniz İleri Tarım Araştırmaları Merkezi’nin genel sekreteri Bertrand Hervieu’ye göre, bu tehlikenin müsebbibi orta sınıf. Çünkü onlar Akdenizliliği bırakıp, şişmanlatıcı gıdalara musallat olmuş durumda. "Agadir’den İstanbul’a süpermarketlerde bir devrim yaşanıyor. Marketler yöreye ait olmayan, uzaklardan gelen ürünlerle dolu" diyor Hervieu.

Bu yüzden üretim Akdeniz’den kaçıyor. Mesela Güney Afrika ve Avustralya’da zeytin üretimi giderek tırmanıyor, Atlas Okyanusu’nun öbür yakası, şarap üretiminde Akdeniz’i geçiyor. Akdeniz’de kent ile kırsal arasındaki uçurum giderek açılıyor. İtalya’nın büyük kentlerinin önümüzdeki 10 yıl içinde uluslararası gıdalarla fast food’un başlıca dağıtım merkezleri haline geleceği tahmin ediliyor.

Peki gastronomi şefleri bu işe ne diyor? UNESCO’nun kültür mirası listesine girmek için, pek Akdenizli olmayan mutfaklarını savunuyorlar. Mesela bazı otoritelere göre şu anda dünyanın en iyi şefi olan İspanyol Ferran Adria, "Obezite, yetişme tarzına bağlı bir şey" diyor. Moleküler mutfağın öncülerinden Adria’ya göre her türlü malzemeyle sağlıklı yemek pişirmek mümkün, yalnız birinin bu iş nasıl yapılır diye tarif etmesi lazım.

Romalı şef Sandro Tiberi ise "İşin sırrı ölçüde. 80 gram makarna, iyi bir zeytinyağı ve parmesan yeterli" diyor. Bu kadar malzeme doyurur mu, o tarafına karışmıyor.

İspanya’da şeflerin savaşı

Hayatımda hiç moleküler yemek yemedim. Yiyeceğimi de sanmıyorum. Sıcak dondurma ve likit et fikrine sıcak bakmıyorum. Moleküler gastronominin en büyük ustalarından biri, İspanyol şef Ferran Adria. Mutfağına atölye diyor, ona da "Simyacı" diyorlar. Lokantası "El Bulli", Costa Brava’da. Tabii ki üç Michelin yıldızı var. Santi Santamaria da üç yıldızlı bir şef. Geçenlerde "La cocina al desnudo" (Mutfak çıplak) diye bir kitap yayınladı ve mutfakları deney laboratuvarına çeviren bütün şeflere verdi veriştirdi. Esas hedefi Adria’ydı. Yemeklerin içine karıştırılan birtakım kimyasalların sağlık açısından zararlı olabileceğini söylüyor ve "Geleneklerden giderek uzaklaşıyoruz. Bunlar maskaralık" diyordu. Santamaria’nın bu çıkışı İspanya’da şefler savaşını da başlattı. Kimine göre bu olay geleneksel ile yeni olanın çatışması. Kimilerine göre de Santamaria, Adria’yı düpedüz kıskanıyor, hasetten aklını kaybetmiş durumda. Çünkü Adria, şu anda gastronomi áleminin en büyük yıldızlarından. Lokantası yılın sadece altı ayı açık. Şef geri kalan zamanı Barcelona’daki atölyesinde yemek deneyleri yaparak geçiriyor. Ortalama mönü 235 Euro. Her yıl 80 bin kişi El Bulli’de yemek yemek için rezervasyon kuyruğuna giriyor. Bunların sadece 8 bini o mönüye ulaşabiliyor.
Yazının devamı...

Bu da Amerikalı sağcıların Google davası

21 Haziran 2008
Çocuk pornosu yüzünden mahkemelik olanlar da suçu Google’ın üzerine attı. Sonra Google Earth’deki güncel olmayan görüntüler yüzünden tarihi tahrif etmekle bile suçlandı Google. Amerika’da sosyal güvenlik numarasını gösteriyor diye arama motorunu mahkemeye verenler oldu. Ama bugüne kadar hiç kimse Google’ı arama motoru yaptı diye suçlanmadı. AKP’ye kapatma iddianamesinde delil olarak sunulan gazete haberlerinin internetten indirilmiş olması nedeniyle "Google davası" diye bir kavramın uydurulması, dünyada ilk ve tek. Ama abeslikte ilk ve tek değil. Amerikalı sağcıların da bir Google davası var. Arama motorunu aşırı liberal, hatta komünist olmakla suçluyorlar. Nedeni de Amerikan milli ve dini günlerinde, o günün anlam ve önemine uygun logo değişiklikleri yapmaması. Yaptığında da ya bayrağı beğenmiyorlar, ya da kel kartalın pençesini.

Sen Sovyetler’in Sputnik’i uzaya göndermesinin yıldönümünü, Edvard Munch’tan Leonardo da Vinci’ye bilumum yabancı şahsiyetin doğum gününü ve Dünya Kupası’ndan Bastil Günü’ne Amerikan yapımı olmayan olayları kutlayacaksın ama, (ölen askerleri) Anma Günü’nü atlayacaksın.

İşte Amerikalı sağcılara göre Google’ın suçu bu. Anasayfasındaki özel logo tasarımlarında Amerikan hassasiyetlerine özen göstermemek.

Şirketin kurucuları Larry Page ve Sergey Brin, ilk kez 1998 yılında gırgır olsun diye yapmıştı logo değişikliğini. Meşhur "Burning Man" festivaline giderken, anasayfadaki Google logosunun harflerinden birinin içine bir "yanan tahta adam" figürü yerleştirip Nevada Çölü’ndeki maceraya doğru yola çıkmışlardı. Onların dilinde "Ofis dışındayız" anlamına geliyordu bu.

Sonra logo karalamaları gelenek halini aldı. 2000 yılında Bastil Günü özel logosunu hazırlayan grafiker Dennis Hwang, o tarihten beri bu işle uğraşıyor. Google harflerinden yaratılan bu tasarımların kullanıcılarla bir çeşit iletişim aracı olduğunu söylüyor Hwang. "Bilim ve sanat ciddi iştir ama, haydi gelin biraz eğlenelim mesajı veriyoruz" diyor.

Bağımsızlık Günü, Cadılar Bayramı, Şükran Günü gibi Amerikan bayramlarında sempatik, eğlenceli logolarla açılıyor anasayfa. Ama internetin evrenselliği nedeniyle bilimadamından sanatçısına Amerikalı olmayan dehaların doğumgünleri, büyük icatların yıldönümleri, Olimpiyat gibi global olaylar da özel logolarla kutlanıyor.

Ancak Amerikalı koyu muhafazakar kesim, bu evrenselliği kaldıramıyor. O hafif, uçarı logolar onlara ağır geliyor. Özellikle son birkaç yıldır Google’ın internet aleminde hakimiyeti iyice ele geçirmesi nedeniyle o özel logoları fazlasıyla ciddiye alıyorlar. Hangi günlerde logo değişikliği yapıldığını sıkıca takip edip, bu tercihlerle ilgili komplo teorileri üretiyorlar.

National Review, NewsBusters ve InstaPundit gibi önde gelen muhafazakar yayın organı ve haber siteleri, özel logolar üzerine ciddi ciddi kafa yoruyor. Google’ı liberal bir dünya görüşünü empoze etmekle suçluyorlar. Oysa ki her eğilimden vatandaş kullanıyor arama motorunu. Ama Google’cılar yurtsever ve dindar vatandaşların hassasiyetlerini hiçe sayarak, milli ve dini bayramlara yeterince saygı göstermiyor, bazılarını atlıyor!

TAVŞANLAR VE KARTALLAR

En sıkı takipçiler de National Review editörleri. Mesela 2006 yılında Google, Anma Günü’nü atlayınca, National Review Online (NRO) yorumcusu Jonah Goldberg şöyle yazmıştı: "Daha geçen hafta Arthur Conan Doyle’un doğum gününü kutladılar. Ancak anlaşılan Anma Günü onlar için bir değer taşımıyor. Çok yazık."

Goldberg iyi bir komplo teorisyeni, "Liberal Faşizm: Amerikan Solunun Gizli Tarihi" diye bir de kitabı var. Bir yıl sonra, Google’ın Paskalya Yortusu’na özel logo yapmayacağı tuttu. Bu sefer de NRO editörü Kathryn Jean Lopez, "Paskalya da umurlarında değil. Tamam göğe yükselen İsa figürü beklemiyoruz ama, en azından bir Paskalya tavşanı çizebilirlerdi" diye yazdı. Geçen 6 Haziran’da da, İspanyol ressam Diego Velasquez’i harcadı, şu satırlarla: "Bugün Robert Kennedy’ye suikastin 40. yıldönümü. Ama, Google onu anmak yerine Velasquez’in doğum gününü kutluyor, doğal olarak."

Google Bağımsızlık Günü için özel logo hazırladığı zaman da yaranamıyor. Gerçi logoda Amerika’nın milli kuşu kel kartalı kullanıyor, ancak pençelerine sadece zeytin dallarını tutuşturuyor, okları atlıyor. Oysa sol pençedeki ok demeti, Amerika’nın askeri gücünü temsil ediyor. Bu sefer de NRO editörü Lopez şunları yazıyor: "Kendilerince barışın yurtseverlik olduğu mesajıyla bir çıkartma yapmışlar. Bir Amerikan sembolü çizerken, mevcut politikalara gönderme yapmaktan alıkoyamıyorlar kendilerini."

Logoları hazırlayan Hwang, bu yorumlar karşısında hayrete düşüyor; "Tek amacımız, soğuk bir arama motoru olmadığımızı göstermek, işin içine mizah ve sürpriz katmak. Bu yıllar içinde gelişen bir kültür. Amerikalı olduğumuzu gizlemeye çalışmıyoruz" diyor.

YOKSA KOMÜNİST Mİ

Google’ın özel logolar yüzünden kullanıcılardan tuhaf tepkiler aldığı da oluyor. Mesela Dünya Günü’nü kutladıkları için yığınla şikayet e-mail’i yağmış. Esef ediyorlarmış. Hwang, "Doğrusu şaşırdım. Neticede hepimiz bu gezegende yaşıyoruz. Zararsız bir kutlama olduğunu düşündük" diyor.

Tabii her müşteriyi memnun etmek mümkün değil. Hele Google gibi arama motorlarının efendisiysen. Amerika’da internet aramalarının yüzde 60’ı Google üzerinden yapılıyor. Hwang global müşteri memnuniyeti ile ilgili şu anısını anlatıyor: "Bir Şükran Günü’nde logoyu sonbahar renkleriyle hazırlamıştım. Güney yarıküreden ’burada ilkbahar’ diye şikayet yağdı."

Bunlar bir yana Google’a yönelik en sert suçlamalar, WorldNetDaily.com’dan geliyor. Sitenin editörlerine göre Google, tanrıtanımaz bir komünist. Geçen ekim ayında, editörlerden biri şöyle yazıyor: "Google ısrarlı bir şekilde Amerikan bayramlarını görmezden geliyor. Ancak bugün, Sputnik’in fırlatılışının 50. yıldönümünü kutlayarak, komünist Sovyetler Birliği’ne bağlılıklarını sunmuş oldular. Sen Anma Günü’nü bir kez olsun hatırlamayacaksın, böyle garip olayları kutlayacaksın. Bu işin içinde mutlaka bir iş var. Tamam, Google’ın ürünleri çok iyi ama keşke aynı hizmeti veren, ancak Google gibi iğrenç olmayan başka bir şirket daha olsa."
Yazının devamı...

Kupanın çim bilimi

14 Haziran 2008
Geç büyüyor ama çok dayanıklı. Üzerinde ter ter tepinmeye müsait. İkincisi çabuk büyüyor, derin, parlak ve doymuş bir yeşil. TV ekranlarında güzel görüntü veriyor. Bizim İsviçre maçını oynadığımız Basel’deki St. Jacob Stadı’nın zemini o mal işte. Çimlerin nerede yetiştirildiği bir sır. Çünkü kupayı kazanan takım taraftarlarının hatıra parça almak için çim yetiştirme mahallerini basmasından endişe ediliyor. İsviçre sahaların son kontrolünü Arsenal’in dünyaca ünlü "bahçıvanı" Paul Burgess’e yaptırmış. Emirates Stadı’nın şahane zemininden ötürü İngiltere’de yılın çim saha uzmanı seçiliyor Burgess. Peki dünya kupalarının çim manzarası da böyle mi? 2010’daki Dünya Kupası Güney Afrika’da, bir sonraki de Brezilya’da oynanacağı için farklı mevsimler ve iklimler söz konusu. FIFA Başkanı Blatter, yapay çim taraftarı. Blatter’e göre futbol sahalarının geleceği yapay çimde. İşte bu nedenle 2010’da poa pratensis ile lolium perenne’nin yerini polietilen ve lateks alabilir.

Bu Avrupa Şampiyonası’nda çimler bana önce pek yatılası geldi. Sonra İsviçre maçını oynadığımız Basel’deki stadın zemini o sağanakta 25 dakika içinde göle dönünce, lök diye suya çöken toptan gol de yiyince, nereden geliyor bu çim diye araştırdım. Almanya’dan geliyormuş. Hessen eyaletinin Alsbach-H?hnlein bölgesinden. Kupanın Avusturya yakasındaki Klagenfurt Stadı’nda da aynı çimler serili.

Yetiştirici Thomas Büchner. Ona, çimlere fısıldayan adam da diyorlar. Çimi ekerken, gübrelerken ayın evrelerine göre davranıyor. Çimlerle konuşuyor, sonra bir yaşına geldiklerinde duygusallık bitiyor, ticaret faslı başlıyor. Çimler, makinelerle tarladan soyuluyor, devasa rulolar haline getirilip zeminine serileceği sahalara doğru yola çıkarılıyor.

Thomas Büchner, Avrupa’da çimine başvurulan sayılı yetiştiricilerden. Bu seferki kupada da Basel ve Klagenfurt’un zeminini o vermiş. Çimin Latince adı, lolium perenne. Yaz aylarında oynamaya müsait olması için, kışın fazla beslenmemesi gerekiyor. Aksi takdirde bahar geldiğinde pek nanemolla oluyor. Hastalık, mantar kapabiliyor. Aç kalması da doğru değil, yine mantar tehlikesi hasıl oluyor. İşte o zaman televizyonda hiç iyi görüntü vermiyorlar. En fotojenik çim, sarımtrak ya da zehirimsi olmayan, maviye çalan doymuş yeşil tonundaki çim. Bunun için sürekli demirle beslemek gerekiyor.

Çim dediğiniz şey temelde hayvan yemi. Bu durum Avrupa Şampiyonası çimleri için de geçerli. Dayanıklı sağlam bir zemin için en ideal çim, poa pratentis. Kış şartlarına dirençli, yoğun, üzerinde tepinmeye toleranslı bu çim çok yavaş büyüyor, koyu yeşil rengiyle göz kamaştırıyor. Bu Avrupa Şampiyonası’nda da zeminlerin yüzde 75’i poa pratentis, yüzde 25’i lolium perenne.

ÇİM PROBLEMLERİ

Modern stadlarda zemin bol ışık ve hava alamadığından ömürler kısalıyor. Yerden ısıtma sistemleri de çimin doğal dengesini bozuyor. Bu nedenle çimin kışın dinlendirilmesi gerekiyor. Ancak liglerin zamanlaması, bu botanik zorunluluğa izin vermiyor. Yapay ışıklandırma ve alttan havalandırma, yeni zemin döşemekten daha pahalı olduğu için, çimin ancak bir yıllık ömrü bulunuyor.

Sert krampon darbelerinde ve düşmelerde toprak parçalarının uçuşması doğal, ancak çimin kalıp kalıp sökülmemesi gerekiyor. Bu kök kütlesinin yeterli olmadığını gösteriyor. Düşen futbolcunun formasının yeşile boyanması da bir başka çim problemine işaret ediyor. Bitkinin hücre duvarları yeterince sağlam değilse, mineraller eksikse çimin yeşili formalara geçiyor. Bu durumda kalsiyumla beslemek gerekiyor.

Avrupa Şampiyonası’ndaki çimlerin bir sırrı var; nerelerde yetiştirildikleri. Fanatik taraftarlarla vandalların korkusundan. Çimlerin boy attığı tarlalar, otoyol kenarlarında bir yerlerde. Ama acaba hangi tarlada? Söylendiğine göre bu tarlalar da birer futbol sahasını andırıyor, ancak çizgileri yok. Bu sahaların yeri bilindiği takdirde, Alman Milli Takımı’nın her zaferinden sonra taraftarların buralara akın edip hazır çimi parça parça sökmesinden korkuluyor. Almanya’daki sahalardan penaltı noktası ve çevresi defalarca sökülmüş. 2006 Dünya Kupası finalinin oynandığı Berlin’deki stadın çimleri de 75 Euro’dan parça parça satılmış.

HALI SAHADA DÜNYA KUPASI

UEFA henüz yapay çim üzerinde turnuvalara izin vermiyor. Bu nedenle İtalya’nın Hollanda’ya 3 - 0 yenildiği maç, normalden 27 cm daha yüksekte oynandı. Çünkü Bern’deki Stade de Suisse’in sahasında yapay çim var. Kupa için bu saha üzerinde doğal çim örtüsü geliştirildi.

FIFA Başkanı Sepp Blatter ise sıkı bir yapay çim taraftarı. Stad zeminleri yeterince hava ve ışık alamadığı için ve her iklim koşulunda oynamaya elverişli olduğundan yapay çime geçilmesi için uğraşıyor.

2010 Dünya Kupası’nın Güney Afrika kışında oynanacak olması nedeniyle doğal çim zeminde problem çıkabileceğini söylüyor. Halı sahaya karşı direniş olduğu için de "Futbolun geleceği yapay çimde. Buna karşı çıkanlar, sadece üzerinde oynamamış olanlar" diyor.

O kişilerden biri de UEFA Başkanı Michel Platini. Doğal zeminin futbol kalitesini kısıtladığı durumlarda yapay çim kullanılmasını destekliyor, ancak öncelikli tercihi doğal çim, çünkü hep onun üzerinde oynamış. Ama Afrika’da su sıkıntısı olduğu için, kıtanın futbol geleceğinde yapay sahaların göründüğünü de teslim ediyor.

FIFA’nın "Win in Africa with Africa" projesi çerçevesinde, Güney Afrika hariç, 53 Afrika ülkesinde yapay sahalar oluşturuldu. Bunların her biri 160 bin dolara mal oldu. Blatter’in kafasında, kıtayı yapay sahalarla donatarak Afrika futbolunu yükseltmek var.

2010 Dünya Kupası’nda hangi tür çim kullanılacağına ise önümüzdeki yıl Güney Afrika’da oynanacak Konfederasyon Kupası’ndan sonra karar verecek FIFA.
Yazının devamı...