"Akif Beki" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Akif Beki" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Akif Beki

Almanya tamam da Rusya ne olacak?

23 Mart 2017

Cumhurbaşkanı Erdoğan güzel söyledi; “Türkiye itilip kakılacak bir ülke değil”.

Bize parmak sallayan AB ülkelerine yapacağımız muameleyi de açıkladı; haydut muamelesi...

Bize parmak sallayana yapacağımız buysa, bize PKK bayrağı sallayan Ruslara ne yapmayız, onlar düşünsün!...

‘KIZIM SANA SÖYLÜYORUM GELİNİM SEN ANLA’ TAKTİĞİ

Miting meydanları, ‘Avrupa Avrupa duy sesimizi, aklını başına topla, ayağını denk al!...’ sloganlarıyla inlemeye devam ediyor.

Rusların kırdığı ceviz kırkı aştı, onlara bir şey demeyecek miyiz diye telaşlanmayın.

‘Almanya sana söylüyorum, Rusya sen anla’ taktiği izliyoruz galiba.

Yoksa Almanların işlediği kabahatlerin lafı bile olmaz Ruslarınkinin yanında.

ALMANYA’NIN YATACAK YERİ YOK DA RUSYA’NIN VAR MI?

PYD ofisi Berlin’de yok, Moskova’da var.

Savunma Bakanı Işık’ın da belirttiği üzere... PKK’yı Almanya terör örgütü kabul ederken, Rusya resmen etmiyor.

Halep’te koluna YPG arması takan komutan bir Alman generali değil, Rus generali.

Menbiç’te PYD’yi bize karşı Alman ordusu almadı, Rus ordusu korumaya aldı.

Esad’ı Almanlar tutmuyor, Ruslar tutuyor. PKK kantonlarını AB zaptetmiyor, Rusya himaye ediyor.

Fırat Kalkanı harekâtımızın önünü Alman askerleri kesmedi, Rusya’yla Esad güçlerinin ittifakı kesti.

Suriye’de YPG üzerine ilerleyişimizin önüne Alman kuvvetleri set çekmedi, Rus kuvvetleri tampon hattı kurup bizi durdurdu.

Afrin’deki PYD kantonuna Alman zırhlı birliği koruma sağlamıyor, Rus zırhlıları koruma ve dokunulmazlık sağlıyor.

MEYDANI BOŞ SANIP YANLIŞ HESAP YAPTIKLARINDAN OLSA GEREK

Yine Afrin’de YPG’ye Almanlar askeri eğitim vermiyor, ‘ateşkes izleme görevi’ adı altında oraya yerleşen Ruslar veriyor.

Sınırımızın Afrin yakasına PKK bayrağı çekip gözümüze sokmaktan çekinmeyen PYD, Almanlara değil Ruslara güveniyor. Almanlardan değil Ruslardan cesaret alıyor. Almanlara değil Ruslara sırtını dayıyor.

PKK ile PYD’nin kullandığı flama, sembol ve arma gibi propaganda araçlarını yasaklayarak suç kapsamına alansa Almanya, Rusya değil.

ALMANLARA TEPKİMİZ BUYSA RUSLAR KORKMASIN MI BİZDEN!

Yine de PKK uzantılarının Öcalan posterli gösterilerine izin vermesi, Almanya’ya karşı sabrımızı taşırdı.

Soruşturma açtıklarını söyleseler de... Aymazlıklarını ikiyüzlüce teröre destek, yardım ve yataklık olarak görmemizi engellemedi. Bozuşmayı göze alma pahasına çıkışmaktan, meydanlarda kozlarımızı paylaşmaktan alıkoymadı bizi.

Halkı, sandıklarda ‘Evet’ oylarını patlatarak Almanlara hak ettikleri cevabı vermeye, şöyle okkalı bir Osmanlı şamarı atmaya çağırıyor hatiplerimiz.

Bahçeli de öfkesini gösterdi, ‘Evet’lerin Avrupa’yı tir tir titreteceğini, silindir gibi ezip geçeceğini söylüyor.

Evet oylarıyla Almanlara neler yapılacağını söyleyenler, Ruslara da bir şey diyecektir elbette.

Zamanını, sırasının gelmesini bekliyorlardır, müsterih olun.

BUĞDAYLARINI ALSAK DAS-400’LERİNİ Mİ ALMASAK ACABA?

Referandum yaklaştı, tokadımız geliyor, umarım geç olmadan anlarlar.

Gerçi Tarım Bakanı Çelik, ‘Aman ha misilleme gibi yorumlanmasın, Rusya’ya bir şey demiyoruz, altında kasıt filan aranmasın, bir kısıtlama getirdiğimiz yok’ diye üstüne basa basa uyardı.

Fakat Ekonomi Bakanı Zeybekci açık etti ki Rusya’dan aldığımız makarnalık buğdayı özel sektörümüz artık istemiyor.

Yapmıyormuş gibi yaptığımız utangaç bir misilleme caydırıcı olur diye düşünmüş olmalılar.

Ne ki çekingenliğimizdeki inceliğin kıymetini bilemedi Ruslar.

Tarım ürünlerimize koydukları ambargoyu tamamen kaldırma sözü vermişti ya hani Putin...

13 üründeki ambargoyu yine de kaldırmamış, zamana yaymışlardı ya...

Bize S-400 füzeleri satacak ama domates ve salatalığımızı hemen almayacaklardı ya...

İşte dün açıkladılar, o ürünlerdeki cezayı kaldırmayı artık hiç düşünmüyorlarmış.

İyi niyetimize verdikleri karşılık da bu.

Diyorum ki misilleme yapmamakta kararlıyız madem... Buğdaylarını alsak da S-400’lerini mi almasak...

Cezalandırmadığımız yetmezmiş gibi bir de ödüllendirmesek hani şunları...

Kızmayın yahu, sadece bir fikirdi.

Yazının devamı...

İran'ın kendi kalesine attığı Nevruz golü

22 Mart 2017

Ankara’ya ayar çekti, Türk hükümetinin yakışıksız açıklamalar yaptığını söyledi, parmak salladı, ‘aklınızı başınıza devşirin’ lafları sokuşturdu, dedi de dedi, çaktı da çaktı...

Hızını alamayıp, İran vatandaşlarına Türkiye’yi boykot etme çağrısına kadar götürdü işi.

Golü de işte orada yedi.


ZALOĞLU RÜSTEM OLSANIZ HAYATIN COŞKUSUNA YENİLİYORSUNUZ
“Türkiye’de terör var, güvenli değil, 2 haftalık Nevruz tatilinde oraya gitmeyin” direktifi verdi Laricani.

Ondan önce İran Dışişleri Bakanlığı da bir seyahat uyarısı yayımlayarak vatandaşlarını, Türkiye’ye gitmemeleri için talimatlandırmıştı.

Ne mi oldu?

Halk Tahran yönetimini takmadı. ‘Lafları yerde kalmasın, bizimkileri mahcup etmeyelim, karşı tarafı sevindirmeyelim’ demedi. Bir kulağından girip öbüründen çıktı engelleme uyarıları...

Bismillah daha Nevruz tatili başlar başlamaz soluğu Van’da aldılar.

18 Mart cumartesi günü başladı akın. Kapıköy Sınır Kapısı’nda kuyruk oldular. Sadece o gün 7 binin üzerinde İranlı turist, Nevruz tatilini geçirmek için giriş yaptı.

Bizim ajanslar haber geçti “İranlılar akın etti, oteller doldu taştı, şimdiden yer kalmadı” diye.

‘Ekonomimize Nevruz dopingi’nden bahseden başlıklar atıldı, Van esnafının nasıl bayram ettiğini anlatan sokak röportajları yapıldı.

Laricani ve takımı da hırslarından dudak kemirerek kös kös seyretti olan biteni.


RESMİ YALANLARA KANMADI HALK
Günler öncesinden hazırlanmıştı Van. Sokaklar cıvıl cıvıl ışıklandırılıp Farsça ‘hoş geldiniz’ yazılarıyla süslenmişti.

Sınır kapısında 2 olan aktif gişe sayısı 4’e çıkarılmış, çalışan personel ikiye katlanmış, elde çiçeklerle beklemeye başlanmıştı.

Hepsi boşa gidebilirdi.

Ama hükümetlerinin men etmesine rağmen, İranlılar hayal kırıklığına uğratmadı. Valizlerini topladıkları gibi Van’ın yolunu tuttular.

Kafileler, kapıda şenliklerle karşılandı.

Mikrofon tutulan turistler, Van’ın neden Nevruz tatilleri için vazgeçilmez bir destinasyon olduğunu coşa coşa anlattı.

Mutfağı, yemekleri, alışveriş keyfi, eğlence hayatı, festivalleri... Mutluluklarına diyecek yoktu, kıtlıktan çıkmış gibi şendiler Van sokaklarında.

“Kendi halkımızın can güvenliğini korumak ve dikkatli olmaları için uyarılar yapmak zorundayız” diye konuşmuştu Laricani.

Türkiye’de vatandaşlarının kötü muamele gördüğü yalanına sığınmıştı Tahran.

Hiçbiri durdurmadı İranlıları. Öne sürülen gerekçeleri inandırıcı bulmadılar. Ayaklar altına alıp hepsini çiğneme pahasına bildiklerini okudular.


İRANLI TURİST COŞTU VAN REKORA KOŞUYOR
Geçen yıl Nevruz’da 102 bin İranlı’yı ağırlamıştı Van.

İlgililer, bu yılki yoğunluğa bakarak patlama yaşanmasını bekliyor.

Dahası...

Dün haberi düştü; spor bakanlıkları resmen yasakladığı halde, İranlı kayak sporcuları bile Erzurum ve Kars’taki müsabakalara katılmış. Haklarında soruşturma açıldığı bildiriliyor, güreş müsabakaları için Türkiye’ye gelecek sporculara da yasak konduğu bilgisi hatırlatılıyordu.

Sonuç ortada...

Hayatın dinamikleri ferman dinlemiyor.


ÖFKEYLE KALKAN ZARARLA OTURUYOR
Verip veriştirdiği laflar elinde patladı mı Tahran’ın, savurduğu tehditler ilk rüzgârda uçup gitti mi, beş paralık oldu mu itibarı şimdi!

Gerçekçi değilse, hayatın basit realitelerinden kopuksa, halkın talep ve ihtiyaçlarıyla örtüşmüyorsa bir halta yaramıyor yasaklarınız.

Hükümetleriniz ters düşmüş, didişiyormuşsunuz, ders vermeye çalışıyormuşsunuz... Takar mı, bağlasanız durmuyor işte İranlı turist.

Siz de esip gürlediğiniz ama yağamadığınızla kalıyorsunuz.

Turizm ambargonuz bile paldır küldür deliniyor, sözünüz ayağa düşüyor.

Halkına laf geçiremeyen bir hükümet durumuna sokuyorsunuz kendinizi.

Değer miydi peki, uyulmayacak bir yasak koyarak sözünüzün ağırlığını riske etmeye? Blöfçü ve kolpacı görünmeye değer miydi?

Yazının devamı...

Yine filmsiz kurtardık bak Çanakkale’yi

19 Mart 2017

 Osmanlıyı Haçlı’ya nasıl aşk ettiğimizi, bizzat Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu anlata anlata bitiremiyor.

“Dersinizi verdik, gelir yönetiriz de sizi” diyor.

Okkalı tokat arsızı yaptık Batı’yı. Tepemizin tasını attırırlarsa gidip kafalarına vura vura onları nasıl yöneteceğimizi de çarpıyoruz yüzlerine.

Düşman tepelemecede, ‘tepesine binme’ safhasına geçmiş bulunuyoruz yani.

Bizimle oyun olmayacağını gördüler. Lafımız ağır, şakamız yok.

Bir de filme almayı becerdik mi şu baldan tatlı öfkemizi, tadından yenmez...

YİNE ERDOĞAN FARKINDA

Başbakan Yıldırım, Avrupa’yı ‘Evet’lerle... CHP lideri Kılıçdaroğlu, ‘Hayır’larla inletmeye çağırıyor meydanları.

İkisi de milleti doldura doldura, kendi sandıklarını Avrupa’ya tepki oylarıyla patlatma gayretinde.

En dikkatlileri yine Cumhurbaşkanı Erdoğan...

Hollanda Başbakanı Rutte’ye ne diyor: “Seçimi kazanmış olabilirsin ama Türkiye gibi bir dostunu kaybettin...”

Dış politika popülizmiyle oy toplamanın ülkelere maliyeti işte bu.

Öfke kabartıp üstünde sörf yapan popülist siyasetçinin kendi kazansa bile kaybeden ülkesi oluyor.

CHP ile AK Parti genel başkanları popülizm yarışında kapışadursunlar, Cumhurbaşkanı tehlikenin farkında.

Dış politika polemiklerinin sokak ağzı kaldırmayacağını, ateşle oynamaktan farksız olduğunu biliyor...

ABD ve Rusya’ya ilişmiyor o yüzden, gayet temkinli ve soğukkanlı tepkiler veriyor.

İtidali elden bırakır da ipin ucu kaçarsa... Başka devletlere bedel ödettirme siyasetinin, millete ne ağır bedeller ödettirebileceğini görüyor.

‘KESKİN SİRKE KÜPÜNE ZARAR’ DEMEMİŞ MİYDİ ECDAT!

Başbakan Yıldırım’la Kılıçdaroğlu’na kalsa... Gözleri, neye mal olacağını hiç görmeyecek.

Allah ne verdiyse dümdüz gidiyorlar.

Korkarım bu hızla, ABD ve Rusya’yla ilişkilerimize de el atacaklar.

O kadar yükselttiler ki eli... PYD’yi bize tercih eden sözde dost ve müttefiklerimizi, terörist ve haydut ilan etmeleri an meselesi.

Vereceğimiz tek karşılık kaldı. O da Rakka’ya PYD’yle girerlerse ABD’ye yaptırım, Rusya’ya ambargo uygalamak olacak.

‘Dediğimizi dedik, bundan sonrasını onlar düşünsün’ noktasına ramak var.

Neyse ki yine Erdoğan anti-popülist. Aşırı popülizmle mücadele sorumluluğunu üstüne alarak uçup kaçanları dengeliyor.

‘YER MİSİN YEMEZ MİSİN’ MİSALİ

Zayıf yerlerinden yakaladık ya Avrupalıları... Seviyemize çıkamıyor, aynı dilde bize karşılık veremiyorlar ya...

Sorsanız; resti çektik, zoru görünce tırstılar tabii, akıllarını aldık, yana yakıla nasıl çark edeceklerini şaşırıyorlar şimdi.

Ama çark da ettirmiyoruz, ucuz yırtmalarına da izin vermiyoruz. Daha işimiz bitmedi onlarla, referanduma bir ay var.

Günlerini gösterdik, kime bulaştıklarını anladılar anlamasına velakin...

Şunun bir sinemasını çekseydik de nasıl madara ettiğimizi izlettirseydik be arkadaş cümle âleme.

Nefesleri nasıl kesildi, nutukları neden tutuldu...

Bozuk para gibi harcayıp ne şekilde iki paralık ettik itibarlarını... Hangi peçeteye çevirdik, ayaklar altına aldık da ne biçim paspasa döndüler...

Darmaduman oldular da çil yavrusu gibi nereye kaçışıyorlar öyle...

SÖZ UÇAR, FİLM KALIR YADİGÂR

Çanakkale Zaferi’mizin 102. yıldönümünü kutluyoruz... 100. yıldönümünde burada ne yazdıysam bak hâlâ aynı yerdeyiz.

“Asker milletin asker kaçağı sineması” demiştim.

En çok savaş filmini 1950-55 arası çekmişiz.

“Kore savaşına asker gönderdiğimiz dönem. Milli duyguları şahlandırma furyası

başlamış, bir rüzgâr esmiş sinemalarda...

Kore Harbi’ni Mehmetçiğin gözünden anlatan filmimiz yok fakat hâlâ.

İlk savaş filmimiz, 1923 tarihli Ateşten Gömlek. Halide Edip ve Muhsin Ertuğrul imzalı...

 Ondan, Russell Crowe’un 2014’teki Son Umut’una kadar... Kahramanlık destanlarımız hep cephe gerisinde dolanıyor.

Savaş yerine aşk ve fedakârlık hikâyelerine dayanan romantik, hamasi filmler...

Tayyaresiz hava taarruzu, firkateynsiz deniz harbi, topsuz ve cenksiz kara çarpışması, muharebesiz meydan savaşı hikâyeleri...

Neyse ki jön süvarilerimiz, civan piyadelerimiz var, candan canandan geçerek kurtarıyorlar süngü harbi sahnelerini...”

Bir tek, Özhan Eren’in 2015’teki Son Mektup filmi, umut vericiydi. 94 yılda, savaş kaçkını sinemacılığımızın geldiği nokta gelecek vaat ediyordu. Ama hâlâ vaat...

Var mı arkadaş bu çağda film gibi icraat!

Yazının devamı...

Kılıçdaroğlu daha ne istiyor Allah aşkına!

18 Mart 2017

Törenle yırtıp atabiliyorlar mı, ‘Alın başınıza çalın’ diyebiliyorlar mı?

Büyükelçileri bir süre daha cezalı. Ankara’ya gelmesin, büyükelçiliğe uğramasın, ortalıkta görünmesin istedi Dışişlerimiz...

Çıkıp gelebiliyor mu? ‘Daha da göndermeyiz’ diyebiliyorlar mı?  Geri çektiklerini söyleyebiliyorlar mı?

Ya da bizimkini ‘istenmeyen adam’ ilan edebiliyorlar mı bakalım? ‘Büyükelçinizi çekin, sefaretinizi de kapatın’ diyebiliyorlar mı?

Devlet adamlarına yasak koydu hükümet, diplomatik uçuşlarına hava sahamızı kapattı...

Karadan gelmeye kalkabiliyorlar mı? Bir bakanlarını arabaya bindirip yollayabiliyorlar mı?

Türkiye-Hollanda Dostluk Grubu’nu dağıttı Meclis...

Var mı bir dedikleri, gıkları çıkıyor mu? Misillemede bulunabiliyorlar mı?

Dışişleri Bakanımız Çavuşoğlu, Başbakan Rutte’ye ‘Sen neyin lalesisin’ diye çıkıştı...

Yemediler mi lafı? Hakareti sahibine iade edebiliyorlar mı? Çene kuvvetleri yetiyor mu?

Çavuşoğlu baktı ses gelmiyor, ‘Başbakanınız adam değil adam’ dedi...

Korkudan dillerini yutmuş gibi suspus olmadılar mı? Azara, azarla mı mukabele ettiler? Dilleri bağlandı, dönüyor mu bir daha?

KÂĞITTAN KAPLANMIŞ YAHU BUNLAR

Bizim göze aldıklarımızı değil akılları, hayalleri bile almıyor.

Paniklediler, arayı düzeltmek için çırpınıyorlar.

Var mı dil dövüşünde üstümüze? Ağzına geleni söyledi işte yetkililerimiz.

Yaydan fırlayan ok gibi yağmadı mı başlarına, kevgire dönmediler mi?

Üfürüğümüzle bile yıkıldılar. Daha nasıl bedel ödettirilecek... Bir de ısırık mı alınsın, lafın arkasına icraat mı konsun istiyor Kılıçdaroğlu?

Avrupa’nın başındaki felaket yalnızca bir İslamofobi faciası değil, İslamofobi’yi oy toplamak için kullanan siyasi popülizm faciası...

‘Bu kadar popülizm iç politikada komünizm, dış politikada faşizm getirir’ demeden... Biz de mi tersinden aynı yanlışa düşelim?

Dişimizi gösterdik, pabucun pahalı olduğunu anladılar. Evvel Allah yine muzaffer, namağlup ve yenilmezken ticari yasaklar koyup kaybeden mi olalım, milli menfaatimizi düşünmeyelim mi?

LAFLARIMIZIN ALTINDA KALDILAR, KALKAMIYORLAR

Çocuk cezalandırır gibi, paket paket yaptırım uyguluyor hükümet. Ağzına geleni ardına koymuyor. Bin pişman ediyor kendini bilmezleri.

Ama CHP Lideri Kılıçdaroğlu’nu kesmiyor adımlar.

Ağzımıza geleni ardımıza koyduk mu, daha ne yapacaktı Türkiye?

Daha ne yapacaktı, tek ayak üstüne kaldırıp tahtaya yüz kere ‘özür dilerim’ mi yazdıracaktı?

Dilimizle dövdük, mahvıperişan oldular, anaları ağladı.

Yine de dil kaldırabiliyorlar mı?

Kılıçdaroğlu hâlâ ‘Lafla peynir gemisi yürümez’ diyor.

Laf bombardımanına tuttuk, her bir sözümüz gülle olup suratlarında patladı, şarapnel parçası gibi vurdu, saplandı kafalarına.

Arkasını daha nasıl getirsin hükümet?

Hani bir mukabeleleri, hani bir misliyle karşılıkları? Kısmadılar mı kuyruklarını?

İflahları bile söküldü. Dil dökmeye, kıvranmaya başladılar. ‘Uzatmayalım, barış yemeği yiyelim’ sinyalleri çakıyorlar.

Beyaz bayrak çektirdik ezici bir zafer kazandık yani. Daha nesine yetmiyor Kılıçdaroğlu’nun?

BAŞLAMIŞKEN RUSYA’YA DA MI DALSAYDIK YANİ

Foyalarını çıkardık meydana, “Türkiye’den kaçan teröristlerin sığınağı Hollanda” dedik. Aynısını Almanya için de söyledik, bütün AB için de tekrarladık.

E şimdi AB, aşırı sağın popülist rüzgârıyla içe kapanıyor diye... Biz de ters rüzgârla kapımızı AB’ye kapayıp Rusya’ya mı açılalım, hepten Putin’in eline mi kalalım?

Makyajlarını döktük, façalarını çizip bozduk Merkel ile Rutte’nin.

PYD ofisine kucak açtılar, PKK’yı terörist saymadılar, armalarını kollarına taktılar eyvallah da... Ne yapalım yani, Putin’le Trump’ı da mı haşlayalım, onlara da mı dünyanın kaç bucak olduğunu gösterelim?

‘Küffar tek millettir, hepsi Haçlı bunların’ mı diyelim, din savaşı mı çıkaralım, ne bekliyor sahi?

AVRUPA’YI HAYIR OYLARIYLA İNLETMEK İÇİNSE

‘Rutte, popülizmin üstüne popülizmle giderek popülizmi sandığa gömdü. Ben niye yapamayayım’ diyorsa...

Yangını yangınla söndürmek için benzin döküyorsa hesapta...

Hadi neyse.

Fakat krizden CHP için fırsat çıkarmaya uğraşıyor da...

Avrupa’daki İslam düşmanı aşırı uçların öbür ucuna AK Parti’yi oturtmaya, karşı kutbuna Hıristiyan-Avrupa düşmanlığını yerleştirmeye çalışıyorsa... İktidarı, ondan popülist davranarak sıkıştırıyor, ne vurursa iki katına bunun için kışkırtıyorsa...

Siyasi yararı uğruna hilal-haç kutuplaşmasına çeviriyor, kavgayı bu yüzden körükleyip kızıştırıyorsa...

Pes vallahi, çok ayıp ediyor.

 

Yazının devamı...

Hollanda'da var da Moskova'da yok mu bu PYD ofisi?

16 Mart 2017

İzliyorum propaganda faaliyetlerini, emin olun başarıyla götürüyor.

PYD’nin Hollanda’da ofis açtığını keşfetmiş mesela. “Teröristlerin sığınağı Hollanda” başlığıyla bunu ifşa ediyordu dün.

‘Benden duymuş olmasınlar ama bu ofislerden bir tane de Moskova’nın göbeğinde var’ diyeceğim...

Fakat oyunbozanlıktan çekiniyorum.

Tam da S-400 savunma füzelerinden almak üzereyken Rusya’nın da icabına bakarsa bizim ‘TR Diplomacy’, satıştan vazgeçerler, ortada kalırız diye korkuyorum.


KİMLERİN CEMAZİYELEVVELİNİ DEŞİFRE ETMEDİ Kİ...
Ağız dalaşlarında demir dilli bir gladyatör. Hangi ülkeyle söz harbine girsek, kimle laf kavgasına tutuşsak gereğini yapıyor TR Diplomacy.

Teröre nasıl yardım ve yatakçılık yaptıklarını anında gözler önüne seriyor.

Söze dayalı güç gösterilerinde üstün performansa sahip, benim diyen karşısında dayanamıyor. Sağlı sollu geçirmelerle çaka çaka yıkıyor yere, nakavtla bitiriyor dövüşü.

Sıra laf pehlivanı Hollanda’da; ortaya almış evire çevire meydan dayağı çekiyor, fena benzetiyor şimdi.

Sabıka kaydını da çıkarmış kara kaplı defterden, cümle geçmiş günahlarını yüzüne vuruyor cambazın, şamar oğlanına çeviriyor tabiri caizse.


ALMANYA’YLA BELÇİKA DA NASİBİNİ ALMIŞTI AĞIZ PAYINDAN
Daha önce Almanya’nın terör yuvası haline geldiğini de fark etmişti, gözünden bir şey kaçmıyor.

PKK uzantıları çadır açıp bayrak dedikleri çaputlardan, Öcalan’lı bez parçalarından astıklarında, hatırlarsanız Belçika da kurtulamamıştı elinden.

Ne terör propagandasına göz yummadığı kalmıştı ne izin verip desteklemediği.

Hangimiz ikiyüzlülüklerinden girip çirkin yüzlerinden çıkmamış, hangimiz bu yüz karası utancı sözde NATO müttefiklerimizin alın çatına çakmamıştık ki...

Bizi terörle mücadelede yalnız bırakıp sırtımızdan vuran Avrupa demokrasisinin maskesini, bir hışımla hangimiz düşürmemiştik ki... Sahte dostluklarından başlayıp İslam ve Türkiye düşmanlıklarına kadar, seyyarına sabitine saydıra saydıra hem de.

E hani hak etmedi de değillerdi, beterine müstahaktılar, az bile söylemiştik.


BAKAN ÇAVUŞOĞLU BOŞA SÖYLENMİYOR
Ağzına sağlık, en doğrusunu yine Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu dile getirdi.

“Bu Hollanda’da yaşananlar Rusya’da olsa dünya ayağa kalkmaz mıydı” diye sordu. Acı gerçeği bundan daha çarpıcı kimse teşhir edemezdi.

Rusya’da olsa, TR Diplomacy kesinkes yanlarına bırakmazdı bunu. Arar bulur, mutlaka Moskova’daki PYD ofisinin izini yakalardı.

Hatta...

Cumhurbaşkanı Erdoğan görüşmede konuyu açınca... Putin’in haberi yokmuş, ilk kez duyuyormuş gibi yapıp ‘ilgileneceğini’ söylemekle yetinmesindeki üstünde durmazlığın da peşine düşer, vurdumduymazlığın üstüne üstüne giderdi.


YAKALARINA YAKALARINA YAPIŞMAZ MIYDI?
Hatta hatta bu hesap var ya...

Moskova’nın hâlâ PKK’ya bile terörist demediğine uyanır...

Ve hatta...

Menbiç’te koluna PYD arması takarak ‘var mı ikimize yan bakan’ pozları kesen Rus askerlerinin fotoğraflarındaki yüzsüzlük ve pişkinliği de not eder...

Canımız yanarken kaale bile almamalarının hesabını sorardı çatır çatır alimallah.

‘Olmaz olsun böyle dostluk, yere batsın sizin S-400’leriniz... Başımız sıkıştığında bize Hollandalı Rutte’nin gönderdiği Patriot bataryaları yeter, Esad’ın füze tehdidine karşı yalnız ve korumasız değiliz, bize NATO müttefiklerimizin dayanışması yeter’ havası bile vururdu.

Dahası...

Almanya’yı örnek gösterirdi. ‘PKK ile PYD’nin kolunuza taktığınız o sembol ve armalarını nasıl yasaklıyorlar, bakın da Allah’tan korkmazsanız bari Almanlardan utanın, sevsinler sizin terörle mücadelenizi, sığınağı olmuşsunuz sığınağı, nerede kaldı sizin samimiyetiniz’ der, sıkı bir ilke ve omurga dersi dahi verirdi.

Dua etsin Ruslar ki şimdi Hollanda’yla meşgul TR Diplomacy.

Yalnız, kafayı kaldırdığında Rusya’nın oyununu görmesi an meselesi.

Seyredin siz o zaman, sümen altından çetelesini çıkarıp birikmiş günahlarını kabir sorgusu gibi bir bir nasıl sayıyor yüzlerine.

 

Yazının devamı...

Rutte'ye kızıp Wilders'e kazandırmayalım

15 Mart 2017

Kısacası; halkın çıkarlarını ona göz koyanlardan koruyacak tek seçenek olduğuna inandırma palavralarına dayanan... Halkçılığı ‘halk dalkavukluğu’na vardıran popülist iç siyaset için söylerler; ‘Bu kadar popülizm, komünizm getirir’ diye.

Yani sonu bataktır, fakirlik ve sefalette eşitlenmektir.

Hollanda örneğinde gördük ki...

Kurtarıcılığa soyunup halkı arkasına almak için, ‘tehdit ve saldırı altındayız’ paranoyasını kullanarak düşmanlık duygularını körükleyen dış politika
popülizmi de faşizm getiriyor.


HOLLANDA’YI ŞARLATAN KURTARICILARIN  ŞERRİNDEN KİM KORUYACAK?
İç siyasette popülizmin, emeğini sömürüp zenginliğini çalanlardan koruma vaadiyle, geçmişte halkı nasıl soyup soğana çevirdiğini acı deneyimlerden biliyoruz.

Hollanda tecrübesi ise ‘milli duyguları’, düşman ve tehdit algılarıyla kamçılaya kamçılaya şahlandıran dış politika popülizminin ne kadar tehlikeli olabileceğini bir daha gösteriyor.

Yükselen aşırı sağın çılgınlıklarına karşı düne kadar makuliyeti savunan Başbakan Rutte, seçim günü yaklaşırken hâlâ dalganın önünü alamayınca havlu attı.

O panikle aklı, mantığı, sağduyuyu bir kenara bırakıp ırkçı-faşist rakibi Wilders’le popülizm yarışına girdi.


KAÇIK WILDERS Mİ BASİRETSİZ RUTTE Mİ?
Karşımızda, kazanmak için seçim savaşı bile çıkarmaya hazır bir kaçık olan Wilders... Ve onu alt etmek için onunla popülizm yarıştırmaktan medet uman bir basiretsiz, Rutte var.

Kaçıkla kaçık, basiretsizle basiretsiz olunmaz.

Rutte’ye kızıp göçmen ve Müslüman düşmanı Wilders’i iktidara getirmeyelim, mumla ararız sonra.

Kuran’ı yasaklayacağını, camileri kapatacağını söyleyen aklını kaçırmış İslamofobik bir faşisti, radikal bir ırkçı bozuntusunu mu Hollanda’nın başında görmek istersiniz?

Yoksa rekabet hırsına yenilerek saçmalayan, saygısızlaşan ama henüz aklını tam kaçırmamış, nispeten ılımlı bir ırkçı özentisinin Hollanda’yı yönetmesini mi tercih edersiniz?


WILDERS’İN İSTEDİĞİ BİZİ TAHTEREVALLİYE OTURTMAK
Papaza kızıp oruç bozmayacaksak seçimimiz bellidir.

Bir tarafta, kimin daha uzağa nefret ve ırkçılık fışkırtacağı maskaralığını başlatan hakiki ırkçı Wilders...

Diğer tarafta seçmenini kaptırmamak için ona öykünüyor gibi yapan, ‘ırkçılık lazımsa onun da dik âlâsını biz yapar, en adi ve aşağılık tatbikatını biz getiririz’ faşizanlığına göz kırpan sahte ırkçı Rutte...

Hangisini cezalandıracağız?

Bence popülizmin kendisini cezalandıralım.

Öbür ucuna binersek, bu cinnet tahterevallisinin kimi havaya kaldıracağı açık, tabii ki en deli olanını...

Kendisine de kaldıraç hizmeti verecek diye düşünen siyasetçimiz, yanılır.

Wilders’le Rutte’nin popülizm rekabeti, onlardan biri günü kurtarsa bile... Hollanda’ya ne şerefle itibar ne irtifa kazandırdı ne de Hollandalıların çıkarına yaradı.

Kurduğu tahterevalliye bizi oturtmayı başarırsa, ki en çok isteyeceği şeydir, Wilders’in kaybedeceği bir şey yok.

Fakat Hollanda ve Hollanda’daki kardeşlerimizle bizim görecek çok zararımız var.

Rutte’yi cezalandıralım derken aman ha Wilders’i parlatıp sevindirmeyelim.


POPÜLİZMİN SONU BERBAT
Şimdilik, kendimizi de cezalandırmak, ayağımıza kurşun sıkmak anlamına gelecek popülist yaptırımlardan kaçındı hükümet.

CHP’nin ‘lafta kalmasın tepkiniz, hemen bütün ilişkileri askıya alın’ baskısına boyun eğmeyerek sorumlu davrandı.

Hükümete ‘üzerimde baskı var’ deme fırsatı verdiği, muhataplarına karşı elini güçlendirdiği için CHP de doğrusunu yaptı.

Muhalefetin, iktidardan bir adım ileri gitmesi bazen iyidir.

Ama popülizm rekabetini tırmandırarak sorumsuzluğa zorlamamak kaydıyla.

Hamasi maskaralıklarla, sloganik şişinmelerle kalabalıkları galeyana getirerek baştan çıkaran ‘popülizm şehveti’ne kapılmanın sonuçları ortada.

Ülkesine deli gömleği giydirdi Rutte.

Mesele; referanduma gün sayan iktidarımızla muhalefetimizin de bu krizi yönetirken oy hesabına kapılıp aynı şeytana uymaması.

Yazının devamı...

Putin gibi gelsin bize dostluk neymiş görsün Merkel

12 Mart 2017

1993’ten beri PKK’yı terör örgütü diye yasaklamak yetmiyormuş demek ki.

Öcalan posteriyle PYD flaması dahil, PKK’nın kullandığı ne kadar sembol, bayrak ve logo varsa, 33’ünü birden yasaklayan genelgeler yayımlamak da yetmiyormuş...

Sinsilikten geçinen Avrupalıların, Rus dobralığından çıkaracakları çok dersler var.

PUTİN’İN KADİRŞİNASLIĞI MERKEL’DE NE ARAR

İki alıp bir sayan sıkı bir al-verci, blöfe gelmeyen poker suratlı bir pazarlıkçı Putin.

Ama ağza bir parmak balın nasıl çalınacağını da biliyor, yumuşak başlılığı da seviyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan lafını esirgeyerek, sözünü sakınarak, diklenmeden dik durmanın semerelerini Rusya’da toplamaya başladı.

Reelpolitiğin, gücüyle orantılı gerçekçi siyasetin ödülü... Rasyonel akla mukayyet olmanın, sinirlere hâkimiyetin, öfkesini bastırarak kızmadan, germeden, agresifleşmeden kuyruğu dik tutmanın zaferi bu.

PYD İÇİN DOKUNDURMASI BİLE YETTİ

Erdoğan, PKK’nın Suriye kolu PYD’nin Moskova’nın göbeğindeki faaliyetlerine son verilmesini özellikle beklediğimizi söyledi.

Başka da iğneleyici laf sokuşturmadı, kanırtmadı, bilerek sert yapmadı, ağır konuşmadan tadında bıraktı.

Putin’le anladığı dilden ölçüp biçerek, sakin, son derece dikkatli ve azami kontrollü konuştu. Nezaketiyle ezdi, utandırdı dense yeri.

PKK’yı halen terör örgütü saymamalarını, Rus askerlerinin Menbiç’e bizi sokmamak için üniformalarına PYD arması takıp devriye gezmelerini, örgütün Suriye’deki faaliyetlerine destek ve cesaret vermelerini, hamiliğini üstlenmelerini filan daha yüzüne vurmasına gerek bile kalmadı.

Fakat Putin de kıt anlayışlı değil, buradaki inceliği takdir etmeyi bildi. Lafın tamamını söyletmeden misafirinin Kremlin’den memnun ayrılmasını sağladı.

ÇETİN CEVİZ AMA DİK BAŞLI DEĞİL

Bakmayın Putin’in almaza yatıp basın toplantısında konuya hiç girmemesine, kendini tutup soğukkanlılığı kaybetmemesine...

Soruyu gargaraya getirerek geçiştiriyormuş, tavrını belli etmiyormuş, havaya bakarak ıslık çalıyormuş gibi yaptı ama mesajı da anında aldı.

Hemen taviz üstüne tavizlerle kelam rüşveti vermeye, ödünler dağıtarak mahcubiyetini kapatıp saklamaya, ayıbının üstünü örtmeye soyundu.

PEŞİN ALIP VAAT ÇEKLERİYLE TAKSİT TAKSİT GERİ ÖDEYECEKSEN DE...

Zaten niyetini, ziyaret öncesinde yaptığı jestle göstermişti Putin.

Tarım ürünlerimizden dördü üzerindeki ambargoyu derhal kaldırarak yaptırımlarını gevşetmişti.

Geriye kalan vize yasaklarıydı, askıya alınmış çalışma izinleriydi, sınırdan sokulmayan TIR’lar meselesiydi, öbür sebze ve meyvelere ambargonun sürmesiydi filan... Hepsini ‘yakın zamanda’ kaldırma vaadini bir çırpıda müjdeledi.

Merkel hâlâ bakanlarımızı Almanya’ya sokmasın. Bir seyahati hayal kırıklığına dönüştürmemeyi, sırtını pışpışlayıp gönderebilmeyi, muhatabına hakkı olanı verirken hakkın iadesi gibi yapmamayı, onu da zamana yaymayı, yine de karşısındakini şımartabilmeyi, taviz kopartma sevinci yaşatabilmeyi varsın öğrenemesin...

KIRAMADIK ŞU ALMANLARIN SINIR HARBİ SEVDASINI

Gücünüzün yettiğine posta koyarak... Gözünüzün kestiğini ezerek, aşağılayarak boyun eğdirip diz çöktürdüğünüz zamanların ruhu değişti.

Devir; ‘küstahlıklarla, dümdüz tavizsiz kafalarla değil; kuzu postuna bürünmüş kurt gibi de olsa gurur okşayıcı tavizlerle, geri viteslerle gelen canımı yesin’ devri.

Ama Merkel ve hükümeti hâlâ yeni dönemin ruhundan anlamıyor, sopasını aba altına saklamayan kuzulaştırma siyasetinde diretiyor.

Gönülleri fethedip dostluğumuzu kazanmak istiyorsa Putin’i örnek alsın biraz.

Yazının devamı...

Özkök’e rağmen Moskova’daydım

11 Mart 2017

Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan bir gün önce Moskova’daydım.

Türk Rus Toplumsal Forumu yeniden canlandırıldı ve uçak krizi, bizim özür beyanımızla tatlıya bağlandığından bu yana ilk toplantısını icra etti.

Biz Türk tarafı olarak, forum eşbaşkanımız AK Parti milletvekili Ahmet Berat Çonkar ve bütün komite eşbaşkanları tam tekmil oradaydık.

Özkök’ün iddiası doğru olsa, bizimkileri dolduruşa getirmeye kalkıştığım yere en azından bensiz giderlerdi, düşmüş olurdum heyetten.

Yine de macerasız geçtiğini söyleyemem seferin.

DAHA NELERE RAĞMEN ARAYI DÜZELTMEYE GİTTİK GÖR KOMŞU

Sadece köşe komşumun aramıza nifak sokma çabalarını aşmam gerekmedi.

Heyet olarak başka engeller de çıktı karşımıza. Gittiysek ve o forum toplantısını gerçekleştirdiysek, her şeye rağmen gittik ve gerçekleştirdik.

İlk engel, vize muafiyetini askıya alma kararının hâlâ kaldırılmamış olmasıydı.

Aksine, yeşil pasaporta da daha önce olmayan vize zorunluluğu konmuştu.

Dışişleri Bakanlığı’nın resmi yazısına rağmen, yeşil pasaporta bile üç günde ve ancak üç günlük vize çıktı.

Erdoğan’la Putin’in himayesinde kurulan bir foruma, üstelik davetli gideceklerden vize istenmesine ve nazla niyazla verilmesine rağmen... Canları sağ olsun deyip yine gittik.

DOSTLUĞUMUZUN KIYMETİNİ BİLMEDİKLERİ HALDE...

Sanki gelenleri gidenleri bitmiyormuş, Batı ittifakındaki tek dostları biz kalmamışız gibi havalarından geçilmemesine...

Pasaport kontrolünde olağan şüpheli gibi didik didik süzmelerine, olmadık bahanelerle kapılarında bekletmelerine...

Hafiften bir burun sürtme, süründürme tafrası satmalarına...

Geçen yılki ticaretimizden bizim 15 katımız para kazanmalarına, bizden katbekat kârlı çıkmalarına, normalleşmenin bizden çok onlara yaramasına...

Tarım ürünlerimizle TIR’larımız, şirketlerimiz ve çalışanlarımıza koydukları kısıtlamaları o güne kadar henüz kaldırmamış olmalarına...

Kendilerine avantaj sağlayacak iyileşmeleri peşin tahsil eder gibi hızlandırırken, bizim lehimize çalışacakları ağırdan almalarına...

Uçak düşürme olayı ve büyükelçi suikastını, bizi bastırma konumuna geçtikleri ‘bozuk ilişki dengesi’ni sürdürmek için sanki hâlâ koz olarak kullanmalarına...

Pazarlık üstünlüklerini korumak için normalleşmeyi tamamlamayıp zamana yaymalarına, gerilimi tek taraflı uzatmalarına...

İlişkilerimizin düzelmeye başlamasından elimize geçen tek şey, Suriye’de El Bab’a kadar ilerlememize yol vermeleriyken... PYD’yi bizden korumak için, Menbiç’te ABD ve Esad’ın ordusuyla bir olup yolumuzu kesmelerine...

Kazayla El Bab’da askerlerimizi vurdukları halde bir ‘izvinite’ özrünü bile çok görmelerine...

Her halükârda alacaklı çıkmalarına, haksız da olsalar alttan almamalarına, hep üstte kalmalarına...

Velhasılı; bizden bu kadar yüz, meydanı da bunca boş bulmalarına rağmen...

Üstünlük taslamalarına aldırmadık; bu kadarı istiskale girer, artık gücümüze gidiyor demedik.

Sabrımız zorlanmadı, büyüklük bizde kalsın deyip arayı düzeltmek için Moskova’ya kadar gittik.

ABD’Yİ, ALMANYA’YI BÖYLE ÇEKSEK İLİŞKİLERİMİZ UÇMAZ MIYDI?

Biz eksiksiz hazırken onların heyeti eksik çıktı karşımıza, hiçbirine takılmamayı nefsimize yedirdik.

Ses sorun etmeden, ‘ama tepemize de çıkarmayalım’ demeden sineye çektik.

Rusya’yla Türkiye nasıl daha da yakınlaşabilir; konuşmaya, katkıda bulunmaya baktık.

Bizden sonraki gün de bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başkan Putin’le görüşmeye geldi.

Bu kadar idare etsek; anlayışlı, esnek ve olgun yaklaşsak, böyle fedakârca değer versek... ABD bizi başının üstünde taşımaz, Almanya yolumuza süpürge etmez miydi saçlarını?

Bırakın ilişkilerimizi toparlamayı, su dahi sızar mıydı aramızdan, bir dediğimizi iki ederler miydi?

Duruşumuzu hiç bozmadan, ekmeğinin kabadayısı her makul taraf gibi, milli çıkarlarımız uğruna tatlı dille sorunları çözmekten yana olduk.

Çıkışarak, tersleyerek ateşi körüklemedik, söndürmeye odaklandık.

Nefsimize uymadık, nefis köreltme pahasına yatıştırıcılığı üstlendik.

Umarım komşum, hâlâ Moskova’ya karşı Ankara’yı kışkırtmakla suçlamaz beni. Umarım beni bir daha ‘arabozucu’ gibi göstermez.

Türkiye’nin Rusya’yla iyi geçinmesi daha nasıl desteklenir, daha nasıl ‘ara yapıcı’ olunur, söylesin de bilelim.

Yazının devamı...