Ama, siz delisiniz...

Zaman, ağır tunç çanların tok vuruşlarıyla kar dağları gibi kayarak üstüme yıkıldı.

Sonsuzluk...

Her yer beyaz.

Çan seslerinin arasında uğuldayan tek bir cümle:

- Kötü bir haberim var... Şevki Bey...

Bu sesi tanıyorum.

Genç bir kız.

Daha yeni geldi Dış Haberler Servisi’ne.

Herkes çok genç.

- Yıllar geçti ama hepsi de çok gençler Şevki Bey, diyorum.

Tüvit ceketi, kadife pantolonu, kauçuk tabanlı ayakkabıları, kalın gözlükleri, kenarlarında kalmış saçları özenle usturaya vurulmuş ışıklı kafasıyla gülümsüyor Şevki Bey.

- Birisi öldü mü Ahmetçiğim, diyor, hep böyle olur, birden herkes gençleşir.

Saint-Saens’ın "Dans Macabre"ı çalıyor, sürekli çalıyor, kayan kar yığınları gibi çalıyor.

Zaman üstüme yıkılıyor.

Herkes çok genç.

Şevki Bey bile genç.

Onunla ilk karşılaştığımda beni önce nezaketi şaşırtmıştı.

Çok sevdiği birkaç kişi dışında herkese "siz" der, bir soylunun korunma güdüsüyle çevresine aşılmaz bir duvar örerdi.

Seviyesizliklerden ve bayağılıklardan uzak kalabilmek için kendini, sesiyle, giyimiyle, tavrıyla oluşturduğu büyük şatonun duvarlarının arkasına çekilerek korumaya çabalardı.

O şatonun içi neşeyle, kederle, çelişkilerle doluydu.

Odasına daha yirmisine bile basmamış bir genç "hanım" girdiğinde ceketinin önünü ilikleyerek ayağa kalkan da Şevki Bey’di...

Servisindeki elemanlarının paralarını ödemeyen gazete patronunu toplantıdan çıkartıp gırtlağına yapışarak, cebindeki bütün paraları alarak genç muhabirlere dağıtan da Şevki Bey’di...

Büyük bir Anadolu ailesinin "el kapısında" çalışan tek çocuğuydu.

Gazeteciliği çok sevmiş, aile geleneklerine boşvererek çalışmaya başlamıştı.

İlk işine girdiğinde büyük amcasının annesine telefon ederek, "Niye Şevki’yi başkasının yanında çalıştırarak ailemizi rezil ediyorsunuz" dediğini anlatırdı gülerek.

Bir haksızlıkla karşılaştığında tepkileri çok sertti.

Kimse Şevki Bey’e haksızlık ya da saygısızlık yapamazdı, böyle bir şey kimsenin aklına bile gelmezdi, onu kızdıran başkalarına yapılan haksızlıklardı.

Bir keresinde politikacıların bir kararına kızmış, "vatandaşlıktan çıkmak" için polise dilekçe yazmıştı.

Onun bu sınır tanımayan tepkilerinden söz edildiğinde, gözlerinde çocuksu bir pırıltı, yüzünde mahcup ve muzip bir gülümsemeyle önüne bakardı, bunları yapanın o olduğuna inanamazdınız.

Duyguları iki uç arasında dağılmıştı.

Ya en büyük hatayı bile hoşgörüyle karşılayacak kadar büyük bir sevgiyle sever ya da nefret ederdi.

Sevdiği birinin bir hatasından söz edildiğinde onu savunmaktan kaçınmazdı.

- Gene çok objektifsiniz Şevki Bey, derdim.

Yüzünü aydınlatan yaramaz çocuk tebessümüyle gülümserdi.

- Beni tanırsın Ahmetçiğim, derdi, çok objektifimdir.

Terbiyesiz, saygısız biriyle karşılaştığında çok kızardı, onların bir "ayı", bir "hayvan" olduğunu düşünürdü ama ifade ediş biçimi tamamen kendine özgüydü.

- Ayı Bey... Odasına bir kadın giriyor, o yerinden kıpırdamıyor.

Hayat, "ayı beylerle", "hayvan beylerle" doluydu ve Şevki Bey bundan çok sıkılırdı.

Şatosuna çekilir, Time dergisini açıp okumaya başlardı.

Maceraları ise dilden dile dolaşırdı.

- Şevki Bey, siz greve katıldığınız sırada, grev çadırını basan ayı beylere kafa atmışsınız, öyle mi?

Cevap, sessiz ve muzip bir tebessüm olurdu.

Sevdiklerine gösterdiği o olağanüstü hoşgörüye sığınarak sorardım.

- Siz aslında delisiniz, değil mi Şevki Bey?

O, bunun bir hayranlık ifadesi olduğunu bilirdi.

- Bazen çok kızıyorum Ahmetçiğim.

Bir keresinde Şevki Bey seyahatteyken, çalıştığı gazetenin patronları, bütün çalışanların maaşlarını azaltmıştı.

Geldiğinde, patronlar kendisine de parasını azaltacaklarını saygılı bir biçimde söylemişlerdi.

Şevki Bey, kısaca cevap vermişti.

- Ben istifa ediyorum.

- Peki, demişlerdi, seninkini azaltmıyoruz, sen istifa etme.

- İstifa ediyorum, demişti Şevki Bey, böyle bir teklifin yapıldığı gazetede kalırsam yarın koridorlarda başıma ne geleceğini nereden bileceğim... Bunu teklif eden insan, her şeyi yapar.

Ayrılmıştı gazeteden.

Zaman üstüme yıkılıyor.

Dans Macabre çalıyor, ölüm ölülerini çağırıyor.

Cenazede Yusuf’la yan yanayız.

Şevki Bey’in "evlatlarından" biri, zekasıyla ve esprileriyle ışık saçan genç bir sayfa sekreteri, hiçbir zaman vaktinde gelmediği için çoktan "alçak Yusuf Bey" olarak sevgiyle damgalanmış.

Giden tabuta bakıyoruz.

Yusuf’un yüzü değişip duruyor, benim onu tanıdığım zamanlardaki genç yüz, bıyıkları ağarmış şimdiki yüz, sürekli birbirinin yerini alarak dalgalanıyor.

Herkes çok genç.

Herkes gülüyor.

Kahkahalarla geçen on iki yıl.

Şevki Bey bize tanıdıklarının maceralarını anlatıyor.

- Arabayla geceleyin Antakya’dan yola çıkmış, bütün gece araba kullanmış, sabahleyin Üsküdar’a varıp arabalı vapur kuyruğuna girmiş... Vapuru beklerken biraz kestirmiş... Uyandığında arka tarafa bakmış, bir adam oturuyor... "Ne arıyorsun arabada" demiş... Adamda ses yok... Kızıp şöyle bir iteklemiş... Adam devrilmiş... Aaa, bakmış, adam ölü... Birisi arabasına bir ceset bırakmış... Hemen karakola gitmiş, cesetle beraber içeri girip, "alın ölünüzü" diye adamı polislere atıp dışarı fırlamış, arabasına bindiği gibi geri dönmüş... Bir daha da İstanbul’a gelmedi.

Öyle çok hikayesi vardı ki...

Hepsi de neşeli hikayeler.

İngiltere’de London School of Economics’de okurken geçirdiği ağır hastalıktan söz etmeyi pek sevmezdi, sadece bir kere, Londra’nın "oksijen yerine kömür tozu dolu olan havasının" ciğerlerine iyi gelmediğini söylemişti.

O konuyu çabucak atlamıştık.

Dağlardan kayan kar yığınları gibi zaman, tuhaf bir beyazlıkla yıkılıyor üstüme, bir girdabın içinde savruluyorum, Şevki Bey’in gülen yüzü, hikayeleri, öfkesi, dürüstlüğü, içine çekildiği kalın duvarlı şatosu, eşsiz kibarlığı.

Herkes ne kadar genç.

Eski bir dost öldüğünde hep böyle oluyor, gençleşiyor herkes.

Daktilolarının başındalar, işte Ferai, Gila, Ayşe, Rezzan, Mehmet, Cafer, Meriç, Yusuf...

Servis şefliğini bırakıp gazeteye yazar olmuştum.

Dördüncü katta bir oda vermişlerdi bana.

Firavun piramitleri gibi sessiz ve gölgeli bir kattı, yerler halı kaplıydı, duvarlarda tablolar asılıydı.

Ben oradan sıkılmıştım.

Günlük yazımı bitirince "alt kattaki" dostlarım bana geliyorlardı, sessiz piramit kahkahalarımızla çınlıyordu, Şevki Bey hikayelerini anlatıyordu.

- Bizimkiler bir tavuk çiftliği kurmuşlardı... Her akşam arkadaşlarını da toplayıp geliyorlardı, masalar kuruluyor, içkiler açılıyor, tavuklar kesiliyordu... Havuzun başında keyif ediyorlardı.... Bir gün gene, çiftliğe gelip, kahyaya, oğlum tavukları hazırlat, demişler... Kahya da tavuk yok efendim, demiş... Kızmış bizimkiler, ne oldu tavuklara, demişler, kahya da, hepsini yediniz efendim, demiş.

Merkez Efendi mezarlığına geldik.

Şevki Bey’in bütün akrabaları ve çok sevdiği annesi orada yatıyordu.

Beyaz cüppeli bir hoca duruyordu.

Yusuf’la yan yanayız.

Gila ağlıyor biraz ötede, Mehmet dudaklarını sıkmış, Kaşif’in yüzü kararmış.

Ben sigara içiyorum.

Bir hareketlenme oldu.

Şevki Bey’i getiriyorlar.

Yusuf, "Şevki Bey’i ben toprağa vermeliyim," diyor yanımdan ayrılırken, o onun "evladı", ne kadar sakin ve doğal, öyle derinden ve gerçek bir acı çekiyor ki, acı öylesine varlığına karışıyor ki artık ayrıca bir acı işareti görülmüyor yüzünde.

Şevki Bey’i kucakladığını görüyorum.

Hayatın çirkinliklerine, bayağılıklarına dayanamazdı Şevki Bey, dayanamadı da...

Bir daha onu görmeyeceğim.

Sesini duymayacağım.

Hikayelerini dinlemeyeceğim.

Öfkesine şahit olmayacağım.

O bizden ayrılıyor artık.

Hiçbir şeyin çirkin olmadığını umduğum bir yere gidiyor, bir sükûnete, bir huzura gidiyor.

Çok sevdiği bir dostu vardı, Ergun Bey, hayatın içinde çok şaşkın durur, sonra dış politika konusunda cam üstüne yazılmış gibi berrak ve aydınlık yazılar yazardı.

Sigarasını yakmadan önce yarısını kırıp atardı, Şevki Bey her seferinde ona "niye yarısında söndürmediğini" sorardı, Ergun Bey bir cevap bulamazdı.

Ergun Bey birlikte yaşadığı annesini kaybettikten sonra her sabah kahvaltıda kek yemeye başlamıştı, bir gün Şevki Bey ona, "Niye sadece kek yiyorsun, doğru dürüst kahvaltı etsene," demişti, Ergun Bey, "Peyniri nereden alacağımı bilmiyorum" demişti, Şevki Bey de ona peynirin bakkalda satıldığını söyleyip, bakkalı göstermişti.

Şimdi ikisi de yok.

Anıları var yalnızca.

Unutulmayacak anıları.

Zamana karıştı Şevki Bey...

Bir beyazlığa, bir sonsuzluğa.

Ölümüyle gençleşen bunca insanın hayatında açtığı derin ve sevgi dolu izden geçmişe doğru akıyoruz.

Sonsuz kar yığınları gibi yıkılıyor zaman üstüme.

Saint-Saens çalıyor hiç durmadan.

Beyaz cüppeli hoca "hakkımızı helal etmemizi" istiyor.

Uzun selviler, koyu gölgeler.

Hiçbirimizin ona helal etmesi gereken bir hakkı yok onun üstünde.

Siz hakkınızı helal edin Şevki Bey.

Hayatlarını değiştirdiğiniz insanlar uğurluyor sizi...

Gizli gözyaşları ve kederli gülümsemeleriyle.
Yazarın Tüm Yazıları