"Ahmet Altan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Altan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ahmet Altan

Veda

28 Ekim 2007
Ne söyleneceğini bilemem.

Hiçbir söz teselli değildir çünkü.

Bir sessizliğe gömülüp o acıyı yalnız başıma çekmeyi tercih ederim.

Şimdi bir istasyondayız.

Ben gidiyorum.

Ayrılmak denildiğinde benim gözümün önüne hep aynı görüntü gelir.

Eski siyah beyaz Fransız filmlerindeki tren istasyonları.

Kalabalık bir peron, trenin bacasından çıkan kalın dumanlar, tekerleklerin arasından fışkıran buharlar, çan sesleri, gürültüler ve sessizce birbirine bakan kederli iki insan...

Söylenecek o kadar çok söz ve bunları söyleyebilmek için o kadar az zaman vardır ki kimse bir şey söyleyemez.

Kalabalığın ortasında iki kişilik bir sessizlik büyür.

Arada bir kısa, kesik, manasız cümleler söylenir.

Ve birbirinden hiç ayrılmak istemeyen iki insan, bir an önce tren kalksın, bu huzursuz sessizlik bitsin ve derin acılarına gömülsünler diye beklerler.

Acının, birkaç dakikalığına da olsa bir sıkıntıya bürünmesi, onları biraz sonra çekecekleri acıdan daha fazla kederlendirir.

Sonra düdük çalar.

Tren olduğu yerde kımıldanır.

Aralarından biri trene biner.

Tren yavaşça hareket eder.

Kalan, trenin yanında yürümeye çabalar.

Giden, cama dayanır.

Birbirlerine bakarlar.

Öyle bakarlar.

Tren hızlanır.

Aralarından biri "Seni seviyorum" diye bağırır ama artık çok geçtir, kelimeler rüzgara karışıp kaybolur.

İstasyon boşalır.

Issızlık ve yalnızlık basar.

Sonrası derin bir keder.

Sevmem ben ayrılmayı.

Pek beceremem de.

Ne söyleneceğini bilemem.

Hiçbir söz teselli değildir çünkü.

Bir sessizliğe gömülüp o acıyı yalnız başıma çekmeyi tercih ederim.

Şimdi bir istasyondayız.

Ben gidiyorum.

Birçoğunuzla belki bir daha hiç buluşmayacağız.

Bu, birbirimizi gördüğümüz son yazı olacak.

İsterim ki bu beraberlikten bir iz kalsın sizde.

Öyle bir söz söyleyeyim ki onu unutmayın.

Ama öyle bir söz bilmiyorum.

Tren istasyonunda trenin kalkmasını bekleyen adam gibi söyleyecek anlamlı bir söz de aklıma gelmiyor.

Size öyle bakıyorum.

Tren hareket etsin diye bekliyorum.

Yazdığım her kelime, yazdığım her satır, ayrılığa biraz daha yaklaştırıyor bizi.

Bilmem kaç vuruş sonra ayrılacağız.

İki sene boyunca yazılar yazdım size buradan.

O yazıların her biri, her birinize yazılmış bir mektup gibiydi.

Kaç yazı yerine ulaştı, kaç yazıda sizlere dokunabildim, bilmiyorum.

Öyle yazdım işte, haftalarca, aylarca, yıllarca yazdım.

Alıştım size.

Şimdi gidiyorum.

O iflah olmaz yazar kibriyle biraz üzülmenizi istiyorum doğrusu.

Giden trenin ardından bir an da olsa bakıp iç geçirmenizi.

Ben üzüleceğim.

Ama size söyleyeceğim son sözü, tren iyice ayrıldıktan, yazı bittikten, rüzgar sözlerimi dağıtmaya başladıktan sonra söyleyeceğim ve siz onu duymayacaksınız.

Benim de sizi duymayacağım gibi...

Birbirimizi duymayacağız.

En duymak isteyeceğimiz sözcükler kaybolup gidecek.

Genellikle de öyle olmaz mı zaten ayrılık zamanlarında?

Esas söylenmek istenenler bir türlü söylenemez.

Bir tutukluk gelir insana.

Nedendir bilmem.

Belki son anda söylenecek bir sevgi sözcüğüne istenildiği gibi bir cevap alınmayacağı endişesinden, belki de o kısacık zaman parçasında anlatmak istediğini anlatamayacağın korkusundan.

Ben beceremedim hiç ayrılmayı.

Söylemek istediğim halde söyleyemediğim o kadar çok cümle biriktirdim ki...

Kaç uçağın, kaç arabanın arkasından öyle baktım...

Gözlerime rüzgar doldu.

Kendi yüzüm öyle anlarda nasıldı, bilmiyorum ama ayrılığın kederini geçenlerde genç bir adamın yüzünde gördüm.

Bir sabah kapım çalındı.

Biri genç, biri orta yaşlı iki adam duruyordu.

Genç olanı sessizdi.

Daha yaşlı olanı anlattı ne istediklerini.

Genç adamın karısı kaybolmuştu.

Çocuğuyla birlikte evden çıkmış ve bir daha dönmemişti.

Son olarak iki adamla birlikte görülmüştü.

Genç adam karısının "kaçırıldığına" inanıyordu ve gazetelerin bunu yazmasını, karısını bulmasına yardım etmesini istiyordu.

Elimden geldiğince yardım etmeye çalıştım.

Sokağa çıktığımda, genç adamı akrabalarıyla birlikte bir apartmanın bahçe duvarına dayanmış dururken gördüm.

Akşam döndüğümde gene oradalardı.

Sonra günler geçti.

Kadın ne döndü ne bulundu.

Genç adamın yanındaki akrabaları yeniden geldikleri yerlere, apartmanların alt katlarına döndüler.

Şimdi genç adamı her akşam eve dönerken, o alacakaranlıkta bir ağacın altında yapayalnız beklerken görüyorum.

Tek başına bekliyor.

Sokağın köşesine bakıyor.

Dümdüz bakıyor.

Herkes ümidini kestiği halde o ümitle ilerdeki köşeye bakıyor, belki beklediği kadının köşeyi dönüp ona doğru yürüdüğünü hayal ediyor, belki içinden onunla konuşuyor, belki kızıyor, belki kendisiyle hesaplaşıyor, belki cinayet hesapları yapıyor.

Bilmiyorum.

Bir kadından değil hayattan ayrılmış gibi yüzündeki ifade.

Ağacın altında duruyor.

Sabah kalkıyorum, orada.

Akşam, hava kararıyor, orada.

Bekliyor.

Yüzünün çizgileri hep aynı ama gözleri...

Ben öyle yalvaran gözler görmedim, Tanrı’ya, hayata, insanlara, kadere o kadını geri getirmeleri için yalvaran gözler.

Hiçbir şey söylemiyor.

Duruyor öylece.

Böyle bir acı görmedim.

Böyle bir çaresizlik.

Böyle bir yakarış.

Böylesine canlı tutulmaya çalışılan bir ümit.

O kadından başka hiçbir şey düşünmüyor.

Uykularından uyandığını biliyorum.

Benim yüzüm de hiç onun yüzü gibi oldu mu acaba diye merak ediyorum.

Olmuştur belki de.

Kaybettiğini özlemek zor iştir.

Ben çok özledim.

Çaresizce özlediğim zamanlar oldu.

Ağacın altında bekleyen çocuk gibi bir odanın içinde beklediğim, adım seslerinin kapıya yaklaştığını hayal ettiğim, öfkelendiğim, acı çektiğim zamanlar.

Bazen yaşlandığıma seviniyorum.

Beyazlaşan sakallarımın beni koruyacağına inanmaya çalışıyorum.

Aslında size söylemek istediklerim bunlar değil bir veda yazısında.

Başka cümleler, asla söylemeyeceğim, yazmayacağım cümleler dolaşıyor aklımda.

Bir tren istasyonunda trenin kalkmasını bekler gibi yazının bitmesini bekliyor, asıl söyleyeceğim cümleler yerine "Paltonu almayı unutmadın, değil mi" gibi anlamsız cümleler söylüyorum.

Ayrılmayı kimse pek doğru dürüst beceremez zaten.

Zor iştir.

Üstelik fevkalade tatsız bir zamanda, ölümlerin, acıların, öfkelerin hayatımızı tren dumanları gibi kapkara doldurduğu bir zamanda ayrılıyoruz.

Böyle zamanlarda insanlar sevdiklerinden ayrılırken onları birisine emanet etmek isterler.

Kime emanet edeceğim sizleri?

Siz beni kime emanet edeceksiniz?

İlk düdük sesi duyuldu.

Ayrılacağız birazdan.

Tren hareket edecek.

Ardınızdan bir iki adım daha atacağım.

Uzaklaşacaksınız.

Macbeth’in girişindeki şarkı gibi, "biz bir daha nerede buluşacağız, fırtınada mı, yıldırımda mı, yağmurda mı?"

Aslında fırtınada, yıldırımda, yağmurda ayrılıyoruz.

Dumanlarla dolu bir peronda.

Kompartıman kapıları kapanıyor.

Tekerlekler dönmeye başlıyor.

Ben artık ayrılacağım.

Gidiyorum ben.

Yarın sabah o genç adamı gene o ağacın altında göreceğim...

Ve bir sabah onu görmediğim zaman onu merak edeceğim.

Uzaklaşıyorsunuz...

Ben artık gidiyorum...

Söylemek istediklerimi rüzgar sesimi dağıttığında, artık duyamadığınızda söyleyeceğim size...

Benden son duyacağınız sadece tek bir kelime olacak:

"Allahaısmarladık..."
Yazının devamı...

Dağınık zamanlar

21 Ekim 2007
İstanbul’un bu kaprisli sonbaharlarını çok severim.

Çekici, içten, neredeyse kadınsı bir kararsızlığı vardır, sanki ruhunun her anını, her çizgisini, her titreşimini göstermek isteyen bir telaşla bir halden bir başka hale geçer.

Bazen güneş ışıkları içinde yürürken aniden ortaya çıkıveren bir bulutun titrek ve mütereddit yağmuruyla ıslanırsın, bazen çılgın sağanakların kısa sürede yerini parlak bir aydınlığa bıraktığına şahit olursun.

Bahçe güllerinin açmaya hazırlanan tomurcuklarına ömrünü büyük bir zarafetle bitirmiş kızıl bir yaprak takılır bazen.

Çocuksu sayılabilecek bir neşe, olgun bir melankoliyle iç içe geçer.

Her şey belirsizdir.

Şaşırtıcı sürprizlerle dolu bir anarşi hayatı ele geçirmiş gibidir.

Günün her anında beklenmedik bir görüntüyle karşılaşırsın, açık ayakkabılar kalın çizmelerle yan yana yürür, güneş gözlükleri şemsiyelerin altındadır, şeftalilerle mandalinalar aynı sergide dizilidir, kuru yapraklar yeşil çimenlere dökülür, gölge ve ışık yumuşak adımlı bir raksın ritminde yer değiştirip durur.

Bütün o bulutların, ışıkların, yağmurların, ölü yaprakların, taze çimenlerin, her an değişen kokuların arasında ruhun alaycı bir boşvermişlikten kederli bir endişeye duvardan duvara gezinen bir kedi gibi dolaşır.

Duyguların, bütün notalarını aynı anda çalan bir piyano gibi sahip olduğu bütün sesleri çıkarır.

Hayat, Gaudi’nin o eşsiz katedrali gibi dikilir karşına.

Bütününe baktığında muhteşem bir yapı olarak, ayrıntılarına baktığında ise fevkalade dalgacı hatta bazen komik sayılabilecek kadar gereksiz süslerle dolu görünür sana.

Acaba hayata en çok benzeyen şey, Barcelona’daki o katedral mi diye düşünürsün.

Ben o katedrali ilk gördüğümde gökyüzünden inmiş bir yaratığın gözlerine bakar gibi şaşkınlıkla, dehşetle, hayranlıkla bakmıştım.

Katedralin karşısına dizilmiş ucuz mallarla dolu işportaların arasında durup uzun uzun onu seyretmiştim.

Bu büyük mabedin ince kulelerinin tepelerine üzüm salkımları, çilekler yerleştirilmişti, giriş kapısının üstündeki İsa heykelinin bir yanında bir inek, diğer yanında bir eşek başı vardı.

Katedralin duvarları, hayata saldırır gibi fırlayan sivri uçlu taşlardan yapılmıştı.

Bir masala benziyordu.

Siyah pelerinli cadıların mağarası da olabilirdi, iyi kalpli perilerin şatosu da...

Bu kadar etkileyici bir şeyi ne daha önce ne de daha sonra gördüm.

Üniversiteden mezun olurken kendisine diplomasını veren profesörün, "bu diplomayı bir çatlağa mı yoksa bir dahiye mi veriyoruz, bilmiyorum, bunu zaman gösterecek" dediği bu Katalan mimar, benzersiz katedralini bir planı olmadan, yalnızca sonsuz hayalgücünün zihninde yarattığı görüntülere dayanarak yapmıştı.

Bütün ömrünü vermiş ve bitirememişti, arkasında da bir plan bırakmamıştı.

Acaba, tanrı da dünyayı böyle mi yarattı diye düşünmüştüm.

Bir planı olmadan, sadece hayalgücüyle...

Muhteşem bir masal gibi...

Bazen ürkütücü, bazen sevimli, bazen kederli, bazen şen, bazen öfkeli, bazen sevecen; her baktığın yerden başka bir duygunun cezbesine kapıldığın bir şaheser.

Gaudi’nin yaptıklarıyla hayat birbirine çok benziyordu.

Ve Gaudi, tanrı gibi yapayalnız yaşamıştı, yardımcıları vardı ama bir eşi yoktu.

Eserleri anlaşılamayan bir sihre sahipti.

Parça parça baktığında, "kitsch" denilen o aşırı süslü hatta çirkin ayrıntıları görüyordun ama o çirkinlikler bir araya gelip nasıl olduğu kavranılamayan bir büyüyle muhteşem bir abideye dönüşüyordu.

Sonra Gaudi’nin yaptığı bütün binaları gezmiştim.

Düz olan hiçbir şeye tahammülü yoktu.

Duvarlar bile düz değildi.

Ve, birden şu tuhaf gerçeği fark ediyordun, doğada da düz bir şey yoktu.

İddialara göre de Gaudi doğanın bu "düzenden uzak düzeninden" etkilenmişti.

Romatizmalı, huysuz bir çocuk olduğundan yapayalnız büyümüş, oynayacak arkadaşı olmadığından dağ bayır dolaşmış, doğayı incelemiş, deniz kabuklarından, ağaçlardan, ıstakozlardan etkilenmişti.

Çirkinlik karşısında bu kadar korkusuz davranan, o çirkinlikleri inanılmaz bir güzelliğe çevirebilen başka bir insanoğlu tanımadığımı söylemeliyim.

İnsanlık tarihinin tanrıya en çok benzeyen üyesi herhalde bu tuhaf ve yalnız adamdı.

Aynı yarımadada doğmuş diğer "çılgın" dáhiler, Picasso, Dali, Miro, onun yanında "yetenekli" ve iyi çocuklar gibi kalıyorlardı.

Gaudi’de, çirkinlik, güzellik, vahşet, saldırganlık, saflık, masumiyet, karmaşa vardı.

İlk eserlerini yaptığında çok alay edilmiş, çok eleştirilmişti.

Bir binasının yıkılması için dilekçeler bile yazılmıştı.

Eğer tanrının "meslektaşları" olsaydı sanırım o da dünyayı yaptığında aynı eleştirileri alırdı.

Kaprisli ve alaycı bulurlardı onu.

Gaudi’nin binalarına baktığınızda da küstah bir alaycılık seziyordunuz.

Bir ev yapmıştı, içinde bir tek düz duvar yoktu, çatısı geniş basamaklardan oluşuyordu, bacaları maskeli haydutları andırıyordu.

Onun, bizim peribacalarından esinlendiği söyleniyordu.

Bu sonbahar günlerinde hayat bana Gaudi’nin eserleri gibi gözüküyor, karmaşık, eğlenceli, masalsı, ürkütücü ve çekici.

Onun duvarlarından fırlayan taşlar gibi garip cümleler fırlıyor zihnimden.

"Bir kadının arada bir kalbini kırmalı" diyen bir film kahramanının sözleri görüntülerin arasından çıkıveriyor.

Bunu söyleyen bir kadındı.

Aslında çirkin sayılabilecek bir cümle unutulmaz bir katedral gibi yerleşiyor insanın hafızasına.

"Bir kadının arada bir kalbini kırmalı."

Niye?

Bilmiyorum.

Ama bunu söyleyen kadını dinlediğinizde çok ikna edici geliyor.

Bir bağın, bir sevginin, bir aşkın gelişmesi, büyümesi, yerleşmesi için sanki "arada bir kadının kalbini kırmanın" gerekliliğine inanıyorsunuz.

Böyle yapmalı mı gerçekten?

Kadınları arada bir üzmeli mi?

Böyle bir duyguya ihtiyaçları mı var kadınların?

Tanrı, Gaudi’nin babası, kendi katedrali olan hayatı inşa ederken kulelerden birinin üstüne böyle bir duygu mu yerleştirdi?

Sürekli bir memnuniyet, düzen, hiçbir sınırla kesilmemiş bir şefkat sıkıcı mı geliyor?

Bir aşkta hiç düz duvar olmamalı mı?

Hep eğik, eğimli, şaşırtıcı hatta ürkütücü kıvrımlarla mı ilerlemeli?

Kadınların bana bunu anlatmasını isterdim.

Neredeyse hiçbir düz hat yaratmayan tanrı, düz ve düzenli bir duygu da yaratmamış mıydı?

Her şey, bu sonbahar günleri gibi, Gaudi’nin binaları gibi karmaşık, kaprisli ve alaycı olabilir miydi?

Belki de bazen kadınların üzülmelerine yardımcı olmalı.

Öyle diyordu o kadın, "bazen kadınların kalbini kırmalı..."

O kalp kırıklığının yarattığı karanlık çöküntü, çevresindeki sevgiyi, düşkünlüğü, şefkati daha berrak ve çekici gösteriyordu belki de.

Gaudi’nin duvarlardan fırlayan taşları nasıl masalsı bir hava katıyorsa yaptığına, belki de kalp kırıklıkları, üzüntüler, acılar da duyguların masalını yaratmak için gerekliydi.

Kadınların "düz" şeyleri sevmediğine inanırım.

O düzlükte bir rahatlık bulsalar da asla düz bir şeye bağlanmayacaklarını düşünürüm.

Acaba o kadın bunu mu söylemek istiyordu?

"Bir kadının arada bir kalbini kırmalı."

Saçma bir cümle gibi bu... Ama bir gül tomurcuğuna takılmış ölü bir yaprak da saçma, bir deniz minaresinin görüntüsü de saçma, Gaudi’nin katedrali de saçma, hatta biraz daha ileri gidersek hayat da saçma.

Gençliğinde giyimine çok dikkat eden Gaudi, yaşlandığında yapmakta olduğu katedralin bir köşesine yerleşmiş, insanlardan uzak, bakımsız ve özensiz giysilerle yaşamaya koyulmuştu ve 74 yaşında bir tramvayın altında kaldığında onu kimse tanımamış, "yaşlı bir berduş" gibi bir hastanenin bir köşesine atılmıştı.

Orada öyle ölmüştü.

Bu saçma değil mi?

Gaudi’nin eserlerine baktığınızda çirkinlikle güzelliğin nasıl birbirine dönüştüğünü görüyordunuz, belki hayat da saçmalıkla anlamlılığın birbirine dönüştüğü bir yapıdır.

Gaudi’yi yaratan tanrı yarattı bu dünyayı da...

Istakozları, salyangozları, at kestanelerini, dikenleri, sarmaşıkları, eğri büğrü dalları yaratan da aynı tanrı.

Koskoca yeryüzünde bir tek düz ağaç dalı yaratmamasına ne diyeceğiz?

Ağaç dallarının hepsi eğri olmalı....

Kadınların arada bir kalbini kırmalı.

Arada bir üzmeli onları.

Sorsak, "evet öyledir, arada bir kalbimizi kırmalı erkekler" diyecek bir kadın bulamayız.

Ama, kalbini hiç kırmamış bir erkeğe deli gibi aşık olmuş bir kadın bulabilir miyiz, ondan da kuşkuluyum.

Bu sonbahar günleri...

Karmaşık, telaşlı, kaprisli günler.

İnsanın ruhunu ve zihnini, güneşli yağmurlar gibi saçmalıklarla eğlendiriyor.

Duygularınız ve düşünceleriniz düzenini, düzlüğünü kaybediyor.

Gaudi’nin katedraline benziyoruz hepimiz.

Cadı mağaralarıyla, peri şatoları aynı ruhta toplanıyor.

Ve tuhaf cümleler hatırlıyoruz.

Çok dindardı Gaudi.

Yatak odasını gördüm, orada bir dua köşesi vardı.

Onun elinden çıkan bir kilisenin kuleleri ise şekerden yapılmış gibi rengarenk ve komikti.

Hangi güven ona bir kilisenin kulesini öyle yaptırmıştı?

Çirkinlikten ve saçmalıktan korkmama gücünü ona kim vermişti?

Çirkinlikten ve saçmalıktan korkmayan bir kudret herhalde.

Saçma gözüken cümlelere dikkatle bakmalı.

Bazen şaheserler o saçmalıklardan çıkıyor çünkü.

Belki de arada bir kırmalı kadınların kalplerini.

Hayatımda gördüğüm en etkileyici şaheser, saçmalıklardan ve çirkinliklerden oluşabiliyorsa, belki de aşk da kalp kırıklıklarından, acılardan oluşuyordur.

İstanbul’un bu kaprisli sonbaharlarını çok severim.

Böyle günler saçmalamaktan, saçmalıktan korkmamamı hatta onları sevmemi, Gaudi’yi ve tuhaf cümleleri aynı rahatlıkla hatırlamamı sağlıyor.

Bir katedrale benziyor hayat.

Taşları diken diken bir katedral.

Saçma, çirkin, eğlenceli bir şaheser.

Öyleyse, arada bir kırmalı kadınların kalbini.

Belki de hiçbir dalı düz yapmayan tanrı böyle istiyor.
Yazının devamı...

Dicle denize kavuştu...

14 Ekim 2007
Uzun ve yorucu bir yolculuğun, sakin, huzurlu ve eğlenceli menzilleridir bayramlar, durursun, dinlenirsin, yol boyu birikmiş kirinden pasından, öfkenden, düşmanlığından, kırgınlığından arınırsın.

Bayramın sevinci ve eğlencesi aslında bu arınmada ve arınmanın getirdiği huzurdadır.

Ortak bir anlaşmayla hayatın acılarına kapanır kapılar.

Dinlenme vaktidir.

Gene yola çıkılacak, gene kirlenilecek, gene yorulunacak, gene acılar çekilecektir ama şimdi değil, bugün değil...

Bugün huzur günüdür.

Biliyorum pek huzurlu olunabilecek zamanlarda değiliz.

Acılar, kapanan kapıları kırıyor.

Ülkede yas var.

Çocuklar ölüyor gene.

Kederli olmamalı bayramlar.

Bunlar neşeli ve sevinçli olmamız, huzurlu olmamız gereken günler.

Dinlenme menzillerimiz.

Biraz yaslı girdik bu defa menzile.

Mehmet de öldü.

Mehmet Uzun.

"Türk çocuklarıyla Kürt çocuklarını öldürmeyin" diyen bir yazar.

Ömrünü Kürtçe’ye adamıştı.

Kimsenin okumadığı bir dilde yazdı inatla.

Beni en çok ne üzdü biliyor musunuz?

Önüme bir gazete sayfası getirip koydular.

Mehmet’in kocaman bir resmi.

Ve bir başlık atmışlar...

"Dicle denize kavuştu."

Bir Kürt gazetesinin internet sitesini açtım.

En büyük yazarlarından birinin öldüğü gün...

Bir satır haber koymamışlardı.

İçim kırıldı.

Kürtçe’yi seven bir Kürdü sevmeyen Kürtler.

Türkçe’yi seven Türkleri sevmeyen Türklere ne kadar da benziyorlar.

Mehmet’in Kürtçe’ye hak ettiği değeri verebilmek için ne çileler çektiğini biliyorum.

Ve, o öldüğünde "kardeşleri" onun ölümünden söz etmiyorlar.

Diyarbakır’ı anlattığı bir denemesi vardır.

Avluları...

Taş duvarları...

Ve nar ağaçlarını.

Diyarbakır’a aşık olursunuz.

O avluların içinde yaşayanları seversiniz.

Uzun boyluydu.

Ağır ağır yürürdü...

Ve ağır ağır konuşurdu.

Sükunetle konuşurdu.

Hiç kızdığını, sinirlendiğini görmedim.

O kadar bilgiliydi ki şaşardınız.

Sanki her şeyi okurdu.

Her şeyi bilirdi.

Öyle de güzel yazardı ki...

Yazdıklarını okuduğumda o satırlar içime işlemişti, "Mehmet" demiştim, "ne güzel yazıyorsun, ne güzel anlatıyorsun," utangaç gülümsemişti.

Diyarbakır’ın narları...

Surları...

İnsanları...

Bir gece beni Norveç’te bir bara götürmüştü, Civan Haco’yu dinlemiştik.

Fiyortları gezmiştik sonra...

Edebiyattan konuşmuştuk.

Bilmediğim ne çok şey anlatmıştı bana.

Hep barış isterdi...

İsterdi ki Kürt çocuklarıyla Türk çocukları birbirlerini öldürmesinler...

Ve tam da çocuklar birbirlerini öldürürken öldü.

Kederle ölmüştür diye düşündüm.

Bu topraklarda doğan bir yazar başka nasıl ölür?

Kederden başka ne verir bu yaşananlar ona?

Hayır, tam da öyle değil...

Mehmet, sevgiyi de gördü.

Bir gün duydum ki Mehmet hasta.

Telefon ettim, "Nasılsın," dedim, "neler oluyor," güldü, biraz zor konuşuyordu, "Önemli değil," dedi, "ciğerlerim su toplamış."

Sonra İsveç’teki doktorlar "On beş gün içinde ölecek" dediler.

"Diyarbakır’a gideceğim," dedi Mehmet, "ölürsem orada öleceğim."

Diyarbakır’a getirdiler.

Bir hastaneye yatırdılar.

Hastanedeki doktorunun telefonunu bulup aradım.

"Nasıl Mehmet?"

"Kötü" dedi, "maalesef çok fazla zaman kalmadı."

Ve, Mehmet bir yıl daha yaşadı.

Diyarbakırlıların, Kürtlerin, Türklerin sevgisi öyle bir kavradı ki onu ölümle tam bir yıl çekiştiler.

Ve, sonra...

Dicle denize kavuştu.

Uzun boyu, sükuneti, ağırbaşlı bilgisi, derin anlatımı, Kürtçeye olan sevgisi, barışa olan düşkünlüğü...

Yıldızların arasında dolaşan bir ermiş gibiydi...

Ardı sıra satırlarıyla parlayan gümüş tozları.

Ve ben Mehmet için bir yazı yazıyorum...

Çocuklar ölürken öldü Mehmet.

Hep çocuklar yaşasın isterdi.

Çabalardı bir şeyler yapmak için.

Diyarbakır’ı hiç görmedim.

Diyarbakır’ı herkesten iyi tanıyorum onun yazdıklarını okuyarak.

Hayranlıkla okumuştum.

Gıptayla okumuştum.

Güzel yazar, güzel anlatırdı.

Bugün bayram, bugün acılara kapalı kapılarımız.

Huzur günü, arınma, dinlenme günü.

Hayır, acı çekmeyeceğiz.

Dağlarda çocuklar ölüyor.

Türk çocukları, Kürt çocukları...

Ellerinde tüfekleri.

"Ölmesinler" derdi Mehmet.

Çocukları Türk, Kürt diye ayırt etmezdi.

Severdi hepsini.

Sükunetle konuşurdu.

Yıldızların arasında dolaşan bir ermiş gibiydi...

Kelimelerden bir gümüş tozu serpilirdi peşi sıra.

Ölüyor insanlar.

Yaşlandım, kendi ölümüme alıştım da sevdiklerimin ölümüne alışamadım.

Bir de çocukların ölümüne.

Bugün bayram.

Huzurlu bir gün.

Yolculuğumuzun sakin bir menzili.

Acılara kapalı kapılarımız.

Acı çekmeyeceğiz.

Ama bu bayram biraz zor kapıları kapalı tutmak.

Ölü çocuklar süzülüyor içeri.

Kavruk, kederli yüzleri.

Fakirler, yorgunlar, kanlı elbiseleri.

Ve Mehmet...

Gülümseyerek karşılıyor gelenleri.

Kederi burada bırakmıştır, diyorum, orada çocuklara anlatıyordur usul sesiyle neden öldüklerini.

Yazdığı gibi güzel gülerdi.

Korktularsa çocuklar ölürken, onun güldüğünü görünce geçmiştir korkuları.

Ama ölmeden önce son kederi, sanırım ölen çocuklar olmuştur.

"Ne yapacağız" derdi, "Ne yapacağız Ahmet bu çocuklar için?"

Hiçbir şey yapamadık işte Mehmet.

Öldü çocuklar.

Ölüyorlar.

Daha da ölecekler.

Hiç ayırmazdı çocukları birbirinden.

Sevenler onu, bunun için sevdi.

Sevmeyenler, bunun için sevmedi.

Bir Kürt sitesinde ölümünden tek satır görmediğimde içim kırıldı.

Sizin anadilinizi yaşatmaya çalışırken öldü o.

Bu muydu hak ettiği?

O, aldırmazdı biliyorum, o yıldızların arasında dolaşan bir ermiş gibiydi.

Olgunlukla karşılardı.

Ama kendini sevenleri de gördü, imza günlerinde, okuma günlerinde, yattığı hastanenin kapısında dizilmiş binlerce insan.

Onu sevdiler.

O da sevdi onları.

Güzel yazılar yazardı...

Diyarbakır’ı ondan okuyan bu şehre aşık olurdu.

Narlar... Avlular... Taş duvarlar.

Bugün bayram.

Bugün acıya kapalı kapılarımız.

Ölü çocuklar süzülüyor içeri.

Fakirler, yorgunlar, kanlı elbiseleri.

Onlar Mehmet’e ve tanrıya emanet artık.

Onların ölümüyle kederlenerek öldü Mehmet.

Bir arife günü...

Bütün yazarlar gibi huzuru bulabileceği tek yere gitti.

Dicle denize kavuştu.

Yıldızların arasında dolaşan bir ermiş gibi...

Gümüş tozundan kelimeler ardında.

Bugün bayram...

Bugün acıya kapalı kapılarımız.

Acıdan değil bu gözyaşları...

Mehmet’siz bir dünyaya henüz alışamamaktan.
Yazının devamı...

Sınırda...

6 Ekim 2007
İbadetine düşkün ulu bir kişi, kalabalıkların arasında Allah’a ulaşmakta, gerektiğince ibadet etmekte, bütün ruhunu, bütün varlığını Allah’a adamakta zorluk çektiğine karar vererek çöle çekilmiş.

Günler, haftalar, aylar, yıllar boyu bir yudum su, bir tane hurma ile beslenip bütün vaktini ibadetle geçirmiş.

Rüzgarın sesini, kumun kımıltısını, vahadaki ağacın büyümesini dinleyip kurtla kuşla konuşmayı öğrenmiş.

Tanrının yarattıklarıyla bütünleşmiş.

Bu dünyayı ve öte dünyayı düşünmüş.

Bilgeleşmiş.

Hırstan, ihtirastan, zaaflardan arınmış.

Ondan feyz almak için ziyaretçiler gelmeye başlamış.

Bildiklerini onlara da anlatmış.

Zamanla ünü yayılmış.

Gelenleri, sevenleri artmış.

Bir ramazan günü onu başkente davet etmişler.

Bir eşeğin sırtında şehre gelmiş.

Kalabalıklar karşılamış onu.

Saygıda hiç kusur etmemişler.

Elini, eteğini öpmüşler.

Ağırlamışlar.

Ertesi gün, çöle dönmek için şehirden çıkmaya hazırlanırken bütün ahalinin onu uğurlamak için şehrin kapısına toplandığını görmüş.

Çiçekler atıyorlar, ona dokunabilmek, elini öpebilmek için birbirlerini çiğniyorlarmış.

Ulu ihtiyar elini heybesine sokmuş, bir dilim ekmek çıkarmış.

O ramazan günü herkesin gözü önünde ekmeği ısırmış.

Derin bir sessizlik olmuş.

Sonra "defol ihtiyar zındık, oruç yiyor bu sahtekar" diye bağırarak onu yuhalamaya koyulmuşlar.

Taşa tutmuşlar.

Kalabalık dağılmış.

O, tek başına çölün yolunu tutmuş.

Bir adam takılmış peşine.

Demiş ki, "Ben seni tanıyorum ihtiyar, seni biliyorum, sen Allah korkusu olan birisin, neden oruç yedin herkesin gözü önünde?"

İhtiyar cevap vermemiş.

Ama adam peşini bırakmıyor, sorduğu sorunun cevabını öğrenmek istiyormuş.

Sonunda ihtiyar dayanamayıp anlatmış:

- Öylesine bir sevgiyle ve saygıyla uğurluyorlardı ki beni bir an onlara kapılıp kendimi önemsediğimi hissettim... Biraz daha devam etselerdi böbürlenecek, kendimi onlardan üstün görecek ve orada kalmak isteyecektim... Ekmeği ısırdım ki beni taşa tutsunlar, ben de bu boş böbürlenmekten, bu yersiz gururdan ve kibirden kurtulayım... Şimdi artık yeniden kim olduğumu, aciz, sıradan bir kuldan başka bir şey olmadığımı biliyorum... Çöle dönebilirim.

Bu, Müslüman geleneğin içinden süzülmüş eski bir mesel.

Müslümanlığın incelmiş yüzünü, şekilciliğe teslim olmayan derinliğini anlatıyor.

Biz ise kaba dindarlığın revaçta olduğu günlerde yaşıyoruz.

Tevazudan uzak bir kibir birçok dindarı esir almış gibi görünüyor.

Geçen gün aralarında Mehmet Altan’ın, Ferai Tınç’ın, Oral Çalışlar’ın, Mete Çubukçu’nun da bulunduğu bir grup, Suriye’de mülteci kamplarını ziyaretten dönüyordu.

İftar vaktine yakın Suriye sınırına geldiler.

Antep’ten binecekleri uçağı kaçırmamak için acele ediyorlardı.

Tam iftar saatinde sınırın Suriye tarafından geçtiler.

Oradaki görevliler bir yudum suyla oruçlarını açıp işlerine devam ediyorlardı.

Ama sınırın Türkiye tarafında kimse yoktu.

Görevliler, sınırı bırakıp iftara gitmişlerdi.

Bizim sınır kapısının önünde kuyruklar uzuyordu.

Gazeteci grubun, "görevlilerin bulunması için" ısrar etmeleri üzerine biri gidip durumu görevlilere haber verdi.

Bir görevli söylenerek geldi.

"İnsan iftar vakti orucunu açarken rahatsız edilir mi" diyordu.

Hem görev yerini bırakmıştı, hem de dindarlığını herkesin gözüne sokuyordu.

Dini, dindarlığı insanlara öğretmek benim gibi bir inançsıza düşmez ama...

Ben dinsizsem de dinden uzak değilim.

Müslümanlık hakkında bir fikrim var.

Benim bildiğim dinimizin en temel öğütlerinden biri "güzel ahlak"tır.

İnsanın görevinin savsaklamasının, başkalarının hayatını zorlaştırmasının "güzel ahlakla" bir alakası var mı?

Orucunu tutan kendi için tutar, hatta tanıdığım iyi Müslümanlardan gördüğüm kadarıyla mümkün olduğunca "niyetli" olduğunu söylemekten kaçınır, bunu duyurmanın bir kibir, bir gösteriş olmasından korkar.

Bir müminin tevazuu da bunu gerektirir.

Bu bizim sınır görevlilerinin gösterişçiliği, oruçlu olduğunu dünya aleme ilan etmekteki görgüsüz çabası ne peki?

Ne zamandan beri bir Müslüman ibadet için "işini" ihmal ediyor?

"Çalışmanın" ibadetin parçası olduğunu anlatan dinimize ne oldu?

Müslümanlık, işten kaytarmanın, tembelliğin, işini kötü yapmanın mazereti olabilir mi?

Aynı olayı, geçen gün Hürriyet’in manşetinde de gördük.

Başbakanlığın önündeki görevliler işlerini bırakıp iftara gitmişlerdi.

Bunlara baktığınızda, neredeyse Müslümanlıkla aldırmazlığın aynı anlama geldiğine inanacağız.

Dünyanın her yanında sosyolojik tezlere temel olan bir "Protestan ahlakı" var da bir Müslüman ahlakı yok mu Allah aşkınıza?

Bu nasıl kaba bir dindarlık?

Bu nasıl bir gösterişçilik?

Biz dinimize yabancı bırakıldık diye düşünüyorum bazen.

Müslümanlığın sadece şeklini öğrenip özüne boş verdik.

"Güzel ahlakı", "çalışmanın ibadet olduğunu", "bir insanı öldürenin bütün insanlığı öldürdüğünü" unuttuk.

Müslüman ahlakından uzak Müslümanlar çıktı ortaya.

Cinayetleri alkışlayan Müslümanları bile görüyoruz.

Her dinin bir özü, bir felsefesi vardır.

Bizim dinimizin özünü, felsefesini bulabileceğimiz tasavvuf pek anlatılmıyor insanlarımıza.

Ya dinden korkuyoruz ve onu irticayla bir tutuyoruz ya da dindarlığı kaba bir gösterişçiliğe, bir böbürlenmeye çeviriyoruz.

Bizim dindarlığımız, bunun ikisi de değildir.

Allah’a kavuşmak için "cennetten bile vazgeçen" bir dindarlığın, "bana seni gerek, seni" diyen mutasavvıf ozanların toprağı burası...

"Bir kez gönül yıktın ise

Bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil"

Yunus Emre’nin yedi yüz yıl önce yazdığı bu şiirden bugünlere mi geldik?

Bir "gönül yıkmanın kıldığın namazı sakatladığını" söyleyen Müslümanlıktan, "iftar" için insanları bekletip gönül yıkan gösterişçi Müslümanlara...

Nasıl acıklı bir yolculuk bu?

Ne oldu o Müslümanlara, nereye gitti onlar?

"İşini doğru yapmayı," "gönül kazanmayı" ibadet sayan bir dindarlıktan buralara mı geldik?

Böbürlenmekten korktuğu için ramazanda oruç yiyip taşlanan bir pir beklemiyoruz elbet ama kalabalıkların alkışını almak için orucunu bu kadar gürültülü tutan Müslümanlıktan da biraz utanıyoruz doğrusu.

Ben, ahlaklı ve dürüst olabilmek için dinini, kültürünün bir parçası yapmış bir toplum olmamız gerektiğine inananlardanım.

Dininden korkmayan, diniyle barışık, dinini bilen bir toplum olmamızı arzularım.

Gerçek dindarlığın, gerçek bir tanrı sevgisinin insanı incelttiğini, zarafetini arttırdığını, onu hoşgörülü ve mütevazı kıldığını düşünürüm.

"Sen cennetini isteyene ver" diyecek bir cesaret kazandırdığına iman ederim.

Gerçek dindarlık o Çin meselinde olduğu gibidir benim için:

Bir adam okçu olmak istiyormuş... Bir okçu ustasının yanına çırak olmuş.

Beş yıl geçirmiş orada.

Bir gün ustası demiş ki "Benden öğreneceğini öğrendin, benim bildiğim bu kadar, var git artık sen de usta bir okçusun."

"Yok" demiş adam, "ben daha fazlasını öğrenmek isterim."

"Öyleyse falan yerde bir usta var, onun yanına git."

Adam beş yıl da o ustanın yanında kalmış.

Sonunda o da "Bütün bildiklerimi öğrettim sana" demiş.

Adam "Bu bana yetmez" demiş.

Oradan başka bir ustanın yanına gitmiş... Oradan başka bir ustanın yanına daha...

Sonunda ülkedeki bütün ustalar ona "sen oldun" demişler, "her şeyi öğrendin."

"Yok" demiş adam, "bu yetmez bana."

"Peki öyleyse" demişler, "bir dağın başında yalnız yaşayan bir usta var, herkesten çoğunu o bilir, onun yanına git."

Adam yollara düşmüş, günlerce aramış, yaylalardan, ovalardan geçmiş, sonunda bir dağın başında ihtiyar okçuyu bulmuş.

Usta, bir taşın üstünde oturuyormuş.

"Bana okçuluğu öğret" demiş adam ustaya.

Usta adama bakmış.

Sonra boş ellerini havaya kaldırmış, ok atar gibi yapmış...

Ve vurulmuş bir kuş düşmüş.

İşte ben, gerçek dindarlığın, en büyük ustalık gibi, ok ve yaya ihtiyaç duymadan kuşu vurabilmek olduğuna inanırım.

Bilenler benden daha iyi bilir elbet ama sanırım tasavvuf da bunu anlatır.

Gerçek inanç, hiçbir gösteriye ihtiyaç duymadan, hiçbir şekle sığınmadan Allah’a ulaşır.

Bir çölün ortasında durur, çıplak ellerini açar ve bütün inancınla bakarsan "sevdiğine" kavuşursun.

İnanmak, kabalıktan korur insanı...

Korumalıdır da.

"Yol odur ki doğru vara

Göz odur ki Hakk’ı göre

Er odur alçakta dura

Yüceden bakan göz değil"

Biraz "alçakta durun", "yüceden bakmayın," dini kibre, gösterişe alet etmeyin.

Müslümanlık adına insanları dinden kuşkuya düşürmeyin.

Ve, bir inançsız kulda dini anlatma ihtiyacı uyandırıyorsanız dönüp de ne yaptığınıza bir bakın.
Yazının devamı...

Korklayın... Korklayın...

30 Eylül 2007
Burası, "halifesinin" sarayında cariyeler olan bir geçmişe sahiptir. Kimse bu ülkeye şeriat getiremez. Belki bunu isteyenler vardır ama bu isteklerini gerçekleştiremezler.

Yaşadığımız ülke "dindar" insanların ülkesidir. Ama yeryüzünün belki de en "çocuksu, en masum, yaramazlığı en çok seven" dindarlarıdır onlar.

Şu geleceğinden korktuğunuz "şeriat" var ya... O zaten buradaydı.

Daha doksan yıl önce bu topraklar şeriatla yönetiliyordu. Üstelik yöneten de bizzat "halifenin" kendisiydi. Hilafet vardı burada. Şeriat da, hilafet de aniden pat diye kalktı. Ne oldu peki? Şeriata çok meraklı olduğunu sandığınız halk ne yaptı? Ayaklandı mı?

İç savaş mı çıktı? Yooo...

Osmanlı ordusunun siper savaşında çok iyi olduğu söylenir.

Asker bir kere sipere yerleştikten sonra onu oradan çıkartıp atmak düşmanın kolayca becerebileceği bir iş değildir.

Karşısında kimin olduğunu, ne olduğunu bildiği zaman asker korkmadan direnir.

Ama bir belirsizlik olmaya görsün...

O zaman olabilecekleri kimse kestiremez.

Askerlik tarihinin en büyük facialarından biri olan Balkan Savaşı’nda Osmanlı ordusu siperlere yerleşmişti.

Karşısındaki ordudan daha kalabalıktı.

Düşman kuvvetlerinin onu oradan kımıldatması da pek mümkün görünmüyordu.

Ama bir gece, Osmanlı kuvvetlerinin bir birliği kimseye haber vermeden hücuma geçmeye kalktı.

Kasabaların içinde at nallarının ürkütücü sesleri duyuldu.

Ve, Osmanlı ordusu aniden anlatılması çok güç bir korkuya kapıldı.

"Düşman geliyor," naralarıyla birbirlerini çiğneyerek kaçmaya koyuldular.

Ordu darmadağın oldu.

Kimse onları durduramadı.

İstanbul’a kadar trenleri devirerek kaçtılar.

Düşman Çatalca’ya hiçbir direnişle karşılaşmadan geldi.

Balkan ordularının komutanları, ortada Osmanlı ordusunun kaçmasını gerektiren bir şey olmadığını biliyorlardı ama Osmanlı ordusu çekiliyordu.

Osmanlıların çekilmesine mantıklı bir neden bulamadıklarından bunun bir "tuzak" olduğunu düşünerek durdular.

Bizimkiler, ortada korkmaları için "mantıklı" bir neden varken, düşman üstlerine gelirken korkmamışlardı ama ortada hiçbir neden yokken, sadece birisi "düşman geliyor" dediği ve düşmanın nereden geldiği de belli olmadığı için korkudan çılgına dönmüşlerdi.

Biz o askerlerin çocuklarıyız.

Ortada korkulması gereken "mantıklı" nedenler varken korkmayız.

Ne her an gelmesi beklenen İstanbul depremi, ne susuzluk, ne kötü sağlık koşulları, ne patlayan gaz tüpleri, ne futbol sahalarına yayılan şiddet bizi korkutur.

Ama aniden biri "şeriat geliyor" diye bağırır ve ödümüz patlar.

"Malezya olacakmışız," "mahalle baskısı varmış" sayhalarıyla birbirimizi çiğneriz.

Birisi de kalkıp "nereden geliyor bu şeriat" diye sormaz.

Dünyanın en ilginç tarihlerinden birine sahip olmamıza rağmen tarihle hiç ilgilenmememiz sanırım korkaklığımızın ana nedenlerindendir.

Şu geleceğinden korktuğunuz "şeriat" var ya...

O zaten buradaydı.

Daha doksan yıl önce bu topraklar şeriatla yönetiliyordu.

Üstelik yöneten de bizzat "halifenin" kendisiydi.

Hilafet vardı burada.

Şeriat da, hilafet de aniden pat diye kalktı.

Ne oldu peki?

Şeriata çok meraklı olduğunu sandığınız halk ne yaptı?

Ayaklandı mı?

İç savaş mı çıktı?

Yooo...

Halife, ailesini de alıp gitti.

Peki nasıl oldu bu?

Şeriat yanlısı olduğu sanılan bir halk nasıl bu kadar sessiz kaldı?

Cumhuriyet ordusundan korktu deseniz, ordu o zaman o kadar da güçlü değildi.

Niye bu "şeriatçı" halk ülkeyi alt üst edecek büyük bir tepki göstermedi?

Eğer bu ülkeyi, burada yaşayan insanları iyi tanımaz da sadece uydurursanız, bu sorunun cevabını bulamazsınız. Bunu anlamak için biraz tarihe bakmak...

Şeriat döneminde insanların nasıl yaşadığıyla biraz ilgilenmek gerekir.

Hilafetin başkenti İstanbul’un göbeğindeki Beyoğlu, balozlarla, koltuklarla, meyhanelerle, tiyatrolarla, kerhanelerle dolu bir yerdi.

Diyelim ki Beyoğlu "gavuru" bol bir yerdi, onun için şeriatla yönetilen bir memlekette orası eğlence bölgesiydi.

Peki ya sadece Müslümanların yaşadığı bölgeler nasıldı?

Orada meyhane yok muydu?

İçki yok muydu?

Bakalım, tarihi devlet ekseninden değerlendiren, görüşleri asla devleti rahatsız etmeyen tarihçilerimizden İlber Ortaylı ne diyor...

"Gerçi Galata meyhaneleri ünlü bir yerdi, ama İstanbul tarafı da meyhaneyi ve meyhane kültürünü tanımayan bir yer değildi. İstanbul’un zabıta görevlileri eskiden beri meyhaneye ’miğde’ derlerdi ve defterlere; sayıları, içindeki çalışanların isimleriyle kaydederlerdi. 18. yüzyılın ortalarında İstanbul’da 19 koltuk, yani meyhanenin bulunduğu kaydedilmiş böyle bir vesikada; inanmayın, gerçek sayı bunun çok daha fazlasıydı mutlaka."

"İstanbul tarafında", yani başkentin sadece Müslümanların yaşadığı bölümünde, daha 18. yüzyılda meyhaneler varmış.

Şeriat düzenindeki bir ülkenin başkentindeki bu meyhaneler bir de resmi kayıtlara geçermiş.

Biraz daha okuyalım.

"Ramazanda bir ay kapatılan İstanbul meyhanelerinin ünü ve zarafeti Beyoğlu’ndakilerden aşağı kalmazdı. Ramazanın bitiminde, yani arife günü meyhaneciler gedikli müşterilerine özel bir davetiye gönderirdi. Midye yahut uskumru dolmalarından oluşan bu davetiyeye ’unutma bizi dolması’ deniyormuş. İstanbullu alkolik değildi ama töreniyle ve mezesiyle, özgün sohbetleriyle içkiyi ve meyhaneyi severdi."

Ortaylı’nın yazısında İstanbul denilen bölüm Haliç’in, yalnızca Müslümanların yaşadığı Aksaray tarafıydı.

Ramazanda içmezler, bayramda içmeye başlarlardı.

Üstelik bunu şeriat düzeninde yaparlardı.

Halife de buna ses çıkarmazdı.

Arada bir meyhaneleri kapatırlardı ama bu "dini nedenlerden" olmazdı. Ortaylı’nın anlattıklarına göre, içkiyi içtikten sonra birden özgürleşip padişahı eleştirdikleri için "sarhoşlar" tehlikeli görülür ve meyhaneler kapatılırdı.

Bu toprakların "dindarlığı" öyle ezbere açıklanabilecek bir dindarlık değildir.

Burası, "halifesinin" sarayında cariyeler olan bir geçmişe sahiptir.

Kimse bu ülkeye şeriat getiremez. Belki bunu isteyenler vardır ama bu isteklerini gerçekleştiremezler.

Yaşadığımız ülke "dindar" insanların ülkesidir.

Ama yeryüzünün belki de en "çocuksu, en masum, yaramazlığı en çok seven" dindarlarıdır onlar.

Allah’a inançları tamdır.

Köküne "tasavvufun" suyu karışmış bir dindarlıktan geldiklerinden kendilerini "Allah’ın evlatları" olarak görmeye yatkındırlar, çocukken büyük bir yakınlıkla "Allah baba" derler, bir "babadan" korkar gibi korkarlar Allah’tan ama bir "babaya" şımarır gibi de şımarırlar, O’nun kendilerini affedeceğine inanırlar.

Onun için ramazanda meyhaneleri kapatıp oruç tutarlar, onun için bayramda içerler.

Şeriatla yönetildiğinde bile bu ülkede tam bir "şeriatın" olmaması o yüzdendir.

Bugün, dine, dindarlığa, dindarlığın şekil şartlarına fazla abanan, insanları dinle korkutmaya çalışan partilerin hiçbir zaman fazla oy alamamalarının sebebinin ne olduğunu sanıyorsunuz?

Bu halkın Allah’la ilişkilerine fazla karışırsanız kızar.

Ama onun dindarlığını sorgulamaya, onu Arap ülkelerinde görülen tarzda bir dindarlığa zorlamaya kalkarsanız, ona da kızar.

Üstelik bu sadece İstanbul’da böyle değildir, "taşrada" da böyledir.

Bakın Ortaylı ne diyor:

"Bizim toplumumuz ezelden beri içkiyi sevmiş ve pek de gizlememiştir. Domuz haram, salyangoz Müslüman mahallesine girmeyecek bir nesne sayılmış ama domuz kadar haram olan içkinin keyfinden vazgeçilmemiş. Yüksekçe bir vergiyle içkinin alası satılmış, taşralarda da kaçak içki üretimi ustalık derecesine ulaşmış, hálá da öyledir."

Şimdi, ramazanda Anadolu’da kapatılan lokantalar herkes tarafından "şeriat" işareti olarak algılanıyor.

Belki de on bir ay içki satan bir Müslüman, bir ay da Allah’ının gözüne girmek, kendi gönlünde arınabilmek için lokantasını kapatıyordur.

Bunun "şeriat özlemiyle" bir alakası yok.

Bu, eskiden de böyleydi, şimdi de böyle.

Biz dinimizle, Allah’ımızla böyle ilişki kuruyoruz, biz "günah işlemiyoruz" sadece biraz "yaramazlık" yapıyoruz ve "Allah baba" çok kızmasın diye de ramazanda meyhaneyi kapatıp oruç tutuyoruz.

Gizliden gizliye bu toplum "Allah’ın evlatları" olduğuna inanıyor işte.

Bu çocuksu masumiyetten rahatsız olacak ne var?

Bizim topraklarımıza bizzat halifenin kendisi şeriatı getiremedi.

Dahası, halifenin kendisi şeriata uymadı...

Şimdi mi gelecek şeriat?

Gelmez.

Getirmek isteyenler ümitlenmesin...

Gelecek diye korkanlar korkmasın.

Tarihimize, geçmişimize bakın.

İçinde yaşadığınız, parçası olduğunuz toplumu biraz merak edin.

Hangi ülkede "gavur imam" diye bir laf var, hangi ülkede "Bektaşi fıkraları" bu kadar seviliyor, hangi ülkede Bekri Mustafa halk kahramanı oluyor?

Siz, meyhaneye güzellemeler yazmış şeyhülislamların yaşamış olduğu bir toplumun çocuklarısınız.

İnanan insanları huzursuz etmeyin.

Onlar hepimizin vicdanını rahatlatıyor.

Emin olun, korkulacak şeyler değil bunlar.

Hiç kimse bu ülkedeki kadınların başını kapatamaz.

Kimse bu ülkeyi şeriatın hükümleriyle yönetemez.

Burası "yaramaz çocuklardan" oluşan bir toplum.

Allah’ı seviyoruz, bu sevgiden vazgeçmeyiz.

Hayatın zevklerini de seviyoruz, bu zevklerden de vazgeçmeyiz.

Geleneğimiz, geçmişimiz, yapımız böyle.

Korkacaksınız, korkmanız gerekenlerden korkun.

Ama Balkan Savaşı’ndaki Osmanlı ordusu gibi davranır...

Biri "Malezya’ya benzeyeceğiz" diye bağırdığı için...

Birbirinizi çiğneyerek kaçmaya başlarsanız...

Hep beraber yeniliriz.

Siz, her bağırtıya inanmayın...

Burada biz yaşıyoruz.

Allah’ın yaramaz ve biraz şımarık çocukları...

Bizi kimse dinimizden de, hayatımızdan da vazgeçiremez.

Girdiğimiz siperden milim kımıldamayız...

Yeter ki aramızdan biri durduk yerde "düşman geliyor" diye bağırıp bizi korkulara salmasın.

Siz, meyhaneye güzellemeler yazmış şeyhülislamların yaşamış olduğu bir toplumun çocuklarısınız.

İnanan insanları huzursuz etmeyin. Onlar hepimizin vicdanını rahatlatıyor. Emin olun, korkulacak şeyler değil bunlar. Hiç kimse bu ülkedeki kadınların başını kapatamaz. Kimse bu ülkeyi şeriatın hükümleriyle yönetemez. Burası "yaramaz çocuklardan" oluşan bir toplum.


Osmanlı ordusunun siper savaşında çok iyi olduğu söylenir.

Asker bir kere sipere yerleştikten sonra onu oradan çıkartıp atmak düşmanın kolayca becerebileceği bir iş değildir.

Karşısında kimin olduğunu, ne olduğunu bildiği zaman asker korkmadan direnir.

Ama bir belirsizlik olmaya görsün...

O zaman olabilecekleri kimse kestiremez.

Askerlik tarihinin en büyük facialarından biri olan Balkan Savaşı’nda Osmanlı ordusu siperlere yerleşmişti.

Karşısındaki ordudan daha kalabalıktı.

Düşman kuvvetlerinin onu oradan kımıldatması da pek mümkün görünmüyordu.

Ama bir gece, Osmanlı kuvvetlerinin bir birliği kimseye haber vermeden hücuma geçmeye kalktı.

Kasabaların içinde at nallarının ürkütücü sesleri duyuldu.

Ve, Osmanlı ordusu aniden anlatılması çok güç bir korkuya kapıldı.

"Düşman geliyor," naralarıyla birbirlerini çiğneyerek kaçmaya koyuldular.

Ordu darmadağın oldu.

Kimse onları durduramadı.

İstanbul’a kadar trenleri devirerek kaçtılar.

Düşman Çatalca’ya hiçbir direnişle karşılaşmadan geldi.

Balkan ordularının komutanları, ortada Osmanlı ordusunun kaçmasını gerektiren bir şey olmadığını biliyorlardı ama Osmanlı ordusu çekiliyordu.

Osmanlıların çekilmesine mantıklı bir neden bulamadıklarından bunun bir "tuzak" olduğunu düşünerek durdular.

Bizimkiler, ortada korkmaları için "mantıklı" bir neden varken, düşman üstlerine gelirken korkmamışlardı ama ortada hiçbir neden yokken, sadece birisi "düşman geliyor" dediği ve düşmanın nereden geldiği de belli olmadığı için korkudan çılgına dönmüşlerdi.

Biz o askerlerin çocuklarıyız.

Ortada korkulması gereken "mantıklı" nedenler varken korkmayız.

Ne her an gelmesi beklenen İstanbul depremi, ne susuzluk, ne kötü sağlık koşulları, ne patlayan gaz tüpleri, ne futbol sahalarına yayılan şiddet bizi korkutur.

Ama aniden biri "şeriat geliyor" diye bağırır ve ödümüz patlar.

"Malezya olacakmışız," "mahalle baskısı varmış" sayhalarıyla birbirimizi çiğneriz.

Birisi de kalkıp "nereden geliyor bu şeriat" diye sormaz.

Dünyanın en ilginç tarihlerinden birine sahip olmamıza rağmen tarihle hiç ilgilenmememiz sanırım korkaklığımızın ana nedenlerindendir.

Şu geleceğinden korktuğunuz "şeriat" var ya...

O zaten buradaydı.

Daha doksan yıl önce bu topraklar şeriatla yönetiliyordu.

Üstelik yöneten de bizzat "halifenin" kendisiydi.

Hilafet vardı burada.

Şeriat da, hilafet de aniden pat diye kalktı.

Ne oldu peki?

Şeriata çok meraklı olduğunu sandığınız halk ne yaptı?

Ayaklandı mı?

İç savaş mı çıktı?

Yooo...

Halife, ailesini de alıp gitti.

Peki nasıl oldu bu?

Şeriat yanlısı olduğu sanılan bir halk nasıl bu kadar sessiz kaldı?

Cumhuriyet ordusundan korktu deseniz, ordu o zaman o kadar da güçlü değildi.

Niye bu "şeriatçı" halk ülkeyi alt üst edecek büyük bir tepki göstermedi?

Eğer bu ülkeyi, burada yaşayan insanları iyi tanımaz da sadece uydurursanız, bu sorunun cevabını bulamazsınız. Bunu anlamak için biraz tarihe bakmak...

Şeriat döneminde insanların nasıl yaşadığıyla biraz ilgilenmek gerekir.

Hilafetin başkenti İstanbul’un göbeğindeki Beyoğlu, balozlarla, koltuklarla, meyhanelerle, tiyatrolarla, kerhanelerle dolu bir yerdi.

Diyelim ki Beyoğlu "gavuru" bol bir yerdi, onun için şeriatla yönetilen bir memlekette orası eğlence bölgesiydi.

Peki ya sadece Müslümanların yaşadığı bölgeler nasıldı?

Orada meyhane yok muydu?

İçki yok muydu?

Bakalım, tarihi devlet ekseninden değerlendiren, görüşleri asla devleti rahatsız etmeyen tarihçilerimizden İlber Ortaylı ne diyor...

"Gerçi Galata meyhaneleri ünlü bir yerdi, ama İstanbul tarafı da meyhaneyi ve meyhane kültürünü tanımayan bir yer değildi. İstanbul’un zabıta görevlileri eskiden beri meyhaneye ’miğde’ derlerdi ve defterlere; sayıları, içindeki çalışanların isimleriyle kaydederlerdi. 18. yüzyılın ortalarında İstanbul’da 19 koltuk, yani meyhanenin bulunduğu kaydedilmiş böyle bir vesikada; inanmayın, gerçek sayı bunun çok daha fazlasıydı mutlaka."

"İstanbul tarafında", yani başkentin sadece Müslümanların yaşadığı bölümünde, daha 18. yüzyılda meyhaneler varmış.

Şeriat düzenindeki bir ülkenin başkentindeki bu meyhaneler bir de resmi kayıtlara geçermiş.

Biraz daha okuyalım.

"Ramazanda bir ay kapatılan İstanbul meyhanelerinin ünü ve zarafeti Beyoğlu’ndakilerden aşağı kalmazdı. Ramazanın bitiminde, yani arife günü meyhaneciler gedikli müşterilerine özel bir davetiye gönderirdi. Midye yahut uskumru dolmalarından oluşan bu davetiyeye ’unutma bizi dolması’ deniyormuş. İstanbullu alkolik değildi ama töreniyle ve mezesiyle, özgün sohbetleriyle içkiyi ve meyhaneyi severdi."

Ortaylı’nın yazısında İstanbul denilen bölüm Haliç’in, yalnızca Müslümanların yaşadığı Aksaray tarafıydı.

Ramazanda içmezler, bayramda içmeye başlarlardı.

Üstelik bunu şeriat düzeninde yaparlardı.

Halife de buna ses çıkarmazdı.

Arada bir meyhaneleri kapatırlardı ama bu "dini nedenlerden" olmazdı. Ortaylı’nın anlattıklarına göre, içkiyi içtikten sonra birden özgürleşip padişahı eleştirdikleri için "sarhoşlar" tehlikeli görülür ve meyhaneler kapatılırdı.

Bu toprakların "dindarlığı" öyle ezbere açıklanabilecek bir dindarlık değildir.

Burası, "halifesinin" sarayında cariyeler olan bir geçmişe sahiptir.

Kimse bu ülkeye şeriat getiremez. Belki bunu isteyenler vardır ama bu isteklerini gerçekleştiremezler.

Yaşadığımız ülke "dindar" insanların ülkesidir.

Ama yeryüzünün belki de en "çocuksu, en masum, yaramazlığı en çok seven" dindarlarıdır onlar.

Allah’a inançları tamdır.

Köküne "tasavvufun" suyu karışmış bir dindarlıktan geldiklerinden kendilerini "Allah’ın evlatları" olarak görmeye yatkındırlar, çocukken büyük bir yakınlıkla "Allah baba" derler, bir "babadan" korkar gibi korkarlar Allah’tan ama bir "babaya" şımarır gibi de şımarırlar, O’nun kendilerini affedeceğine inanırlar.

Onun için ramazanda meyhaneleri kapatıp oruç tutarlar, onun için bayramda içerler.

Şeriatla yönetildiğinde bile bu ülkede tam bir "şeriatın" olmaması o yüzdendir.

Bugün, dine, dindarlığa, dindarlığın şekil şartlarına fazla abanan, insanları dinle korkutmaya çalışan partilerin hiçbir zaman fazla oy alamamalarının sebebinin ne olduğunu sanıyorsunuz?

Bu halkın Allah’la ilişkilerine fazla karışırsanız kızar.

Ama onun dindarlığını sorgulamaya, onu Arap ülkelerinde görülen tarzda bir dindarlığa zorlamaya kalkarsanız, ona da kızar.

Üstelik bu sadece İstanbul’da böyle değildir, "taşrada" da böyledir.

Bakın Ortaylı ne diyor:

"Bizim toplumumuz ezelden beri içkiyi sevmiş ve pek de gizlememiştir. Domuz haram, salyangoz Müslüman mahallesine girmeyecek bir nesne sayılmış ama domuz kadar haram olan içkinin keyfinden vazgeçilmemiş. Yüksekçe bir vergiyle içkinin alası satılmış, taşralarda da kaçak içki üretimi ustalık derecesine ulaşmış, hálá da öyledir."

Şimdi, ramazanda Anadolu’da kapatılan lokantalar herkes tarafından "şeriat" işareti olarak algılanıyor.

Belki de on bir ay içki satan bir Müslüman, bir ay da Allah’ının gözüne girmek, kendi gönlünde arınabilmek için lokantasını kapatıyordur.

Bunun "şeriat özlemiyle" bir alakası yok.

Bu, eskiden de böyleydi, şimdi de böyle.

Biz dinimizle, Allah’ımızla böyle ilişki kuruyoruz, biz "günah işlemiyoruz" sadece biraz "yaramazlık" yapıyoruz ve "Allah baba" çok kızmasın diye de ramazanda meyhaneyi kapatıp oruç tutuyoruz.

Gizliden gizliye bu toplum "Allah’ın evlatları" olduğuna inanıyor işte.

Bu çocuksu masumiyetten rahatsız olacak ne var?

Bizim topraklarımıza bizzat halifenin kendisi şeriatı getiremedi.

Dahası, halifenin kendisi şeriata uymadı...

Şimdi mi gelecek şeriat?

Gelmez.

Getirmek isteyenler ümitlenmesin...

Gelecek diye korkanlar korkmasın.

Tarihimize, geçmişimize bakın.

İçinde yaşadığınız, parçası olduğunuz toplumu biraz merak edin.

Hangi ülkede "gavur imam" diye bir laf var, hangi ülkede "Bektaşi fıkraları" bu kadar seviliyor, hangi ülkede Bekri Mustafa halk kahramanı oluyor?

Siz, meyhaneye güzellemeler yazmış şeyhülislamların yaşamış olduğu bir toplumun çocuklarısınız.

İnanan insanları huzursuz etmeyin.

Onlar hepimizin vicdanını rahatlatıyor.

Emin olun, korkulacak şeyler değil bunlar.

Hiç kimse bu ülkedeki kadınların başını kapatamaz.

Kimse bu ülkeyi şeriatın hükümleriyle yönetemez.

Burası "yaramaz çocuklardan" oluşan bir toplum.

Allah’ı seviyoruz, bu sevgiden vazgeçmeyiz.

Hayatın zevklerini de seviyoruz, bu zevklerden de vazgeçmeyiz.

Geleneğimiz, geçmişimiz, yapımız böyle.

Korkacaksınız, korkmanız gerekenlerden korkun.

Ama Balkan Savaşı’ndaki Osmanlı ordusu gibi davranır...

Biri "Malezya’ya benzeyeceğiz" diye bağırdığı için...

Birbirinizi çiğneyerek kaçmaya başlarsanız...

Hep beraber yeniliriz.

Siz, her bağırtıya inanmayın...

Burada biz yaşıyoruz.

Allah’ın yaramaz ve biraz şımarık çocukları...

Bizi kimse dinimizden de, hayatımızdan da vazgeçiremez.

Girdiğimiz siperden milim kımıldamayız...

Yeter ki aramızdan biri durduk yerde "düşman geliyor" diye bağırıp bizi korkulara salmasın.

Bu halkın Allah’la ilişkilerine fazla karışırsanız kızar.

Ama onun dindarlığını sorgulamaya, onu Arap ülkelerinde görülen tarzda bir dindarlığa zorlamaya kalkarsanız, ona da kızar. Üstelik bu sadece İstanbul’da böyle değildir, "taşrada" da böyledir.
Yazının devamı...

Huzursuz ruhlar...

23 Eylül 2007
Birisini çok sevseniz...

Ona aşık olsanız...

Hayranlık, dostluk ve şefkat bu aşkınızı beslese...

Yıllarınızı birlikte geçirseniz...

Onun için dünyanın en unutulmaz şiirlerini yazsanız...

Ve, bir gün sizi yapayalnız bırakıp ölse...

Perdelerinizi kapatıp her yanında onun izleri olan evinize kapansanız...

Artık yanınızda olmayan sevdiğinizin anılarını düşünseniz...

Sonra, artık size sahipsiz görünen odalardan birine girip onun dolabını açsanız...

İçinde isimler olan bir defter bulsanız...

Sevdiğinizin sizinle beraberken seviştiği ya da sevişmeyi düşündüğü insanların adları, uzun bir liste olarak yazılı olsa orada...

Ne yaparsınız?

Ne hissedersiniz?

Ünlü Fransız şair Aragon, karısı romancı Elsa Triolet öldükten sonra böyle bir liste bulmuştu işte.

Sevdiği kadının seviştiği erkekler...

Yediği bu darbenin ağırlığından uzun zaman kurtulamadı Aragon.

Çok ağır yaralanmıştı.

Ölüm, onların gelecekte birlikte yaşayacaklarını çalıp almış, ona sevdiği kadının bulunmadığı bir gelecek bırakmıştı; bulduğu defter de şimdi geçmişini alıp götürüyor, geçmişi lekeli bir boşluğa döndürüyordu.

Sevdiği insandan ona kalan anıların hepsi şüpheli gölgelerle kaplanıyordu.

Hesap sorabileceği, "niye yaptın" diyebileceği kimse yoktu.

Herhalde, ölene kadar Elsa’nın neden bunu yaptığını merak etti.

Üstelik bu cevabı kolay bulunabilecek bir soru da değildi.

Aragon, büyük bir şair, iyi bir romancı, siyasi mücadelelere girmiş cesur bir adam, halkının taptığı bir kahramandı.

Elsa için yazdığı şiirler neredeyse bütün dünya tarafından ezbere biliniyordu.

"Öyle derin ki gözlerin içmeye eğildim de

Bütün güneşleri pırıl pırıl orada gördüm

Orada bütün ümitsizlikleri bekleyen ölüm

Öyle derin ki her şeyi unuttum içlerinde"

O "derin gözlerin" sahibi onu aldatmıştı.

Bir kadının isteyebileceği nerdeyse her şeye sahip olan kocasını bırakıp onunla kıyaslanamayacak bir defter dolusu erkekle birlikte olmuştu.

Bir kadın bunu niye yapar?

Kocasıyla birlikte efsaneleşmiş bir aşkın sembolü olarak görülen, adı kocası tarafından aşkla özdeşleştirilmiş, dünyanın en bilinen şiirlerine kendi ismi verilmiş bir kadın niye yapar bunu?

Sadece kocasını, sadece bütün dünyaya "Elsa’nın gözleri" şiirini ezberletmiş bir şairi değil, onların isimlerini kendi aşklarına katmış milyonlarca insanı da aldatmıştı.

Sanırım, bunun cevabı, Elsa Triolet’nin büyük bir açık yüreklilikle tutulmuş günlüklerindeki bir satırda gizli.

"Herkes beni sevsin, bütün erkekler bana hayran olsun istiyorum."

Dünyanın belki de en korkunç hastalığına tutulmuş, daha doğrusu bu hastalıkla doğmuştu, "herkes tarafından sevilme ve beğenilme" hastalığı onu daha doğarken yakalamıştı.

Öylesine büyük ve imkansız bir şey istiyordu ki bu isteğinin tatmin edilmesi, onun bu tatminle huzura ermesi imkansızdı.

Bu hastalığa tutulmuş herkes gibi neredeyse tüm hayatını huzursuzlukla ve mutsuzlukla geçirmek zorundaydı.

Böyle birine dünyanın en büyük aşkını, dünyanın en iyi şairlerinden birini, yeteneği, başarıyı, kendisine ve kocasına hayranlık duyan bir kalabalığı verseniz de onun elde ettikleriyle yetinmesi mümkün değildi.

Tanrının niye bazı insanlara bu acı dolu hastalığı verdiğini bilmiyorum.

Gerçi yeryüzündeki herkeste bir "sevilme" isteği, beğenilme arzusu vardır ama bütün hayatının yönetimini bu tutkunun emrine vermek çok daha başka bir şeydir.

Neredeyse bütün erkekleri ya da kadınları tek bir insan gibi görüp onların hepsini tek bir insanı kendine aşık eder gibi kendine aşık etmeye çalışmak, aralarından biri bile kendisine yeterli ilgiyi göstermeyince herkes kendini terk etmiş gibi hissetmek, sürekli acı çektirir insana.

Böyle biri kaçınılmaz olarak kendini sevenlerle değil sevmeyenlerle, beğenenlerle değil beğenmeyenlerle ilgilenecektir.

Hep acı ve kırgınlık olacaktır hayatında.

Bir insan niye bu kadar çok sevilmek ister?

Niye diğer insanları hayatının merkezine yerleştirir?

Onların söyledikleri her söz içinde yankılanır, onların bakışlarından, seslerinden anlamlar çıkarmaya çalışır?

Bu kadar çok insanı ruhuna sığdırmaya uğraştığına göre büyük bir boşluk olmalı ruhunda, doldurulması zor bir boşluk.

Nedir o?

Ne yaratır o boşluğu?

"Kainat paramparça oldu bir akşam üzeri

Her kurtulan ateş yaktı üstünde bir kayanın

Gördüm denizin üzerinde parlarken Elsa’nın

Gözleri Elsa’nın gözleri Elsa’nın gözleri."

Bu mısraların bile dolduramayacağı o boşluk nasıl yerleşir bir insanın içine?

Şiire biraz meraklı her aşık sizin adınızı sevdiğine söylerken siz kendinizi nasıl bu kadar yalnız hissedebilirsiniz?

Bu mısraları sizin için yazan adam sizi severken, siz kendinizi nasıl sevilmemiş biri olarak görebilirsiniz?

Sizi böylesine aç bırakan eksiklik nedir?

Bütün dünyayla doldurmaya çalıştığınız o boşluğu yaratan sanırım aslında bir kişinin sevgisinin ve beğenisinin eksikliği.

Kendisinin.

Bazı insanlar bilmediğim bir nedenden dolayı kendilerini istedikleri gibi güvenle sevip beğenmeyecek bir ruhla doğuyorlar.

Ve, kendilerini beğenmedikleri için kendilerine kızıyorlar.

Garip bir ikilik bu.

Sevilmek isteyen de, sevmeyen de, sevilmediği için kızan da, sevmediği için kızılan da aynı insan, hepsi aynı ruhun içinde kendilerine bir yer buluyorlar.

Bu karmaşa onları yoruyor, hırpalıyor, yalnızlaştırıyor ve diğer insanlara düşman ediyor.

Bir yandan insanların sevgisini ve beğenisini kazanmak için çırpınırlarken bir yandan da o insanlara kızıyor ve kendilerini beğenenleri onların beğenmediği birini beğendikleri için, kendilerini değil de başkalarını beğenenleri de "yanlış insanları" beğendikleri için küçümsüyorlar.

"Karanlık bulutları boşuna dağıtır rüzgar

Göklerden aydındır gözlerin bir yaş belirince

Camın kırılan yerindeki maviliğini de

Yağmur sonu semalarını da kıskandırırlar"

Bu mısraları onlar için yazan biri bile kurtulamıyor bu öfkeden ve küçümsemeden.

Ama asıl onları tehlikeli yapan, bütün dünya tarafından sevilmedikleri için kendilerini "haksızlığa uğramış" hissetmeleri.

Haksızlığa uğramış biri, bu "haksızlığı" dengelemek için her şeyi yapma hakkına sahiptir onlara göre.

Ve her şeyi yaparlar gerçekten de...

Sevgililerinin bütün arkadaşlarıyla yatıp onların adını bir deftere, "bulunacak" bir deftere yazabilirler.

"Sevilme hastalığına" yakalanmış birinin bencilliğinin sınırı yoktur.

Huzursuz, huysuz, öfkeli ve bencildirler.

Tanrının şakaları bitmez.

Bütün bu olumsuz özelliklerinden dolayı da çekicidirler.

İnsanlar, bu "sevilme hastalarını" tanıyamaz, anlayamaz, onların kendi kendileriyle olan olağanüstü didişmeleri, kavgaları, durduk yerde yarattıkları huzursuzlukları, sürekli, neredeyse an be an değişen duyguları, "sevilmek isteyen"den "sevmeyen"e süratli geçişleri, ruhlarındaki değişik insanları birbiri ardına ortaya çıkarmaları öylesine kuvvetli bir ruhsal girdap yaratır ki buna yakından bakmaya kalkan birinin bir karanlığa yuvarlanması kaçınılmazdır.

"Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Zaman sensin

Zaman kadındır. İster ki

Hep okşansın diz çökülsün hep

....

Zaman sensin uyuyan sen şafakta ben uykusuz seni beklerken

Sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi

...

Daha beter seni kaçak

Seni yabancı bilmekten

Aklın ayrı bir yerde gönlün ayrı bir yüzyılda kalmaktan"

O karanlığa yuvarlanmış bir şairin, o karanlığı yaratan bir kadına yazdığı mısralar bunlar.

Aragon, bir "kaçaklık", bir "yabancılık" olduğunu hissediyordu herhalde ama bunun sınırlarını tam da kestiremiyordu ta ki o defteri bulana, karısının bilmediği bir hayatı olduğunu keşfedene kadar...

Ama gene de "sensin gırtlağıma dalan bir bıçak gibi" diyordu.

O bıçak, asıl Elsa’nın ölümünden sonra o defterle daldı Aragon’un gırtlağına.

Hiçbir soru soramadı.

"Niye" diyemedi, "Niye yaptın Elsa?"

Dünya edebiyatının en büyük aşklarından biri, dünyanın en büyük acılarından biriyle bitti.

"Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Korkuyorum senden

Korkuyorum yanın sıra gidenden. Pencerelere doğru akşamüzeri

El kol oynatışından söylenmeyen sözlerden

Korkuyorum hızlı ve yavaş zamandan korkuyorum senden

Sana büyük bir sır söyleyeceğim. Kapat kapıları

Ölmek daha kolaydır sevmekten

Bundandır işte benim yaşamaya katlanmam

Sevgilim"

Aragon, "ölmenin sevmekten daha kolay" olduğunu Elsa’nın ölümünden, sırrının aydınlanmasından sonra daha iyi anladı.

Ve hiçbir zaman soramadı.

"Niye Elsa, niye yaptın bunu?"
Yazının devamı...

Hiç görmeden

16 Eylül 2007
Işıkların bütün berrak parıltılarına rağmen içlerinde bir küskünlük taşıdığı, akşam yağmurlarının aniden bastırdığı bu sonbahar günlerinde beni yalnızlaştırıp kederlendiren, adını koyamadığım tuhaf bir şey var.

Anlatması zor aslında.

Garip ve derin bir özlem duyuyorum ama özlediğim insanın bir adı, bir yüzü yok, bu özlem beni öylesine korkutuyor ki sahibini bulmaya, tanımaya, ona bir beden, bir koku vermeye çekiniyorum, camdan bir kuyuya düşer gibi ellerimi geçirecek bir pürüz bile bulamadan bu özlemin derinliklerine doğru kayarken gözlerimi kapatıyorum.

Pencerelerin inanılmaz derecede ışıklı, odaların ise serin ve gölgeli olduğu bu zamanlarda hiçbir yerde durmak istemiyorum, huzursuz bir gitme arzusu sarıyor beni ama nereye gideceğimi de bilmiyorum, gitmek istediğim yerin de bir adı yok ve gitmek istediğim yer birden zihnimde aydınlanıverecek, aniden her şey kararacak ve sanki o yer bir tiyatro sahnesi gibi karanlığın içinde kendi ışıklarıyla tek başına duracak diye ürperiyorum... O yeri bir kere görürsem oraya gitmemem mümkün olmayacak çünkü.

Hissettiğim yalnızlık ise ömür boyu bildiğim bir yalnızlık ve o hep aynı görüntüye sahip; bütün öğrencilerinin gittiği, sınıflarının boşaldığı sessiz bir okulun uzun taş koridorlarında bir akşam üstü yalnız başına pencereye dayanıp duran bir oğlan çocuğunun yalnızlığı bu, koridorlar mazot, lizol ve diş macunu kokuyor; yalnızlığımın nedeni ne olursa olsun duygusu ve görüntüsü hep bu, hep aynı saat, hep aynı gölgeleri uzamış akşamüstü, hep aynı boş sınıflar, hep aynı sessizlik, hep aynı koku.

Bu derin özlem, büyük bir okulda bırakılmış çocuğun yalnızlığına kelepçeleniyor, çaresizleşiyor, güçsüzleşiyor, üzülüyorum.

Üstelik hiçbir tesellisi olmayan bir üzüntü bu.

Nedeni yok çünkü.

İçine mavi bir ışığın hapsedildiği keskin bir kristal gibi duran gökyüzünden, Göztepe’nin arka sokaklarına, apartmanların minik bahçelerine, inatla açan güllerine, soluk bir pembelikle büyüyen narlarına, portakal ağaçlarına, yol kenarlarındaki akasyalara yansıyan o parlak ve hüzünlü aydınlıkla çoğalacak, yaşadığım sürece benimle dolaşacak bu terkedilmişlik duygusu beni terk etmeyecek.

Yüzü, sesi, bedeni, kokusu olmayan birini özleyebilir mi insan?

Acıklı bir soru bu biliyorum.

Böyle bir şeyin olamayacağını düşündüğünüzü de biliyorum.

Ama olabilir bu.

İnsanların hoyratlığı yüzünden, "kötü sevişmelerle" hırpalanmış bir sokak orospusu gibi aşağılanıp eskitilen "aşk" sözcüğünün üstünde biriken tozları sildiğiniz vakit altından çıkacak olan o görkemli ve karmaşık duygu, derinliğinde o kadar çok sır ve sürpriz saklar ki şaşarsınız.

"Ölüm ve hayat" uçlarını birbirine bağlayan, onları birbirinden kopmaktan alıkoyan, ikisine de anlam katan ve ölümü de hayatı da bir saçmalık olmaktan kurtaran tek duygudur belki de.

Eğer bu dünyayı yaratan bir güç varsa, onun kudreti ne hayatta ne ölümde çıkar ortaya, onun olağanüstü yaratıcılığı böylesine bir duyguyu yaratabilmesinde, evrenin nerdeyse bütün kaosunu ve esrarını tek bir duygunun içine yerleştirebilmesindedir.

Her seferinde yeni ve bilinmez bir hikayeyle gelir karşınıza.

Bir çöl peygamberinin nefesini taşıyan ve yazdıklarına o nefesi üfleyen Halil Cibran, tam yirmi yıl boyunca, bir tek kez bile görmediği, bir tek kez bile sesini duymadığı, bir tek kez bile kokusunu koklamadığı bir kadına aşık olarak yaşamıştı.

Bir Arap entelektüeli olan, gazete yöneticiliği yapan, Mısır’ın sanatçılarını kendi salonunda toplayan May Ziyade ile sadece "mektuplardan" oluşan bir aşk yaşamışlardı.

Büyük bir ihtimalle "ilişki", Ziyade’nin Cibran’ın yazılarına duyduğu hayranlıkla başlamıştı.

Sonra yazışmaya başlamışlardı.

Harfler, sözcükler, cümleler birbirini hiç görmeyen iki insanı tutkulu bir biçimde birbirine bağlamıştı.

Hiç buluşmadılar.

Hiç karşılaşmadılar.

Ama aralarındaki "aşk", Cibran öldüğünde May’e "Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar acı çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," dedirtecek kadar derindi.

Birbirlerine bu kadar tutkunken, birbirlerini bu kadar özlerken neden hiç buluşmadıklarını, neden birbirlerini görmek için çabalamadıklarını hep merak ettim.

Korktuklarını düşündüm.

Mektuplarını yazarken ruhlarını apaçık ortaya koyabiliyorlardı, neredeyse sınırsız bir özgürlükle her duygularını, her düşüncelerini söyleyebiliyorlardı, kıskanabiliyorlar, kavga edebiliyorlardı; onların ruhlarının önünde, ruhun yolunu kesecek, onu yolundan saptıracak, şaşırtacak bir beden yoktu, hiçbir yere, hiçbir tene sürtünmeden, eskimeden ilerliyordu.

Belki de bunu bozmaktan çekindiler.

Sadece zekalarının ışıltısıyla birbirlerini etkileyebileceklerini anladıktan sonra bedenlerinin, zekalarının o büyük çekiciliğine ayak uyduramamasından, arzularının, düşüncelerinin derinliğine ulaşamamasından korktular sanırım.

Özlediler birbirlerini.

Ümitsizce özlediler.

May Ziyade, bilmediğimiz mektuplarından birinde belki de bu korkuyu dile getirdiğinden Cibran onu ikna etmeye, korkusunu yatıştırmaya çalışan mektuplar gönderdi.

"Bana aşktan korktuğunu söylüyorsun, neden küçüğüm? Güneş ışığından korkuyor musun? Denizin gelgitinden korkuyor musun? Günün doğuşundan korkuyor musun? Baharın gelişinden korkuyor musun? Aşktan neden korktuğunu merak ediyorum. Sıradan bir aşkın beni memnun etmeyeceği gibi senin de sıradan bir aşktan hoşlanmayacağını biliyorum. Sen ve ben ruhtaki duyguları sınırlamakla asla doyuma ulaşamayız. Daha çoğunu istiyoruz biz, her şeyi istiyoruz."

Karşılaşsalar, aşkları "sıradanlaşır" mıydı?

Aşk sıradanlaşmaz, biter yalnızca.

Bitecek bir aşka "sıradan" gözüyle bakıyorlardı belki de.

Bitmesin istiyorlardı.

Hiç bitmesin.

May bazen korkuyor, bazen de aşkını açıkça yazıyordu.

"Aşkın eşlik ettiği yoksulluk ve sıkıntılar sevgisiz zenginlikten çok daha iyidir. Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum. Tanrı’ya şükürler olsun ki bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şu anda burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem."

Karşılaştıklarında, kaçınılmaz olarak "bir kadın, bir erkek" olacaklardı, Cibran’ın peygamberce sözleri, May’ın derinlikli anlatımı yerini, onlara sıradan geldiğini sandığım "şehvete" bırakacaktı; o mektuplarda kendini gösteren ruhlar, birer beden kazanacaktı ve bedenin sınırları içine hapsolacaklardı.

Bu muydu acaba korkuları?

Peki, aşk korkar mı?

Korkmaz bence.

Onlar birbirlerini görmeden aşık oldukları için, aslında "eksik" bir aşk yaşadıkları için, o eksiklik korkuyla doluyordu, bunu gidermek için bazen bir aşığın yazamayacağı kadar parlak bir anlatımla yazıyorlardı.

"Güneş ufukta kayboldu, harika şekilli güzel bulutların arasından parlak tek bir yıldız belirdi, Venüs, Aşk Tanrıçası. Bu yıldız da bizim gibi aşk ve arzuyla dolu insanlar mı oturur acaba? Acaba Venüs de benim gibi mi ve kendi Cibran’ı mı var -kendi uzakta ama aslında çok yakında olan güzel varlık- ve acaba o da şu anda, ufukta titreyen alacakaranlıkta, alacakaranlığı karanlığın izleyeceğini ve karanlığı ışığın izleyeceğini ve günü gecenin izleyeceğini ve geceyi günün izleyeceğini ve sevdiğini görmeden önce bunun defalarca tekrarlanacağını bilerek ona mektup mu yazıyor. O zaman o da elindeki kalemi alacak ve karanlıktan, bir adın kalkanına sığınacak: Cibran."

Bir aşkın içine başka hangi duyguların sızdığını hiçbirimiz bilemeyiz; aşk herkes için aynı parlak alevli deliliktir ama her aşkın içine sızan duygular farklıdır, insandan insana, ilişkiden ilişkiye değişir.

Cibran bir yazardı.

Ve onların aşkı "yazıyla" ilerliyordu.

May, bir yazarın aşkını sadece yazının çekiciliğiyle ayakta tutmaya çalışmak gibi zor bir iş üstlenmişti ve büyük bir ihtimalle onun aşkına "iyi yazamamak, yazıyla yeterince etkileyememek" tedirginliği sızmıştı.

Cibran bir keresinde, "İkimiz de bütün becerileri, yetenekleri, bezemeleri ve düzenlemesiyle konuşma sanatını kullanma eğilimindeyiz. Sen de, ben de, dostlukla konuşma sanatının pek kolay uyum sağlayamadığını anlamak zorundayız. Yürek yalındır, May, yüreğin görüntüleri de temel şeylerdir, oysa konuşma sanatı sosyal bir araçtır. Bu nedenle konuşma sanatından yalın konuşmaya dönme konusunda anlaşalım mı?"

Bence, aralarındaki mektuplaşmada "aşkı" en çok dile getiren mektuplardan biriydi bu.

Gösterişsiz, süssüz, karşısındakini en yalın, en çıplak haliyle görmek isteyen sade satırlar.

Bunu pek başaramadılar.

Eğer Cibran’ın istediği bu yalınlığa ulaşsalar, sadece bir ruh, sadece bir zeka olmak tutkusundan kurtulabilseler, bu sadelik içinde ruhları kaçınılmaz olarak bir bedene ihtiyaç duyacaktı o zaman; iki ruhtan iki insana dönüşecekler, aşkı sevişmeden kopartmayacaklardı.

Belki yirmi yıl sürmeyecekti ama sürdüğü kadarıyla muhteşem olacaktı.

Birbiriyle gizliden gizliye yarışan iki zeka, bedenin sıcaklığını ve şehvetin çılgınlığını da yanına alarak az rastlanır bir aşk yaratacaktı.

Buna cesaretleri yetmedi.

Yakıldığında görülmemiş kıvılcımlar, renkler, şekiller ortaya çıkartacak bir havai fişeği hiç yakmadan yıllarca ellerinde taşıdılar.

Taşıdıkları şeyin değerini biliyorlardı.

Ama yandığında ne olacağını hiç öğrenemediler.

Belki de bir kere yaktıklarında kaçınılmaz olarak tükeneceğini düşündüler.

Yüzünü, sesini, kokusunu bilmeden özlediler birbirlerini.

Birbirlerini görmeyerek bir aşka ihanet mi ettiler yoksa bir aşkı kendi arzularından bile mi korudular, bilemiyorum.

Şu küskün ışıklı sonbahar gününde, adını, yüzünü, sesini bilmediğim, kendi hayatımın girdabında varlığını dalgaların kapattığı, bazen yalnızca bir siluet halinde sezebildiğim isimsiz bir hayali özlerken bile onların aslında aşklarına "ihanet" ettiklerini düşünüyorum.

Ben kimi özlediğimi bile bilmiyorum ama onlar biliyorlardı.

Beğenilmemekten çekindiler herhalde.

Birbiriyle kaynaşan ruhlarını öksüz bıraktılar, bedensiz bıraktılar, şehvetsiz bıraktılar.

Bir hayal olarak kalmak istediler.

Sadece bir hayal.

Beğenilen bir hayal.

Soluk pembe narlar büyüyor, ani akşam yağmurları bastırıyor, ıssız koridorlarda başını pencereye dayayan çocuğun yalnızlığı günün keskin ışığında gösteriyor kendini, loş ve gölgeli odalarda duramıyorum, gideceğim yeri bilmiyorum, neyi, kimi özlediğimi bilmiyorum, cam bir kuyudan düşer gibiyim.

Bu keskin mavi ışık yerini yağmurlara bıraktığında ben kurtulacağım.

"Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar bu çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," diyen May...

O, hiç kurtulamayacak.
Yazının devamı...

Küller ve heykeller

26 Ağustos 2007
Ağustos güneşinin, üstündeki süt buğusuna benzer buğuyu aşıp da denize ulaşamadığı, ışıklarının dev bir hasadın altın rengi tozları gibi havada asılı kaldığı sıcak bir öğle vakti, duygularım yuvarlak gövdeli beyaz bulutlar gibi bir yandan bir yana doğru hareket ederek yavaşça değişiyor.

Bana öyle geliyor ki o anda kımıldayan tek şey içimdeki duygular.

Bu hayatı nasıl yaşamalı?

Bundan daha basit ve insanın içini daha fazla acıtan bir soru yok herhalde.

Nasıl yaşamalı bu hayatı?

Bunun cevabını bilmiyorum.

Sanırım üstündeki buğuyla kımıltısız duran denizin durgunluğuyla ölümü çağrıştırması, garip bir şekilde bana hayatı hatırlatırken, o buğunun içinde belirivereceğini hayal ettiğim seraplar da ruhumu hareketlendiriyor, mümkün olduğunca çok hayatı ve duyguyu yaşama isteği veriyor.

Ölüm fikri, açgözlü yapıyor bizi.

Zihnimin bir yanında bir şiir.

"hiç unutmam bir gün geç vakit

tam benim geçtiğim zamana rastlamıştı

büyüme saati bir ormanın

şöyle iyice dinlesem sanırım artık

bütün ormanları büyürken duyarım"

Gölgeli bir hayal gibi içimde tekrarlanıp duruyor İlhan Berk’in mısraları; "bütün ormanları büyürken duymak", muhteşem bir tekdüzelikle aynı ilahi çemberi çeviren doğanın bir parçası olmak, sessizliğe karışmak, soru sormamak, cevap aramamak...

Kalın gövdeli bir ağacın altına yatıp kımıldamamak.

"ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni

insan yaşarken bilmez yaşadığını..."

Yaşadığımı bilmem ve nasıl yaşayacağımı sormam için hayatın bu öğlen vaktinde olduğu gibi bir anlığına da olsa durması, buğday tozları gibi havada asılı kalması, beni durağanlığıyla şaşırtması gerekiyor sanırım.

Bir yanım durmak ve hiç kıpırdamamak istiyor. Bir yanım ise hep koşmak ve hiç durmamak arzusunda.

"İçimde kaybolmayacak, sönüp önemini yitirmeyecek geniş bir duygunun parçası olmak istiyorum sürekli."

Bu isteği seviyor ruhum.

"Eğer sen diye bir şey olmasaydı, ben diye bir şey olur muydu" diyebilecek bir tutkunun çekiciliğine kapılıyor.

Varlığını bir başka varlığa böylesine çaresiz bir esaret ve böylesine korkunç bir başkaldırışla bağlamak, kendi benliğine ait ne varsa hepsinden vazgeçmek, kendi tanrısı olup kendi ruhunun bütün kırışıklıklarını eliyle silen bir Buda gibi duygularını sonsuzlaştırarak bir "sürekliliğe" kavuşmak...

O sürekliliğin içinde, ağustos denizinin kımıltısız durgunluğunu ve bir kutup gecesinin tehditkar fırtınasını aynı anda yaşamak, yakıcı sıcağı ve dondurucu soğuğu hissetmek...

Hep iki kişi ve hep yalnız olmak.

Cesaretin ve korkunun, ümidin ve hayal kırıklığının, kendini varetmenin ve kendini yok etmenin, bir insana bağlanmanın ve bütün bir hayattan kopmanın, gözyaşının ve tebessümün, bütün bunların, tırtılları birbirine denk gelen çelik çarklar gibi birbirinin içine geçip döndürdüğü bir hayatın kaynağı ve kurbanı haline gelmek.

"Sönüp gitmeyecek" duyguları "sürekli" yaşamak için bu çelişkilerle dolu karmaşayı, soğuk ışıklı krater gölleri gibi gel-gitlerle değişen bir hayatı göze almak gerekiyor.

Bu hayatı nasıl yaşamalı?

Hepimizin başka başka cevapları var.

Ve hiçbirimiz kendi cevabımızdan, kendi tercihimizden memnun değiliz.

"ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni

insan yaşarken bilmez yaşadığını..."

Yaşadığımızı bilmiyoruz, ne yaşadığımızı da...

Yaşadıklarımızın bir ödül mü yoksa bir ceza mı olduğuna dair derin kuşkularımız var, "adı ne bu yaşadığımın" diye soruyoruz, "niye ben yaşıyorum bunu", "niye başka bir hayata değil de bu hayata sahibim", yaşadıklarımızdan dolayı bazen suçluyoruz kendimizi, bazen kaderi suçlu buluyoruz, hayatımızdan kaçmak, bir başka hayata sığınmak istediğimiz oluyor, kimi zaman da seviyoruz yaşadıklarımızı ve yaşadıkça şunu fark ediyoruz ki ne yaşıyorsak başka türlüsünü yaşayamayacağımız için yaşıyoruz.

Bir başka hayat bize göre değil.

Sadece açık, berrak, görünür tercihlerimizden oluşmuyor çünkü hayatımız, gizli tercihlerimiz var, kimseye, kendimize bile söylemediğimiz tercihlerimiz, hatta zaman zaman "açık" tercihlerimiz bizi bir başka yöne götürmek istese de, o "gizli" tercihlerimiz, bir korsan gemisinin eski bir savaşta ölmüş kaptanının hayaleti gibi dümeni ele geçirip rotamızı "istemediğimizi" söylediğimiz yana çeviriyor.

Başka hiç kimse bilmese de biz o "gizli" tercihlerin farkındayız.

Sadece niye öyle tercihlerimiz olduğunu bilmiyoruz.

Neden bir hayalet dolaşıyor gemimizde, neden en zor zamanda dümeni o ele geçiriyor?

Kimimiz sıkılmaktan korkuyor, kimimiz acı çekmekten.

Bazen korktuğumuz yere gitmek istiyoruz, çok acı çekiyorsak eğer "sıkıntılı ve sakin" bir hayata doğru döndürmek istiyoruz burnumuzu, durmak, acıdan kurtulmak istiyoruz.

Adımlar atıyoruz tercihimize uyarak.

Ama gideceğimiz yere yaklaştığımızda, varacağımız noktayı gördüğümüzde "hayaletimiz" bize rağmen değiştiriyor haritamızı.

Kimi zaman da "sıkıntılı bir sükunetten" bıkıp "canımızı acıtacak bir hareketliliğe" çevirmek istiyoruz rotamızı, birden değişiyoruz, korktuğumuz yere gitmek için hareketleniyoruz ve acıyı gördüğümüzde, gitmek istesek de dönüyoruz.

Olduğumuz şey olmaktan vazgeçmeyi çok arzuladığımız oluyor.

Ama olduğumuzdan başka ne olabiliriz ki...

Ağustos güneşinin, üstündeki süt buğusuna benzer buğuyu aşıp da denize ulaşamadığı, ışıklarının dev bir hasatın altın rengi tozları gibi havada asılı kaldığı sıcak bir yaz günü, bu kıpırtısız durgunluk, bu hayatın verdiği bir anlık mola ölümü andırıyor, bu nedenle bana hayatı düşündürüyor.

"Bütün ormanları büyürken duymak" istiyorum.

Gölgeyi, serinliği, sükuneti ve sessizliği özlüyorum.

Kalın gövdeli bir ağacın altında yatmayı, üveyik kuşlarının dallara konuşunu seyretmeyi, yusufçukların ötüşlerini dinlemeyi, hayallerime sarınarak uykuya geçmeyi, düşlerimde hayallerimin gerçek olduğunu görmeyi, gülümseyerek uyanmayı istiyorum.

Nereye gideceğimi ormanın patikaları belirlesin ve o patikaların gittiği yerlere gideyim.

Hiçbir yerde kalmayayım, hiçbir yerden kaçmayayım.

Yürüyeyim sadece.

"sürüyle düşünce verir ağaca rüzgar,

rüzgarlar anlamını bilmez...."

Ne rüzgarlar, ne ağaçlar, ne de biz biliyoruz o anlamları.

Yaşıyoruz.

Yaşadıklarımız süratle geçip gidiyor yanımızdan, yerlerini yeni yaşanacaklara bırakıyor, onlar da daha sonra yaşanacaklara...

Geriye ne kalıyor yaşananlardan?

Hüzünlü bir kül gibi dağılıyorlar geçmişimize.

Geriye doğru yürüyoruz bazen, küllerin arasında donmuş heykellerimizi buluyoruz, bir kahkahayla, bir gözyaşıyla, sevgiyle, kederle donmuş heykeller; geçmiş anların ancak kuvvetli duygularla çarpıştığında mermerleşip heykele döndüğünü, öyle duygulara rastlama şansına erişemeyen anların küle ve hüzne çevrilip dağıldığını, bir daha onları bulamadığımızı anlıyoruz o zaman.

Öyle duygularla yaşanmayan her an bir idam mahkumu gibi zaman tarafından yok ediliyor, unutuluşun kızgın fırınlarından yakılan o anlardan geriye sadece küller kalıyor, ölümün hüznünü taşıyan, o hüzünle kararmış küller.

Biz ancak o küllerin arasında dolaşırken anlıyoruz neyi neden tercih ettiğimizi.

İşte şurada taştan gözyaşlarıyla ağlayan bir heykel.

Bir kederle heykele dönüştü, ayrıldı diğer anlardan.

Ayaklarının dibindeki nice küle dönmüş andan daha değerli şimdi o, halbuki o küller, yaşanırken hiç de canımızı yakmamıştı.

Şurada gülen bir heykel.

Kaç heykele rastlarız geçmişimizi dolaştığımızda?

Heykeller azaldıkça yaşadıklarımız da eksilmiş demektir aslında.

Gezmeli insan bazen geçmişini, bir müzeyi gezer gibi gezmeli, heykellerini ziyaret etmeli, saymalı onları, ne kadar yaşadığını o heykellerden anlamalı.

Ve sormalı...

Geleceğimde kaç heykel var?

Yaşayacaklarımın ne kadarı küle, ne kadarı heykele dönüşecek?

Ne istiyorum diye de sormalı.

Kül mü, heykel mi?

Bu hayatı nasıl yaşamalı?

"Eğer sen diye bir şey olmasaydı, ben diye bir şey olur muydu" diye sorabilecek birinin sadece kendine ait olan, başkalarının giremediği müzesinde mi daha çok heykel olur yoksa kalın gövdeli ağaçların altında uyuyan, kendini ormanın patikalarına bırakmış, huzurla yürümüş birinin mi?

Hangisini istemeliyim?

Hangisini?

Geleceğimi, bu soruya vereceğim cevap belirleyecek.

Ama biliyorum ki ne karar verirsem vereyim, yolculuğumun karanlık bir anında dümene geçecek olan hayaletim geminin bir yerlerinde saklanıyor.

Bütün hayatımı küle çevirmek istesem bile o, buna izin vermeyecek.

Yaşayacağım anlar mutlulukla, mutsuzlukla, kederle, sevinçle, özlemle, şehvetle çarpışacak, güçlü duygular tanrının eline verilmiş gümüşten keskiler gibi o anları yontarak onları birer heykele çevirip yerleştirecek geçmişime.

Küllerimi de seveceğim.

Onlar, duracağım, dinleneceğim, huzura kavuşacağım anlar olacak.

Kaybolup gideceklerini bilsem de onlara da ihtiyacım var.

"şöyle iyice dinlesem sanırım artık

bütün ormanları büyürken duyarım"

Benim büyüdüklerini duyduğum ormanlarım, heykellerden oluşuyor.

Artık o anları dikkatle dinliyorum çünkü.

Ve bütün duyguların değerini biliyorum.

"ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni

insan yaşarken bilmez yaşadığını..."

Ağzımdan diyordum ağzımdan öp beni.

Ben yaşarken biliyorum artık yaşadığımın ne olacağını.
Yazının devamı...