"Ahmet Altan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Altan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ahmet Altan

Görmemek...

25 Şubat 2007
’Büyük bir sevginin göstergesi olan binlerce küçük ayrıntıyı ıskaladım.’ Ne çarpıcı bir cümle. Geniş bir ovadan gözleri rüzgarla dolarak dörtnala geçtikten sonra bir tepenin üzerinde durup geriye bakan süvarinin, mavi akarsular, zümrüdi çimenlikler, dalları olgun meyvelerle ağırlaşmış yemiş ağaçları, her esintide rengi değişen çiçek tarhları, bereketinden kızıllaşmış topraklar, cıvıldaşan kuş sürüleri, koyu yeşil ormanlar gördüğünde şaşırması gibi şaşırıyor bazen insan kendi geçmişine baktığında.

"Biraz önce aralarından geçerken ben bunları nasıl görmedim" diye soruyor kendine.

"Nasıl görmedim?"

Sürekli aradığımız bir şeyi, sevgiyi, onca işareti ortadayken nasıl görmeyiz?

Bizi körleştiren nedir?

Hızla koşarken hangi rüzgar gözlerimize dolar da aradığımız şeyin tam da ortasında olduğumuzu görmemizi engeller?

İnsan ruhunun ve zaaflarının büyük yazarı Lawrence Durrell’ın kahramanı gibi biz de genellikle "binlerce küçük ayrıntıyı" ıskalarız.

Ve, günlerimizi, belki de yıllarımızı sevilmediğimizi sanarak geçiririz.

Belki de hepimiz, sevginin kendini, dağlardan yuvarlanan bir çığ gibi, patlayan bir volkan gibi, fırtınalarla coşup limanları yıkan deli bir deniz gibi bir seferde ve büyük bir işaretle göstermesini bekliyoruz.

Bütün hayatımızı içinde geçirmek isteyeceğimiz güzel bir ovanın, binlerce küçük işaretten, meyve ağaçlarından, çiçek tarhlarından, ormanlardan, ırmaklardan, kuş sürülerinden, otlaklardan oluşacağını düşünemeyiz.

Her biri bizim için "küçük bir işarettir" ve ovanın tümünü görmemizi engeller.

Sonra bir gün döner ve geriye bakarız bir tepeden.

Her şey açıkça gözükür bize.

Pişmanlık ve şaşkınlıkla başımızı eğeriz.

Söylenmiş bir cümle, küçük bir gülümseme, bir gözyaşı, şefkatle omzumuza dokunan bir el, kuvvetli bir sarılış, kederli bir bakış, utangaç bir öfke, zihnimizin değişik yerlerine saklanmış "binlerce küçük işaret" birden ani bir dalgalanmayla bir araya gelir ve biz "büyük bir sevgiyi" ıskaladığımızı anlarız.

"Bellek sonradan onları alıp mızraklara dönüştürüyor. İnsan uykusunda çığlık atıyor, küfrediyor. Yani, mesela - beni öpmek için - gözlüklerini güneş yanığı burnunun üzerinden bir zeytin kavanozunun kapağını kaldırır gibi kaldırması."

"Iskaladığımız" o küçük işaretler, belleğimize değişik biçimlerde kaydolan, ölü anılar arasında canlılığını hiç kaybetmeden kımıldanan, geçmişi bir altın buharı gibi soluyup onlardan keskin parıltılı pişmanlıklar yaratan bütün o unutulduğunu sandığımız davranışlar, bazen uykunun sakin sessizliğinde ayaklanıp bilincimize mızraklar gibi saplanır.

Özlemle uyandırır bizi.

"Bizi öpmek için güneş gözlüklerini güneş yanığı burnunun üzerinden kaldıran" birinin o minicik hareketini hatırlar, o hareketteki belki başka hiç kimsenin hissedemeyeceği sevgiyi hissederiz.

Belki de öpüldüğümüz anda hissetmediğimiz sevgiyi.

O sırada aklımız başka yerdedir, küçük işaretler değil, büyük altüst oluşlar aramaktayızdır, o küçük işaretin kıymetini bilmeyiz.

Sonra bir gece kaybedilmiş birinin acısıyla uyanırız.

Manasızca kaybettiğimizi anlayarak.

Çığlıklarla.

Aradığımız sevgiyi bulmuşuzdur ama bulduğumuz artık geçmişte kalmış, anıların arasına saklanmıştır, sevginin sahibi uzaklara gitmiştir.

Durrell’ın "Afrodit’in Başkaldırısı" isimli kitabındaki kahramanı gibi o korkunç soruyu sorarız:

"İnsan geçmişteki birini sevmeye başlayamaz yoksa başlayabilir mi?"

Geçmişteki birini sevebilir mi insan?

Eğer o "geçmiş" hálá belleğimizin kireçlenmiş, canlılığını kaybetmiş anıları arasında soluk alıp veriyorsa, hálá kımıldıyorsa, hálá zihnimize mızraklar gibi saplanıyorsa ve o işaretleri yeniden keşfetmek hálá canımızı acıtıyorsa, "geçmişteki" biri henüz "geçmiş" olmamış demektir.

Anılardaki işaretleri toplar, bir araya getirir, onları tek tek yerlerine yerleştirir ve karşımıza çıkan resmi yeniden sevmeye başlarız.

Ve, sorarız kendimize, "neden o zaman bu gerçeği görmedim?"

Cevap, Durrell’ın cümlelerindedir:

"O kadar bilgiden serseme dönmüş olduğum için onu olduğu gibi, yani doğal haliyle göremezdim."

Sevdiğimiz biri hakkında topladığımız bilgiler.

Çoğu zehirli olan bilgiler.

Onun hayatıyla, mazisiyle, yaptıklarıyla ilgili bilgiler, kendimizi eksik ve sevilmeye layık olmayan biri gibi görmeye yatkın zihnimizin yarattığı kuşkularla birleştiğinde, koyu sülfür dumanları gibi gözlerimizi yakar, bizi körleştirir.

Bereketli bir ovadan etrafımızı görmeden dörtnala geçeriz.

Aradığımız yeri bulduğumuzu anlayamadan...

Ardımızda bıraktığımız ovaya yeniden dönmek isteriz.

"Geçmişi" alıp ondan yeni bir gelecek inşa etmek.

"Elim onunkini arayıp buldu; yarı uyukluyorduk, alınan her nefesle çok uzaklarda kalmış olan bir geçmişi yeniden kuran arkeologlar gibiydik."

Kendi geçmişimizi kazmak.

Değerli işaretleri arayıp bulmak.

"Geçmişi yeniden kurmak."

Hatırlanması gerekenleri hatırlayarak, unutulması gerekenleri unutarak, her anı yerli yerine yerleştirerek kendimize bir hayatı yeniden inşa etmek.

Bu mümkün mü?

Yıllarımızı mahveden görmediğimiz binlerce işaret...

Görmememiz gerekirken inatla görüp biriktirdiğimiz, kuşkularla kanserleşmiş yanlış bilgiler.

Yeniden kurmaya çalıştığımız bir hayatta hangisi daha öne çıkacak, hangisi eski hayatın taşlarından kurulacak yeni yapıya rengini verecek?

Durrell’ın romanındaki kahramanlarından birinin son anında elinde tuttuğu kitaptaki Flaubert’in şu cümleleri bize ne düşündürecek:

"Gençliğimin en güzel anılarına bir yazgı gibi bağlısınız. Birbirimizi tanıyalı yirmi yılı geçtiğinin farkında mısınız? Bütün bunlar beni yaşlıların hissettiği o baş döndürücü uçurumlara itti. Şimdiki zamanın çok hızlı geçtiği söylenir. Bense bizi mahveden şeyin geçmiş zaman olduğunu düşünüyorum..."

Bizi mahveden geçmiş mi?

Hangi geçmiş?

Küçük işaretleri görmediğimiz geçmiş mi?

Peki, o işaretleri gördüğümüzde, fark ettiğimizde, hatıralarımız bambaşka bir ışıkla, bambaşka şekillerle yeniden uyandığında, geçmiş diye içimizde taşıdığımız acının kendi körlüğümüzden yaratıldığını anladığımızda, o geçmiş bize nasıl görünecek?

Unutulmuş görkemli bir şehri keşfeden arkeologlar gibi o şehri yeniden yapmaya mı koyulacağız yoksa bir uğursuzlukla karşılaşmış gibi üstünü kapatıp oradan kaçmaya mı başlayacağız?

Sadece gelecek değil bazen geçmiş de değişir.

Siz bir tepede atınızı durdurup, yukardan baktığınızda içinden geçtiğiniz ova size başka türlü gözükür.

Dönmek isteyebilirsiniz.

Hiç sevdiğiniz ve sizi sevmediğini sandığınız insanın şöyle düşünebileceği aklınıza geliyor mu:

"’En büyük şanssızlığı’ dedi Julian sonradan, ’Sana aşık olmasıydı, tümüyle uygunsuzdu, hem zaten senin de umurunda değildi’. Artık bu suçlamalara cevap veremiyorum. Korkunç bir dehşet ve bitkinliğe kapılıyorum. Ben hiçbir şeyin suçlusu değilim aslında tek suçum da bu..."

Küçük işaretleri biz göremediysek, suçlu kim?

Ya onun umurundaysak ve biz bunu anlamadıysak.

Ya atımızı fazla hızlı sürmüş, çevremize dikkat etmemiş, aradığımız ovanın tam ortasında olduğumuzu kavrayamamışsak.

Yanlış bilgiler gözlerimize sert rüzgarlar gibi dolmuşsa...

Bu ihtimal bizi ürpertiyor.

Hepimiz arıyoruz.

Gözlerimiz büyük patlamaları görebilmek için körleşmiş bir dikkatle bakıyor.

Bir infilaka benzemeyen hiçbir şey ilgimizi çekmiyor.

Küçük işaretlere aldırmıyoruz.

Binlerce küçük işarete...

"Büyük bir sevginin işareti olan binlerce küçük ayrıntıyı" fark etmeden geçiyoruz.

Halbuki "büyük bir sevgiyi" o ayrıntılar yapıyor.

Binlercesi var belki de hayatımızda.

Ve, belki de biz yanlış yere bakıyoruz...
Yazının devamı...

Fikret’in çocukları

18 Şubat 2007

Huzursuz bir geceden sonra erkenden uyandım. Bazen ilkbahara bazen yaza benzeyen "modern" kış günlerinin aksine, benim çocukluğumdakine benzer eski usul bir kış sabahı vardı.

Kül rengi bir gökyüzü, bacalardan tüten kurşuni dumanlar, biraz sonra dinmek üzere fısıltıyla yağan solgun bir yağmur.

Bir sigara yakıp pencereden baktım.

Beyaz bir minibüs durdu kapının önünde.

Yazının devamı...

Haberli cinayet...

11 Şubat 2007
- Beni öldürdüler...

Ellerini karnına bastırarak çalılıkların arasından koşan adam böyle bağırıyordu.

- Beni öldürdüler.

Henüz hayatta olan bir adamın kendi ölüm haberini vermesi, yaşayan birinin ağzından çıkan bu iki kelime, itiraf edeyim ki, insani açıdan önce edebi açıdan beni büyülemişti.

Uzun zaman bu iki kelimeye bakmıştım.

"Beni öldürdüler."

Bu kısa, yalın ve çıplak cümle, Marquez’in o revnaklı diliyle anlatılan roman boyunca okuduğum her şeyin üstünü örtmüştü.

Bir insanın bu iki kelimeyi yan yana yazabilmesi edebi bir mucize gibi gözükmüştü bana.

Belki de hayatını kelimelerle kazanan birinin kelimelere duyduğu o tuhaf ve anlaşılmaz aşk yüzünden, bir başkasına o kadar da etkileyici gelmeyebilecek bu iki kelime beni sarsmış, içimde uğuldamıştı.

Çocukluğumdan bu yana okuduğum binlerce, milyonlarca cümle arasından "Hangisini sen yazmış olmak isterdin" diye bana sorsalar, ben bu kısa cümleyi seçerdim.

Sonra bir sezgiyle mi, içgüdüyle mi yoksa hafızanın gizli oyunlarından biri yüzünden mi bilmiyorum, Shakespeare’in kitaplarını karıştırmıştım.

Ve, o cümle orada duruyordu.

"Beni öldürdüler."

Anlaşılan, aynı cümle farkına varmadan Marquez’in içine de kazınmıştı Macbeth’i ilk okuduğunda.

Biraz daha gerilere, Shakespeare’in konularını ödünç aldığı eski Yunan yazarlarına gitsek o cümleye belki onlardan birinde de rastlayacaktık.

Kendi ölümünü haber veren bir insanın haykırışı.

"Beni öldürdüler."

Bütün roman sanki bu kısa cümleye ulaşabilmek için yazılmıştı.

Kısa, kesin, trajik bir çığlığa...

Kitapta anlatılan hikayenin gerçek olması insanı daha da etkiliyordu.

Küçük bir gazete haberinden yola çıkmıştı Marquez.

Bir kasabada iki kardeş namuslarını kurtarmak için öldürecekleri adamı bekliyorlardı.

Bütün kasaba o adamın öldürüleceğini biliyordu.

Bu konuşuluyordu.

Cinayete hazırlananların kız kardeşi bir gece önce evlenmiş ama düğün sabahı damat tarafından annesinin evine geri götürülmüştü.

Bakire çıkmamıştı çünkü.

Ve, kız bekaretini Santiago Nassar’a verdiğini söylemişti.

Kızın söylediğinin gerçek olup olmadığı bilinmiyordu, hiçbir zaman da bilinmeyecekti.

Ama Nassar’ın adı söylenmişti.

Adı söylenen ölecekti.

Suçlu olup olmadığı o kadar da önemli değildi.

Zaman, gümüş bir tırtıl gibi sürünerek ilerliyor, bu ağır ilerleyiş sanki zehriyle bütün kasabayı uyuşturuyordu.

Her hamleyi, her hazırlığı görüyorlar, her söyleneni duyuyorlar, bir cinayetin tanıklığına hep birlikte sürükleniyorlardı.

Kimse olacakları durduramıyordu.

Bütün kasabayı bir afyon dumanı gibi sarıyordu cinayet fikri.

Tuhaf bir uyuşukluğun içinde ölüm gerçekliğini kaybediyordu, herkes Nassar’ın öleceğini biliyordu ama bir yandan da ölüm onlara dilden dile dolaşan, hayatla ilgisi olmayan bir masal gibi gözüküyordu.

Kimliği bilinmeyen biri Nassar’ın annesinin evine genç adamın öldürüleceğini "ihbar" eden bir mektup bırakıyordu.

Ama mektup ancak cinayetten sonra bulunuyordu.

Katiller, ellerinde gazete kağıdına sardıkları bıçaklarıyla kasabanın meydanındaki bir sütçü dükkanında kurbanın yolunu gözlüyorlardı.

Olacaklar çok açıktı.

Gene de kimse bu kadar açık bir şeyin gerçekleşeceğine inanamıyordu.

Öylesine garip bir sarhoşluğun içine düşmüşlerdi ki duyguları birbirine karışmıştı, işlenecek cinayetten konuşuyorlar, bu kadar açıkça konuşulan bir cinayeti birisinin mutlaka önleyeceğini düşünüyorlar ama gene de o ölümün kaçınılmaz olduğunu fark ediyorlardı.

Kasaba halkı bir yandan cinayeti beklerken bir yandan da hayatın küçük ayrıntılarıyla uğraşıyordu, birinin ölecek olması onları günlük yaşamlarının sıradanlığından koparmaya yetmiyordu.

Ve ölüm yaklaşıyordu.

Yaklaşıyor ve yaklaştıkça sihirli bir bitki gibi hızla büyüyor, kasabayı sarıyor, gölgesiyle herkesin bakışını bulandırıyordu.

Nassar ailesinin iki hizmetçisi de işlenecek cinayeti daha önceden duymuşlardı.

Hizmetçilerden biri duyduklarına inanmamıştı.

İkincisi ise, gençliğinde Nassar’ın babası tarafından iğfal edildiği için "derinden derine" genç çocuğun öldürülmesini istiyordu.

Hatta Nassar onların kulübesinin önünden geçerken elindeki kanlı satırı genç adama doğru sallamıştı.

Eğer o kasabada cinayeti gerçekten önlemek isteyen biri çıksaydı cinayet önlenebilecekti.

Bir tek kişi bile bütün olacakları değiştirebilirdi.

O bir tek kişi çıkmadı.

Kimileri inanmadığından, kimileri aldırmadığından, kimileri gizli gizli bunun gerçekleşmesini istediğinden, kimileri karışmaktan çekindiğinden cinayeti engellemeye kalkışmadı.

Ve, suçlu olup olmadığı bile belli olmayan biri, sırf birileri onun suçlu olduğuna inandığı için kendi ölümüne yürüdü.

Cinayetin işleneceği sabah, kasabaya gemiyle bir din adamı gelecekti.

Nassar da o din adamını karşılamaya gidenler arasındaydı.

Katillerin beklediği sütçü dükkanın önünden geçti.

Ama, dükkanın sahibi katillerin o sırada cinayeti işlemesine engel oldu, "bırakın din adamını görsün" dedi onlara.

Katillerinin yanından geçti Nassar.

Dönüşte öldürüleceğini bilmeden.

Aslında bir gece önce karışık ve tedirgin edici bir rüya görmüştü.

Huzursuzdu biraz.

Ve sonra...

Sonra herkesin gözü önünde bıçaklandı.

Kaçmaya çalıştı.

Kanlar içinde.

Koşarken "Beni öldürdüler," diye bağırıyordu.

- Beni öldürdüler.

Kendi ölümünü haber veriyordu.

Bunu zaten bilen kasaba bir kez daha öğreniyordu. Bütün bir kasaba bir cinayeti seyreder mi?

Katiller, öldüreceklerini açık açık söylemişken...

Bunun için silahlanırken...

Pusu kurup kurbanı beklerken...

Birileri kurbanı tehdit ederken...

Birileri ihbar mektuplarıyla uyarırken...

Bütün kasaba cinayetin işleneceğinden haberdarken...

Herkes cinayetin gerçekleşmesini bekler mi?

Bu olabilir mi?

Bu, oldu.

Bir insan aynen bu şekilde öldürüldü.

Herkesin gözünün önünde devrildi.

Ve, şaşırmaması gereken insanlar şaşırdı.

Öleceği bu kadar bilinirken bir insanın ölmüş olabileceğine inanmadılar.

Galiba bu bilinen, bu "haber verilmiş cinayetin" işlenebilmesindeki sır, herkesin böylesine ortada, böylesine bağırarak gelen cinayetin bir yerinde birisi tarafından önlenebileceğine olan inancındaydı.

İşleneceğini bildikleri için işlenmeyeceğini sandılar.

Bir insanın bu kadar göz göre göre öldürülemeyeceğini düşündüler.

Bazıları katillere "Şimdi değil, daha sonra" diye yol gösterdiler.

Kurbanı eski öfkeleriyle tehdit ederken bir cinayete ortaklık ettiklerini düşünmediler.

Ölüm, dilden dile dolaşan bir kelimeyken onlara gerçekmiş gibi gözükmedi.

Ancak kanlar içinde biri yere yığılınca anladılar ölümün ne olduğunu.

Ve, daha sonra o günü anlatanlar, cinayetten daha çok o sabah havanın nasıl olduğundan, katilin ne giydiğinden, kurbanın üstündeki elbiseden, toplanan kalabalıktan söz ettiler.

Ayrıntılarla cinayeti sanki kendilerinden bile saklamaya çalıştılar.

Kulaklarında bir ses kaldı sadece.

- Beni öldürdüler.

Onu öldürdüler.

Bütün kasaba, katillerin bekleyişine bakarken, söylentileri dinlerken, kurbanın ölüme gidişini izlerken biçim değiştirip çelikten bir yılana dönüşerek öldürülecek adamın bedenine sarıldı, onu kıstırdı, parçaladı.

O sabah, zaman çok ağır aktı.

Herkes her dakikasını başka hatırladı.

Hiçbiri kurbanın suçu var mıydı, bilemedi.

Belki buna pek de aldırmadı.

Onun adı söylenmişti.

Adı söylenen ölürdü.

Katiller bekler ve vururdu.

Bütün kasaba onun öldürülmesi gerektiğine inanmıştı içten içe, gerçekten suçlu bulduklarından değil, onun suçlu olduğuna inandıkları için de değil, sadece "öldürülecek insan" olarak "o seçildiği" için...

Birisi "kurban" olarak bütün kasabaya gösterildiğinde artık o kurbanın kurtarılamayacağına emin olmuşlardı.

Hiçbir zaman katiller yalnız başlarına öldürmüyorlar.

Birileri o cinayetin işlenmesi gerektiğine inandığı için, o inanç katilleri de öldürmeye mahkum ettiği, bir yerden sonra katiller bile vazgeçemediği, vazgeçmenin kendilerini de kurban haline getireceğinden korktukları için öldürüyorlar.

Ve, cinayetler haber veriliyor.

Kurban herkese daha önceden gösteriliyor.

Ölümü herkes seyrediyor.

Öldürülen, ölmeden önce bağırıyor.

- Beni öldürdüler.

Çok sonra, ancak yıllar geçince kasaba asıl büyük gerçeği, o kurbanla birlikte birilerinin daha öldürüldüğünü, kendilerinin de ortak oldukları cinayetin kurbanına dönüştüğünü anlıyor.

Ve, sessizce çığlık atıyor o zaman.

- Bizi öldürdüler... Bizi öldürdüler.
Yazının devamı...

Bir insanlık hikayesi

4 Şubat 2007
Tabii ki sadece sayılardan bahsedebiliriz... Öldürülenler beş yüz binle bir milyon arasındaydı diyebiliriz. Ya da sekiz yüz elli binle bir milyon yüz bin arasında.

Ama sayıları önemsemeye başlayınca insanlardan söz etmekte olduğumuzu unuturuz yavaş yavaş.
/images/100/0x0/55eab0c1f018fbb8f89080b4
"Beş yüz bin ölü" lafının beş yüz bin tane vahşice öldürülmüş insan demek olduğu, zihnimizin dikkatinden kaçmaya başlar.

Rakamlar uçuşur durur.

Ve ne kadar büyürlerse büyüsünler, bu rakamlar gözümüzle göreceğimiz tek bir cinayetin yaratacağı etkiyi yaratamazlar.

Onun için filmler, kitaplar çok önemlidir.

Onlar, insanları anlatırlar...

Rakamları değil.

Geçen gün, sadece üç ayda yaklaşık bir milyon insanın öldürüldüğü bir soykırımın filmini izledim.

Belki de yaşananın adı "soykırım" değildir.

Adının ne olduğu çok da önemli gözükmüyor doğrusu bana.

Ama bu yüzyılın en büyük vahşetlerinden biriydi izlediğim.

Afrika’da küçük bir ülke var.

Adı Ruanda.

1900’lerin başında bir Alman sömürgesi olmuş.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Belçikalıların eline geçmiş.

Almanlar ülkenin yönetimine çok fazla karışmamışlar ama Belçikalılar çok sert bir yönetim kurmuşlar.

Halkı zorla tarlalarda çalıştırmışlar.

Çok ağır vergiler koymuşlar.

Ve bunları yapmak için, ülkedeki iki büyük kabileden biri olan Tutsilerin önde gelenlerini kullanmışlar.

Diğer büyük kabile olan Hutuların birçok üyesi bu baskılardan kurtulabilmek için komşu ülkelere göçmüş.

Halk da, özellikle Hutular, Tutsilerden bu yönetim nedeniyle nefret etmeye başlamış.

Topluma köklü bir nefret yerleşmiş.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler ülkenin güvenliğini üstlenmiş.

1961 yılında ise Belçikalıların desteklediği bir darbeyle Ruanda’nın başındaki kral devrilmiş.

Yerine Gregoire Kyabanda geçmiş, sonra onun yerine de Juvenal Habyarimana.

Bu dönemde Hutular güçlenmişler.

Yönetim tümüyle Hutulara geçmiş.

Özellikle Habyarimana çok kanlı bir diktatörlüğe çevirmiş ülkeyi.

Bu kez Tutsiler ülkeden kaçmaya koyulmuşlar.

1990 yılında civar ülkelerdeki Tutsiler örgütlenmişler ve Ruanda Vatansever Cephesi isimli bir ordu kurarak, Uganda sınırından Ruanda’ya girmişler.

Savaş başlamış.

Yönetimdeki Hutular, gençleri eğitip silahlandırarak gayri resmi bir örgüt kurmuşlar.

Savaş sürerken bir ara ateşkes ilan edilmiş.

Ama bu ateşkes sırasında Hutular, "etnik nefreti kışkırtmak" için kendi başkentlerinde bombalar patlatıp, bunları Tutsilerin yaptığını söylemişler.

6 Nisan 1994’te Başkan Habyarimana’nın uçağı başkent havaalanına inerken aşağıdan atılan bir füzeyle parçalanmış.

Bu füzeyi kimin attığı bugün bile bilinmiyor.

Bir iddiaya göre, Belçikalı kiralık askerlerin yardımıyla Tutsiler uçağı düşürmüşler.

Bir iddiaya göre de, bizzat Habyarimana’nın Muhafız Alayı, kendi başkanlarının uçağına ateş açmış.

Kim düşürmüş olursa olsun, tarihin en büyük katliamlarından biri o gün başlamış.

Fransızların silah ve lojistik desteğiyle Hutu ordusu ve gençlik örgütü, yüz binlerce Tutsiyi hedef alan bir ölüm kampanyasına girişmişler.

Sadece Tutsileri öldürmüyorlarmış.

Tutsilere "sempati" gösterdiğini düşündükleri Hutuları da öldürüyorlarmış.

Benim seyrettiğim filmin kahramanı, Hutu ordusundaki bir Hutu yüzbaşısı.

Yüzbaşının kardeşi de, Hutu gençliğini cinayetlere kışkırtan radyonun yöneticilerinden.

Ama yüzbaşının büyük bir suçu var.

Karısı bir Tutsi.

Üç kızından biri bir Katolik okulunda.

Yüzbaşı, Katolik okuluna saldırılmayacağını düşündüğü için onun kurtulacağına inanıyor.

Karısıyla diğer çocuklarını kaçırmaya çalışıyor.

Aslında araları pek de iyi olmayan kardeşine, karısıyla çocuklarını kaçırması için yalvarıyor.

- Seni tanıyorlar, diyor, senin radyodaki konuşmalarını seviyorlar... Ailemi kurtar.

Kardeşi de isteksizce kabul ediyor bunu.

Silahlı gençlerin kurduğu barikatlardan, militanlar o radyocuyu sevdikleri için rahatça geçiyorlar.

Ama askerlerin nöbet beklediği bir kontrol noktasında durduruluyorlar.

Askerler, kadının ve çocukların Tutsi olduğunu anlıyorlar.

Çocukları yere yatırıp makinelilerle tarıyorlar.

Bu sırada, Hutuların radyosu sürekli yayın yapıyor.

"O hamamböceklerini gördüğünüz yerde öldürün," diyor, "Ama bunun için mermi harcamayın... Palalarınızı kullanın."

Hutu gençleri, yakaladıkları Tutsileri palalarla parçalıyorlar.

Yüzbaşının kızının bulunduğu Katolik okulunu da basıyor Hutular.

Okulun Katolik papazı kızları Hutulara teslim ediyor.

Subaylar kızları sıraya diziyor.

- Hutular bu tarafa ayrılsın, diyorlar.

Ama Hutu kızları arkadaşlarını bırakmak istemedikleri için ayrılmıyorlar.

Subaylar hangilerinin Hutu, hangilerinin Tutsi olduğunu anlayamıyor.

Bir rahibe, subaya yalvarıyor, "Onları kızlarınız gibi düşünün, ne olur" diyor, "Onların bir suçu yok."

Subay, rahibeyi dipçikleyerek yere yıkarken bağırıyor.

- Benim kızlarım hamamböceği değil.

Ve, bütün kızları kurşuna diziyorlar.

Hutu kızlarıyla Tutsi kızları birlikte ölüyorlar.

Yüzbaşının kızı da öldürülüyor.

Karısı Tutsi olduğu için adı "Tutsi sempatizanına" çıkan yüzbaşı da bir arkadaşıyla Hutuların bölgesinden kaçmaya çabalıyor.

Birleşmiş Milletler askerlerinin bulunduğu bir yere geliyorlar eski bir arabayla.

Birleşmiş Milletler askerleri "zencileri" kurtarmayı reddediyor.

Sadece beyazları kamyonlara bindirerek bölgeden ayrılıyorlar.

Yüzbaşıyla arkadaşı da Birleşmiş Milletler konvoyunun arkasına takılıyor.

Bir kontrol noktasında konvoy durduruluyor.

Hutu milisleri, Birleşmiş Milletler konvoyuna geçmesi için izin verip yüzbaşıyla arkadaşına "Siz kimsiniz" diye soruyorlar.

Yüzbaşının arkadaşı "Biz konvoydanız" diyor.

Birleşmiş Milletler subayı ise, "Onlar konvoydan değil" diyerek onları bırakıp gidiyor.

Silahlı milislerden biri yüzbaşının arkadaşına adını soruyor.

- Adın ne?

- Muzanga Mkuyoba...

- Senin adını bu sabah radyoda duydum, diyor iriyarı bir milis, sen vatan hainisin.

Dönüp yüzbaşıya bir pala veriyor.

- Hadi bakalım göster bizden olduğunu, öldür bu haini.

Yüzbaşı elinde palayla ne yapacağına karar veremeden dururken bir başka milis yerde diz çökmüş bekleyen adamı vuruyor.

Bütün yollar ölü dolu zaten.

Hutu gençleri yakaladıkları bütün Tutsilerle, "Tutsi sempatizanlarını" yol kenarlarında öldürüyorlar.

Her gün yirmi-otuz bin insan öldürülüyor.

Bütün dünya katliamı izliyor ama ne Birleşmiş Milletler, ne Avrupa ne de ABD müdahale ediyor.

Büyük bir insan mezbahasına dönüyor ülke.

Yüzbaşı ailesini bulabilmek için ülkenin içinde saklanarak bir yerden bir yere gidiyor.

Gittiği her yerde ölülerle, cinayetlerle, kan kokusuyla vahşileşmiş milislerle, öldürmeyi bir eğlenceye çevirmiş askerlerle karşılaşıyor.

Tam yüz gün sürüyor katliam.

Yüz gün sonra Tutsi birlikleri Hutu ordusunu yenerek başkente giriyor.

Bu sefer Hutular komşu ülkelere kaçmaya başlıyor.

Tam iki milyon Hutu ülkeyi terk ediyor.

Büyük katliamın sorumluları yakalanıp uluslararası bir mahkemede yargılanıyor.

Kurtulan Tutsiler mahkemelerde tanıklık ediyor.

Yargılananlar arasında yüzbaşının kardeşi de var.

Yüzbaşı onu ziyarete gidiyor.

Ve, bütün ailesinin öldürülmüş olduğunu kardeşinden öğreniyor.

İki düşman gibi bakıyorlar birbirlerine.

Birbirlerinden nefret ederek bakıyorlar.

Ruanda bugün eski yaralarını sarmaya çalışıyor.

O korkunç katliamın bütün toplumun ruhunda bıraktığı yarayı iyileştirebilmek için uğraşıyor.

Ama hálá mahkemelerde tanıklık eden Tutsilerin faili meçhul cinayetlere kurban gittiği söylentileri var.

Bu korkunç olayın en önemli sonuçlarından biri ise bizi de ilgilendiriyor.

Fransızlarla ve Belçikalıların bazen gizli bazen açık desteğiyle yaşanan bu soykırımdan sonra Ruanda’da Müslümanların sayısı neredeyse beş misli artıyor.

Çünkü Katolikler ve Protestanlar, zavallı katliam kurbanlarını katillere teslim ederken Müslümanlar onlara sahip çıkıyor, çoğunu saklayarak hayatlarını kurtarıyor.

Bu soylu davranışlarından dolayı Müslümanlar toplumun en saygıdeğer kesimi haline geliyor.

Müslümanlık, "en insani değerlerden" biri olarak görülüyor.

Bir dinin, bir inancın, bir fikrin zorbalık ve korkuyla değil, insanca davranışlarla yaygınlaştırılabileceğinin en önemli kanıtlarından biri oluyor Ruanda bu açıdan.

Bu zavallı Afrika ülkesinde yaşananlar hep hatırlanacak.

Bu olayı herkes kendince anlatacak.

Sadece rakamlarla konuşabiliriz.

Beş yüz bin ya da bir milyon insanın öldüğünü söyleyebiliriz.

Ama bunu söylemek, ırzına geçilen kadınları, başı koparılan çocukları, kurşuna dizilen insanları, ailesini kaybedenleri anlatmaya yeter mi?

Rakamlar, çekilen acıları anlatabilirler mi bize?

Ya da bu olayın bir "soykırım" olup olmadığını tartışmak, o yüzbaşının kederini kavramamızı sağlar mı?

İnsanlar insanları öldürüyor.

Hutular, Tutsileri öldürüyor.

Tutsiler, Hutuları...

Savaşı Tutsilerin başlatmış olması, Hutuların bütün Tutsileri, çoluk çocuk demeden öldürmesini haklı gösterir mi?

Birbirlerini böyle öldüren insanlara bakınca kaçınılmaz olarak "Hutularla Tutsiler arasında ne fark vardı" diye soruyorsunuz kendinize.

Korkunç cevap ise şu:

Hiçbir fark yoktu.

Hepsi Afrikalıydı, hepsi Ruandalıydı, hepsi zenciydi.

Sadece bir kısmı Hutu, bir kısmı Tutsiydi.

Ve Hutular Tutsilerin, Tutsiler de Hutuların düşman olduğuna inanıyorlardı.

Ve birbirlerini öldürüyorlardı.

Hiçbir suç işlememiş yüz binlerce insan sadece "ırkından" dolayı öldürüldü.

Ne inanılmaz bir hikaye, değil mi?

Ne tuhaf bir hikaye...
Yazının devamı...

Hadi çal Gaspar

28 Ocak 2007

Her an kırılacakmış gibi incecik bir ses, bir tül örtüyor yüzüne. Gülüşün... Gülüşün uzaklaşıyor Hrant. Bir tülün ardındasın. Yasla, kederle üflenen bir "duduk" sesi tülü dalgalandırıyor.

Yüzün...

Yüzün uzaklaşıyor Hrant.

Akşam oluyor.

Yazının devamı...

Kader kapıyı çaldığında

21 Ocak 2007
Bize benzemeyen bazı insanlar var. Bizim duymadığız sesleri duyuyorlar, bizim görmediğimiz renkleri görüyorlar, bizim bilmediğimiz cümleleri biliyorlar.

Bir boşluğa ellerini sokuyorlar ve oradan sesler, renkler, cümleler çıkarıyorlar.

Kendisi de sihrin parçası olan bir sihirbaz gibi.

Sonra o boşluktan çıkardıklarını yan yana diziyorlar.

Onların büyük bir boşluktan bulup getirdikleriyle bir bakıyoruz bizim hayatımızın küçük boşlukları doluyor.

Anlamsızlıklarımız anlam kazanıyor.

Sanki ölümlü bir fani olduğumuz gerçeğinin varlığımıza eklediği o kurt yeniği gibi girintili çıkıntılı eksiklikleri tamamlayabilmemiz için gönderiliyor onlar.

Özel görevliler gibi.

Görünüşleri bizim gibi ama ruhları, halleri, duyguları, düşünce biçimleri çok daha değişik.

Bizim için önemli olanlar onlar için önemli değil.

Bir yanlarıyla sanki bir başka alemde yaşıyorlar.

"Onlar"ın en ünlülerinden, en büyüklerinden ve en tuhaflarından biri olan Beethoven, hayatıyla ilgili çekilmiş son filmde şöyle diyordu.

- Tanrı bazılarının kulağına fısıldar. Benimkine bağırdı. Onun için sağır oldum.

Tanrı onların kulaklarına bağırıyor gerçekten.

Bazen sağır oluyorlar, bazen deliriyorlar, bazen bütün insanlardan kaçıp inzivaya kapanıyorlar, bazen huysuzlaşıyorlar.

Belki Tanrı en hızlı onun kulağına bağırdığından Beethoven’da bütün bu olumsuz özelliklerin neredeyse hepsi vardı.

Daha otuzuna varmadan sağır olmuştu.

Niye sağır olduğunu da kimse anlayamamıştı.

Onu sağır etmek için o kadar çok neden vardı ki. Ölümünden sonra analiz edilen saç teli, vücudunda inanılmaz ölçüde kurşun bulunduğunu gösteriyordu. Fazla miktarı sağırlık yapıyordu gerçekten. Ama o kadar kurşunu nereden almıştı?

Frengiden de olabileceği söylendi.

Hatta, uyanık kalabilmek ve çalışabilmek için yaz kış kafasını sürekli olarak buz gibi suya sokması da sağırlık nedenlerinden biri olarak zanlılar arasına yazıldı.

Belki de bunlardan hiçbiri değildi ve gerçekten Tanrı bağırmıştı kulağına.

Çünkü insanlık tarihinde bir başka örneği olmayan bir şey gerçekleşti onun hayatında.

O eşsiz senfonilerinin hepsini sağırken, dış dünyadan hiçbir ses duymazken besteledi.

Korkunç bir sessizliğin içinde.

Dış dünyadan ona ulaşan tek bir ses bile yoktu.

Bulduğu o seslerin tümünü kendi içinden çıkarıyordu.

Bizim sağırlık dediğimiz o korkunç sessizlik içinde o kimsenin duyamadıklarını duyuyor, onları yan yana diziyor ve bütün hemcinslerinin övüneceği müzikler yapıyordu.

Onun yan yana dizdiği sesler daha önce hiç kimse tarafından duyulmamıştı.

Olmayan melodiler, olmayan ses biçimleri yaratıyordu.

Peki, sağır biri, içine hiçbir sesin sığamadığı korkunç bir sessizliğin içine hapsolmuş biri, o sesleri nereden buluyordu?

O korkunç sessizliğin neresinden çıkıyordu o sesler?

Varolan hiçbir sesi duyamazken varolmayan en güzel sesleri duyabiliyordu.

Kendisi de sihrin parçası olan bir sihirbaz gibi yoktan var ediyordu.

Bu, onu büyük bir kompozitör yapsa da mutlu bir insan yapmıyordu elbette.

Sağır olduktan sonra yıllarca insanlardan kaçmıştı.

İntiharı düşünmüştü.

İnsanlardan kaçıyordu çünkü bir müzisyenin "sağır" olduğunu insanlara söylemesinin mümkün olmadığına inanıyordu.

Bu onu huysuzlaştırıyordu.

Ama aslında o sağır olmadan önce de huysuz biriydi.

Kaba davranırdı çevresindekilere.

Alkolik babası gibi o da sertti.

Üstelik garip davranışları vardı.

Hiç durmadan sürekli yıkanır ama kirli ve pis elbiseler giyerdi.

En yakınlarıyla bile kavga ederdi, kardeşiyle ise arası nerdeyse hiçbir zaman iyi olmamıştı.

Bazı iddialara göre kardeşinin karısına aşıktı.

Onun "kadınları "hakkında kimse çok açık bir bilgiye sahip değildi zaten.

Adı bilinen bir tek sevgilisi olmuştu, o da bir baronesti ve sonunda aralarındaki sınıf farklarından dolayı ayrılmışlardı.

Ve, bir "ölümsüz aşkı" vardı.

Kimsenin kim olduğunu bilemediği esrarengiz bir kadın.

Büyük bir ihtimalle birisinin karısı.

Onu gerçekten sevmişti.

Ona "ölümsüz aşkıma" diye başlayan mektuplar yazmıştı.

Onun için besteler yapmıştı.

Ve, adını bir tek kez bile söylememişti.

Hiç kimse, hiçbir dost, hiçbir akraba, hiçbir sırdaş, ondan sevdiği kadının adını duymamıştı.

Söylememişti.

Sağırlığı gibi mutlak bir ketumiyeti vardı.

"Tanrı onun kulağına bağırmıştı."

Çok güçlü bir sesle bağırmış olmalı ki o her şeyiyle kimseye benzemeyen birine dönüşmüştü.

Bazen onun deli olduğunu bile düşünüyorlardı.

Hayatının son iki yılında yaptığı besteler, "son kuartetler" adını taşıyan müzik parçaları öylesine kuvvetli ve şaşırtıcıydı ki birçok müzisyen onların sırrını bugün bile çözememişti.

Nasıl çalınması gerektiğini bile anlayamıyorlardı.

Başka hiç kimsenin yaptığı müziğe benzemediği gibi Beethoven’ın kendi müziğine bile benzemiyordu o parçalar.

Bir öğrencisi, o müzik parçaları için, "onları çalmak çok zor" demişti, "öyle ani ve beklenmedik sürprizlerle dolu ki, bir trajediden bir sevince, ağırbaşlılıktan komediye, acıdan neşeye aniden geçebiliyor."

Sanki bildiği bütün duyguları, kafasındaki sessizliğin içinde duyduğu bazı seslere dönüştürüp, bulduğu bu seslerle yaşadığı duyguların tümünü bu son parçalarına aktarmıştı.

Bazen bundan yakınıyordu.

"Benim sessizliğe ihtiyacım var ama kafam seslerle dolu. Hiç susmuyorlar. Ancak yazdığımda biraz rahatlıyorum. Tanrı bana müzik yaratabilen bir akıl verdi. Sonra ne yaptı? Herkesin sevdiği müziğimden zevk almama izin vermedi. Kendi yaptığım müziği duyamıyorum. Tanrı bu mu? Bu mu dost?"

Ama bazen de kimsenin duymadığı, sadece onun sağır kulaklarına ulaşan o tanrısal sesten mutlu oluyordu.

"Havadaki titreşimler Tanrı’nın nefesidir. Biz müzisyenler tanrıya yakın insanlarız. Onun sesini duyarız, onun dudaklarını okuruz. Onun ismini söyleyen Tanrı’nın çocuğunu dünyaya getiririz. Müzisyenler böyle insanlardır işte. Ve eğer böyle değilsek, hiçbir şey değilizdir."

Tanrı’nın dudaklarını okuyan, Tanrı’nın nefesini duyan, o nefesten gerçekten tanrısal müzikler yaratan bu huysuz ve sağır adam insanlarla, onların mutluklarıyla ve siyasetle de ilgileniyordu.

Eşitliğin ve mutluluğun olduğu bir dünya hayal ediyordu.

Napolyon’dan çok ümitlenmiş, onun Avrupa’ya özgürlük getireceğini düşünmüş, ona adadığı besteler yapmıştı.

Ama Napolyon’un kendisini "imparator" ilan etmesiyle büyük bir hayalkırıklığına uğrayıp öfkelenmişti.

Fikirlerini sürekli olarak yazdığı defterine şöyle yazmıştı.

" Ne yazık ki müzik sanatından anladığım kadar savaş sanatından anlamıyorum. Napolyon’u yenebilirdim."

Mutsuz ve huzursuzdu, "sanatçılar huzursuz insanlardır" diyordu ama o sanatçıların en huzursuz olanlarından biriydi.

Çok haklı nedenleri vardı.

Bir tek gün bile sevdiği kadınla rahatça birlikte olamamıştı.

Bir kadınla yaşayamamıştı.

Aşık olduğu kadının adını bile söyleyememişti.

En güzel sesleri yaratırken, en basit sesleri bile duyamamıştı.

Herkesin bildiği o hikaye bir insanın içinde mutlulukla mutsuzluğun nasıl birbirine karışabileceğini gösteriyordu zaten.

Dokuzuncu Senfoni’yi ilk kez çaldırdığında bütün salon ayağa fırlayarak onu çılgınca alkışlamaya başlamıştı.

Ama o alkışları duymuyordu.

Müzisyenlerden biri tutup onu seyircilere çevirmişti.

Onların nasıl alkışladığını, başarısını gördüğünde ağlamaya başlamıştı.

Tanrı onu "seslerin efendisi" olarak yaratmıştı.

Ve, sonra ondan sesleri duyma gücünü almıştı.

Hangimiz böyle bir kaderi isteriz?

Dünyanın en güzel müziklerini yaratma yeteneği karşılığında, o müzikleri duyma yeteneğini tümüyle kaybetmeyi bize önerseler, kaçımız bunu kabul ederiz?

Ve, Tanrı "kendi nefesini" herkesten daha iyi duyacak yeteneği bağışlayacak kadar sevdiği birini neden sağırlaştırır?

Beşinci Senfoni’de "kaderin kapıyı" çaldığı bölüm büyük vuruşlarla başlar.

Beethoven kaderin kapıyı nasıl çaldığını duymuştu çünkü.

Hem büyük bir müjdeyi hem de uğursuz bir haberi vermek için kader onun kapısını iki kere çalmış, ikinde de gerçekten güçlü darbelerle geldiğini haber vermişti.

Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük müzisyeniydi.

Ve o sağırdı.

Yazdığı o "son kuartetler"de olduğu gibi, kaderin de ne zaman ritmini değiştireceği belli olmuyordu.

Yağmurlu bir mart akşamında öldü.

Elli yedi yaşındaydı.

Ölmeden bir dakika önce bir büyük bir yıldırım düştü.

Ölüm döşeğinde gözlerini açıp ışığa baktıktan sonra yumruğunu kaldırdı.

Bir an öyle durduktan sonra kolu düştü, soluğu tükendi.

Sıkılı bir yumrukla ayrıldı hayattan.

Öfkeyle.

Tanrı’nın en büyük ödülüne ve en büyük cezasına bir arada sahip biri olarak.
Yazının devamı...

Büyük unutuş

14 Ocak 2007
Arınmak için yalnızlığa ihtiyacımız var.

Ve, öyle mükemmel bir yalnızlığa insan ancak başka bir insanla bütünleşerek, başka bir insanla kaynaşarak, başka bir insanın dokunuşuyla hayatı unutarak, bir başka insanın verdiği eşsiz hazla "ölerek" ulaşabilir.

Ölümün, el değmemiş berraklığına sevişmeden başka hiçbir yerde kavuşamaz insan.


Bazen, belki de ölümden korkmamalıyız diye düşünüyorum.

Bütün duygularımız, düşüncelerimiz, varlığımız ile tutunduğumuz, sonsuz bir ihtirasla ilanihaye parçası olmak istediğimiz, tüm sevdiklerimizin içinde kaldığı hayattan kopartılacağımız o anda hissedeceğimizi farz ettiğimiz acının dehşeti, yaşadığımız her saniyeye damgasını basıyor.

O kopma anı ürpertiyor bizi.

Belki de o "an" sandığımız gibi bir şey değildir.

Belki de ölüm bir zevk anıdır.

Belki de, bildiğimiz duyguların hepsinin, bir cam kırığından geçen güneş ışıkları gibi tek bir anın içinde birleşip mutlak bir hazza döndüğü andır o.

Yaşarken, ölüme geçiş anına benzeyen iki andan sürekli geçiyoruz.

Birisi uyku.

Kendi karanlığımızın içine saklanarak hayattan ayrıldığımız uyku anı huzurla dolu, en sıkıntılı zamanlarımızda bile özlediğimiz bir sığınak hepimiz için.

Diğeri ise, benzersiz bir arzuyla kendi ruhumuzu bir kağıt parçası gibi bedenimizin ateşlerine tutup yaktığımız, o ruhun derinlerinde sakladığı ne varsa; en vahşi oyunlardan zevk alan şiddet dolu canavarların, o ana kadar biriktirdiğimiz inanışların hepsini aç bir kaplan gibi tüylerini ışıldatarak parçalayan alevli ihtirasların, başka zamanlarda soğukkanlı yüz çizgilerimizin arkasında sakladığımız sabit bakışlı deliliklerin, bir kadınla bir erkek arasına konmuş bütün yasakları tutkuyla parçalayan kural tanımaz azgınlıkların, en korkunç tehlikeleri bile arzunun kavurucu ışığında bir eğlence gibi gören saldırganlıkların yıldız yağmurları gibi döküldüğü yataklarda yaşadığımız sevişmenin zirvesinden kendimizi içine bıraktığımız o karanlık yangına düşerken hissettiğimiz haz dolu yok oluş.

Yarattığı o hücrelerimize kadar işleyen sarsıntı ve uykudan daha derin karanlığıyla ölüme daha çok benzeyeni herhalde sevişme.

Zaten birçok dilde de o muhteşem ana "küçük ölüm" deniyor.

Hayatın bütün dertleriyle, acılarıyla ve o bitmez tükenmez ölüm korkusuyla baş edebilen tek duygu da bu sevişme isteği; saatlerini, bazen günlerini içinde geçirdiğin, duvarları, siyah kar taneleri gibi her biri her seferinde aynı el değmemiş saflıkla hissedilen arzulardan örülmüş o sihirli sonsuzluk mağarası.

Bütün tasaların, kederlerin, acıların, korkuların kor ateşten bir nehre düşmüş çelik parçaları gibi eriyip hazza dönüştüğü kutsal vakit.

Aynı ölüm gibi büyük bir unutuş...

Her şeyi unuturuz.

Her şeyi...

Unutmayı özlediğiniz, unutabilmek için tanrıya yakardığınız ne varsa unutabilirsiniz.

Şehvet, diğer bütün duyguları yok eder.

Bütün düşünceleri yok eder.

Bildiğiniz her şeyi yok eder.

Sizi yok eder.

Kızıl bir sisin içinde kaybolur gidersiniz.

Ölüm gibi...

Tek farkı, geri dönersiniz...

Ama mümkün olsa dönmemeyi, orada, kendi teriyle yaldızlanmış bir başka bedenin içinde kalmayı tercih edersiniz çünkü hayatın hiçbir anı size daha büyük bir haz vaat etmez.

Neden tanrı böylesine eşsiz bir hazzı hayatın içine kattı?

Çoğalmamız için mi?

Daha azı için de yapardık bunu, iyi bir yemek kadar zevk verseydi de sevişirdik.

Neden ölümle yarışacak kadar kuvvetli bir isteği ve unutuşu yerleştirdi içimize?

Niye hayatın içine "ölüme" benzer bir kayboluşu serpiştirdi?

Belki de yeni bir canlıyı yarattığımız, hayatın kaynağı olduğumuz an, ölümü de gördüğümüz, ölümle kucaklaştığımız, yaratmakla yok olmanın aynı hazdan beslendiğini hissettiğimiz andır.

Ve, belki de biz bunu bilmiyoruzdur.

Belki de defalarca ölerek, defalarca hayattan koparak, o mutlak ve hepsinden daha zevkli kopuşa hazırlıyoruz kendimizi.

Bunu bilemeyiz.

Bize kimse anlatmadı.

Anlatabilecek kimse de yok.

Sadece ölümden korkuyoruz.

Ama sevişmekten de korkuyoruz.

Bütün kutsal kitaplar, bütün ahlak sistemleri, sevişmelerimizi dizginlemeye, onları kafeslere kapatıp evcilleştirmeye, canavarlarımızı küçük kedi yavrularına çevirmeye uğraşıyorlar.

Yüzyıllardır sevişmeleri "sadakatten" yapılmış hapishanelere kapatan, sevişmeyi "ihanetle" özdeşleştiren, asıl büyük "unutuşu" sağlayan dizginsiz vahşi koşuları, sınırları belirlenmiş sakin otlaklardaki yumuşak yürüyüşlere çevirmeye çalışan biz değil miyiz?

Hazza giden yolları teker teker biz kapatmadık mı?

Herkesin, aynı sıradanlıkla, birbirine benzer biçimde sevişmesi gerektiğini neredeyse bir inanç haline biz getirmedik mi?

Sevişmelerden konuşmaktan bile korkmuyor muyuz?

Kadınları, "namusla" sevişme ikilemine biz sokmadık mı?

Bir kadının bizim kurallarımız dışında hazzı aramasını "ahlaksızlık" ilan eden biz değil miyiz?

Yeryüzünün bütün dindarları "sevişmeden" söz edilmesini bile tahammül edilemez bir günah olarak görmüyorlar mı?

Tanrı, sevişmeyi onlara en büyük "imtihan" alanı seçmişken, onlar bu imtihanı içlerinde var olan arzularla yüzleşerek ve bu arzunun üstesinden gelerek kazanmak yerine, bu arzuyu tümüyle yok sayarak, reddederek, kendi doğasını inkar ederek kazanmaya çabalamıyor mu?

En fazla yalan sevişmeler konusunda söylenmiyor mu?

Herkes en kuvvetli duyguları sevişme konusunda hissederken, birçoğumuz böyle bir duygusu hiç yokmuş gibi davranmıyor mu?

Biliyor musunuz, belki de ölümden bu kadar çok korkmamızın nedeni, kendi şehvetimizi doğallıkla yaşamamıza koyduğumuz engeller, "küçük ölümlerle" gerçek ölüme alışma olanaklarımızı azaltan yasaklarımızdır.

Hayattan da belki bu yüzden böylesine korkuyoruz.

Ölümle hayatın birbirine değdiği o muhteşem anın sınırlarını daralttıkça ikisini birbirinden koparıyor ve ikisinden de korkuyoruz.

Tek kurtarıcımız edebiyat.

Sadece orada sevişmeleri, bütün insanların bu ortak "günahını" açıkça görebiliyor, onun doğallığını, bir insanın bir başka insana dokunarak nasıl değiştiğini, bu müthiş değişimin yarattığı sarsıntıları, zavallı bir canlı olmanın çaresiz güçsüzlüğünden nasıl kurtulduğunu, nasıl mitolojik bir tanrıya ya da tanrıçaya dönüştüğünü, hayatın ve ölümün kaynağındaki o kutsal ırmakta yıkanarak nasıl kendinden, geçmişinden, korkularından arındığını, bir bedenden bir bedene hayatın ve ölümün dokunuşlarla, öpüşmelerle, sarılışlarla nasıl aktığını, kadınların ölüme ve hayata aynı anda dokundukları o muhteşem anda nasıl çığlıklarla yağmurlara, bulutlara karıştığını, en şiddetli birleşmelerde bile isteğin saflığından doğan o masumiyetin insanları nasıl vahşetleriyle masumlaştırdığını okuyoruz.

Kadınların, başka hiçbir zaman, başka hiçbir yerde söyleyemeyecekleri sözcükleri fısıldayan dudakları, onların içlerinde bir başka canlı gibi taşıdıkları dişiliklerini ılık ve telaşlı soluklarıyla nasıl yeniden doğuruyor, terli saç dipleri, istekle gerilen bereketli kasıkları, kapanan gözleriyle ölümün büyük unutuşuna dokunarak, nasıl yeni bir hayata ancak "küçük ölümle" ölerek can veriyor; bunu bize, sevişmenin bir şelaleden akan nilüferleri andıran gizemli estetiğiyle başka ne anlatabilir?

Sevişirken insanın en masum, en doğal, en içten haline kavuştuğunu, kıvranan, kıpırdanan, savrulan bedeniyle, içinde yıldız çiçekleri taşıyan bir tohum gibi yırtılıp en derininde saklı olan tanrısal varlığı ortaya çıkardığını, bütün kirli duygularıyla düşüncelerinden ancak burada kurtulduğuna başka nasıl ikna olabiliriz?

Kalabalıklar kirletir insanı.

Arınmak için yalnızlığa ihtiyacımız var.

Ve, öyle mükemmel bir yalnızlığa insan ancak başka bir insanla bütünleşerek, başka bir insanla kaynaşarak, başka bir insanın dokunuşuyla hayatı unutarak, bir başka insanın verdiği eşsiz hazla "ölerek" ulaşabilir.

Ölümün, el değmemiş berraklığına sevişmeden başka hiçbir yerde kavuşamaz insan.

Hayat, ne bulursa içine alan çamurlu bir nehir gibi akar, yaşayan herkese o nehrin sularından bir şeyler bulaşır, biraz çamurlanırız hepimiz.

Ölüm temizdir.

Ölmeden ölmenin mümkün olduğu tek yer ise şehvetimizdir.

İnsanoğlunun en çok utandığı ve en çok korktuğu duygusu.

Ölümü gördüğümüzde hayatta önemli olan her şey önemini kaybeder.

Belki şehvetten de bunun için korkuyoruz.

Hayatın önemli olması gerektiğine inandığımız bütün tuhaflıklarını önemsizleştirdiği için.

Savaşların, cinayetlerin, iktidar kavgalarının, servetlerin ne önemi var bir insan şehvetin perilerle, yıldızlarla, denizkızlarıyla, canavarlarla, sihirli ormanlarla, şarkı söyleyen ağaçlarla dolu esrarengiz dünyasına daldığında.

"Küçük ölüme" doğru yola çıktığınızda, dokunduğunuz bedenin her kıvrımında bir başka macera, bir başka tehlike, bir başka ürperti hissederek, sıcak kumlara gömülüp her kımıldanışta kendinizden başka biri olarak daha derinlere dalarak, bütün evrenin kara bir deliğe doğru kayıp tek bir ışığa, tek bir parlak yıldıza dönüştüğünü görerek kendi ölümünüze yaklaştığınızda, sizin için, içinde bütün evreni taşıyan o tek ve parlak yıldızdan daha önemli ne olabilir?

Sonra o an gelir.

O tek ışığa değersiniz.

Değdiğiniz bütün bir evrendir.

Ve, onun, parıltısıyla sizi sonsuz bir karanlık gibi emip içine alan evrenin parçası olursunuz.

Ölürsünüz o anda.

Ölüm, evrenle bütünleşmektir.

Sevişmek de, aynen ölüm gibi, bir insanla değil bütün bir evrenle bütünleşmektir, onun için öylesine karanlık, öylesine yakıcı, öylesine sonsuz, öylesine tanrısaldır.

Sonra sizi o yıldıza götüren, sizi evrenin bir parçası yapan bedene sarılıp yattığınızda hissettiğiniz yorgunluk bedenin yorgunluğu değildir, hissettiğiniz, sınırsız bir evreni kendi içine alan ruhunuzun yaşadığı büyük serüvenin geride bıraktığı muhteşem yorgunluğudur.

Yeni doğmuş bir bebek gibi yeniden dönersiniz hayata.

Ölmüş ve doğmuşsunuzdur.

Defalarca biçim değiştirmişsinizdir.

Ruhunuz, titremelerle, inlemelerle sürekli olarak kendinden soyunmuş, bedeniniz gibi çırılçıplak kalana kadar çeşitli menzillerden geçmiş, her menzilde başka bir kılıkta, başka bir renkte görünmüş, kah şefkatli, kah sevecen, kah vahşi, kah canavar, kah köle, kah zalim olmuş, sonunda ölümün saflığına kavuşmuştur.

Büyük bir maceradır sevişmek.

Bedenin önce, ruhun sonra soyunduğu ve birlikte koştukları, sonunda birlikte yok oldukları bir macera.

Bir yıldız yolculuğu.

Bir ölüm.

Zaman kaybolmuştur.

Bütün biçimler kaybolmuştur.

Her şeye biraz şaşkınlıkla, yeniden tanımaya çalışarak bakarsınız.

Hayat titrek adımlarla geri döner.

Sizde, tüm evreni tek bir yıldıza çevirip, ona dokunmuş birinin huzurlu ve sakin mutluluğu vardır.

Ölümden korkmazsınız o anda.

Hiçbir şeyden korkmazsınız.

Küçük sızılarla bedeninizle ruhunuz yeniden birbiriyle buluşur, birbirinin içine yerleşir.

Bütün vahşetiniz, şiddetiniz, canavarlarınız, perileriniz yeniden kendi kuytuluklarına çekilirler.

Derin bir sessizlik kaplar içinizi.

Bir anlığına kendi sesinizi bile kaybedersiniz.

Sonra sesler duyulur yeniden.

Bunlar bildiğiniz, tanıdığınız, her gün birlikte olduğunuz seslerdir.

Hayata dönmeye başlamışsınızdır.

O "küçük ölümün" memnuniyetini hálá hatırlar, hayatı biraz küçümsersiniz.

Derin, hoşnut bir nefes alırsınız.

Yanınıza döner bu yolculuğa çıkarken size yol arkadaşlığı yapana minnetle bakarsınız.

Ruhlarınızın giyinmeye başladığını tuhaf bir acıyla hissedersiniz.

Biraz sonra bedenleriniz de kapanacaktır.

İki ayrı insana dönüşeceksinizdir.

Bu her zaman şaşırtıcı ve biraz acıklıdır.

Yeniden kapanan ruhunuzda ve bedeninizde ise sizinle birlikte bütünleşip, sizinle birlikte parçalanan evrenin yarattığı sızılı bir hazzın izleri durmaktadır hálá.

Belki de ölüm işte böyle bir şeydir.

Bütün kainatın içinde toplandığı bir yıldıza dokunmak, mutlak ve sonsuz bir haz duyarak o yıldızın parçası olmaktır.

Belki de güzel bir şeydir ölüm.

"Küçük ölüm" böylesine muhteşem olduğuna göre...

O belki de daha muhteşemdir...
Yazının devamı...

Yiğitlik ve akılsızlık...

7 Ocak 2007
Çünkü hálá eski "savaş" döneminin alışkanlıklarını sürdürmek, savaştan para kazanmak, yoksulları öldürerek iktidarda kalmak isteyenler var.

Bunu yapmaları imkansız.

Ama bazıları "imkansızın" imkansızlığını ancak

ölerek ve öldürerek öğrenebiliyor.

Bir süre daha bazı insanlar ölecek.


Bir Yunan kralı ünlü filozofa sormuş: - Akıl mı önemlidir yoksa yiğitlik mi? - Akıl olsaydı, demiş filozof, yiğitliğe gerek kalır mıydı?

İnsanlığa, filozofun bilgeliğiyle baktığımızda bir yiğitlikler tarihi kadar budalalıklar tarihi de görürüz.

Geçmiş, savaşlarla dolu.

İnsanlar sürekli birbirlerini öldürmüşler.

Irklara ayrılmışlar, öldürmüşler.

Dinlere ayrılmışlar, öldürmüşler.

Yetmemiş, mezheplere ayrılmışlar, öldürmüşler.

Sonra da "şanlı tarihlerine altın harflerle" yiğitçe öldürdük diye yazmışlar.

Sonsuz bir uzayın ücra bir köşesinde dönüp duran önemsiz bir gezegendeki canlılar neden birbirlerini öldürüyorlar?

Niye böyle bir nefret hissediyorlar birbirlerine karşı?

Niye bu kadar yiğit ve niye bu kadar akılsızlar?

Bunun bir nedeni olmalı.

İlk akla gelen, yaşayabilmek için öldürdükleri.

Beslenebilmek için toprağa ihtiyaçları var, toprak olmayınca aç kalıyorlar, bu yüzden toprakları uğruna savaşıyorlar.

Küçük kabile savaşları için akla yakın bir neden.

Ama avuç içi kadar bir bölgede yaşayan Makedonların, Büyük İskender komutasında Hindistan’dan Mısır’a kadar yayılmasını tam açıklamıyor.

Makedonlar Hindistan’a gitmeden de beslenebilirlerdi.

Hatta, o kadar erkek uzağa gitmeyeceği, ülkede daha fazla çalışabileceği için belki daha iyi olurdu durumları.

Aynı şekilde Atilla’nın Avrupa’ya kadar yayılmasının da nedeni "beslenebilmek" olamaz.

İngiliz İmparatorluğu’nu, Osmanlı İmparatorluğu’nu, Çin İmparatorluğu’nu da bu sebebi ileri sürerek açıklayamayız.

İlk neden "beslenmekti" ama daha sonra başka nedenler çıktı diyebiliriz.

Sadece beslenmek değil, daha zengin yaşamak istediler.

Eh, yiğitlik ve aptallık gibi açgözlülük de insanoğlunun özelliklerinden.

Daha zengin olabilmek için binlerce kilometre uzaklara gidip savaştılar.

Bu da bir neden.

Ama gene de tam açıklamaya yetmiyor.

Çünkü başka ülkeleri istila eden bu imparatorlukların halkları "zengin" yaşamadılar.

İngiltere’de imparatorluğun en görkemli döneminde on iki yaşındaki çocuklar madenlerde çalıştırıldı. Osmanlı, Viyana kapılarına dayandığında Anadolu yoksulların açlıktan kırıldığı bir mezbelelikti.

Savaş, savaşan halkları zengin etmedi.

Bazılarını zengin etti.

"Bazıları" zengin olsun diye neden binlerce insan gidip öldü?

Onlar "bazıları" zengin olsun diye değil, "bayrakları" için yiğitçe savaşıp öldü.

Ama o bayraklar için ölenler her zaman yoksullardı.

Zenginlik için, asla zengin olamayacak olanlar öldü.

Onlar "bayrakları" için öldüklerini sanıyorlardı ama onlardan her biri vurulduğunda malikanesinde oturan birinin kasasına biraz daha para giriyordu.

Ölüme gidenler, bu gerçeği nasıl göremediler?

Neden her savaşta bazılarının "yiğitçe" öldüğünü, bazılarının da "yiğitçe" zengin olduğunu anlayamadılar?

Nasıl oldu da aynı "bayrağın" hem zenginleri hem de ölen yoksulları temsil ettiğini ve o bayrak için sadece yoksulların öldüğünü fark edemediler?

Neden bazı insanlar, bazı insanları zengin etmek için öldü?

Bunun da bir açıklaması var.

Toplumların gelişebilmesi, bulundukları yerden bir üst düzeye sıçrayabilmesi için paranın "bazılarının" elinde toplanması, o "bazılarının" o paralarla yatırım yapıp ülkeye yeni üretim alanları açması gerekiyordu.

Gelişebilmek için bu "haksızlığa" ihtiyaç vardı.

Bu haksızlık "ölecek olanlara" açıkça söylenemeyeceği için onlara "bayrak" için öldükleri söylendi.

Peki, bu da anlaşılabilir.

Yiğitlik, akılsızlık, açgözlülük gibi "eşitsizlik ve haksızlık" da insanoğlunun özelliklerinden.

Ama burada tarihin hálá çözülemeyen sırlarından biri yatıyor.

Neden İngiltere ve Fransa, başka ülkelerden elde ettikleri paralarla yeni üretim biçimleri keşfedip, yatırımlar yaparak geliştiler de Osmanlılar, Ruslar, Çinliler büyük imparatorluklarına rağmen aynı gelişmeyi gösteremeyip battılar?

Bunu da, Fransa ve İngiltere’nin kuvvetli derebeyliklerine sahip olmasına, kralın hiçbir zaman muhalefetsiz, mutlak bir güce kavuşamadığına, bu nedenle her kararın tartışılmasına, diğerlerinin ise "mutlak" iktidar yüzünden daha tartışmasız bir ortamda ve daha çok hataya açık bir yönetime sahip olduklarını söyleyerek açıklamaya çalışalım.

Peki, İngiltere ve Fransa gibi ülkeler, zenginleştikleri, yatırım yapacak paraları bulup yeni yatırımlarla geliştikleri halde neden savaşmayı sürdürdüler?

Yeni malları üretmek için başka ülkelerdeki hammaddelere ve ürettikleri malları satacak "pazarlara" ihtiyaçları vardı.

Sadece zengin olmak değil, çok zengin olmak ve dünyanın hakimiyetini ele geçirmek istiyorlardı.

Bu da anlaşılabilir.

Yiğitlik, akılsızlık, açgözlülük, haksızlık gibi iktidar düşkünlüğü de insanoğlunun özelliklerinden.

Küçücük bir gezegenin üstünde "en zengin ve en güçlü olmak" için insanlar gruplara ayrılıp birbirlerini öldürmüşler.

Binlerle, yüz binlerle, milyonlarla öldürmüşler.

Yiğitçe ve akılsızca öldürüp ölmüşler.

Ve, Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru tarihin en büyük kırılma noktalarından biri gerçekleşmiş.

Rusya, "yoksulların" cumhuriyetini kurmuş.

"Zenginler" için ölen işçilerin artık birleşip dünyanın denetimini ele geçirmesi gerektiğini söylemiş.

Aynı bayrağın hem yoksulu hem zengini temsil edemeyeceğini söyleyen anlayışın devletleşmesi, dengeleri ve anlayışları temelinden sarsmış.

Ama "yoksulların" cumhuriyeti, "Bütün işçiler birleşin" dediğini unutup zenginlerin kendi aralarındaki son kapışması olan İkinci Dünya Savaşı’nda zenginlerin bir kısmıyla zenginlerin diğer kısmına karşı dövüşmüş.

Yoksul-zengin koalisyonu, sadece zenginlerden oluşan koalisyonu yenmiş.

Ve, o savaştan sonra dünya ikiye ayrılmış.

Yoksulların iktidarda olması gerektiğini söyleyenlerle, zenginlerin iktidarda olması gerektiğini söyleyenler...

Korkunç bir rekabet başlamış.

Ama burada tarihin karanlık sırlarından biri daha doğmuş.

Yoksulların cumhuriyetinde iktidar yoksullara geçmemiş, "Yoksulları temsil ettiğini söyleyen" diktatörler iktidarı ele geçirmiş.

Neden yoksullar iktidarı diktatörlere kaptırmış?

Bunun da bir açıklaması var.

Zenginlerin devletlerine karşı savaşırken, yoksullar "kendi aralarından zenginlere imrenen hainler çıkmasını önlemek için" diktatörlük kurmak zorunda kalmışlar.

"Açgözlülüğü" engelleyebilmek için sertlik gerekmiş.

Açgözlülük hakkı sadece diktatörlere tanınmış.

Bu da anlaşılabilir.

Yiğitlik, akılsızlık, açgözlülük, haksızlık, iktidar düşkünlüğü gibi ihanet de insanlara ait bir özellik.

Uygulama değişik olmuş ama "yoksullar birleşmeli" fikri bir kampın resmi ideolojisi olmayı sürdürmüş.

İki ayrı fikir dünyayı paylaşmış.

Neredeyse dünyanın her yerinde bir "soğuk savaş" sürmeye başlamış.

Ellerindeki paraları, birbirlerini yenebilmek için birbirinden daha dehşet verici silahlar yapabilmek için harcamaya koyulmuşlar.

Depolarda nükleer bombalar birikmiş.

Sonunda birbirlerini yeryüzünde yenemeyeceklerini anlamışlar.

Savaş için yeni bir alan bulmak gerekmiş.

Ve, uzaya açılmışlar.

Uzay rekabeti başlamış.

İşte orada hiç beklenmeyen bir şey olmuş.

Uzay savaşını sürdürebilmek için dikkatlerini, enerjilerini, paralarını yeni keşifler için harcamaya başlayınca, tarihin o zamana dek görmediği ölçüde bir yaratıcılık ortaya çıkmış, birbiri ardına yeni aletler icat edilmiş.

Uzay savaşı için bulunan aletler dünyada kullanılmaya başlanmış.

Uzaya çıkmak, insanoğlunun tarihindeki en büyük dönüm noktası olmuş.

Bilgisayarlar, lazerler, robotlar devreye girmiş.

Fabrikalarda yoksulları çalıştırmaya gerek kalmamış.

Çünkü artık yoksulların yerine robotlar çalışıyormuş.

Ve, robotlar insanlardan çok daha kaliteli malları, çok daha fazla miktarda üretiyormuş.

Yoksul işçilere gerek kalmayınca, "yoksul işçilerin cumhuriyeti" çökmüş.

Dünyaya tek bir "üretim biçimi" egemen olmuş.

Robotlar ve bilgisayarlar her yana yayılmış.

Bol miktarda, kaliteli mal üretilince bunları alacak çok sayıda insana ihtiyaç duyulmuş.

Bilgisayarları, robotları kullanacak insanlar yetiştirmek gerekmiş.

Bu tür insanlar ancak "barış" ortamlarında, silah yerine eğitime para harcanarak yetiştirildiğinden, ilk kez insanın açgözlülüğüne, daha zengin, daha güçlü yaşama isteğine "barış" uygun düşmüş.

"Küreselleşme" denilen yeni bir anlayış belirmiş.

O güne dek savaş meydanlarında öldürülen "insanlar" yerine, bilgisayar dükkanlarında alışveriş yapacak insanlara ihtiyaç duyulmuş.

Barış ve insan önem kazanmış.

Beş bin yıllık "savaş" dönemi bitmiş, "barış" dönemi başlamış.

Bu da anlaşılabilir bir şey.

Çünkü akılsızlık kadar, akıl da insanın özelliklerinden.

İşte şimdi biz tam da bu noktadayız.

Artık büyük savaşlar bitti.

Peki, neden hálá bazı bölgelerde savaş sürüyor?

Çünkü hálá eski "savaş" döneminin alışkanlıklarını sürdürmek, savaştan para kazanmak, yoksulları öldürerek iktidarda kalmak isteyenler var.

Bunu yapmaları imkansız.

Ama bazıları "imkansızın" imkansızlığını ancak ölerek ve öldürerek öğrenebiliyor.

Bir süre daha bazı insanlar ölecek.

Neden öldüklerini bilmeyecekler, ölümleri için "yiğitçe" nedenler bulacaklar.

Ve, yiğitçe ölüme gidecekler.

Bazılarımız da bilge filozofu hatırlayacak.

"Akıl olsaydı yiğitliğe gerek kalır mıydı?"

Yazının devamı...