"Ahmet Altan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Altan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ahmet Altan

Tavan arasında

24 Haziran 2007
Belki de bu sayede yalnızlıktan hiç korkmadım.

Eline bir kitap alırsın ve birdenkalabalıklaşıverir etrafın.

İşte şimdi yine buradayım.

Kitap kokan bu tavan arasında.

Çocukluğumun kitapları arasında.

Aralarından bir tanesiniçektim.

Küçük tahta merdivenden tavan arasına çıktım.

Ancak çatının sivrilerek yükseldiği orta kısmında ayakta durulabilen bu epeyce dar "sığınak" günün sıcaklığını emerek ısınmıştı, Çamlıca taraflarından esen kuzey rüzgarlarını alan küçük pencereyi açtım.

Duvar kenarlarına yerleştirilmiş raflardaki kitaplara bakabilmek için ya diz çökmek ya da yere uzanmak gerekiyordu.

Sıcak tahtalara uzandım, başımı, yere dayadığım dirseğime koydum, kitapları seyretmeye başladım.

Eski kitaplar.

Çoğunu sahaflardan aldığım, başka ellerden, başka zihinlerden, oralarda izler bırakarak geçtikten sonra bana gelmiş kitaplar.

Hepsinin bir yazılış macerası olduğu gibi bir de okunuş macerası var.

Onları yazanların yazarkenki ruh hallerini merak ettiğim gibi okuyanların da hangi şartlarda, hangi duygularla okuduklarını merak ederim.

Ruhlarında nasıl izler bıraktığını...

Okudukları, akıllarına yer etmiş cümleleri ne zaman, nasıl hatırladıklarını, hangi konuşmalarda, fikirlerini, duygularını daha açık ifade edebilmek için o satırları tekrar ettiklerini...

Tek bir kitabın içinde bile yazanıyla, yazılanıyla, okuyanıyla ne çok insan, ne çok macera gizli.

Sararmış kağıt kokuyor.

Bir zaman sonra insanların hayatından kağıdın çıkacağını bilmek, itiraf etmeliyim ki, içimi acıtıyor.

Kağıdı seviyorum çünkü.

Hışırtısını, kokusunu, dokunuşunu, o sayfaları çevirmeyi, bir kitabı elimde taşımayı, okuduğum bir satır hakkında düşünmek için bazen kitabı açık bir şekilde yanıma koyup ona bakmayı.

Öyle uzun zamanlar geçirdim ki onlarla.

"Saf ve temiz" bir ilişkiydi bizimki.

Çocukken onlardan bir şeyler öğrenmek için okumadım, sadece sevdiğim, zevk aldığım, defalarca defalarca başka hayatların içine girip onları yaşamaktan heyecanlandığım için okudum.

Zaten beni okullardan bunun için attılar.

Bana bir şeyler "öğreten" kitaplara ısınamadığım için.

İyi bir kitap, benim için, bana hayatı unutturup yeni bir hayat yaratan kitaptı.

O kadar çok heyecan, o kadar çok hayat, o kadar çok macera yaşadım ki... Korsan oldum, asker oldum, casus oldum, kumarbaz oldum, gemici oldum, kont oldum, mahkum oldum, sürgün oldum, kaçak oldum, işçi oldum, bilgin oldum, seyyah oldum... Dünyada gezmediğim yer, görmediğim memleket kalmadı.

Hiç öğrenmeye çalışmadan, sadece zevk alarak öğrendim.

Teşvikiye’deki evin arka tarafındaki loş odada yatağıma uzanır, ayaklarımı kalorifere dayar, maceraların arasında kaybolur giderdim.

Kitaplar beni hayatın hoyratlığından, kabalığından korurlardı.

Yalnızlıktan da...

Belki de bu sayede yalnızlıktan hiç korkmadım.

Eline bir kitap alırsın ve birden kalabalıklaşıverir etrafın.

İşte şimdi yine buradayım.

Kitap kokan bu tavan arasında.

Çocukluğumun kitapları arasında.

Aralarından bir tanesini çektim.

Andre Gide’in Denemeler’i, 1955 yılında basılmış, Suut Kemal Yetkin çevirmiş.

Bir denemesinde Oscar Wilde’la nasıl tanıştığını anlatıyor.

Oradakilerin çoğunu hatırlıyorum.

Ama on iki yaşlarındayken okuduğum bu denemede gözümden kaçan bir paragraf buldum.

Tanıştıkları ilk gece diğer iki arkadaşlarıyla birlikte yemek yemişler, Wilde her zaman olduğu gibi bütün yemek boyunca konuşup, hemen orada aklından yazdığı masalları anlatmış.

Yemekten sonra lokantadan çıkıp yürürlerken bir ara Gide’i durdurup yüzüne bakmış:

- Dudaklarınızı beğenmiyorum, demiş, ömründe bir defa olsun yalan söylememiş insanın dudakları gibi düz. Dudaklarınızın eski bir Yunan maskesindeki dudaklar gibi güzel ve kıvrık olması için size yalan söylemeyi öğreteceğim.

Wilde, bunu Gide’e söylüyor, bir romancıya, mesleği, gerçeklerden bile daha çok gerçeğe benzeyen yalanlar uydurmak olan birine.

Onun kendini beğenmiş küstahlığına uygun bir cümle...

Öylesine büyük bir zekası vardı, o kadar güzel anlatıyordu, insanların inançlarını altüst etmekten öylesine büyük bir zevk alıyordu ki beyninin ışıklı ejderhasından etkilenmemesi, saçtığı ışıklar içinde soluklaşan çevresindekileri küçümsememesi, küstahlaşmaması neredeyse imkansızdı.

Karşılaştığı insanlarda hayranlık ve nefret uyandırıyordu, bazen ikisini de aynı anda.

Hiçbir sözcük, hiçbir kavram, hiçbir tabu onu korkutmuyordu, zekası insanların yarattığı sınırların içine sığamayacak kadar coşkulu ve genişti.

"Size yalan söylemeyi öğreteceğim."

Yalan söylemek öğretilebilir mi?

Dürüstlüğün öğretilebileceğini sanıyorum ama yalanın değil.

Biz, hepimiz, yalanı bilerek doğuyoruz bence.

Hemen hemen hepimiz yalan söylüyoruz, en dürüstlerimiz bile, bazen iyi nedenlerle bazen kötü nedenlerle ama daima gerçeği değiştirip, onu "olması gereken" kılığa sokuyoruz.

Çünkü gerçekler "olması gerektiği" gibi değil her zaman.

Başkalarını bırakın, kendimize bile yalan söylediğimiz olmuyor mu?

Kaçımız, gerçeği bütünüyle görüp kabul edebiliyor?

Bir gün dürüst yanımız ayaklansa, ruhumuzu zaptetse ve kendimize söylediğimiz bütün yalanları tek tek yüzümüze vursa...

Ne hissederdik?

Şaşkınlık, kırgınlık, korku, telaş...

Hangimiz bütün duygularımızı açıkça kendimize söylüyoruz?

Hemen hemen hiçbirimiz...

Çünkü gerçeklerin bizim için "gerçek" olabilmesi için onları önce kendimize itiraf etmemiz gerekiyor ve itiraf ettiğimizde bütün gerçeklerin, görüntülerin hatta hayatımızın değişeceğini bilerek itiraf etmek kolay değil.

Birçok yalanı gerçek gibi yaşıyoruz o yüzden.

Yalan, bizim gerçeğimizin bir parçası.

Bu tavan arasında içi yalanlarla dolu kitapların ortasındayım.

Onların yalanları, dışarıdaki gerçeklerden çok daha hoş, çok daha sevimli geliyor bana.

İşin tuhafı şu ki, hayata dair birçok gerçeği ben o yalanlardan öğrendim.

Hatta belki de bu sayede, yalanların arasında bulduğum ipuçlarından gerçeklere ulaşmanın yolunu keşfettim.

Gördüklerimle eğlenmeyi de...

Gide’in Wilde’la ilgili anlattıklarında da bazı yalanlar olabileceğinden kuşkulanıyorum doğrusu.

Andre Gide, kendi eşcinselliğini dönemin şartları gereği saklayarak yaşamaya çalışırken Wilde o tuhaf cesaretiyle bunu çok daha açık yaşayabiliyordu, Fransız yazarın İngiliz yazara duyduğu o büyük ilginin bununla da bir bağlantısı olabileceği geliyor aklıma.

Edebiyatın hamuruna karışmış dedikoduya da biraz değmek istersek eğer, aralarında neler olup bittiğini de merak ettiğimi söyleyebilirim.

Wilde, şaşırtıcı şeyler anlatıyordu Gide’e.

"Heredia’nın evindeydik, beni davetlilerle dolu salonun ortasında bir kenara çekmişti.

- Bir sır... Ama bunu kimseye söylemeyeceğinize söz veriniz... Biliyor musunuz İsa neden annesini sevmezdi?

Bunu alçak sesle, söylemekten utanç duyuyormuş gibi kulağıma fısıldamıştı.

Kısa bir duraklamadan sonra kolumu yakalıyor, geriye çekiyor, sonra kahkahalarla gülerek birden:

- Bakireydi de ondan, diyor."

Jose- Maria Heredia’nın evinde konuşan Oscar Wilde ve Andre Gide...

Acaba o günlerde edebiyat tarihine geçeceklerini biliyorlar mıydı?

Aralarında en büyük acıyı hangisi çekti acaba?

Wilde, sınırsızlığının bedelini utandırıcı mahkemelerde yargılanarak, hapishanelerde yatarak, dostlarının çoğunu kaybederek ödedi.

Gide, politik inançlarından kuşkuya düşerek, bunları açıklayarak ve ağır suçlamalarla aşağılanarak acı çekti.

Bir keresinde bir eleştirmen Wilde için "düşüncelerini daha iyi gizlemek için güzel hikayeler uydurduğunu" yazmış.

Wilde gazetedeki makaleyi okuması için Gide’e uzatıp,

- Bu adamlar sanıyorlar ki, demiş, bütün düşünceler çıplak doğar... Benim ancak hikaye ile düşünebileceğimi bir türlü anlamıyorlar... Heykelci düşüncesini mermere geçirmeyi aramaz, doğrudan doğruya mermerle düşünür.

Zekanın gümüş kalkanları arkasında dokunulmaz görünen Wilde bile bazen yaralanabiliyordu.

Bir seferinde ruhla beden arasındaki ilişkiyi unutulmaz bir biçimde anlatır Gide’e.

" Ruh, bedende ihtiyar olarak doğar... Beden, ruhu gençleştirmek için ihtiyarlar."

Yıllar sonra Cezayir’de yeniden karşılaşmışlar.

İngiltere’de bir davanın ve büyük bir ihtimalle bir mahkumiyetin Wilde’ı beklediğini herkes biliyormuş.

Gide de ona ülkesine dönmemesini söylemiş.

- Londra’ya dönerseniz ne olacak? Nasıl bir tehlikeye atıldığınızı biliyor musunuz?

- İnsan, kendini bekleyen tehlikeyi hiç bilmemelidir... Ne tuhaftır şu benim dostlarım bana tedbir tavsiye ediyorlar... Tedbir. Ben tedbirli olabilir miyim? Bu, gerilemek olur... Ben ise mümkün olduğu kadar ileriye gidebilmeliyim... Ama daha ileriye gidemiyorum... Bir şey olmalı, başka bir şey...

Wilde ertesi gün gemiye binip gitmiş.

Sonrası mahkumiyet ve unutulmaz bir hapishane şiiri.

Yerde yatıyorum.

Elimde 1955 basımı bir kitap.

Gide’in Denemeler’i.

Çevremde, içi yalanlarla dolu kitaplar.

Küçük pencereden esen kuzey rüzgarı tavan arasının ağır sıcaklığını dalgalandırıyor.

Ne çok sevdim ben bu kitapları.

Ne çok sığındım onlara...

Burada, bu tavan arasında, hayattan ve dünyadan uzak, çocukluk kitaplarımla mutluyum.

Bu gece burada kalacağım.

O dar merdivenden dünyaya inmeyeceğim.
Yazının devamı...

Kalem, ben ve siz...

17 Haziran 2007
Aklımdan geçenleri bilseniz ödünüz patlardı.

Geleceğe ait onca görüntünün, düşüncenin arasından sizi korkutmayacak bir şeyler arıyorum.

O kadar zor ki bugünlerde yazı yazmak.

Hayata, insanlara, duygulara ait her cümle, hatta her kelime, hayatın kalabalıklara ait kısımlarından taşınmış kayalarla yapılmış duvarların arasına hapsoluyor; taş çatlaklarına dudaklarını dayayan kelimelerin zorlukla nefes aldıklarını, havasızlıktan kıvrandıklarını hissediyorum.

Kalem ağır bir çekiç gibi...

Sadece taşlara ve sert bir şekilde vurmak istiyor.

Onu yatıştırıp uysallaştırmaya çabalıyorum, kutsal bir mabedin merdivenlerine bırakılan adaklar gibi ona konular sunuyorum.

Konularıma vurup kırıyor.

Hatırlıyor musun o genç adamı, diyorum kaleme, hani tehditkar bir sükünetle akan nehrin kıyısındaki o küçük şehirde, çiseleyen yağmurla ıslanan kaldırımların parlak siyahlığı üzerinde yürürken ne demişti.

"Terk edememeyi yazsana," demişti.

"Niye insan birini terk edemez?"

Yalnızdı.

Bir kadını seviyordu.

Kadın gitmişti...

Ama zihni kadını terk edemiyordu.

Yüzüme bakmıştı.

Vitrin demirlerinin çoktan indiği, insanların evlerine çekildiği bu sessiz şehirde, odasına gitmeden önce bir kadeh daha içmek istiyordu, yalnızlığını bir kadehlik daha azaltmak için.

Hemingway’in her akşam meyhaneye giden kahramanını hatırlamıştım.

Evine gitmek istemeyen adamı.

Kalem, kaba, sert ve küstah.

Beni küçümsüyor.

Laf aramızda sizi de küçümsüyor.

Sanırım sizi biraz korkak buluyor.

Belki biraz da kör.

Bıraksam sizi de beni de vura vura parçalayacak.

Aklımdan geçenleri bilseniz ödünüz patlardı.

Aslında biraz hissediyorsunuz değil mi?

Aklınızla değil belki ama bir deniz kuşu gibi sezgilerinizle... Bir tuhaflık var, bazı işaretler, alışkın olmadığınız bir serinlik, ufukta pek sık rastlanmayan bir kararma, suların kabarması.

Korkuyor musunuz?

Henüz değil.

Şimdilik sadece huzursuzsunuz.

Büyük ve boş lafların içine girip saklanmaya çalıştığınızı görüyorum.

O laflar sizi korumaz ki...

Aykırı sözler söyleyemezsiniz değil mi kalabalıkların içinde.

Ben, sizin için üzülüyorum.

Kalem, sanırım benden daha öfkeli, o size kızıyor düpedüz.

Buna çok şaşırıyorsunuz, biliyorum.

Siz, kızmanın sadece sizin tekelinizde olduğunu, kalemlere ve yazarlara kızabileceğinizi ama kalemlerle yazarların size kızamayacağını sanıyorsunuz.

Kim soktu bunu sizin aklınıza?

Kendinizi "okuyucu" denilen ve kimliği belirsiz bir kalabalığın içine sıkıştırıp oradan "Okuyuculara böyle şeyler söyleyemezsin" diye bağırmak istiyorsunuz.

Sakın...

Sakın yapmayın.

Bu kalemi bir bırakırsam parçalar sizi.

Aklımdan geçenleri bilseniz ödünüz patlar.

Benim gördüklerimi görseniz, uykularınız kaçar.

Alışkın değilsiniz sertliğe.

Kalem de çok haksız sayılmaz, biraz korkaksınız.

Öylesiniz.

Ama ben size başka şeyler anlatmak istiyorum.

O genç adamı.

"Terk edememeyi yazsana," diyen adamı.

İnsanın yabancı bir şehirde yapayalnız yaşamasını, unutamamasını, içinde sürekli bir başka insanı gezdirmesini, onun sesini, görüntüsünü, kokusunu kendi sesinden, görüntüsünden, kokusundan bile daha yakın bulmasını.

Özlemesini...

Ulaşmayı hayal bile edemeden özlemek, hayallerle yatıştırılmayan, çıplak, dikenli bir özlemle sürekli kanamak, anılarının arasına saklanmaya çalışırken o anılarla yaralanmak.

Issız ve ıslak caddelerde yorgun bir gölge gibi kendini taşımaktan bıkarak yürümek...

İnsan niye terk edemez?

Nasıl olur da bazen bir başka insan ruhumuzu ele geçirir, bizi kendi ruhumuzdan çıkararak oraya yerleşir ve biz, canımız ne kadar acırsa acısın, onu oradan çıkartamayız, hatta çıkartma fikrine bile tahammül edemeyiz?

Yazı yazmak ne kadar zor bugünlerde.

Kalem bir çekiç gibi.

Duygularla, ruhlarla, hayallerle pek ilgili değil.

Ölüm, onu hayattan daha fazla ilgilendiriyor şimdilerde.

Ölen çocuklar.

Ölen genç insanlar.

Tehlikeli vadilerde, sarp yamaçlarda, tozlu köy yollarında...

Bir yerde çocuklar, gençler ölüyorsa onların ölümünden yaşlılar sorumludur.

Hangi genç bir savaşı başlatabilir, hangi genç bir savaşı durdurabilir?

Savaşları başlatanlar da durduranlar da yaşlılardır.

Ve ben yaşlı bir adamım.

O çocukların ölümünden ben sorumluyum.

Benim gibiler sorumlu.

Benim yaşlarımda olanlar.

Ve ben onların hepsi için üzülüyorum, biliyor musunuz?

Çocukları birbirinden ayırmıyorum.

Ya siz?

Acınız ölen çocukların kimliğine göre değişiyor mu?

Benimki değişmiyor.

Ben çocukları birbirinden farklı görmem.

Doğrusunu isterseniz çocukları vatanımdan da çok severim.

Bu, beni hain yapıyor mu?

Çocukları vatanımdan çok sevmek.

"Evet," diye bağıranlarınız olduğunu duyuyorum.

Bağırmayın.

Kolay ve çabuk cevaplar vermeyin.

Bir düşünün bakalım, vatanın çocuklardan daha kıymetli olduğunu size ilk kim söyledi, bu sizin fikriniz mi yoksa bunu size ezberlettiler mi?

Size başkalarının ezberlettiği sözler söylemeyin.

İsterseniz söyleyin tabii de, bu, sizi çok zeki biri yapmaz.

Vatanı çocuklardan çok severken, kendinizi ya da çocuğunuzu düşünün, tozlu bir köy yolunda biraz sonra patlayacak bir mayına doğru giderken ya da bir dağ kovuğunda biraz sonra bir baskına uğrayacakken...

Ölümü hissediyor musunuz?

Size dokunmak üzere olan ölümü?

Sizi toprağın altına sokacak o kemikli elin teninize değişini?

Çocuklara o el dokunuyor.

İstiyor musunuz bunu gerçekten?

Çabuk cevap vermeyin.

Olduğunuzdan daha insafsız, olduğunuzdan daha vicdansız görünmeye çalışmanın size de bir yararı olmaz.

Aklımdan geçenleri bilseniz ödünüz patlardı.

O genç adamla bir meydanda ayrılmıştık.

Arkasından bakmıştım.

Başını önüne eğmiş, kendi gölgesiyle kararmıştı.

Unutmak istediği bir kadını seviyordu, niye unutamadığını anlamaya çalışıyordu, niye onu sevmekten vazgeçemediğini.

"Terk edememeyi yazsana" demişti bana.

Onun terk edemediği, onu terk etmişti.

Kendini bırakan birini bırakamıyordu.

Yabancı bir şehirde, yapayalnız, hayalsiz bir özlemle kıvranıyordu.

Onun yürüyüşünü anlatmak isterdim size, adımlarını, içe çökmüş omuzlarını, öne eğilmiş başını, kamburlaşmış sırtını, küçülmüş bedenini, bomboş bir meydanda gölgelerle nasıl ezildiğini.

Kalem bir çekiç gibi.

Öyle zor ki bugünlerde yazı yazmak.

Nerdeyse kendine bile düşman kalem, incelikli bir cümle yazsa o cümleyi parçalayacak.

Benden hoşlanmıyor.

Sizden de hoşlanmıyor.

"Kutsal" okuyucuya kızan bir kalem.

Bıraksam size öyle şeyler anlatacak ki korkacaksınız.

Bir şeyler seziyorsunuz, değil mi?

Henüz korkmuyorsunuz belki ama huzursuzsunuz.

Tuhaf, alışkın olmadığınız bir şeyler var havada.

İçine saklandığınız kocaman laflar eskisi kadar sıkı korumuyor sizi, üşüyorsunuz.

Küçük, sıradan cümleleri deneyin.

Ezberlettiklerini değil, hissettiklerinizi söylemeyi...

"Terk edememeyi" siz anlatmak ister misiniz?

Siz de biliyorsunuzdur o duyguyu.

Ya da ölümün çocuklara nasıl yaklaştığını?

O duyguyu bilmiyorsunuz.

Başkalarına ait bir gerçek o, değil mi?

Ya sadece başkalarına ait değilse, ya hepimize aitse artık?

Aklımdan geçenleri bilseniz ödünüz patlardı.

Çok zor bugünlerde yazı yazmak.

Kalem çekiç gibi.

Galiba yalnızca çocuklardan bahsetmek istiyor.

Bıraksam sizi parçalayacak.

Kızıyor sanırım size.

Çocukları sevmediğinizi düşünüyor.

Bıraksam, ben de dahil bütün yaşlılara "Çocukları öldürmeyin alçaklar" diye bağıracak.

Ben onu bırakmıyorum.

O da beni başka bir şey yazmaya bırakmıyor.

Zor günler bunlar.

Aklımdan geçenleri bilseniz ödünüz patlardı.
Yazının devamı...

Ama, siz delisiniz...

10 Haziran 2007
Her yer beyaz.

Çan seslerinin arasında uğuldayan tek bir cümle:

- Kötü bir haberim var... Şevki Bey...

Bu sesi tanıyorum.

Genç bir kız.

Daha yeni geldi Dış Haberler Servisi’ne.

Herkes çok genç.

- Yıllar geçti ama hepsi de çok gençler Şevki Bey, diyorum.

Tüvit ceketi, kadife pantolonu, kauçuk tabanlı ayakkabıları, kalın gözlükleri, kenarlarında kalmış saçları özenle usturaya vurulmuş ışıklı kafasıyla gülümsüyor Şevki Bey.

- Birisi öldü mü Ahmetçiğim, diyor, hep böyle olur, birden herkes gençleşir.

Saint-Saens’ın "Dans Macabre"ı çalıyor, sürekli çalıyor, kayan kar yığınları gibi çalıyor.

Zaman üstüme yıkılıyor.

Herkes çok genç.

Şevki Bey bile genç.

Onunla ilk karşılaştığımda beni önce nezaketi şaşırtmıştı.

Çok sevdiği birkaç kişi dışında herkese "siz" der, bir soylunun korunma güdüsüyle çevresine aşılmaz bir duvar örerdi.

Seviyesizliklerden ve bayağılıklardan uzak kalabilmek için kendini, sesiyle, giyimiyle, tavrıyla oluşturduğu büyük şatonun duvarlarının arkasına çekilerek korumaya çabalardı.

O şatonun içi neşeyle, kederle, çelişkilerle doluydu.

Odasına daha yirmisine bile basmamış bir genç "hanım" girdiğinde ceketinin önünü ilikleyerek ayağa kalkan da Şevki Bey’di...

Servisindeki elemanlarının paralarını ödemeyen gazete patronunu toplantıdan çıkartıp gırtlağına yapışarak, cebindeki bütün paraları alarak genç muhabirlere dağıtan da Şevki Bey’di...

Büyük bir Anadolu ailesinin "el kapısında" çalışan tek çocuğuydu.

Gazeteciliği çok sevmiş, aile geleneklerine boşvererek çalışmaya başlamıştı.

İlk işine girdiğinde büyük amcasının annesine telefon ederek, "Niye Şevki’yi başkasının yanında çalıştırarak ailemizi rezil ediyorsunuz" dediğini anlatırdı gülerek.

Bir haksızlıkla karşılaştığında tepkileri çok sertti.

Kimse Şevki Bey’e haksızlık ya da saygısızlık yapamazdı, böyle bir şey kimsenin aklına bile gelmezdi, onu kızdıran başkalarına yapılan haksızlıklardı.

Bir keresinde politikacıların bir kararına kızmış, "vatandaşlıktan çıkmak" için polise dilekçe yazmıştı.

Onun bu sınır tanımayan tepkilerinden söz edildiğinde, gözlerinde çocuksu bir pırıltı, yüzünde mahcup ve muzip bir gülümsemeyle önüne bakardı, bunları yapanın o olduğuna inanamazdınız.

Duyguları iki uç arasında dağılmıştı.

Ya en büyük hatayı bile hoşgörüyle karşılayacak kadar büyük bir sevgiyle sever ya da nefret ederdi.

Sevdiği birinin bir hatasından söz edildiğinde onu savunmaktan kaçınmazdı.

- Gene çok objektifsiniz Şevki Bey, derdim.

Yüzünü aydınlatan yaramaz çocuk tebessümüyle gülümserdi.

- Beni tanırsın Ahmetçiğim, derdi, çok objektifimdir.

Terbiyesiz, saygısız biriyle karşılaştığında çok kızardı, onların bir "ayı", bir "hayvan" olduğunu düşünürdü ama ifade ediş biçimi tamamen kendine özgüydü.

- Ayı Bey... Odasına bir kadın giriyor, o yerinden kıpırdamıyor.

Hayat, "ayı beylerle", "hayvan beylerle" doluydu ve Şevki Bey bundan çok sıkılırdı.

Şatosuna çekilir, Time dergisini açıp okumaya başlardı.

Maceraları ise dilden dile dolaşırdı.

- Şevki Bey, siz greve katıldığınız sırada, grev çadırını basan ayı beylere kafa atmışsınız, öyle mi?

Cevap, sessiz ve muzip bir tebessüm olurdu.

Sevdiklerine gösterdiği o olağanüstü hoşgörüye sığınarak sorardım.

- Siz aslında delisiniz, değil mi Şevki Bey?

O, bunun bir hayranlık ifadesi olduğunu bilirdi.

- Bazen çok kızıyorum Ahmetçiğim.

Bir keresinde Şevki Bey seyahatteyken, çalıştığı gazetenin patronları, bütün çalışanların maaşlarını azaltmıştı.

Geldiğinde, patronlar kendisine de parasını azaltacaklarını saygılı bir biçimde söylemişlerdi.

Şevki Bey, kısaca cevap vermişti.

- Ben istifa ediyorum.

- Peki, demişlerdi, seninkini azaltmıyoruz, sen istifa etme.

- İstifa ediyorum, demişti Şevki Bey, böyle bir teklifin yapıldığı gazetede kalırsam yarın koridorlarda başıma ne geleceğini nereden bileceğim... Bunu teklif eden insan, her şeyi yapar.

Ayrılmıştı gazeteden.

Zaman üstüme yıkılıyor.

Dans Macabre çalıyor, ölüm ölülerini çağırıyor.

Cenazede Yusuf’la yan yanayız.

Şevki Bey’in "evlatlarından" biri, zekasıyla ve esprileriyle ışık saçan genç bir sayfa sekreteri, hiçbir zaman vaktinde gelmediği için çoktan "alçak Yusuf Bey" olarak sevgiyle damgalanmış.

Giden tabuta bakıyoruz.

Yusuf’un yüzü değişip duruyor, benim onu tanıdığım zamanlardaki genç yüz, bıyıkları ağarmış şimdiki yüz, sürekli birbirinin yerini alarak dalgalanıyor.

Herkes çok genç.

Herkes gülüyor.

Kahkahalarla geçen on iki yıl.

Şevki Bey bize tanıdıklarının maceralarını anlatıyor.

- Arabayla geceleyin Antakya’dan yola çıkmış, bütün gece araba kullanmış, sabahleyin Üsküdar’a varıp arabalı vapur kuyruğuna girmiş... Vapuru beklerken biraz kestirmiş... Uyandığında arka tarafa bakmış, bir adam oturuyor... "Ne arıyorsun arabada" demiş... Adamda ses yok... Kızıp şöyle bir iteklemiş... Adam devrilmiş... Aaa, bakmış, adam ölü... Birisi arabasına bir ceset bırakmış... Hemen karakola gitmiş, cesetle beraber içeri girip, "alın ölünüzü" diye adamı polislere atıp dışarı fırlamış, arabasına bindiği gibi geri dönmüş... Bir daha da İstanbul’a gelmedi.

Öyle çok hikayesi vardı ki...

Hepsi de neşeli hikayeler.

İngiltere’de London School of Economics’de okurken geçirdiği ağır hastalıktan söz etmeyi pek sevmezdi, sadece bir kere, Londra’nın "oksijen yerine kömür tozu dolu olan havasının" ciğerlerine iyi gelmediğini söylemişti.

O konuyu çabucak atlamıştık.

Dağlardan kayan kar yığınları gibi zaman, tuhaf bir beyazlıkla yıkılıyor üstüme, bir girdabın içinde savruluyorum, Şevki Bey’in gülen yüzü, hikayeleri, öfkesi, dürüstlüğü, içine çekildiği kalın duvarlı şatosu, eşsiz kibarlığı.

Herkes ne kadar genç.

Eski bir dost öldüğünde hep böyle oluyor, gençleşiyor herkes.

Daktilolarının başındalar, işte Ferai, Gila, Ayşe, Rezzan, Mehmet, Cafer, Meriç, Yusuf...

Servis şefliğini bırakıp gazeteye yazar olmuştum.

Dördüncü katta bir oda vermişlerdi bana.

Firavun piramitleri gibi sessiz ve gölgeli bir kattı, yerler halı kaplıydı, duvarlarda tablolar asılıydı.

Ben oradan sıkılmıştım.

Günlük yazımı bitirince "alt kattaki" dostlarım bana geliyorlardı, sessiz piramit kahkahalarımızla çınlıyordu, Şevki Bey hikayelerini anlatıyordu.

- Bizimkiler bir tavuk çiftliği kurmuşlardı... Her akşam arkadaşlarını da toplayıp geliyorlardı, masalar kuruluyor, içkiler açılıyor, tavuklar kesiliyordu... Havuzun başında keyif ediyorlardı.... Bir gün gene, çiftliğe gelip, kahyaya, oğlum tavukları hazırlat, demişler... Kahya da tavuk yok efendim, demiş... Kızmış bizimkiler, ne oldu tavuklara, demişler, kahya da, hepsini yediniz efendim, demiş.

Merkez Efendi mezarlığına geldik.

Şevki Bey’in bütün akrabaları ve çok sevdiği annesi orada yatıyordu.

Beyaz cüppeli bir hoca duruyordu.

Yusuf’la yan yanayız.

Gila ağlıyor biraz ötede, Mehmet dudaklarını sıkmış, Kaşif’in yüzü kararmış.

Ben sigara içiyorum.

Bir hareketlenme oldu.

Şevki Bey’i getiriyorlar.

Yusuf, "Şevki Bey’i ben toprağa vermeliyim," diyor yanımdan ayrılırken, o onun "evladı", ne kadar sakin ve doğal, öyle derinden ve gerçek bir acı çekiyor ki, acı öylesine varlığına karışıyor ki artık ayrıca bir acı işareti görülmüyor yüzünde.

Şevki Bey’i kucakladığını görüyorum.

Hayatın çirkinliklerine, bayağılıklarına dayanamazdı Şevki Bey, dayanamadı da...

Bir daha onu görmeyeceğim.

Sesini duymayacağım.

Hikayelerini dinlemeyeceğim.

Öfkesine şahit olmayacağım.

O bizden ayrılıyor artık.

Hiçbir şeyin çirkin olmadığını umduğum bir yere gidiyor, bir sükûnete, bir huzura gidiyor.

Çok sevdiği bir dostu vardı, Ergun Bey, hayatın içinde çok şaşkın durur, sonra dış politika konusunda cam üstüne yazılmış gibi berrak ve aydınlık yazılar yazardı.

Sigarasını yakmadan önce yarısını kırıp atardı, Şevki Bey her seferinde ona "niye yarısında söndürmediğini" sorardı, Ergun Bey bir cevap bulamazdı.

Ergun Bey birlikte yaşadığı annesini kaybettikten sonra her sabah kahvaltıda kek yemeye başlamıştı, bir gün Şevki Bey ona, "Niye sadece kek yiyorsun, doğru dürüst kahvaltı etsene," demişti, Ergun Bey, "Peyniri nereden alacağımı bilmiyorum" demişti, Şevki Bey de ona peynirin bakkalda satıldığını söyleyip, bakkalı göstermişti.

Şimdi ikisi de yok.

Anıları var yalnızca.

Unutulmayacak anıları.

Zamana karıştı Şevki Bey...

Bir beyazlığa, bir sonsuzluğa.

Ölümüyle gençleşen bunca insanın hayatında açtığı derin ve sevgi dolu izden geçmişe doğru akıyoruz.

Sonsuz kar yığınları gibi yıkılıyor zaman üstüme.

Saint-Saens çalıyor hiç durmadan.

Beyaz cüppeli hoca "hakkımızı helal etmemizi" istiyor.

Uzun selviler, koyu gölgeler.

Hiçbirimizin ona helal etmesi gereken bir hakkı yok onun üstünde.

Siz hakkınızı helal edin Şevki Bey.

Hayatlarını değiştirdiğiniz insanlar uğurluyor sizi...

Gizli gözyaşları ve kederli gülümsemeleriyle.
Yazının devamı...

Ülkenin derinliklerinde

3 Haziran 2007
Sabah kalktım, hava güzel ama ben yorgunum.

Hatta bıkkın...

Gazeteler sanki ellerime yapışıyor.

Öyle bir Türkiye ki değil içinde yaşamak yanından bile geçmek istemezsin.

Bir de kendim göreyim şu Türkiye’yi arzusu uyandı birden içimde.

Kendime kararımı değiştirme fırsatı tanımadan hemen bir çantanın içine birkaç parça eşya koydum, kimseye haber bile vermeden arabaya atlayıp yola çıktım.

Bolu’yu, Ankara’yı geçtim, Aksaray, Nevşehir, Kayseri...

Kayseri’ye geldiğimde akşam çökmeye hazırlanıyordu.

Göreme’ye döndüm.

Issız bir kasabada, vadiye bakan bir otelde kendime bir oda buldum.

Odanın terasının hemen önünde devasa bir peribacası dikili duruyordu.

Kayalara oyulmuş minik pencereleri, sivri ucu, iri gövdesiyle biraz önce oraya konmuş toprak rengi bir uzay aracını andırıyordu.

Vadinin karşı yamacı dalgalanan kil rengi bir deniz gibi onduleli kıvrımlarla uzanıyor, binlerce yıl önceden kayalara yapılmış evlerin pencereleriyle kapıları acıklı bir körlükle akşamın alacakaranlığını emerek karanlıklaşıyordu.

Akşam yemeği için köy meydanındaki tek lokantaya gittim.

Lokantanın sahibi de olan aşçı dut gibiydi, bütün dünyayı dolaşmış sonunda doğduğu kasabaya dönüp bu dükkanı açmıştı, gittiği yerlerde memleketini, memleketinde de gittiği yerleri özlemenin çaresiz pişmanlığını rakıyla yatıştırmaya uğraşıyordu.

- Nasılsın? dedim.

- Üç tane attım, şimdi iyiyim, dedi.

Kaldığım otelin yabancı olan sahibiyle, onun yardımcılığını yapan yarı Türk yarı Lübnanlı hanım sekreteri de aynı lokantaya geldiler.

Aşçının sevimli karısı ise "bir zamanlar çok yakışıklı olan serseri kocasını" çekiştiriyor, konuşurken konuşurken eliyle ağzını gizleyerek gülüveriyordu.

Lokantaya arada bir başka müşteriler de uğrayıp çok kalmadan gidiyorlardı.

Kasaba dedikodularını öğreniyordum.

Aşçının köylü karısı, "kocam andropoza girdi" diyordu, ben gözlerimi açarak şaşkınlıkla bakınca da "kızım öyle söylüyor" diye ekliyordu.

Otelin sahibiyle sekreteri arasında sancılı bir ilişki yaşanıyor, otel sahibinin karısının yakında döneceği söyleniyordu.

"Peki karısı dönünce ne olacak" sorusunun cevabı ise harikaydı:

- Valla bütün müşteriler bunu merak ediyor.

Lokantacının karısı arada bir koşup kocasına bir tekme atıyordu.

Kahveleri içerken, aşçıyı, karısını ve genç garsonu da davet ettim.

Laf siyasete geldi.

Aşçı "solcuydu" ama hangi partiye oy vereceğini bilmiyordu, çok değişik bölgelerde birkaç kez daha duyacağım bir cümleyi söylüyordu:

- Bir adamı seviyordum, o da öldü.

- Peki Ecevit’in partisine oy verecek misin?

- Bilmiyorum ki...

Garson çocuğun konuşması ise çok daha şaşırtıcıydı.

- Buna anlatamıyorum, diyordu aşçıyı göstererek, ben dinci değilim ama AKP’ye oy vereceğim çünkü demokrasi her şeyden önemli...

Aşçı "sağcılara" oy vermekte zorlanacağını söylüyordu, seçime kadar düşünecekti.

Aşçının karısı gülerek bahçenin içinde dolaşıyor sonra kocasına bir tekme daha atıyordu.

Ertesi sabah, uçup gitmemiş olması beni epeyce şaşırtan peribacasının karşısında kahvaltı ettikten sonra yeniden yola çıktım.

Kayseri’den Maraş’a inen olağanüstü güzel yoldan, ormanların, dağların arasından geçtim, bir ihtiyardan bir sepet çilek aldım.

Maraş sınırları yakınında sessiz bir benzincide depoyu doldururken oradaki orta yaşlı bir adam da "işler nasıl gidiyor" sorusuna kendi fikrini açıklayarak cevap verdi:

- Türkiye’nin tüzüğünün değişmesi lazım.

- Neyinin?

Biraz durup cevap verdi.

- Tüzüğünün.

Maraş’ı geçip Antep’e girdim.

Yol sorduğum itfaiyeciler bir çay içmeye davet ettiler.

Çoğunluğu CHP’liydi ve AKP’den çok şikayetçiydiler, özellikle "kadrolaşmaları" onları çok kızdırıyordu.

Geceyi, eski bir konaktan yapılmış, taş avlusunda bir manolya ağacı bulunan bir otelde geçirdim.

Otelin maceracı ve entelektüel sahibinin eşi hamileydi, hamile kalmadan önce kocasıyla birlikte motosikletle bir İtalya gezisi yapmışlardı, bebek doğduktan sonra aynı geziyi bu kez karavanla yapacaklardı.

İşler iyiydi, Avrupa Birliği’nden kredi alıp oteli büyütmüşlerdi ve boş oda yoktu.

Bozcaada şarabıyla Antep kebabı yedim.

Berrak gökyüzünde dolunay parlıyordu.

Üstüne bir de acıbadem likörü ikram ettiler.

Hayat güzel gözüküyordu.

Sabahleyin iyi bir kahvaltıdan sonra yeniden yola çıktım.

Dağların arasındaki yoldan Maraş’a indim, Şarkışla’ya geldim.

"Burada iyi bir lokanta var mı" diye sorduğum kuyumcuyla biraz ahbaplık ettim, kasabada on beş kuyumcu olduğunu söyledi, hepsi de bomboştu.

- Burada kim kuyumcudan bir şey alacak ki? dedi.

- Eee, niye bu kadar çok kuyumcu var?

- Çünkü yakında Alamancılar gelecek, onlar çocuklarını buradan evlendiriyorlar, o zaman işler patlar.

Yeni açılmış kocaman kebapçı da bomboştu, niye lokanta açtıklarını sordum, "gurbetçiler" için açmışlar.

Bütün ekonomisi "gurbetçilere" dayanan böyle bir yer hiç görmemiştim.

Oradan Sivas yoluna saptım.

Şehirlerarası yolun girişi iki evin arasından başlıyordu ve bu tali yol topraktı, etraf yemyeşildi, ırmakların, çayların yanından, korulukların arasından geçtim. Orta Anadolu’ya kimin niye "bozkır" dediğini merak ettim, ben sadece yeşillik görmüştüm çünkü.

Yolda elini kaldıran yaşlı bir hacıyı aldım.

- Bileğimi sakatladım da yürümekte zorlanıyorum, dedi.

Oradan buradan konuştuk.

- Oğlanları everdik, kızları çıkardık, dedi, yalan dünya, koca avratla gün sayıyoruz.

Sonra, laf oraya nasıl geldi hiç anlamadım ama inanılmaz bir "avrat" güzellemesi yaptı.

- Güldür, gülistandır, cennetin yoludur.

Yetmiş beş yaşındaydı ve bir köyden bir köye yürüyordu, bileğini sakatlayıp bir araba durdurduğuna da utanıyordu.

Sivas’tan Tokat’a kıvrıldım.

Yollar, Fellini’nin Amarcord filminin başlangıcı gibi polen sağanaklarıyla beyazlanıyordu.

Tokat’ta durdum.

O efsanevi kılıflı sucukla, köpüksü pekmezden nerede bulabileceğimi sorduğum iki genç adam "biz sizi götürelim" dediler.

İkisi de akademisyendi, Avrupa’da eğitim yapmışlardı ve "Avrupa Birliği’nden başka çare yok" diyorlardı.

Arka sokaktaki bir dükkana girdik.

Sucuk, pekmez, zeytin, peynir satan dükkancıyla da biraz lafladık.

- Bu muhtıra olmasaydı AKP buralarda kaybederdi, dedi, ama bu muhtıra buradaki insanlarda biraz kendi dinlerine, imanlarına yapılmış bir hareket gibi geldi... Belki en yukarlardaki dağ köyleri vermez ama diğerleri AKP’ye verecek.

Gençlerin arasında ise MHP’liler çoğunluktaydı

Akşam çökerken Tokat’tan Amasya’ya hareket ettim.

Gece vakti girdim Amasya’ya.

Yeşilırmak kıyısındaki Osmanlı camileriyle nehrin arkasındaki sırtlara yedi bin beş yüz yıl önce oyulmuş kral mezarları sarı ışıklarla parlıyordu.

İki genç şair kardeşin işlettiği güzel bir otele uğradım önce.

Nehirden gelen rüzgar dağlara çarparak geri dönüyor, taş avludaki çardağın altı serin bir ferahlıkla doluyordu.

Şiirden konuştuk.

Küçük kardeş Emrah,

"Çıplaklığından utanır saklanırdın

Senindi o masumiyet

Kapatırdım utanma diye gözlerimi

Sarınıp havluya bir gelişin vardı,

Sen vardın

Şimdi o koca memelerini

Apaçık sergiliyorsun...

Hiç tanımadığın bir adam için

Onlar

Güzel bir sürprizken

İyi tanıdığın bir adam için

Şimdi ne büyük bir acı"

Diye yazmıştı.

Geceyi nehrin üzerindeki küçük bir odada suyun akışını dinleyerek geçirdim... Balkonda oturdum, suya, tepelere, ışıklara bakarak kendi tarihime anılar kazıdım.

Öğleye doğru Amasya’dan çıktım, Merzifon’a uğradım, kasabanın küçük meydanında Merzifonlu Mustafa Paşa’nın heykeli vardı ama meydanın adının heykelle bir ilgisi yoktu.

Meydanın adı "Kemal Yamak" meydanıydı.

Merzifon’dan Kastamonu’ya döndüm, yol üstündeki bir kasabada girdiğim dükkandaki genç adama yolu sordum.

- Kastamonu’ya nasıl giderim?

Kısaca cevap verdi.

- Araçla.

Yolu kendim bulmaya karar verdim.

Muhteşem Ilgaz Dağları’nın arasından Kastamonu’ya indim, yolda konuştuğum insanlar orayı MHP’nin alacağını söylediler.

Uğradığım başka bir kasabada, kasabadan daha büyük bir pazar kurulmuştu, o pazarın niye kasabadan daha büyük olduğunu, niye oraya kurulduğunu ve kimlerin alışveriş yaptığını anlayamadım.

Bir su kenarındaki küçük bir ağacın gölgeliğinde pazardan aldığım domateslerle taze ekmeği yedim.

Sonra Safranbolu’ya uğradım.

O eski evlere baktım, lokumundan tattım.

Karabük üzerinden geri döndüm.

Çok yoruldum ama kendimi dinlenmiş ve temizlenmiş hissediyorum.

Dağları, ovaları, nehirleri, ırmakları, meraları, çayırlıkları, insanları ve tarihiyle, çirkin kentleri olan olağanüstü güzel bir ülke burası.

Hayat, kendi alışkın sıradanlığıyla sürüyor.

Dingin ve huzur veren bir alışkanlıkla...
Yazının devamı...

Ihlamur ağaçları ve öfke

20 Mayıs 2007
Ihlamur çiçeklerinin, kendi yoğunluğuyla ağırlaşmış tatlı kokuları ağaç diplerine ağırbaşlı bir yorgunlukla akıyor, ben, hayal şatolarının durgun gölleri gibi biriken kokuların içinden yürüyorum.

Binlerce yılın içinden yürüyorum ben.

Her yan çiçek.

Şebboylar, kalalar, laleler, ortancalar, gün güzelleri, rengarenk bahçe gülleri.

Öfkem, kıpkızıl, kokularla bileniyor.

Bütün korkuları çiğneyip aşmışım, bir meydan savaşı gibi yürüyorum.

Bir savaş gibi savaşa yürüyorum, soluğu alevden bir küheylan gibi öfkem, ıhlamur kokularıyla, şebboylarla koşuyor, vardığı yerde ne bulacağı umurunda bile değil, ölüm karşısında bir an, bir kısacık an bile gözlerini kırparsa sonsuza dek lanetlesinler bu öfkeyi.

Korkun siz korkaklar bu öfkeden.

Siz zorbalar, siz kırbaçlı efendiler, siz adalet tanrıçasını çamurlara bulayanlar, siz güce tapınanlar, siz korkun, hepimiz aynı ölümle sınanacağız.

Milyonlarca insanın sessiz çığlığından, acısından, haksızlıkla, zorbalıkla dağlanmış yanık ruhlarının kederinden, babasız kalmış çocukların ıssızlaşmış gözlerinden yapıldı bu öfke.

Binlerce yılın içinden yürüyorum ben.

Hatırlıyor musunuz Musa’nın peşinden Kızıldeniz’e yürüyenleri, İsa’nın sırtında çarmıhıyla tepeye tırmanışını, Muhammed’in saklandığı mağarayı, Ömer’e çekilen bıçağı, Kerbela’da öldürülenleri, engizisyonun yaktıklarını, Paris komününde vurulup düşenleri, yazlık sarayın önünde kurşuna dizilenleri, Galata Köprüsü’nde suikasta uğrayanları, Cezayir’de işkenceden geçenleri, toplama kamplarında yakılanları, birer meşale gibi kendilerini tutuşturan Budistleri, Franko’nun burgularla boğdurduklarını, halkına ihanet edenlere teslim olmayan Allende’yi...

Hatırlıyor musunuz bunları?

Campanella’yı, Thomas Moore’u hatırlıyor musunuz?

Karşılarına dikilen Alman mitralyözlerinin önünde sirtaki yaparak dans adımlarıyla kendilerini birer birer uçuruma atan Yunan komünistlerini hatırlıyor musunuz?

Kendi kazdığı mezarının başında öldürülen Lorca’yı hatırlıyor musunuz?

Hasan Tahsin’i hatırlıyor musunuz?

Ben onlarla yürüyorum.

Kalabalık yürüyorum.

Ölenlerle yürüyorum ben.

Siz öldürenlerle yürüyün.

Hepimiz aynı ölümle sınanacağız.

Bir an, bir tek an gözlerimi kırparsam sonsuza dek lanetleyin öfkemi.

Hayatı bilmez değilim.

Bütün o zevklerini...

Ben bu yollardan gençken de yürüdüm.

Bir aşk olmaya hazırlanan duyguların o utangaç, o masum, o arzulu, o yumuşacık, lekesiz kıpırdanışlarını, kaçamak öpüşmeleri, uzun sessizlikleri, aniden beliriveren o kısacık ve sebepsiz kederleri, insanın tenine şefkatle değen mutluluğu bilirim.

Yıldız sağanaklarıyla harelenmiş bedenlerin şehvetle kavranışını bilirim.

Özlemeyi bilirim ben.

Kaybetmeyi...

Yalnızlığı bilirim.

Gülümsemeyi, gülmeyi, güldürmeyi bilirim.

Kahkahalar duydum.

Gözyaşları gördüm.

Sevmeyi ve sevilmeyi bilirim.

Ben ıhlamur kokularını bilirim, bahçe güllerinin uçuk kokularını, lalelerin yapraklarını açışını...

Hayatı bilirim ben.

Öfkem hayatla bilendi benim.

Bir meydan savaşı gibi yürüyorsam, artık sonunun ne olacağına aldırmıyorsam, eğer hazırsam her şeye, hayatla birbirimize sarılmadığımızdan değil, sizin hayata hükmedişinize duyduğum öfkeden.

Ben hepsinden vazgeçeceğim.

Siz de vazgeçebilecek misiniz?

Yürüyecek misiniz ölenlerle birlikte?

Bir sabah vakti, giyotin ensesine daha rahat çarpsın diye yakası kesilmiş gömleğiyle idama giden Andre Chenier’yi hatırlıyor musunuz?

Kapısında insanların asıldığı İstiklal Mahkemesi’nin yargıçlarına gözünü bile kırpmadan, "Sizin gibi yargıç olmaktansa benim gibi sanık olmayı tercih ederim" diyen Hüseyin Cahit’i hatırlıyor musunuz?

Babeuf’ü, Rosa Luxemburg’u, Babel’i hatırlıyor musunuz?

Şeyh Bedrettin’i hatırlıyor musunuz?

Pir Sultan’ı hatırlıyor musunuz?

Ahmet Yesevi’yi hatırlıyor musunuz?

Hatırlıyor musunuz bunları?

Ölenleri hatırlıyor musunuz?

Öldürülenleri?

Acı çekenleri?

Ihlamur çiçeklerinin kokusu durgun bir su gibi birikiyor ağaç diplerinde, ılık bahar havası o kokularla koynuna alıyor beni.

Her taraf çiçek.

Bahçe kapılarından sarkan mor salkımlar, incecik gövdeleriyle pembemsi gülibrişimler, mor çiçekli yabani manolyalar.

Binlerce yıldan beri buradalar.

Binlerce yıldan beri buradayım ben.

İnsanları gördüm.

Zalimleri gördüm, mazlumları gördüm.

Kokuların içinden yürüyorum.

Binlerce yılın içinden yürüyorum.

Öfkeyle yürüyorum.

Çiçeklerle, acılarla, haksızlıklarla bileniyor öfkem.

Bir meydan savaşı gibi yürüyorum.

Buysa istediğiniz, ben varım.

Buysa istediğiniz, biz varız.

Çok öldük.

Çok öleceğiz.

Ardımızda ağlayan kadınlar, kederli çocuklar bıraktık.

Biz bu hayat için hayattan vazgeçtik.

Biz bu hayat için hayattan vazgeçeceğiz.

Siz, tutuklanmadan bir gece önce Babel’e Stalin’in gaddar bir gülümsemeyle ne dediğini biliyor musunuz?

Babel kapıdan çıkarken Stalin arkasından seslenmişti.

- Babel yoldaş silahınız var mı?

- Yok.

- Gerekebilirdi.

Ertesi sabah Stalin’in askerleri Babel’i tutukladılar.

Sibirya’daki bir çalışma kampında öldürdüler.

Öldürdüler onu.

Onları öldürdüler.

Ölenler de biliyordu çiçeklerin nasıl koktuğunu, elele tutuşmayı, şiir okumayı, birlikte gülmeyi, onlar da biliyordu özlemeyi, hayatın güzel olduğunu onlar da biliyordu.

Bir Mayıs’ta öldürülen işçiler de biliyordu...

Jack London da biliyordu...

Bir meydanda İngiliz askerler tarafından taranan Hintli direnişçiler de biliyordu...

Filistinli çocuklar da biliyordu...

Biliyorlardı hayatın güzel olduğunu...

Haksızlıkları da biliyorlardı ama...

Direnmek gerektiğini de...

Öfkeyle, kıpkızıl, kılıç gibi keskin bir öfkeyle direnmeyi.

Direnmek gerekir bazen.

Bir meydan savaşı gibi yürümek...

Bir savaş gibi savaşa yürümek.

Ne olursa olsun diyerek.

Sonsuzluğun kapıları bir gün hepimizin önünde açılacak, değmez bunu birkaç gün geciktirmek için boyun eğmeye, "yeter" demesini bilmeli insan.

Yol kenarında kırmızı zakkumlar var, bahçe diplerinde beyaz zambaklar...

Çiçek kokuları ılık havanın içinde ipek bir şal gibi yumuşacık dalgalanıyor.

Kokuların içinden yürüyorum.

Alçak bahçe duvarlarının ardındaki ıhlamur ağaçları dallarını kaldırıma doğru eğmişler, altından geçerken gümüşlü yeşil yapraklarıyla başıma değiyorlar, tatlı kokuları siniyor tenime.

Kat kat yapraklarıyla bahçe gülleri, ağırbaşlı ıhlamur kokularının yanında uçuk kokularıyla yaramaz küçük kızlar gibi duruyorlar.

Her yan çiçek.

Mevsim bahar.

Hava ılık.

Bütün notaları değişik çiçek kokularından kotarılmış bir müzik gibi hayat.

Her adımda başka bir koku.

Her adımda başka bir anı.

Her adımda başka bir özlem.

Hepsini hatırlıyorum.

Her şeyi.

Bütün yaşadıklarımı...

Aşklarıma ihanet etsem de anılarıma hiç ihanet etmedim, hiç unutmadım.

Ben, yürüdüğüm yere onlarla birlikte yürüyeceğim.

Her yerinde dolaştım ben bu hayatın, camilerini de biliyorum, batakhanelerini de...

İnsanlar nerelerde dolaşmak isterlerse oralarda dolaşsınlar istiyorum.

Zalimler, zorbalar, hükmedenler öfkelendiriyor beni.

Öfkem, kıpkızıl, kokularla, güzel anılarla bileniyor.

Bir meydan savaşı gibi yürüyorum.

Umurumda bile değil bu yolun nereye çıkacağı.

Yaşamayı bilen, ölmeyi de bilmeli.

Bir an, bir kısacık an bile gözlerimi kırparsam sonsuza dek lanetlensin öfkem.

Korkun siz korkaklar bu öfkeden.

Hepimiz aynı ölümle sınanacağız.

Ölenlerle yürüyorum ben.

Binlerce yıldan beri yürüyorum.

Ihlamur kokularıyla, aşklarla, özlemlerle, anılarla yürüyorum.

Bir meydan savaşı gibi yürüyorum.

Biz, bu hayat için hayattan vazgeçtik.

Biz, bu hayat için hayattan vazgeçeriz.
Yazının devamı...

Sisifos ve adalet tanrıçası...

13 Mayıs 2007

İnsanların en "hünerlisine" hiç unutulmayacak bir ceza vermişlerdi.

Bir kayayı dik bir tepenin zirvesine çıkarmaya mahkum edilmişti.

Kayayı tam tepeye çıkardığında kaya yeniden aşağıya düşecek, Sisifos onu bir daha çıkaracak, kaya bir daha düşecekti.

Sonsuza kadar böyle devam edecekti bu.

Yazının devamı...

Kendimizle dövüşüyoruz...

6 Mayıs 2007
Huzur yok bu topraklarda.

Sanki sürekli olarak birilerini yenmek zorundayız.

Ve etrafımızda artık yenebileceğimiz pek kimse yok.

Biz de birbirimizi yenmeye çalışıyoruz.

Yok etmek ister gibi savaşıyoruz birbirimizle.

Bir sandalın içinde, diğer parçasını denize atmaya çalışan zavallı Siyamlı ikizler gibiyiz.

Galibi olmayan bir savaş yapışık ikizlerin savaşı.

Kim galip gelirse gelsin ikisi birden yenilecekler.

Denize atmaya çalıştığı ikizinin kendi parçası olduğunu anlamayan bir akla sahip olan, bunun bedelini öder.

Hepimizi birden aynı belanın içine atacak karışık günler yaklaşırken şimdi ikizlerin her biri, dövüşte kendi attığı yumruğun sevincini yaşıyor.

Aynı gövdeden çıkan iki başın ayrı zafer çığlıklarını duyuyoruz.

Böyle zamanlar, ne galibiyetten ne mağlubiyetten emin olunacak günler değil.

Artık hiçbirimiz, bu toplumdan birinin söylediği sözlere inanmıyoruz.

Toplumun bütününü ikna edecek bir söz söylenemeyecek buralarda bir süre.

Onun için ben size, çok zeki bir dostumun bir yerlerden bulup bana gönderdiği bir Çin masalını anlatayım.

Belki bir şeyler anlamak mümkün olur.

Bir zamanlar köyün birinde yaşlı bir adam yaşıyormuş.

Çok fakirmiş...

Ama çok güzel beyaz bir atı varmış.

Kral bu ata göz koymuş.

Aracılar göndermiş.

Fakir ihtiyara bir servet önermiş atı satması için.

"Satmam" demiş ihtiyar köylü, "bu, benim için bir at değil, bir dost."

Sonra da eklemiş.

"İnsan dostunu satar mı?"

Bir sabah kalkmışlar ki at yok.

İhtiyarın ahırı boş.

Köylüler ihtiyarın başına toplanmışlar.

"Seni ihtiyar bunak" demişler, "kralın bu atı sana bırakmayacağı, adamlarını gönderip atı çaldıracağı belliydi. Neden atı ona satmadın? Zengin bir adam olacaktın... Şimdiyse ne paran var, ne atın."

"Karar vermek için acele etmeyin," demiş ihtiyar. "Şimdilik sadece ’at kayıp’ deyin . Çünkü bildiğimiz gerçek bu. Atımın kaybolması bir talihsizlik mi, yoksa bir talih mi, henüz bunu bilmiyoruz. Atın kaybolması bir başlangıç, ardından ne olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz."

Köylüler ihtiyarla alay etmişler.

Gülmüşler onun haline.

İki hafta sonra at bir gece ansızın dönmüş.

Meğer çalınmamış.

Ahırından kaçıp dağlara gitmiş.

Dönerken de dağlarda rastladığı on iki atı peşine takıp getirmiş.

Atları gören köylüler gelip ihtiyardan özür dilemişler.

"Sen haklı çıktın ihtiyar," demişler. "Atının kaybolması bir talihsizlik değil bir talih oldu senin için. Eskiden bir atın vardı şimdi bir at sürüsüne sahipsin.

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar köylü.

"Şimdilik sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Çünkü bildiğimiz o kadar. Bundan sonra ne olacağını hiçbirimiz bilmiyoruz. Bu sadece başlangıç... Bir kitabın ilk sayfasını okur okumaz nasıl sonu hakkında fikir yürütebilirsiniz?"

Köylüler bu kez açıkça alay etmemişler ama içlerinden "bu adam şaşkın" diye geçirmişler.

Bir hafta geçmeden, ihtiyarın tek oğlu vahşi atları terbiye etmeye çalışırken attan düşüp bacağını kırmış.

Evin geçimini temin eden oğul uzun bir zaman için yatağa mahkum olmuş.

Köylüler gene gelmişler ihtiyara.

"Bu kez de haklı çıktın," demişler, "bu atlar yüzünden tek oğlun bacağını kırdı. Uzun süre yataktan kalkamayacak. Sana bakacak ondan başka kimse de yok. Eskisinden daha da fakir olacaksın."

"Gene erken karar veriyorsunuz" demiş ihtiyar, "hiç ders almıyorsunuz. Hemen karar vermeyin. Oğlum bacağını kırdı. Bildiğimiz gerçek bu. Ondan ötesini bilmiyoruz. Biz hayatın sadece bir parçasını görebiliyoruz, ondan sonrasını göremiyoruz, onun için çabuk bir hüküm vermeyin."

Birkaç hafta sonra düşmanlar büyük bir orduyla ihtiyarın ülkesine saldırmışlar.

Kral seferberlik ilan etmiş.

Köye gelen görevliler köyün bütün gençlerini askere almışlar.

Sadece ihtiyarın bacağı kırık oğlunu bırakmışlar sakat olduğu için.

Köyü matem sarmış.

Ordularının yenileceğini ve askere giden bütün çocuklarının öleceğini düşünüyorlarmış.

İhtiyarın evine gelmişler yeniden.

"Gene haklı çıktın," demişler.

"Oğlunun bacağı kırık ama hiç olmazsa evinde, güvende. Oysa bizimkiler belki bir daha hiç geri gelmeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması talihsizlik değil, büyük bir şansmış meğerse."

İhtiyar başını sallamış.

"Siz hiç ders almıyorsunuz," demiş, "gene erken karar veriyorsunuz. Oysa ne olacağını, hayatın ne getireceğini kimse bilmez. Bildiğimiz tek bir gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunlardan hangisinin şans, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

Bu Çin kıssasından hisseyi Lao Tzu şöyle çıkarmış:

"Acele karar vermeyin... Hayatın küçük bir bölümüne bakarak tamamı için bir sonuç çıkarıp, bir karara varmayın. Karar, aklın durması demektir. Karar verdiğiniz yerde durur aklınız, artık ötesine gitmez, gelişmez."

Sonra da eklemiş, "ama akıl insanı daima bir karar vermeye zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz kılar. Akıl, durumu görmek ve bir karara ulaşmak ister. Halbuki hayat hiç bitmeyen bir yolculuk gibidir. Bir kapı kapanırken, bir başka kapı açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin karşınıza dikildiğini görürsünüz."

Bilmem siz bu kıssadan bir hisse çıkartıyor musunuz?

Çinli bilgeye katılıyor musunuz?

Ama ben şu günlerde "zafer" kazandığını düşünenlere "acele etmemelerini" öğütlerim.

Herkes kendince bir zafer görüyor çünkü kendisi için.

Karar vermekte acele etmemek lazım.

Şu anda tek gördüğümüz Siyamlı ikizlerin sallanan bir kayıkta dövüştüğü.

Birinin diğerine sert bir yumruk attığı.

Bundan sonrasının ne olacağını bilmiyoruz.

Yaşadıklarımız talih mi, talihsizlik mi, kesin bir şey söyleyemeyiz.

Şu anda bildiğimiz, kendi kendimizle korkunç bir kavgaya tutuştuğumuz.

Bundan sonra bir şey olacak...

Belki kötü bir şey...

Belki korkunç bir şey...

Belki de iyi bir şey...

Kim bilebilir?

Sonra bir şey daha olacak.

Sonra bir şey daha.

Keşke zavallı ihtiyar bir Türk olacağıma bir Çinli bilge olsaydım...

O zaman şöyle derdim:

"Ne kadar çabuk zaferlerinizden emin oluyorsunuz..."

Halbuki kimin galip geleceği...

Kimin mağlup olacağı daha belli değil.

Hatta bir galiple bir mağlup olacağı bile belirsiz.

Belki hep birlikte kayıktan düşeceğiz.

Belki birbirimize vururken, aynı vücuda değdiği için yumruklar, yumruk attığımızda da yumruk yediğimizde de canımız acıyacak.

Belki bu acı bizi barıştıracak.

Belki bir daha hiç kavga etmeyeceğiz.

Belki birlikte yaşamak zorunda olduğumuzu anlayacağız.

Belki de anlamayacağız.

Sandaldan düşene kadar dövüşeceğiz.

Belki de biz dövüşürken biri gelip sandalımızı elimizden alacak.

Ne olacağını biliyor muyuz?

Şu anda bildiğimiz tek şey var...

Kendi kendimizle dövüştüğümüz.

Söyleyebileceğimiz tek kesin gerçek de bu kısacık cümle:

Kendi kendimizle dövüşüyoruz.

Bütün kuralları, yasaları, gelenekleri bir yana atmış vaziyetteyiz.

Artık güvenebileceğimiz hiçbir kural, hiçbir yasa, hiçbir gelenek yok.

Bunun bizi mahvedeceğini söylemeyin hemen.

Belki de her şeyi yeni baştan yapmanın vakti gelmişti.

Belki her şeyi, yeni baştan yapabilmek için yıkıyoruz.

Belki de yeni baştan yapamayacağız.

Hangisinin bizim için "talih" olduğunu söyleyebilir miyiz?

Neyin daha büyük talih olduğu, arkasından gelecek olana bağlı.

Hayatın bize neler hazırladığına...

Nefret dolu Siyamlı ikizler gibi kendi kendimizle dövüşüyoruz.

Bildiğimiz bu.

Bu kavga sonunda ikiye mi ayrılırız...

Yoksa hayırlı bir operasyonla kendisiyle barışık, tek başlı, tek vücutlu normal bir canlıya mı döneriz, bilemeyiz.

Attığınız yumruk için sevinmeyin, vurduğunuz kendi bedeniniz.

Yediğiniz yumruğa üzülmeyin, vuran kendi kardeşiniz.

Korkunç şeyler olabilir.

Olmayabilir de...

Ama artık bir şeylerin olması gerektiği anlaşılıyor.

Belki de olması gereken oluyor.

Belki artık bir "ucube" gibi yaşamamalıyız.

Beki de normale dönmenin yolu bu.

Hiçbirimiz neler olacağını bilmiyoruz.

Yaşadıklarımız talih mi, talihsizlik mi, onu da bilmiyoruz.

Söyleyebileceğimiz tek şey, Çinli bilgenin söylediği:

"Çabuk karar vermeyin... Ne olacağını bilmiyorsunuz... Olacakların bizim için bir talih mi, bir talihsizlik mi olduğunu da söylemek mümkün değil."

Hayat akıp gidiyor.

Yaşadıklarımızın anlamını, bundan sonra olacaklar belirleyecek.

Belki iyi...

Belki kötü...

Hayatı bilemeyiz.

Karar vermek için acele etmeyin.
Yazının devamı...