"Ahmet Altan" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ahmet Altan" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Ahmet Altan

Chat kadınları...

19 Ağustos 2007
Ne zaman bir kadının yüzüne baksam kendimi bir uçurumun kenarından bakıyormuş gibi hissederim.

Kıpırdayan, değişen, çeşitli duyguların ifadeleriyle gölgelenip aydınlanan o çizgilerin arkasında, derinlerde, kımıltısız bir göl gibi duran bir karanlık olduğu fikri beni içine doğru çeker.

Orada ne olduğunu merak ederim.

Bu merakın insanın bütün hayatını yitirmesine yol açabileceğini, o karanlık göle bir kere dalanın bir daha geri dönemeyeceğini bilmeme rağmen garip bir baş dönmesiyle o derinliğe doğru eğilirim.

Tek bir kadının bile içini en saklı köşelerine kadar görebilme ayrıcalığının bir hayata değeceğine inanırım ama bütün hayatınızı verseniz de bunun mümkün olamayacağını bilirim.

Orayı göremezsiniz.

Hep saklı bir şeyler kalır.

Bir insanın, bu bir kadın bile olsa, içinde o kadar büyük bir gizi taşıması zor olduğundan bazen küçük işaretler çıkar yüzeye, sahibinin de fark edemediği işaretler, işte onları görmeyi, onların peşine düşmeyi, onları yakalamayı, büyük bir gömü bulmuş bir arkeolog gibi ele geçirdiğim her parçayı ışığa tutup incelemeyi, sonuçlar çıkarmayı ve neler bulduğumu hiç söylemeden bulduklarımı kendime saklamayı çok severim.

Kötü kalpli bir koleksiyoncu gibi biriktiririm onları.

Ve hep yeni işaretler ararım.

Cıvayla karışmış katran damlası gibi üstünde parlak renkli kaygan bir gökkuşağı taşıyan siyah damlacıklar...

Geçenlerde bir hazine keşfettim.

Bir arkadaşım "chat" bağımlısı kadınların itiraflarda bulunduğu bir siteden parçalar gönderdi bana.

Bir afyonkeş gibi "chat-keş" haline gelmiş, tanımadıkları, yüzlerini görmedikleri erkeklerle bulanık ve belirsiz bir ortamda konuşmadan duramayan kadınların itirafları.

Siteyi yöneten doktorun anlattıklarından anlaşıldığı kadarıyla o kadınların tamamına yakını ekranda sevişiyor.

Şu tenha yaz sokağında keten etekliği ve kolsuz bluzuyla, alçak topuklu şık ayakkabılarıyla gülibrişimlerin yanından yürüyen hanımefendi geceleri tanımadığı erkeklerle mi sevişiyor?

Ya şu, bol elbiseli, biraz bakımsız, yaşı geçkince tombul hanım?

O da mı?

İçinde milyonlarca insanın dolaştığı bir sonsuzluğun içinde her gece milyonlarca kadın, gündüzleri içlerinde sakladıkları o karanlıklarının kapılarını açıp bütün sırlarını ortaya döküyorlar.

Ertesi sabah hayata sanki bir gece önce öyle bir şey yaşamamışlar gibi yeniden karışıyorlar.

Sadece duyguları ve düşünceleri gizli değil artık, bir de kimseye söylemedikleri gizli bir hayatları var.

Niye yapıyorlar bunu?

Neden geceleri tanımadıkları, değişik değişik erkeklerle konuşup sevişiyorlar?

Büyük bir ihtimalle gündüz hayatlarında iffetsizlik olarak nitelendirecekleri nice şeyi geceleyin yapıyorlar.

Gündüzleri kimselere göstermedikleri ruhlarındaki o durgun göl, geceleri, bir belirsizliğin yüzlerine örttüğü kalın peçenin verdiği özgürlükle çağıltılı bir ırmak gibi "hayalden" oluşmuş bir dünyaya akıyor.

Her şey olabiliyorlar orada.

İsimleri değişiyor.

Boyları, kiloları, saç renkleri, vücutlarının biçimi, işleri, aileleri değişiyor.

İstedikleri kimliği seçip kendilerini yeniden yaratabiliyorlar.

Kendi bilinen kimliklerinin içinde bir mahkum gibi kendi hücresinde yaşamak zorunda olan "karanlıkları", bir başka kimliğin içinde kendini rahatça ortaya çıkartabiliyor.

Aslında benim ilgimi çeken onların yaşadığı fanteziler değil.

Beni ilgimi çeken onların ikilemleri.

Bir yanları, derinlerde yatan ve söylenemeyen arzuları ayıplıyor, onları reddediyor, varlığını inkar ediyor, sanki onlar yokmuş gibi davranıyor, şakalara kibarca gülümsüyor, ağırbaşlı duruyor, abartılı davranışlardan kaçınıyor, nasıl olması gerektiği söyleniyorsa öyle oluyor ve bunu benimsiyor.

O kadar benimsiyor ki bir başkasında bunun aksine bir davranış gördüğünde bunu kınıyor.

Ama öbür yanları...

O, ayıpladığı her şeyi yapıyor.

Hem ayıplamaktan vazgeçmiyorlar, hem ayıpladıklarını yapıyorlar.

Kadınları o kadar esrarengiz yapan da belki bu; ruhlarındaki ürpertici çelişki.

Hep bir yanlarını saklamak zorunda olmaları.

Ve sakladıkları yanlarından vazgeçememeleri.

O belirsiz ve bulanık "sanal" alem belki de onların ruhlarındaki bu parçalanmayı ortadan kaldırıyor, ayıplayan yanlarıyla ayıplanan yanları orada barışıyor.

Gene de onlara asıl zevk verenin sadece bu olduğunu söyleyemem.

Onlar, güneşten korunmaya çalışan çöl savaşçıları gibi, kendilerini yakan "ayıplardan" sakınmak için üst üste çok fazla kimlik giyinirler.

Her kimliklerinin altından bir başka kimlik, her duygularının altından bir başka duygu çıkabilir.

Herkesin maskeli olduğu o tuhaf dünya onların ruhlarını birleştirerek onlara bütünsel bir haz verse de kadınlar yalnız bu hazla yetinmezler.

Bence bu dünya da "aldatmanın" da o inanılmaz hazzı yaşanıyor.

Bu, sadece bir sevgiliyi, bir kocayı aldatmak değil.

Çok daha zengin, çok daha bereketli bir aldatma bu.

Mücevherlerden yapılmış bir "matruşka" gibi her aldatmanın içi açıldığında oradan zümrütlerle, yakutlarla, elmaslarla işlenmiş başka bir aldatma çıkıyor.

Tanımadıkları bir erkekle sevişirken kocalarını ve sevgililerini aldatıyorlar.

Ama kocalarını birlikte aldattıkları adamı da, sahte bir kimlik ve yanlış bilgilerle aldatıyorlar.

Aldatma ortağı da aldatılıyor.

Sadece uydurulmuş bilgilerle değil, onunla seviştikten sonra seçilecek başka bir erkekle de aldatılacaklar.

Ama bu parlak aldatma zincirinin en parlak parçası, elbette kendilerini tanıyan herkesi aldatmaları.

Kendilerini tanıyan hiç kimsenin tahmin edemeyeceği başka biri haline gelmeleri.

Ertesi sabah karşılaştıkları herkesi aldattıklarını düşünmeleri.

Onları yasaklarla kıstıran bütün hayatı aldatmaları.

Bunu yaparken, gündüzleri duyduklarında yüzlerini kızartan ya da duymazlıktan gelmek zorunda oldukları sözleri bütün pervasızlıklarıyla söyleyebilmeleri, bunları söylerken söyledikleri her sözcüğün karşılarındaki erkeği kıvrandırdığını hissetmeleri de onları ürpertiyor.

Bir "ruh" teşhirciliğiyle kabuklarından ve kimliklerinden soyunup içlerindekini gösterivermeleri onların da içlerini kamaştırıyor.

Ruhlarının karanlık yanlarındaki bütün arzularını parmaklarının uçlarındaki harflere basarak tatmin edebiliyorlar.

Kadınlar uzay gibidir, hiçbir duygu "son" değildir onlarda, daima bir başka duygu çıkar.

Bütün bunları hayal aleminin o olağanüstü özgürlüğünde yaşarken birden "gerçek" yanları, içlerindeki "gündüz kadını" uyanıyor.

Ve, sevişmekten ve konuşmaktan hoşlandıkları bir erkeği seçip onunla "dışarıda" tanışmak istiyorlar.

Benim okuduğum sitedeki "itiraf" mektuplarından çoğu, yazışarak seviştikleriyle buluştuklarını anlatmışlar.

Genellikle sonuçtan pek memnun kalmasalar da, hayali gerçekle bütünleştirmek istiyorlar.

Birdenbire, "chat"e başlamadan önceki kimliklerine, ona yeni bir macera ekleyerek, dönüyorlar.

Kendileri oluyorlar, kimlikleri, bilgileri açığa çıkıyor.

Yaşadıkları hayalden, bir simyacı gibi, hayallerin çekiciliğine sahip bir gerçek oluşturma isteğine kapılıyorlar.

Büyük ve parlak aldatma zinciri sıradan bir aldatma haline geliyor.

Oradaki dünyaya alışmış bir kadın için bu yeterli olmuyor tabii.

Gerçek bir aldatma, gerçek dünyanın bütün sıkıntılarını da beraberinde getiriyor.

Yazışarak tanıştığı bir erkekle buluşmasını o sitede bir kadın şöyle anlatıyor:

"Ben ilk bilgisayarımı iki yıl önce aldım. Kocamla birlikte çok eğlendik, bana o makineyle neler yapılabileceğini öğretti, birlikte oyunlar oynadık. Sonra ’chat’i keşfettim. Bağımlısı oldum. Bir erkekle ilişki yaşamaya başladım chat’te. Kısa bir süre sonra onunla buluştum. Planlar yapmak, gizlenmek, yalanlar söylemek sonunda bana ’ben ne yapıyorum’ sorusunu sordurdu. O adamdan hoşlanmamaya başladım. Ben kocamı seviyordum ama daha fazla bir şeyler arıyordum. Bunun kötü bir şey olmadığını düşünüyordum. Ama yanılmışım."

Gerçek olmayan bir alemin sonsuz aldatmalarla dolu özgürlüğünden gerçek hayatın sıkıntılarla dolu "tek" aldatmasına geçmek kadını bunaltıyordu.

Aradığı o değildi çünkü.

Bir erkek "arayan" kadın bunu "dışarıda", gerçek hayatta her zaman bulabilir.

Ama "chat-kadınları" için asıl amaç bir erkekle aldatmak değil.

O, orada ruhundaki bütün bölünmüşlükleri bir araya getirmenin, ömür boyu gizlediği ruhunu "teşhir" etmenin, sonsuz sayıda erkeği heyecanlandırıp sonsuz sayıda erkekten heyecanlanmanın, binlerce kolu olan bir ahtapot gibi kolları her yana uzanan bir aldatmalar orjisini yaşamanın, bir başkasının kimliğiyle kendi gerçeğini ortaya çıkarmanın, sadece başkalarının baskısından değil kendi kendine de yaptığı baskıdan kurtulmanın hazzını arıyor.

Tek başına bir erkeğin verebileceği hazdan çok daha değişik bir haz bu.

Üstelik orada tanıştığı her erkeğe kendi hayalinden kimlikler de giydirebiliyor, onu kendi zihninde istediği gibi süslüyor.

Ama sonunda bütün bunlardan da sıkılıyor.

Gene aynı sitede bir başka kadın bu "bağımlıklıktan" nasıl kurtulduğunu anlatıyor.

"Başlarda konuştuğum bütün insanlar çok heyecan vericiydi. Sayısız insan vardı orada. Gerçek hayattaki arkadaşlarımla konuşmaktansa onlarla konuşmayı tercih ediyordum. Sanırım, bu sanal alemde konuştuğum insanların da gerçek hayattaki insanlar olduğunu fark edince sıkıldım. Gerçek hayatta çok fazla sıkıcı, aptal, kaba insan var ve onlar aynı zamanda bu sanal alemde. Bunu anlayınca sıkılıverdim."

Bunu anlamak bütün büyüyü bozuyor.

Çünkü onların gerçek olduğunu anladığında sen de gerçeğine dönüyorsun, o sıkıcı, yasaklarla, ayıplarla dolu gerçeğe.

Sığındığın yerde, kaçtığın insanları bulmak bütün hayalleri solduruyor.

Ama sıkılanların yerine yenileri geliyor.

Çünkü kadınların içindeki o karanlık ve durgun göl, çağlayıp akabilmek için belirsiz ve gölgeli bir loşluğa muhtaç.
Yazının devamı...

İnsan

12 Ağustos 2007
İnsanın, sonsuzluğun "kan damlası" olduğunu düşünürüm hep.

Tek bir kan damlasına bakarak onun "sahibi" hakkındaki bütün bilgileri nasıl görüyorsak, tek bir insana bakarak da onun "sahibi" olan kainatı ve Tanrı’yı görebiliriz.

Evrene ve Tanrı’ya ait bilmediğimiz ne varsa, hepsini çözecek kilit insanın içinde saklıdır bence.

Belki de içinde böylesine büyük bir bilgiyi taşıdığından insanın kapıları insana kapalıdır, "bir güç" bizim kainatı tanımamıza, en azından şimdilik, izin vermek istemediğinden bizi kendimiz için bir "sır" haline getirmiştir.

Her şeyi yapabiliriz, uçabiliriz, denizlerin altında yürüyebiliriz, yıldızlara gidebiliriz, atomu parçalayabiliriz, topraktan siyah bir sıvı çıkartıp onu enerjiye dönüştürebiliriz, aramızda hiçbir hat olmadan sesimizi binlerce kilometre öteye ulaştırabiliriz, binlerce kilometre ötedeki olayları anında izleyebiliriz, bütün bu mucizeleri gerçekleştirebiliriz ama en basit şeyi yapamaz, kendi varlığımızın gizine erişemeyiz.

Bildiğimizi bile bilmediğimiz bilgiler saklıdır içimizde.

Rüyalar görür ve şaşırırız.

Ruhumuzda taşıdığımızdan bile haberdar olmadığımız görüntüler çıkar karşımıza rüyalarımızda, duygular çıkar, arzular ve korkular çıkar.

Bütün onları nerede, ne zaman biriktirdiğimize dair hiçbir fikrimiz yoktur.

Üstelik, söylenenlere göre, rüyalarımızda ortaya çıkanlar sadece kendi hayatımızda yaşadıklarımızdan değil, bizden önce yaşayanların da tecrübelerinden akmıştır içimize.

Sadece kendimizi değil bir de geçmişi taşırız içimizde.

Bir polisiye roman gibi kurgulanmıştır zihin.

"Sırrı" bulmak için verilen ipuçları genellikle şaşırtma amacıyla çıkarılmıştır önümüze, tam bir çözüm bulduğumuzu sandığımızda bizim çözümümüzü tamamıyla ortadan kaldıran başka bir duyguyla karşılaşırız, o duygunun peşine takıldığımızda öyle yerlere saparız ki asıl hedeften uzaklaşırız ve bulabildiğimiz bütün yollar gelip bir karanlığın içinde kaybolur.

Ve zihnimizde o "karanlık" çok geniş bir yer kaplar.

Bazıları, o karanlığın bir tür "suç ve günah" deposu olduğunu, utandığımız, korktuğumuz ne varsa oraya sakladığımızı ve oraya sakladıklarımızın zamanla bir cehennem buharı gibi tüterek bizi zehirlediğini söyler.

O "depoyu" temizleyerek zehirden kurtulacağımıza inananlar çoktur.

Belki de haklılar.

Kendimizden gizlemek istediklerimiz var.

Ama insanı bütün günahlarından, suçlarından, utançlarından temizlediğimizde geriye kalan "temiz" şeyin bir işe yarayacağını sanmam.

Zaten bütün çıkmaz da burada.

Bizi utandıracak olan "kötülüğün ve günahın" daha doğuştan mayamıza katılmasında.

Onu ayıklayamayız.

Onu yok edemeyiz.

Onu kabul edemeyiz.

Ve bu yıpratıcı çelişkiyle daha doğuştan huzursuzlanırız.

Zaten düşünsenize, eğer biz içimize "kötülük" konmadan yaratılmış olsaydık onca dine, insanı mükemmelleştirmeye çalışan onca ideolojiye ne gerek vardı?

Dinler de, ideolojiler de sürekli olarak kendimizle çarpışmamızı, kendimizi yenmemizi, bir yanımızı silip atmamızı isterler.

Anlaşılmaz olan ise, bunu isteyen güçle, bizi silinemez biçimde "günahkarlıkla" damgalayarak yaradanın da aynı güç olması.

Hatta biraz daha uçlara, biraz daha zihnimizin ağırlığını taşımakta zorlanacak ince dallara doğru tırmanalım.

İnsanlığın en büyük günahlarından biri olan "ensestin" tanrılara ait bir yaşam biçimi olduğunu söylüyor Jung.

Mitolojiye baktığınızda, bir ensest zinciriyle karşılaşırsınız.

Nasıl oluyor da insanoğlunun yaratabildiği en büyük mitolojide bu büyük günah böyle bir yer bulabiliyor kendine?

Neden tanrıların tanrısı Zeus her türlü günahı bu kadar rahat işliyor?

İnsanlar her türlü günahı bir cezaya uğramadan, utanmadan, vicdan azabı çekmeden yaşayabilmenin tanrısal bir güç olduğuna inanıyorlar herhalde.

Ve, unutmayın ki tanrılara imrenilir.

Eski Yunan’ın günah dolu bir tanrılar alemi yaratmasının altındaki anlam ne?

Bir yandan Yunan filozofları "iyilik" öğretmeye çalışırken, bir yandan öğrenciler tanrıların günahkar olduğunu öğreniyorlar.

Bu ikisinden hangisine inanacak insan?

Hangisi daha çekici gelecek ona?

İyi ve güçsüz bir insanoğlu olmak mı yoksa güçlü ve günahkar bir tanrı olmak mı?

O mitolojiden yola çıkan Freud her erkeğin annesiyle, her kadının da babasıyla yatmak isteyen bir yanı olduğunu söylemiyor mu?

Biz günlük konuşmalarımızda bile hiç yadırgamadan Ödip kompleksinden, Elektra’dan söz etmiyor muyuz?

Eğer bu söylenen doğruysa, insanın karanlık yanlarını anlamak o kadar kolay olabilir mi?

Üstelik bu artık karanlıkta bile saklamayıp ortaya koyduğumuz, insanlık gerçeği olarak tekrarlayıp durduğumuz bir "kompleks".

Varın siz gizli kalanların neler olabileceğini düşünün.

Bir de bu karmaşık yapı birbirine benzemeyen iki ayrı cinse, kadınla erkeğe ayrılmış.

Doğanın bir araya getirmeye, toplumun ayrı tutmaya uğraştığı iki grup.

Neden doğada çok sıradan olan birleşme insanlar aleminde böylesine karışık ve çetrefil bir ilişkiye dönüşüyor?

Sevişmeler neden kıskançlıklara, sahiplenmelere, acılara dönüşüyor?

Niye bir başka vücudun tümüyle bize ait olmasını istiyoruz?

Sevgiden mi?

Hükmetme isteğinden mi?

Etkileyiciliğimizi ve gücümüzü görme arzusundan mı?

İki bedenin birbirinden zevk almasından intiharlar, cinayetler, acılar yaratan zihnimizin o karanlık yanında neler oluyor?

İnsanlar neden binlerce yıl sevişebilmek için öyle büyük zorluklar yaşadılar, yasaklarla boğuldular, doğanın güçlü talebiyle boğuştular?

Neden sevişmeyi çılgınca arzulayıp, aynı çılgınca dirençle buna engel olmaya uğraşıyoruz?

Ama daha şaşırtıcı olanı...

Sevişmeyi hayatın doğal bir parçası haline getiren bazı İskandinav toplumlarının da mutluluğu bulamaması.

Şehveti, kendisini sarmalayan karmaşadan ayıklamak da mutlu olmaya yetmiyor.

Mutluluğu sürekli çelişkilerin, zıtlıkların, birbirini inkar ederek bir arada var olan duyguların arasında aramak zorundasınız.

Ve, "kötülükle" damgalanmış ama iyiliğe tapınan bu canlılar öleceklerini biliyorlar.

Bu gerçek onlara bildirilmiş.

"Bu gerçekle yaşa," denmiş.

O gerçeği bilerek, onun korkusunu her an hissederek nasıl yaşanacak?

İnsanoğlu öleceğini bile bile nasıl ölmeyecekmiş gibi yaşamayı başarıyor?

Ben her zaman, zihnimizdeki karanlığın asıl nedeninin, ölümle ilişkimizdeki tuhaflıkta olduğuna inandım.

Ölüm korkusuyla yaşama isteğini her an bilinçli bir şekilde yan yana barındırmamız mümkün değil.

Hayat sonlu, ölüm sonsuzdur, bunların ikisini yan yana koyduğunuzda ölüm hayata galebe çalar.

Öleceğimizi bildiğimiz halde öleceğimize inanmamamız hayatta tutuyor bizi.

Zihni bu kadar parlak olan insanoğlunun öleceğini bildiği halde öleceğine inanmamasının, hayatını ancak bu tuhaf "reddedişle" sürdürmesinin anlaşılmaz mekanizması sanırım zihnimizin o ulaşılamayan karanlık kısmında gizli.

Doğanın açıkça ifade ettiği o korkunç "öleceksin" hükmüne karşın zihnimizdeki karanlığa gizlenmiş bir ses bize "inanma" diyor, "unut ölümü" diyor ve sözünü dinletiyor.

Eğer zihninizdeki karanlığı bir gün tümüyle aydınlatırsanız, sizi "ölmeyeceğinize" inandıran sesi de susturursunuz, hayat biter.

O karanlıkta sadece "kötülükler ve günahlar" değil, bizi yaşatan güç de saklı.

Kötülükleri o karanlıktan ayıklama çabası tam anlamıyla başarıya ulaştığında insanoğlunun hayatının sonu da gelir, kimse yaşamaya dayanamaz.

Ancak kötülüklerimizle yaşayabiliriz biz.

Dinlerin daima "ölümden sonrasını" hayatın kendisinden daha çekici olarak anlatması, onun isteğine uyarak mükemmel olmamız, kötülüklerden tümüyle arınmamız halinde yaşamaya devam edemeyeceğimizi bildiğinden belki.

Mükemmel olduğumuzda yaşamaya dayanamayacağımızı, karanlığımızdaki bizi "yaşatan" sesi kötülüklerimizle birlikte temizlediğimizde ölüm gerçeğine karşı direnecek gücümüz kalmayacağını sezdiğinden, dinler belki de "mükemmel biri olduğunda ölürsün ama ölüm hayattan daha güzel" diyor.

Daha da ileri gidip, her din "intiharı" yasaklıyor.

"Mükemmel" olanın ölmek isteyeceğini gördüğünden daha başından o yolu da kesmek istiyor.

İnandığınız her şey, Tanrı, din, ideoloji size "mükemmelliği" öğütlüyor ve siz mükemmel olamıyorsunuz.

Mükemmel olarak yaşayamıyorsunuz çünkü.

Ve yaşamak için kötülükleriniz olması gerektiğinden...

Bu kötülüklerden...

Bu günahlardan...

Utanç duyuyorsunuz.

Utanmadan yaşamanız mümkün değil çünkü.

Utanç, yaşamanın bedeli.

O utancı saklayacağınız bir yer lazım size yaşayabilmeniz için.

Zihninizdeki karanlığa saklıyorsunuz siz de.

İnsanoğlu bu bildiğimiz yaşam biçimini sürdürdüğü sürece kendi karanlığını aydınlatamayacak.

Onun için hiçbir zaman bugünkü yaşam biçimiyle kainatın ve Tanrı’nın sırrını çözemeyecek.

Sır içimizdeki karanlıkta gizli.

Tanrı, içinizdeki karanlıkta saklanıyor.

Kainatı ve Tanrı’yı kendi derinliğinizde taşıyorsunuz.

Onun için onları hep hissediyor ve hiç göremiyorsunuz.

Görürseniz ölürsünüz çünkü.

Sırrı çözer ama kimseye anlatamazsınız.
Yazının devamı...

Aşk, seks ve merak

5 Ağustos 2007
Nar ağacının altında bir kaplumbağaya rastladım.

Utangaç bir yağmur yağıyordu.

Çimenler kaygan bir yeşillikle parlıyordu.

Kızıl misketler gibi dallara asılmış minik narların öpüşecek gibi açılmış çatallı uçlarında asılı kalmış su damlaları, kırmızı yansımalarla pırıldayarak düşmeyi bekliyorlardı.

Çimenlerin üstünde kayan kaplumbağa arada bir fıtrattan kırışık boynunu kabuğunun dışına uzatarak merakla çevresine bakınıyordu.

Durdum.

Kaplumbağaya baktım.

Zorla bir iki adım attı, sanırım beni fark edip durdu, başını içine çekti.

Seyrek damlalarla yağan yağmurun omuzlarımı ıslatmasına aldırmadan oradaki bir taşa oturdum.

Bu tenha bahçede ikimizden başka kimse yok.

O benden korkuyor, ben onu inceliyorum.

Bana çok çaresiz ve önemsiz gözüken bu canlının bir hayatı var.

Ot yiyor, bir yerden bir yere gidiyor, korktuklarından sakınıp hayatta kalmaya uğraşıyor, türünün devamını sağlamak için çiftleşiyor.

Hakkında bildiklerim bu kadar.

Onun varlığının tabiatın büyük çarklarının işleyişi açısından mutlaka bir işlevi var.

Benim de var.

Aramızdaki benzerlik de galiba burada bitiyor.

O yaratıldığı dünyaya bir katkıda bulunmuyor, milyonlarca yıldır aynı hayatı yaşıyor, belli zamanlarda belli amaçlarla çiftleşiyor, kaprisleri, ihtirasları, utangaçlıkları, zevkleri yok, aşık olmuyor, duygusal acılar çekmiyor.

Her davranışını bedeninin ihtiyaçları belirliyor.

Benim türüm öyle değil.

Biz yaratıyor, bize verilen hayatı bizden sonrakilere mutlaka bir şeyler ekleyerek aktarıyoruz, hayatımızı bedenimiz kadar duygularımız da belirliyor, aşık oluyoruz, sadece üremek için değil zevk için de sevişiyoruz.

Aşk, bağlanmak, özlemek, kıskanmak, sahiplenmek, sadakat beklemek gibi duygularımız olduğu için kaplumbağaların çiftleştiği bir dünyada biz sevişiyor ve bu sevişmelere bir kaplumbağanın aklına gelmeyecek anlamlar yüklüyoruz.

Ruhumuzla tenimiz arasındaki ilişkileri hiç durmadan kurcalıyoruz.

Kaplumbağa aşık olmayı bilmiyor.

İki kişinin yıldız yağmurları arasında bir günahkar hayalden bir başka günahkar hayale loş bir odada terli bedenleriyle meteor alevleri saçarak dolaşmasını, ruhlarını bedenlerinin arzularına teslim etmesini, zihnin bulanıklaştıkça aydınlanan gizliliklerinde saklı olan isteklerin fısıltılarla paylaşılmasını, her şeyin mümkün olduğu sihirli vahalarda her ağacın altında başka biri olunmasını, en şiddetli yasakların en çılgın zevklerle parçalanmasını da bilmiyor.

Bu iki duygudan hangisi daha güçlü diye de sormuyor kendisine?

Bunların arasında insanların iddia ettikleri kuvvetli bağlar var mı diye de sorgulamıyor.

Yüzlerce yıldan beri birçok filozof, birçok psikiyatr aşkın arkasında sevişmenin hayalinin bulunduğunu söylüyor.

Ama kimse bundan emin değil.

Hiç sevişmediği birine aşık olabiliyor insan.

Hiç aşık olmadığı biriyle de sevişebiliyor.

Üstelik delice aşık olduğu biriyle sönük sevişmeler yaşayıp, hiç de aşık olmadığı biriyle delice sevişiyor.

Schopenhauer gibi filozoflar, Freud gibi doktorlar aşkın köklerinde bedensel arzuların izlerini sürerken, neredeyse bütün kadınlar sevişmeyle aşkı sıkı bağlarla birbirine bağlamaya çalışırken nasıl oluyor da hayat bu iki grubun da iddialarını böylesine sarsıcı bir biçimde yalanlamaya uğraşıyor?

Freud, ruhun, bedenin arzularını değişik biçimlerde tercüme ettiğini iddia ederken kadınlar da, bedenin ruhun arzularını ifade etmekte bir araç olduğunu söylemeye yatkın duruyorlar genellikle.

Aslında kadınları anlamak daha kolay.

Beden insanlar tarafından öylesine hakir görülmüş, onun arzuları öylesine aşağılanmış ki bir kadın ruhundan bir şey katmadan yalnızca bedeninin isteklerine ayak uydurduğunda bütün "erdemini ve namusunu" kaybettiğini öğrenerek büyümüş.

Binlerce yıldır böyle bu.

Bir iki kuşakta kolayca değişebilecek bir inanç değil.

Aşksız bir sevişmenin, bir kadının bilincinin gizli bölmelerinde nasıl değerlendirildiğini, kendisini bundan dolayı farkında olmadan nasıl suçlayabileceğini kim bilebilir?

Bir kadın sadece sevişmek için değil ama "o erkekle" sevişmek istediği için, "o erkeği" sevdiği için seviştiğini düşündüğünde, ruhun her zaman affedilmeye hazır istekleri, bedenin her zaman suçlanan arzularına kendi damgasını vurmuş oluyor, "aşk" sevişmeyi kutsuyor, onu ruhun erdemli çeşmesinde yıkayarak yeniden vaftiz ediyor.

Belki de birçok kadın, seviştiği erkeğe aşık olduğuna ya da en azından onu sevdiğine kendisini bu yüzden inandırıyor.

Sanırım her kadın, yalnız kaldığında "Sen aslında bir orospusun" diyen kötü kalpli bir cadı taşıyor ruhunda ve hiç kimseden korkmadığı kadar korkuyor ondan.

Ve sürekli olarak onu kandırmaya uğraşıyor.

"Ben sevişmekten hoşlandığım için sevişmiyorum. Ben onunla sevişmekten hoşlandığım için sevişiyorum."

Acaba içlerindeki suçlayan cadıyı kandırabilmek için seviştikleri bir erkeği sevdiklerine inanan kadınlar, kendi etkilerinde kalarak gerçekten de aşık olurlar mı seviştiklerine?

Sevişme ya da biraz daha gerçekçi olarak söylersek, iyi bir sevişme aşkın kapısını açar mı kadına?

Peki kendi kendine söylenen bir yalandan gerçek duygular çıkabilir mi?

Eğer böyleyse, cinsellikle aşk arasında kuvvetli bir bağ kuran Freud en azından kadınlar konusunda haklı çıkabilir.

Ama erkekler...

Onların böyle bir cadıları yoktur içlerinde, erdemle sevişme arasında bir ilişki de kurmazlar pek.

Ama onların da çok iyi seviştikleri kadınlara bağlandıklarını görüyoruz bazen.

Adına aşk diyemeyeceğimiz bedensel bir arzu, ruhu da yatıştırıp huzura kavuşturan bedensel bir mutluluk bir erkeği bir kadına bağlayabilir mi?

Böyle bir bağlılığın adı aşk olur mu?

Ve hangisi daha uzun sürer, aşk mı bedensel bağlılık mı?

Aşk, en yakıcı, en güçlü, en şiddetli haline başladıktan çok kısa bir süre sonra ulaşabiliyor, çok süratli bir şekilde kendi sınırlarına dayanıyor, daha başladığında gidebileceği, açılabileceği çok fazla alan kalmıyor.

Büyük bir imparatorluk gibi neredeyse bütün ruhu ve bedeni kaplıyor.

Her duygu gibi hareket etmek, kıpırdamak, yeni biçimlere girmek isteyen aşkın başladıktan bir süre sonra yaptığı her harekette gerilemekten başka bir çaresi kalmıyor.

Belki de bu yüzden bir aşkın ancak "engellendikçe" sürebileceğini söylüyorlar, o engelin kilitlediği kapının ardında yeni bir dünya olduğuna duyulan inanç, aşkın daha büyüyebileceğine inanması, sürekli olarak mücadele edeceği bir hedefi olması onu canlı tutuyor, gerilemek yerine hep ileri atılmaya çalışıyor.

Geri çekilmesine vakit kalmıyor.

Sevişmeler, büyümek ve canlı kalmak için engellere muhtaç değil.

Aksine, o, önündeki engeller çekildikçe güçleniyor, yarattığı bağımlılığı artırıyor.

Çünkü, sanılanın aksine sevişme sadece bedenle ilgili bir duygu değil.

Zekayla ve hayal gücüyle de ilgili.

Ve, hayal gücü neredeyse sonsuzdur.

İnsanların koyduğu o kadar çok yasak vardır ki bunları bedeninizle aşmanız çok zordur ama hayal gücü her yasağı aşar, yapılamayacak her şeyi, terden gümüşi ışıklara batmış iki beden hayallerini birleştirerek yapabilir.

Sanırım, iki bedeni sevişmenin salıncağında en güçlü biçimde sallayan, yasakları birlikte yok eden ortak hayal güçleridir.

Hayal gücü bedenden de ruhtan da daha güçlü ve dayanıklıdır, ruhla beden yorulduğunda bile o yorulmaz, aksine sürekli olarak kendi diriliğini, arzusunu, canlılığını ve en karanlık yerlere yolculuk etme isteğini bedene ve ruha kabul ettirir.

Şeffaf bir karanlığın kapladığı gülümsemeleriyle aynı hayalin içinde sürekli değişip bir başkası olarak, bir başkasının gövdesinin bilinmeyen ama sezilen ürpertilerini yaşayarak, karşısındaki gövdenin biçim değiştirip bir başkasına dönüştüğünü, bir başkasının ellerinin kendisine dokunduğunu hissederek, çoğalıp kalabalıklaşarak, bütün bu değişimi, kalabalığı, tek bir gövdeye yüklemek, o gövdeye öylesine sonsuz ve tahmin edilemez hazlar verir ki bu hazdan vazgeçmek neredeyse imkansızlaşır.

Bu, aşk mıdır?

Değildir bence.

Bu, aşktan daha güçsüz bir duygu mudur?

Değildir bence.

Bu, aşka dönüşür mü?

Dönüşebilir.

Peki, aşıklar böyle bir sevişmeyi yaşayabilir mi?

Bunun cevabını tam olarak bilebilmek kolay değil ama aşk sahiplenmek isteyen, endişelerle, huzursuzluklarla, kuşkularla dolu bir duygudur, bu endişeler hayal gücünü sürekli yolundan saptırır, bir batakhanede sevişme hayalinin yerine sakin bir evin hayalini tercih eder, sevdiğinin gövdesini hayalinde bile olsa bir başkasının gövdesi yerine koymaktan çekinir, sevişmeleri hayal gücünün sonsuzluğundan belli ve huzurlu bir hayalin sakin sularına çekmeye uğraşır.

Hazzın gücünü azaltabilir aşk.

Onun yerine ruhun fırtınalarını, özlemlerini, kendi varlığını bir başkasının varlığıyla doldurmanın başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak olağanüstü tecrübesini, bir süreliğine de olsa ölümün ürkütücülüğünü yok etmeyi, mutluluk hayallerinin doyumunu, bedeniyle değil ruhuyla dokunmanın şefkatle şehveti harmanlayan zevkini koyar.

Bir hazzı bozar, bir başka haz yaratır.

Bir sevişmeden geriye unutulmaz sahneler kalırken, bir aşktan geriye unutulmaz duygular kalır.

Aşık olduğun biriyle, sanki o aşık olmadığın biriymiş gibi sevişebilir misin?

Gündüzleri kurduğun mutlu hayaller, geceleri yerini hayal gücünün sonsuzlukta dolaşan şiddetli değişimlerine bırakabilir mi?

Her zaman mucizeler olur.

Sevişmeler aşkı doğurabilir bazen, aşklar sevişmeleri...

Ve bazen ikisi birleşiverir.

Bunun ne zaman, nerede, nasıl olacağını kimse bilemez.

Olup olmayacağını da.

Ama sanırım sürekli bunu ararız biz.

Aşık olduğumuz biriyle, sanki o aşık olmadığımız biriymiş gibi sevişmek.

Kaplumbağanın bilmediği bir istek bu.

Hiç aramadığı.

Kafasını çıkartıp arada bir bana bakıyor.

Onu nar ağacının altında bırakıp kalktım.

Onunkinden daha zor hayatımız, onunkinden daha karmaşık.

Ve onunkinden daha zevkli.

Biz onun hiç aramadığı bir şeyi...

Bir mucizeyi arayarak yaşıyoruz.
Yazının devamı...

Çocukluk ve kader...

29 Temmuz 2007
Kötü günlerden, ağır zamanlardan geçtik.

Manasız bir sarsıntının telaşıyla hayatımızın düzeninden koptuk.

Hava boşluğuna düşen bir uçağın yolcuları gibi çığlık çığlığa kaldı ülke.

Hayatı anlamlı kılan ne varsa, karşılaştığımız tehdidin büyüklüğü karşısında anlamını yitirdi.

Kendimize ait hayatın sınırları parçalandı.

Geçici bir süreliğine hepimiz kendi hayatımızdan kopup bir kalabalığın ortak hayatını yaşamaya koyulduk.

Bu hercümerçte sanat, edebiyat, estetik, küçük anların büyük lezzetleri, duygular, aşklar, derinlikli anlatımlar silindi hayatımızdan.

Dehşet, simsiyah bir örtü gibi örtüldü üzerimize.

Silahın gölgesi hayatın ışığını kararttı.

O korkunç günlerin hepimizin hayatında bıraktığı izler oldu, hepimiz yaşadığımız dehşeti kendimize göre algıladık.

Şimdi olağan sorunlarla yeniden hayata dönüyoruz.

Ben bir yazı yazdığım zaman, bu yazı bir kitaba konmayı, bir gazete sayfasındaki tek günlük ömrünü uzatma imkanının kendine verilmesini hak eden bir yazı mı diye bakarım.

Bunu hak eden bir yazı olduğunu düşünürsem sevinirim.

Öyle değilse kendime kızarım.

Son zamanlarda neredeyse bir tane bile bir kitaba girmeyi hak edecek bir yazı yazmadım.

Yazamadım daha doğrusu.

Daha da doğrusu, öyle bir yazı yazmayı bile deneyemedim.

Bir yazının "kalıcı" olabilme ihtimaline sahip olması için, bütün olaylar değiştiğinde bile değişmeyecek bir şeylerden söz edebilmesi, zamanın akıntısına direnebilecek bir konusu ve gücü olması, olaylardan çok insanlarla ilgilenmesi gerekir bence.

Son dönemlerde, ne zaman öyle bir yazı yazmayı aklımdan geçirsem parmaklarım duruyordu.

Olayların ağırlığı ellerimin üstüne bastırıyordu sanki.

Yaşadıklarımızın tehditkar manasızlığı, manalı olabilecek her şeyi de manasız kılıyordu.

İnsanı değil kalabalıkları anlatmak zorunda hissediyordum kendimi, yazı yazan birçok insan gibi.

Çünkü tehlike karşısında olan kalabalıklardı.

Tek bir insanın ruhundaki incelikler, kalabalığın ruhundaki kalın korkularla geriye itiliyordu.

Tek bir insanın duyabileceği fısıltılar, bütün bir kalabalığın duyması gereken haykırışlara dönüyordu.

Fısıldamak, usulca konuşmak silindi satırlarımızdan.

Çığlıklara benzedi cümleler.

Artık yeniden o usul sesimize dönebileceğiz.

Bir insanın sadece kendisine ait duyguları yaşayabilmesinin nasıl olağanüstü bir lüks olduğunu yeniden keşfedeceğiz.

Geniş gölgeli bir at kestanesinin altındaki çimlere uzanıp, serinliğinin buğusuyla terlemiş, ağzına dantel örtülü bir sürahideki limonatanın yanı başında hayallere dalmaktan söz etmek, hayatın bu minicik ama çok lezzetli armağanının lezzetini satırlara taşımaya çalışmak saçma gelmeyecek artık.

Hatta, o serin limonatanın içindeki bir nane yaprağının bütün hayatımıza yayılabilecek rayihasını bile anlatabileceğiz yeniden.

Çaya batırılmış bir bisküvinin kokusunu izleyerek çocukluğuna dönen Marcel Proust gibi, bir serin sürahinin içindeki nane kokulu limonatayla çocukluğumuzun patikalarına döner, kaybolmuş bir çocuğun maceralarını izleyebiliriz.

Gunter Grass’ın "Teneke Trampeti"ndeki hiç büyümeyen çocuk gibi aslında herkesin çocuk kalmış olabileceğini, uzayan boylarına, olgunlaşan seslerine, ağırbaşlı tavırlarına rağmen aslında hepsinin hep aynı küçük çocuk olduğunu bile söyleyebiliriz.

Düşünsenize daha doğduğunda bellidir insanın zekası, yeteneği, zevkleri, hangi tatlardan hoşlanacağı, hangi renklere düşkün olacağı...

Değişmez bunlar.

Çocukluğunda neyse büyüdüğünde de odur.

Kader dedikleri de sanırım bize doğarken çizilen bu sınırlardır, hangi alanlarda dolaşacağımız daha başından bellidir.

Zaten insanlar binlerce yıllardan beri bunu tartışırlar.

Hayatımızın ne kadarı "kader" tarafından belirlenir, ne kadarı bizim tarafımızdan?

Kendi hayatımızın akışında ne kadar söz sahibiyiz?

Ben kaderin daha ağır bastığına gittikçe daha fazla inanıyorum.

Yetenek örneğin, doğduğunuzda sahip olduğunuzdan daha fazla olmaz büyüdüğünüzde.

Yeteneğinizle doğarsınız.

Onu biraz geliştirirsiniz belki, kullanmayı öğrenirsiniz.

Ama sahip olduğunuz yeteneği ne azaltabilir, ne de çoğaltabilirsiniz.

Belki büyümek, yeteneğinize saygı göstermeniz gerektiğini anlamanızı sağlar.

Zevkiniz de çok gelişmez.

Çok iyi eğitimli nice insanın zevksiz olduğunu görürsünüz.

Açacağınız çiçek, tohumunuzun içinde taşıdığından büyük olamaz.

Onun için bir yanınız büyürken, bir yanınız hep o küçük çocuktur.

Aynı meyveleri seversiniz çocukluğunuzla, aynı renkleri seversiniz, çocukluğunuz ne kadar cesursa siz de o kadar cesursunuzdur, çocukluğunuz ne kadar zekiyse siz de o kadar zekisinizdir.

Çocukluğunuzla büyüklüğünüz arasındaki fark, küçük bir elma fidanıyla büyük bir elma ağacı arasındaki kadardır.

Büyüdüğünüzde meyve verirsiniz ama o meyvenin tadı, o küçük fidan ağacındadır zaten.

Bir de kaderinizin ne olduğunu çocukken anlamazsınız.

Bunu anlamak ancak büyüyünce olur, ancak ağaç meyve verince anlaşılır tadı.

Çocukluğa olan düşkünlüğümüz belki de bu "bilgisizlikten," bu belirsizliktendir.

O belirsizliğin içinde serazat oynayıp durursunuz.

Çok sıkıldığımızda, hayat bizi sıkıştırdığında çocuklaşmamız da belki bu belirsizliği aramamızdan, o belirsizliğe sığınmak istememizdendir.

Kaderin sınırlarını bilmediğimiz zamanları özlememizden.

Grass’ın küçük kahramanı, büyümeyi bunun için reddediyordu belki de, kaderden kurtulmak için çocuk kalmak istiyordu.

Büyümek, kaderin ağırlığını hissetmektir.

O kaderden memnun değilse bunun öfkesini, ezikliğini yaşamaktır.

Gerçeği algılamaktır büyümek.

Çocuklar gerçeği bilmez.

Gerçek diye bir şey olduğunu bile bilmez.

Onun için onların masalları vardır.

Her şey mümkündür.

Uçabilirsin, yeraltına inebilirsin, tavşanlarla konuşabilirsin, uzayda dolaşabilirsin...

Yeni yerler keşfedebilirsin.

Haydutlarla savaşabilirsin.

Sıkılırsan haydut olabilirsin.

Masal, kaderin olmadığı yerdir.

Sınırların olmadığı yer.

Kader, sınırların olmasıdır çünkü.

Ve, hepimiz sınırlarımızla doğarız.

Ne sıkıcı, değil mi?

Büyümek sanırım bu yüzden hepimize biraz sıkıcı geliyor.

Hepimiz Gunter Grass’ın kahramanı gibi çocukluğumuzda kalmak istiyoruz ya da Peter Pan’inki gibi sonsuz bir çocukluğu arzuluyoruz.

Serinliğinin buğusuyla terlemiş bir sürahi limonatayla atkestanesinin altına yatalım, hayaller kuralım, macera romanları okuyalım, o maceraların içinde dolaşalım...

Okuduklarımızı, "çocuk" olduğumuz için gerçekleştiremediğimizi sanırız çocukken, bir büyüsek okyanusu salla geçebileceğiz, vahşi Batı’da at koşturabileceğiz, Çinli haydutlarla dövüşebileceğiz, Kanuni’nın ordusuyla Zigetvar’a gidebileceğiz.

Ne güzel bir yanılgı...

Bunları neden yapamadığımızı ve yapamayacağımızı öğrenmek nasıl büyük bir hayal kırıklığı.

Acaba herkeste, sırf bu yüzden, gerçeği büyüdüğünde anlamasından dolayı gizli bir hüzün var mıdır?

Kaderinden memnun olmadığı için hissettiği bir hüzün?

Çünkü bir de büyüdüğünde de bunları yapabilenler var.

Onlar atom bombasını keşfedebiliyorlar, uzaya gidebiliyorlar, haydutlarla dövüşebiliyorlar, insanların hayran kaldığı güzel eserler yaratabiliyorlar.

Tuhaf olan ne biliyor musunuz?

Bu muhteşem kaderlere sahip olanlar da genellikle çok mutlu ve huzurlu değiller.

Hatta onların huzursuzluğu, hayal kırıklığına uğrayanların hüzünlerinden daha fazla.

Bu niye peki?

Çocukluk hayallerini gerçekleştirebilenler neden kaderinin cömertliğine rağmen böylesine mutsuz oluyorlar?

Neden böyle bir çelişki var?

Bunun cevabını bulmak zor herhalde.

Bütün sanatçıların hayatlarına baktığınızda acı görüyorsunuz.

Kendisine çizilen kaderi gerçekleştirebilmek sanıldığından daha zor sanırım, bedeli bizim tahminlerimizden daha fazla.

O kadar büyük bir kaderi bir adamın sırtlaması, kendisine doğarken verilen bir tür "görevi" gerçekleştirmek için uğraşması, diğer insanların yapamadığını yapabilmesi, bütün bunlar, büyük bir çaba, büyük bir azim, büyük bir mücadele gerektiriyor.

Bunları yapabilenler, büyüdüklerinde de çocukluklarının sınırsızlığına sahip oluyorlar çünkü, aynı çocuklar gibi her şeyin yapılabileceğine inanıyorlar, üstelik de yapıyorlar ama bu "yapabilen çocuklar" hayatlarını "yapamayan büyüklerin" arasında geçiriyorlar, sürekli olarak onların dar "sınırlarına" çarpıyorlar ve kalabalıklarla sürtüşüyorlar.

Bu da zor bir iş.

Çarptıkları her sınırda biraz yaralanıyorlar.

Ama öyle yaratılmışlar ki vazgeçemiyorlar.

Onların da kaderi vazgeçememek işte.

Her acıya, mutsuzluğa, sınırlarla çarpışmaya, düşmanlıklara, kızgınlıklara rağmen onlara verilen yeteneğin bedelini ödemek, gerekeni yapmak ve eserlerini yaratıp, bunları kabul ettirmek zorundalar.

En iyisi Grass’ın kahramanı gibi çocuk kalmak.

Ama o da pek mümkün değil.

Zaman içinde bir nane yaprağının ağır ağır daireler çizdiği bir sürahi limonatayla bir gölgeliğe yatmak.

Nihayet belaların, dertlerin, korkunç tehlikelerin şimdilik gerilerde kaldığına sevinerek yeniden hayallere dalmak...
Yazının devamı...

Yoksa uzayın akıncıları mı bunlar? UFO’LAR...

22 Temmuz 2007
Babamın balkonunda ben, babam, Zeynep oturmuş, annemin ölümünden sonra şakacı bir şefkatle bizim "küçük anneliğimizi" gönüllü bir şekilde üstlenmiş olan Zeynep’in yaptığı harika yemekleri yiyorduk.

İçine kabukları soyulmuş taze baklaların atıldığı favaya nerdeyse şehvetle dalmıştım.

Zeynep, "Şunlar ne?" dedi.

Babamla dönüp baktık.

Üç tane turuncu ışık Maltepe açıklarından Kalamış’a doğru gidiyordu.

İkimiz birden, "helikopter" dedik.

- Helikopterler geceleyin uçuyor mu? dedi Zeynep.

Ben o erkek bilgiçliğiyle, "Yeni bir teknoloji bulmuşlardır, uçuyorlardır," dedim.

Zeynep yemekleri bırakmış, ışıklara bakıyordu.

- Daha geliyorlar, dedi.

Biz de döndük.

Işıklar beş olmuştu.

- Birinci Ordu’nun komutanları birlik teftişinden dönüyorlardır, dedim.

Favaya olan ilgimi dağıtacak bir şey değildi beş helikopter.

- Ama daha geliyorlar, dedi Zeynep.

Yeniden döndük.

Turuncu ışıklar sekiz olmuştu.

Şimdi üçümüz de ışıkları izliyorduk.

Çoğalıyorlardı.

On tane oldular.

O saatte, gece karanlığında on "helikopter" pek rastlanacak bir şey değildi.

"Ne bunlar," dedim babama, "Bilmiyorum," dedi.

İçeri gidip dürbünü getirdi.

Turuncu ışıklar çoğalıyordu.

Dürbünle baktığımızda sadece ışık gözüküyordu, şekilleri seçilmiyordu.

En öndeki ışık Suadiye açıklarına geldiğinde hafifçe yükseldi.

Arkasından gelenler de birer birer yükselmeye başladılar.

İlk on ışık havada bir küme oldu.

Bir an öyle durdular.

O an sanırım üçümüz birden ürperdik.

Sonra birer birer hızla yükselerek arka arkaya kaybolmaya başladılar.

Öndekiler yükseldikçe arkadan turuncu ışıklar geliyordu.

Yirmi, yirmi beş ışık aynı noktaya kadar denize paralel uçtuktan sonra aynı rotayla yükselip karanlığa karıştılar.

Birbirimize baktık.

Ben sıradan bir okuyucu olarak Hürriyet’i arayıp Suadiye açıklarında "tuhaf" ışıklar hakkında bir bilgileri olup olmadığını sordum.

Bir bilgileri yoktu.

Biz birbirimize dönüp "Neydi bunlar" diye sorduk.

Ne olduklarını bilmiyorduk.

Ama ne olmadıklarını biliyorduk, helikopter değillerdi, uçak değillerdi, havai fişek değillerdi, meteoroloji balonu değillerdi.

Birbirimize baktık, hepimizin aklından aynı düşünce geçiyordu.

- İyi ki tek başımıza değildik, dedim, kimseye söyleyemezdik bunu.

Zeynep o dalgacı kahkahalarından birini attı:

- Üçümüz de aynı ailedeniz, dedi, bütün ailenin deli olduğunu söylerler.

Babam, soğukkanlı bir sesle, "Bizim bilmediğimiz mantıklı bir açıklaması vardır," dedi.

Yeniden yemeğe döndük.

Bir daha "ışıklar" konusunu açmadık o gece.

Ertesi gün gazetelere baktım "esrarengiz ışıklarla" ilgili bir haber yoktu.

Pazar günü telefonda konuşurken babam gülerek, "Akşam Gazetesi’ndeki haberi gördün mü?" diye sordu.

Antalya’da "UFO" gören bir adamın söyledikleri vardı gazetede.

Adam, "Peş peşe gelen on turuncu ışığın yere paralel uçtuktan sonra bir noktada kümelenerek iki üçgen halinde bir an durduklarını ve sonra gökyüzüne yükselerek kaybolduklarını" söylüyordu.

Bizden iki gün önce, bizim gördüğümüzün aynısını görmüştü.

Ve, bu konuda hiç kimse resmi bir açıklama yapmıyordu.

O zaman tuhaf bir durumla karşı karşıya olduğumuzu daha ciddi bir şekilde fark ettim.

Bunca radarın, aletin, uydunun olduğu bir çağda Suadiye açıklarında uçan "yirmi-yirmi beş turuncu ışığın" ne olduğunun bilinmemesi mümkün değildi.

Mutlaka bir açıklaması vardı ama hiçbir gazetede bu açıklama yer almıyordu.

Bizimle birlikte binlerce insan onları görmüş olmalıydı.

Herkesin gördüğü ama kimsenin bahsetmediği bu "ışıklar" neydi?

Antalya’daki adamın dediği gibi "UFO" muydu onlar?

Ama niye yukardan aşağıya doğru gelmemişlerdi de yerden yukarı doğru gitmişlerdi?

Nerden çıkmışlardı?

Akşam Gazetesi’nde, İstanbul’daki bir "UFO izleme kuruluşunun" son zamanlarda "Adalar civarında UFO trafiğinin arttığına" dair bir iddiası da yer alıyordu.

Doğrusu, "onlar UFO’ydu" demekte zorlanıyorum.

Resmi bir yetkilinin, Kandilli Rasathanesi’nin, Yeşilköy Havalimanı’nın, Hava Kuvvetleri’nin bir şeyler söylemesini bekliyorum.

Mantıklı bir açıklama yapılacağını ve "Bak, hiç de aklımıza gelmedi" diyeceğimi umuyorum.

Ama kimseden ses çıkmıyor.

Bizim geçen çarşamba gecesi, saat onla on buçuk arasında gördüğümüz o tuhaf ve kalabalık ışıkların mantıklı bir açıklaması yoksa ve onlar "uzaydan" geldilerse durum, bizim genel seçimleri bile geride bırakacak kadar ciddi.

Eğer çocukluğumdan beri duyduğum UFO’lar artık herkesin görebileceği şekilde uçuyorlarsa bunun arkası filmlere benzeyecek demektir.

Tabii gördüğüm bütün o "uzay" filmleri aklıma geldi.

Bu "ışıklar," seyrettiğim filmlere uygun bir senaryoya yerleştirildiğinde birer "keşif" gemisiydi ve bizim göremediğimiz bir mesafede duran "ana gemiden" buraya bakmaya geliyorlardı.

Sayıca böyle çoğaldıklarına ve artık hiç çekinmeden kendilerini gösterdiklerine göre yakında "ana gemi" ya da "ana gemiler" de belirecekti.

Üstelik zamanlama da ilginçti.

Tam da "küresel ısınmadan, ozon deliğinden, bütün dünyayı saracak bir kuraklıktan" söz ettiğimiz, yakında dünyanın "yaşanamayacak bir yer olmasından" endişe duyduğumuz dönemde "ışıklar" böyle çoğalıyordu.

"Ana gemidekiler" bizim "planetin" son dönemlerini yaşadığını mı düşünüyorlardı?

Amaçları neydi?

Niye birden çoğalmışlardı?

Niye kendilerini açıkça gösteriyorlardı?

Buraya gelecek kadar gelişmiş teknolojileri varsa kendilerinin gözetlendiğini bilmeleri de gerekiyordu.

Buna aldırmıyorlar mıydı?

İnsanoğlunun çok barışçı olduğunu mu sanıyorlardı?

UFO’ları taşlarla kovalayan köylülerle ilgili haber "uzayda" yayılmamış mıydı henüz?

"Bağımsızlık Günü" isimli o filmde olduğu gibi bir sabah bütün ülkenin havada duran kocaman bir geminin gölgesinde kaldığını mı görecektik?

Doğrusu ya "uzaylıların" gerçek olabileceğini düşündüğünüz anda bütün o filmler bir kabusa dönüyor.

Geceleyin evinizin salonunda iri yarı, silahlı biriyle karşılaşmak gibi ürkütücü bir duygu yaratıyor "uzaylı" fikri.

İçiniz karıncalanıyor.

Üstelik, her birinde "milyarlarca yıldız" bulunan "milyarlarca galaksinin" içine yerleştiği bir "sonsuzlukta" dünyadan başka hiçbir yerde hayat bulunmadığına inanmak da kolay değil.

Mutlaka "uzayda" bir yerlerde hayat var.

Bize benzeyen ya da benzemeyen birileri uzayın bir yerlerinde yaşıyor olmalı.

Biz hep "uzayın" boş olduğunu düşünürüz.

Hakkari’nin üç kulübelik bir mezrasında başka hiçbir yeri görmemiş bir köylü de dünyayı "boş" sanabilir.

Biz belki de "uzayın mezrasında" yaşıyoruz.

Belki uzayın da "New York’u" "İstanbul’u" "Londra’sı" var ama biz görmediğimiz ve oralara gidemediğimiz için yok sanıyoruz.

Uzayın "misyonerleri" bizim dünyayı mahvettiğimizi görüp bize "nasihat" vermeye mi geliyorlar acaba?

Yoksa uzayın "akıncıları" mı bunlar?

İstila için mi buraları keşfediyorlar?

Eğer temiz havaya ve suya ihtiyaç duyan canlılarsa, gözlem aletleri onlara "yanlış yere" geldiklerini söylüyordur.

Her zaman "uzayda" hayat olabileceğini düşündüm, çünkü mantık olması gerektiğini söylüyordu ama o geceye kadar bu "fikrin" somuta dönüşüp karşıma çıkabileceğini hiç aklıma getirmedim.

"İnsanlar" gidip onları bulacaktı.

"Onların" gelip burayı bulması sadece filmlerde olurdu.

"Tuhaf ışıklar" görenler ve bunların UFO olduğunu sananlar da biraz "garip" insanlardı.

Birçok insan gibi, uzayda hayat olduğuna inanıp da o "hayatla" bir gün karşılaşacağımıza ihtimal vermeyen bir zihinsel çelişki taşıdığımı fark ettim birden.

Eğer orada hayat varsa bir gün karşılaşacağız.

Soru şu:

O gün, bugün mü?

Niye çoğalıyor bu "turuncu ışıklar"?

Antalya’daki adamla bizim gördüklerimiz nasıl oluyor da bu kadar birbirine benziyor?

Neden kimse bir şey söylemiyor?

Gene de o ışıkların "dünya mantığıyla" açıklamasının yapılabileceğini düşünüyorum hálá.

Resmi bir görevlinin o ışıkların, "yeni bir helikopter türü, ışıklı bir gösteri, lazerlerle yapılan bir deneme, Çin’den getirilmiş havai fişekler," olduğu türünden içimizi ferahlatacak bir şeyler söyleyeceğini umuyorum.

Bana, "Ne kadar salakmışım, havai fişekleri UFO sanmışım" dedirtecek bir açıklama.

Acaba, benim ve benim gibi o gece o ışıkları gören diğer insanların "geliyorlar" fantezilerine son vermek isteyen iyi kalpli bir resmi görevli çıkmaz mı?

Durduk yerde beni "UFO görmüş adam" durumuna düşmekten kurtaracak biri yok mu?

Her açıklamayı kabule hazırım.

Yoksa yukarılarda bir yerde "ana geminin" beklediğine inanmaya çok yatkınım.
Yazının devamı...

Çetelerimizin eğlenceli tarihi...

15 Temmuz 2007
Amerikan edebiyatının unutulmaz kahramanlarından biri Rip Van Winkle’dır, adı artık İngilizcede bir deyim olmuştur.

Küçük bir kasabada yaşayan Rip bir gün dağa gider, orada dans eden cücelere rastlar, onların içtiği içkiden içer ve derin bir uykuya dalar.

Yüz yıl sonra uyanır.

Kasabasına döner ve çok şaşırır.

Her şey değişmiştir.

Eğer bu, bir Türk hikayesi olsaydı herhalde şöyle biterdi:

"Rip Van Türkoğlu, yüz yıl sonra kasabasına döndüğünde çok şaşırdı... Hiçbir şey değişmemişti."

Geçen akşam Kanal D televizyonunda Mehmet Ali Birand’ın hazırladığı haber bültenini izleyenler, bir generalin, çete sanıklarından emekli subay olan birine "üstün hizmet madalyası" verdiğini gördüklerinde herhalde biraz irkilmişlerdir.

Doğrusu ben de irkildim, "Neler oluyor, nasıl bir ülke burası" gibi bir sorular zinciri şakırtılarla üst üste yığılıverdi.

Ama benim şaşkınlığımı küçümseyen alaycı bir gülümsemenin de zihnimin bir yerlerinde dolaştığını hissettim.

Bir ses, bunun bu kadar da şaşırtıcı olmadığını söylüyordu bana.

Gidip kütüphaneden Talat Paşa’nın yaverlerinden Arif Cemil’in yazdığı "Teşkilat-ı Mahsusa" isimli kitabı aldım.

Teşkilat-ı Mahsusa, isminden de anlaşılacağı gibi "özel bir örgüt."

Arif Cemil Bey’in yazdığına göre, "Bu teşkilat sayesinde silahlandırılacak çeteler harp çıktığında düşman topraklarına akınlar yapacaklar, düşman kuvvetlerini şaşırtacaklar, onların hareketleri ve miktarları hakkında malumat edinerek bunları ordularımıza bildireceklerdi."

Görünen bu amacın arkasında başka hesaplar olduğunu da söylüyor Arif Cemil.

O dönemde İttihat Terakki Partisi’nin üç yöneticisi Enver, Talat ve Cemal Paşa’lar arasında ciddi bir rekabet var.

Enver Paşa kendine bağlı olan İttihatçıları bu yeni örgüte kaydırıp buranın hakimiyetini tümüyle ele geçirerek İttihat Terakki’yi zayıflatmayı düşünüyor, Talat Paşa da Enver’in adamlarının gitmesinden sonra İttihatçılar’ın bütün yönetimini tek başına ele alabileceğini hesaplıyor.

Ama şimdi okuyacağınız bölümü daha çok seveceksiniz.

"İttihat Terakki’nin o zamanki nüfuz ve hakimiyeti, evvelce orduda subayken daha sonra emekli olarak cemiyette kalan ve Enver Paşa’nın adamlarından addedilen bu subaylara dayanıyordu. Vücuda getirilmesi düşünülen Teşkilat-ı Mahsusa’nın idaresi bu insanlara verilecekti."

Yani...

Çeteler kurulacak, bu çetelerin yönetimi "emekli subaylara" verilecek.

Size yeniden hatırlatmalıyım, yüz yıl önceden söz ediyoruz, bugünden değil.

Tamam, size birazdan çetelerin eğlenceli hikayelerini de anlatacağım ama şunu da bir okuyun:

"Teşkilat-ı Mahsusa’ya verilecek istihbarat ve çetecilik gibi vazifelerle, Talat ve Enver paşaların İttihat ve Terakki Partisi’nin istikbali hakkında gizledikleri emelleri ve düşünceleri, İslam birliği ve Türkçülük idealleri örtüsüne bürünerek ortadan kayboluyordu."

Asıl amaçlarını gizlemek için "Türkçülük" idealini kullanıyorlar.

Sizin de gözleriniz etrafta bir Enver’le bir Talat arıyor mu?

Osmanlı’nın yönetimini ele geçiren bu kurnaz çocuklar, kendi aralarında didişirken "emekli subayları" görevlendirip ipten kazıktan kopmuş suçlularla çeteler kurduruyorlar.

Bu çetelerle "vatanı" kurtaracaklar.

Tabii ki işler istedikleri gibi gitmedi.

Bir kere, Talat’la Enver bütün dikkatlerini ve enerjilerini Osmanlı’yı birbirlerinin elinden kapmaya harcadıklarından onlara bağlı adamlar da, gerek ordu içinde gerekse parti içinde çatışıyorlar, birbirlerinin kuyusunu kazıyorlar, hatta birbirlerini tutuklamaya kalkışıyorlardı.

Devleti orta yerinden çatlatmışlardı.

İkincisi, çetelere katılan suçlular hem askerlik bilmiyorlardı hem de birkaç istisna dışında çok korkaktılar, hapishaneden paçayı kurtarabilmek için çetelere katıldıklarından cepheye yaklaştıklarında tüymeye başlıyorlardı.

Üçüncüsü de emirleri dinlemiyorlardı.

Trabzon Hapishanesi’nden...

Burada ben de durdum...

Trabzon mu?

Hani şu son zamanlarda suikastlerle, cinayetlerle, örgütlerle, linç tertipleriyle, kışkırtıcı yerel yayınlarıyla gündeme gelen Trabzon mu?

Evet, o Trabzon.

Bugünkülere benzer olaylar Trabzon’da o zamanlarda da oluyordu.

Şehir bile aynı...

Trabzon Hapishanesi’nden çıkarılan bir grup suçlu Maksut isimli bir suçlunun liderliğinde çeteleştiriliyor. Ama çete Kora kasabasına yerleşiyor ve kımıldamıyor. Kasabada bu çeteden ve İttihatçıların bir görevlisinden başka kimse yok.

Maksut’a "git" diyorlar, Maksut gitmiyor.

Bir gün birisi İttihatçıların adamına gelip, "Maksut sizi öldürecek," diyor.

Görevli, o bölgenin askeri komutanı olan Rıza Paşa’yı arayıp yardım istiyor.

Rıza Paşa, "Sana gönderecek adamım yok, başının çaresine bak," diyor.

Paşa, aklı başında askerlerden, bu çetelerden hoşlanmıyor, bunlardan bir fayda gelmeyeceğini de biliyor, onun için daha mesafeli duruyor.

İttihat Terakki’nin görevlisi, bir akşam iyice kuşkulanıyor, uyuyamıyor, bir eline tabancasını bir eline fenerini alıp etrafı kolaçan etmeye çıkıyor, çetecilerin yattığı barakaya geliyor.

İçeri giriyor.

Bütün çeteciler elbiseleriyle uyuyorlar. "Bunlar beni öldürmek için elbiseleriyle uyudular, birazdan kalkacaklar," diye düşünürken birden öfkeleniyor.

İriyarı da bir adam.

Aniden Maksut’u yatağından kaldırıp sille tokat dövmeye başlıyor, "Sen beni mi öldürecektin kerata," diye bir bağırıyor, bir vuruyor, "vatanı kurtaracak" çeteci Maksut da sopayı yedikçe "İmdat, adam öldürüyorlar, arkadaşlar, yetişin, yandım," diye feryat ediyor.

Çeteciler toplanıyorlar.

O sırada kasabada bulunan küçük bir jandarma müfrezesi borazan çalarak yetişiyor.

Maksut’u bu sefer meydana çıkarıyorlar, sabaha kadar dövüyorlar.

Sonra da çetesiyle beraber Trabzon Hapishanesi’ne geri gönderiyorlar.

Arif Cemil Bey de olayla ilgili bir yorum yapıp, "Parti görevlisi, hem savcı, hem hakim, hem polis rollerini üstlendi ama ne yapsın, bir hata ettiyse Allah affetsin" diyor.

O bölgedeki birçok çeteden biri de Gafur Efendi çetesi... Ruslarla çatışırken Gafur Efendi yaralanıyor, çetesi kaçıyor. Gafur Efendi, "Arkadaşlar beni kurtarın, Allahını seven beni kurtarsın," diye bağırırken çetesinden iki Arnavut ortaya çıkıyor.

Meğerse onlar çete reisini sevmiyorlarmış.

İki kurşun da onlar sıkıyor.

Ama Gafur Efendi ölmüyor, sürüne sürüne geri dönüyor, kendine gelir gelmez de Arnavutların yaptıklarını anlatıyor.

Arnavutlar idama mahkum oluyor.

Onları duvara dayıyorlar, çetecilerden kurulan idam mangası geliyor.

Ateş ediyorlar.

Arnavutlar yıkılıyor, onlarla birlikte idam mangasından beş çeteci de yıkılıyor.

Ne oldu diye bakıyorlar, "vatanı kurtaracak" çeteciler korkudan bayılmış. Bu İttihatçıların çete hikayeleri anlat anlat bitmez.

Bir de Veysel Bey’in çetesi var... Veysel Bey, onları çok güzel giydirmiş, yedirmiş, içirmiş, beslemiş, İstanbul’dan yola çıkıp Sivas’a gelmişler.

Sivas’ta çete mırın kırın etmeye başlamış.

"Hadi gidiyoruz," diyorlar, çete gitmiyor.

Veysel Bey işi "çözmeye" karar vermiş, gözüne çetecilerden birini kestirmiş, çekmiş tabancasını herkesin gözünün önünde vurmuş.

Bölgede bulunan askeri yöneticiler ne yapacaklarını bilememişler.

"Cinayet davası açılacak mı, ceza verilecek mi," ne yapılacak, ortada vurulan bir adam var.

İstanbul’a telgraf çekmişler, "ne yapalım" diye.

Cevaben başkomutanlıktan Veysel Bey’e "eline sağlık" mealinde bir takdir telgrafı gelmiş.

Veysel Bey de yoluna devam etmiş.

Doğu cephesinden söz ederiz de Ermenilerden bahsetmeden geçebilir miyiz?

Teşkilat-ı Mahsusa, İran-Türkiye hududundaki Beyazıt’ta, Saffet, Abbas, Ekber isminde üç Türk yakalıyor. Casus mu diye araştırıyorlar. Bu üçü, "Iğdır’dan geliyoruz, Rus ordusundaki Ermeni gönüllüler, Ruslar Iğdır’a girince bütün Türk erkekleri kesecekler, biz bunu kendi ağızlarından işittik, onun için korkup buraya kaçtık," diyorlar.

Biraz soruşturmadan sonra görevliler bunlara güveniyorlar, silah verip çetelere alıyorlar.

Üç gün sonra Beyazıd’a Agop isimli bir Ermeni geliyor.

Ekber diyor ki, "Ben bu Agop’u Revan kentinde Ermeni Komitacı Suren’le birlikte gördüm."

Çeteciler resmi görevlilere gidip "Agop’u yakalayın" diyorlar.

Resmi görevliler adamı tutuklayamıyor çünkü tutuklanmasını gerektirebilecek bir kanıt, bir belge yok.

Bunun üzerine çete reisleri toplanıyor ve "görevi" kendi kendilerine üstleniyorlar.

Agop ertesi gün ortadan kayboluyor, bir daha da kimse onu görmüyor.

"Faili meçhul" mü diyordunuz siz buna, ne diyordunuz?

En sevdiğim hikayeyi de en son anlatacağım.

Alman Binbaşı Stange Bey’in, Bahattin Şakir’in ve Yakup Cemil’in müfrezeleri Ardahan’ı Rusların elinden alıyorlar.

Ruslar cephaneliklerini ateşe vererek çekiliyorlar.

Akılları fikirleri siyasette olan İttihatçılar askerlik konusunda tam bir budala olduklarından Allahın kışında o bölgeye gönderdikleri birliklere doğru dürüst elbiseler vermeyi akıl edemiyorlar.

Geceleyin şehrin girişine nöbetçileri dikiyorlar.

Ertesi sabah nöbetçileri donmuş buluyorlar.

Gene nöbetçi koyuyorlar, gene donuyor.

Böyle dondurarak epey asker öldürdükten sonra bunlar nöbetçi koymaktan vazgeçiyorlar.

Bir gece Stange Bey, yaveri ve Bahattin Şakir Bey, el koydukları bir konağın odasında uyurken birden uyanıyorlar.

Üstünde beyaz kürkü, elinde süngülü tüfeği ile zebellah gibi bir Rus askeri duruyor odanın ortasında. Adam tek başına elini kolunu sallayarak girmiş şehre.

Arif Cemil’e göre Stange Bey’le yaveri "soğukkanlılıklarını kaybetmeden" hemen yatağın altına giriyorlar. Orada ne yapacaklarını "planlayacaklarmış".

Bahattin Şakir ise iyice şaşkınlaşıyor.

Don paça yatağın içinde oturup Rus askere bakıyor.

Sonra birdenbire bağırmaya başlıyor.

O bağırınca Stange Bey’le yaveri de bağırmaya koyuluyor...

Hepsi birden bağırınca Rus asker korkuyor.

Kaçıyor.

Bu sefer de arkasından "Tutun, eve Rus asker girdi" diye bağırıyorlar.

Ama kimse Rus askeri yakalayamıyor tabii.

Asker geldiği gibi gidiyor.

Bütün bunlar yüz yıl öncenin hikayeleri.

Sizce yüz yıl önce uykuya dalmış biri bugün uyanıp da haber bültenlerini seyretse ne derdi?

Bana, "Enver Paşa nerede, ona bir şey söyleyeceğim," derdi gibi geliyor.
Yazının devamı...

Sana benzemeyeni seveceksin...

8 Temmuz 2007
Kocaman bir kedi gibi yatıyorum bazen gecenin içine.

Ilık bir karanlığın örttüğü evlerdeki ışıklar tek tek sönüyor.

Aniden bir ışık huzmesinden kanatları beyazlanarak bir kuş geçiyor.

Sonra sessizlik...

Öyle durup, ruhumun sessiz karanlığa akmasını, boşalmasını bekliyorum.

Ağır bir yük ruhum bazen bana.

Sandalyenin üzerine atılıvermiş bir gömlek gibi gecenin içine bırakmak istiyorum onu.

İnsanlar birbirinden ne kadar değişik, ne kadar farklı...

Biri diğerine benzemeyen onca insan hayatın içinde sürekli birbirlerine değerek, dokunarak yaşıyor, bazen dümeni kilitlenmiş gemiler gibi çarpışıyor, bazen dağ suları gibi çağıldayarak birbirlerinin içine akıyor, birbirlerine karışıyorlar.

Her birinin ruhu, zihni, duygusu, düşüncesi diğerinden farklı böyle büyük bir kalabalığı yeryüzüne yerleştirmenin, her birini bir diğerine muhtaç ve bağımlı yaşatmanın, kendilerine hiç benzemeyen insanlara karşı onlara sevgiler, şefkatler ve nefretler yüklemenin, onların her birini kalın sır örtülerinin ardına saklayıp birbirlerini anlamalarına engel olmanın amacı ne?

Ne istiyor tanrı bizden?

Küçük bir gezegenin üstünde birbirine benzemeyen altı milyar insan yaratıp, altı milyarına da değişik parmak izleri veren o irade farklılığı neden bu kadar çok seviyor?

Parmak uçlarımız bile farklı.

Şu küçücük parmak uçları...

Parmak uçları bile benzemeyen insanların, zihinleri, düşünceleri, duyguları, bilincin karanlıklarına saklanmış gizli arzuları, kişilikleri nasıl benzer birbirine?

Eğer duygularımız da parmaklarımız gibi dokunduğu yerde iz bıraksaydı, onların her birinde de diğerlerininkine benzemeyen çizgiler, kıvrımlar, helezonlar görürdük herhalde, herkesi duygu izlerinden tanıyabilirdik.

Belli ki birbirimize benzememizi istemiyor tanrı.

Her birimizin hayata başka bir biçimde değmemizi istiyor.

Başka izler bırakmamızı...

Bütün bu dinler, ırklar, milletler, tarih boyunca hayatı "tekleştirmek", herkesi birbirine benzetmek isterken, tanrının bütün yarattıklarında açıkça görülen buyruğu onların isteğiyle uyuşmuyor.

"Farklı olun" diye buyuruyor tanrı.

"Birbirinize benzemeyin."

Tanrının yarattıklarıyla, tanrının kitaplarında öğrendiğimiz dinlerin talepleri nasıl böylesine birbirine zıt peki?

Tanrıdan değil, dinden de değil... Ama dini kavrayış biçimimizden kuşkulanmamız gerekiyor sanırım.

Bir şeyi yanlış anlıyor olmalıyız.

Her bir parmak ucunu bile diğerinden farklı yapan tanrının yarattığı bu dünyada, "birbirinize benzeyin" demek tanrının buyruğuna da karşı gelmek olmalı.

Ne yaparsak yapalım, kim ne yaparsa yapsın, birbirimize benzemeyeceğiz.

Tanrıyı ve hayatı anlayabilmek için bu farklılığın amacını anlamalıyız.

Hayata biraz daha yakından bakmalıyız belki.

Hayatı hayat yapan ne?

Buna tek kelimeyle cevap verebilirim:

Hareket.

Hayat, hareketle var olur.

Rüzgarı düşünün...

Esip duran rüzgarı...

O rüzgar, çiçeklerin polenlerini, ağaçların tohumlarını alıp savurur, çiçekler, bitkiler rüzgarla yayılır.

Rüzgar olmasaydı, hava hareket etmeseydi, hayat dururdu, dünyanın bereketi kalmazdı.

Çoğalmak, yayılmak, bereketi sürdürebilmek için insanların da sadece bedenleriyle değil ruhları, zihinleri, duyguları ve düşünceleriyle hareket etmeleri gerekiyor.

Bütün düşünceler ve duygular birer rüzgar aslında.

"Polenlerimizi," tohumlarımızı yeryüzüne duygularımızla yayıyoruz, çoğalıyoruz, bereketleniyoruz.

Ve bu duyguların yayılabilmesi için farklı olmamız gerekli, suların akması için dağların olması gerektiği gibi... Eğer bütün dünya dümdüz olsaydı, vadiler ve dağlar olmasaydı, toprağın her metresi diğerini tekrar ederek uzayıp gitseydi, sular bir yerden bir yere akmazdı.

Dağla ova arasındaki fark suları akıtıp duran.

İnsanlar da bunun için böylesine değişik.

Bizim de dağlar, ovalar, vadiler gibi birbirine benzemeyen ruhlara ve zihinlere sahip olmamız, duyguların bir insandan bir insana hareket etmesini sağlıyor.

Hepimiz birbirimize benzeseydik, düz bir toprak gibi olurduk, suların kımıldamayacağı gibi duygularımız da kıpırdamazdı.

Herkes birbirine benzeseydi kimse kimseyi sevmezdi, aşık olmazdı.

Aşkı, farklılıklar yaratıyor, bunu anlamak kolay.

Ama anlaşılması zor olan; varlığını savunabilmek için daha doğuştan kendine duyduğu bir aşkla dünyaya gelen, kendine hayran, sürekli olarak kendi üstünlüğünü ve farklılığını görmek isteyen, o derin bilinçaltlarında söylenemeyecek hatta bilinemeyecek kadar gizli arzular yüzen, on parmağında on ayrı parmak izi taşıdığı gibi ruhunun her parçasında farklı kimlikler barındıran, kendine benzemeyenden sürekli kuşku duyan, hep yaralanacağı, örseleneceği korkusunu içinde besleyen bu insanların birbirlerini nasıl seveceği...

Tanrı, bize bunu söylemiyor.

"Sevin" diyor.

Ama nasıl?

Bir insanın bir insanı sevmesi kolay mı?

Annemizi, babamızı, kardeşlerimizi, çocuklarımızı; hiç sorgulamadan, kuşkulanmadan, yargılamadan sevebilmemiz için daha doğarken içimize sevgileri konanları severken bile bunca zorlanıp acı çekerken, "başka" birini nasıl seveceğiz?

Dağdan akan su bile nehre karışmadan önce nice kiri, çamuru, çöpü toplayıp taşırken, biz başka birine nasıl "tertemiz," kaygısız, kuşkusuz akacağız?

Ve, tohumları taşıyan rüzgar, nehire karışan su gibi hareketlenip hayatın bereketini taşıyabilmek için öyle bir seveceğiz ki sevdiğimizin yanında en büyük korkumuzu, "ölümü ve zamanı" unutacağız.

Onun yanındayken ölüm bizi telaşlandırmayacak.

Sadece onu düşüneceğiz.

Sadece onu kaybetmekten korkacağız.

Hatta onu kaybetme korkusu ölüm korkusundan bile büyük olacak.

Birini böyle sevebilmek, ölüm korkusundan kurtulmak ancak kendinden vazgeçerek, kendine duyduğun tüm sevgiyi bir başkasına aktararak olabilir.

Bu, nasıl mümkün ey tanrım?

İnsan kendinden nasıl vazgeçer?

Biliyorum, bu mümkün.

Aşk dedikleri, insanların binlerce yıldır şiirlerde, şarkılarda, kitaplarda anlattıkları, her yerde arayıp, her yerde ondan kaçmaya çalıştıkları bu işte.

Tanrının en tehlikeli mucizesi.

Bir insanın bir insanı sevmesi.

İmkansız görünen bir gerçek.

Ama bir mucizeyi taşımak o kadar kolay değil.

Tanrının bu mucizesiyle ödüllendirilenler, bir zaman sonra her işaretiyle "ben sizi farklı farklı yarattım" diyen tanrının buyruğuna isyankar olurlar, sevdiklerini kendilerine benzetmeye uğraşırlar.

Kendine benzemeyeni anlayamaz çünkü insan...

Ve sevdiğin zaman anlamak istersin.

Ne düşünüyor, ne hissediyor...

Onu kaybetmek korkusu ölüm korkusundan da ağırsa eğer, kendini ölümden korumaya çalıştığın gibi onu kaybetmekten de korumaya çalışırsın...

Her duygu kıpırtısının peşine düşersin.

Bir avcı gibi onun duygularının geçtiği yerlerde iz sürersin, nereye gittiğini, geri dönüp dönmeyeceğini kavramaya uğraşırsın.

Kuruyup yırtılmış yapraklara, ağaç kabuklarına, çamur birikintilerine bakarken görürler seni, bir iz aradığını bilmezler, delirdiğini, hastalandığını düşünürler.

Her yere bakarsın sen.

Her yere, her ize...

Rüyalarını bile merak edersin.

Ama insan insana sırdır.

Kimse kimseye benzemez çünkü.

Tanrı "benzemeyin" buyurdu.

Kimseyi kendine benzetemezsin, sen kimseye benzeyemezsin.

Sana benzemeyeni sevmek zorundasın.

Bu da tanrının buyruğu çünkü:

"Sana benzemeyeni seveceksin."

Altı milyar insanın her birini diğerinden farklı yaratan, her birinin parmak izlerini bile değişik değişik yapan tanrı benzerlikten nefret ediyor.

O, bütün düzenini benzemezlikler ve bu benzemezliklerin yaratacağı hareket üstüne kurmuş.

Düzenini bozmaya kalkışanı cezalandırıyor.

O yüzden belki, birini sevip de onu kendinize benzetmeye çalıştığınız anda acı çekmeye başlıyorsunuz.

Mucizeyi bozuyor, onu kızdırıyorsunuz.

Zor olanı yapmanızı istiyor sizden.

Zebraların çizgilerini bile birbirinden farklı çizen tanrı, rüzgar olmanızı, su olmanızı, dağlardan, tepelerden, vadilerden aşmanızı istiyor.

"Sana benzemeyene akacaksın."

Tanrı bizi seyrediyor, onun emrine uyup sana benzemeyeni sevdiğinde mutlu oluyorsun, onun emrine karşı çıkıp sevdiğini kendine benzetmek için uğraştığında acı çekiyorsun.

Zor iş bir insanın bir insanı sevmesi.

Ama en korkuncu, insanın sevdiği birinin acı çektiğini görmesi, acısına bir çare bulamaması, teselli edememesi, onun derinlerinde neler oluyor bilememesi.

İnsan kendi acısını taşır...

Ama sevdiğinin çektiği acı, işte o kendi acından bile çok yaralar seni, tanrıya yakarırsın hatta, "bırak ben çekeyim acıyı, ona biraz sükun ver."

Kocaman bir kedi gibi yatıyorum gecenin içine.

Ruhum o ılık karanlığa aksın diye bekliyorum.

Kanatları ışıktan bir kuş geçiyor.

Sessizlik...

Tanrım, sen şimdi neredesin?
Yazının devamı...

Kutsal, bayağı ve aşk...

1 Temmuz 2007
Gün ışırken kalktım.

Sıcak, etüv kazanından yeni çıkmış tüylü bir havlu gibi yüzüme yapışıyor.

Soluk alamıyorum.

Ön balkon biraz daha serin.

Aşağıdaki ağaçların dallarına konan küçük kuşlar, yaprakların gölgeliklerindeki rüzgarı anımsatan hava kıpırtılarından mutlu, şakıyorlar.

Martılar hálá gecenin yorgunluğuyla sersemlemiş haldeler, kısa, kesik, yalvarmaya benzer sesler çıkartıyor, bir çatıdan havalanıp, mecalsizce hemen yandaki bir başka çatıya konuyorlar.

Sıkıntılı ve uykusuz bir geceye rağmen zihnim berrak ama berraklığında garip bir telaş, nasıl söyleyeyim, insanı kuşkulandıran tuhaf bir yapaylık var; sanki birazdan solacak, düzenini kaybedecekmiş gibi tedirgin edici bir duygu veriyor bana.

Sabahın o vaktiyle de, sıcakla da hiç ilgisi olmayan birçok farklı düşünce; sanki zihnin, birbiriyle alakası bulunmayan hatta birbiriyle çelişen sayısız düşünceyle duyguyu, onları birbirine değdirmeden, dokundurmadan, birinin varlığıyla diğerinin bütünlüğünü bozmadan, içinde her mevsimin ve bitkinin bulunduğu büyülü bir bahçe gibi taşıyabildiğini bir kere daha gösterircesine, aklımda dolaşıp duruyor.

Cevizlerini bir an önce saklamaya çalışan endişeli bir sincap gibi o düşünceleri kaybolmadan yakalayıp hafızama yerleştirmeye uğraşıyorum.

Bir yandan da, küçük beyaz incilere benzeyen çiçek tomurcuklarının yan yana dizildiği dallarıyla, aydınlanan sabaha tatlı bir ışık katan limon ağacının etrafında dolaşan hafif sabah rüzgarını solumaya uğraşıyorum.

Dostoyevski’nin, siyasi romanların şaheseri sayılan Ecinniler kitabına Orhan Pamuk’un yazdığı önsözden bir cümle, sanırım bugün yaşadıklarımızla da çok bağlantılı olduğu için, irili ufaklı birçok düşüncenin arasından siyah bir destroyer gibi diğerlerini yararak öne çıkıyor zihnimde: "...en kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlüğün boyutlarının genişliğini görmek..."

Kutsallıkla bayağılığın yan yana ortaya çıktığı, Dostoyevski’nin hemen hemen bütün romanlarında var olan bu şaşırtıcı çelişki, hayatın, insanın, edebiyatın ve kaçınılmaz olarak da en keskin biçimde siyasetin içinde varlığını sürdürüyor.

Dostoyevski’nin bunu bu kadar iyi bilmesinin bir nedeni "kutsal kavramlarla yakından ilgili bir muhafazakarı" ve "dostlarını bile dolandırmaktan kaçınmayan bir kumarbazı" bizzat kendi ruhunda taşımasıysa, bir nedeni de, aynen biz Türkler gibi Rusların da siyasetle çok ilgilenmesi, siyaset yelkenlerinin kutsallık ve bayağılıkla dolduğunu rahatça görmeleri.

Siyaset dünyasına dalanlar, hızını kutsallıktan alan bir bayağılık salıncağında sallanır dururlar.

İhtiraslarının ve bencilliklerinin bayağılığını, kutsal değerlerin parlak renklerinin arkasına saklarlar.

Biz, bugünlerde bunu çok sık görmüyor muyuz?

Ne çok kutsal değer, ne bayağı amaçlar için bir çift zar gibi oyun masasına atılıyor, kazanmak isteyenler elleri titreyerek en büyük sayıyı tutturan "kutsallığı" yakalamak için çabalıyorlar.

Bunları düşünürken, coşkulu bir gece vakti Çetin Altan’ın Faruk Nafiz’den söylediği o muhteşem şiir, onun sesiyle yankılanıp duruyor içimde.

"Sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin

Sana kafir dediler, diş biledim Hakk’a bile

Topladın saçtığı altınları yüzlerce elin

Kahpelendin de, garez bağladım ahlaka bile."

Kutsallıklarla bayağılıklar arasında dolaşıp duran insanoğlu, ne kutsallıkla ne de bayağılıkla ilgisi bulunmayan böylesine güçlü ve böylesine temiz bir duyguyu nasıl bulup çıkarıyor içinden?

Bütün kutsallıklara, tanrıya da, ahlaka da, güzelliğe de meydan okuyan, bütün hepsini reddetmenin kıyısına gelen ve hepsinden ayrı, tekbaşına, kendi kutsallığını yaratan böylesine cesur bir masumiyet, nasıl oluyor da kirli ruhlarımızda hiç lekelenmeden varlığını sürdürebiliyor?

İnsanların büyük çoğunluğu kutsallıklara sahip çıkarak bayağılaşırken, nasıl oluyor da aralarından biri kutsallıkları reddederek kutsallaşıyor?

"Sana kafir dediler, diş biledim Hakk’a bile"

Tanrıya söylüyor bunu.

Hiç korkmadan.

Çok sevdiğinizde, gerçekten, yürekten sevdiğinizde, bir kutsallığa sığınmaya çalışmıyorsunuz sanırım, tam aksine o kutsallıklara bile başkaldırıyorsunuz.

"Tanrı, bayrak, vatan" sözcüklerini kendinize siper etmiyorsunuz, gerçek sevginin verdiği güçle kutsallık sığınaklarını terk ediyor, duygularınız ve düşüncelerinizle ortaya çıkıyor, her türlü cezaya, öfkeye, saldırıya göğsünüzü açarak söylüyorsunuz söylemek istediğinizi.

Ve, ne gariptir ki böyle zamanlarda kutsallıklardan uzaklaştıkça bayağılıklardan da uzaklaşıyorsunuz.

"En kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlük," bu sarsıcı ve utandırıcı çelişki, hayatın ve siyasetin çirkinliklerle dolu bu geniş arazisi, yalnızca gerçek duygular ve düşüncelerle yeniden dolmak için boşalıyor.

Hakk’a diş bileyip, ahlaka garez bağlayabiliyorsunuz.

Bunu bu güçle ve güvenle söylediğinizde tanrı da insanlar da anlıyor sizi, kutsallığın kullanıla kullanıla aşınmış zırhı değil, içtenliğin çırılçıplaklığı sizi koruyor.

Bu çırılçıplak içtenliği, onun her türlü savunmayı elinin tersiyle iten güvenini, bayağılıktan uzak cesaretini, kutsallığa başkaldıran kutsallığını bir kez gördüğümüzde, fark etmeden de olsa aslında hep onu, o çıkarsız masumiyeti istiyoruz.

Onu arıyoruz.

Ama biz de bayağılıklara düşkünlükle sakatlanmışız.

İstediğimizi söyleyecek cesareti bir türlü ruhumuzda bulamıyoruz.

Başkalarını olduğu kadar kendimizi de kandırarak, kutsallıkla bayağılığın gürültücü sesinin peşine takılıyor, böyle davranmayanları üstelik bir de aşağılıyoruz.

İşte, en çok da o sahte aşağılamalardan aldığımız zevkte ortaya çıkıyor bayağılığımız.

Kendimizden daha cesurları, kendimizden daha içten olanları bir yanımız hayranlıkla izlerken, bir yanımız da onları "kutsallıkların" o güvenli gölgeliğine sığınmadığı için suçluyor.

Suçlamak da zorunda.

Onları beğeniyorsak, onlar gibi davranma mecburiyetiyle karşı karşıya kalırız çünkü.

Hangimiz, "sana kafir dediler, diş biledim Hakk’a bile" diyebilir?

Kim, tanrının bile olmadığı kimsesiz bir çöle yalnızca kendi duygularıyla girmeyi göze alabilir?

Bir şair belki.

Bir aşık...

Gerçekten seven biri.

Çünkü ancak gerçek ve içten bir düşkünlük, hesapsız bir bağlılık, pazarlık kabul etmeyen sonsuz bir istek, ruhumuzu tek başına kaplayacak bir güce ve genişliğe sahiptir, ancak böylesine bir tutku kendine yer açmak için içimizdeki kutsallıkları ve bayağılıkları silebilir.

Arınmak, ancak böyle mümkün olabilir.

Bu olmadığında, "en kutsal olana ilgiyle en bayağı olana düşkünlüğü" bir arada görürsünüz.

Ecinniler romanında Dostoyevski gerçekten de bu çelişkiyi en sarsıcı biçimde gösterir, "dört üniversitelinin davadan dönen arkadaşlarını" öldürdüğü gerçek bir olaydan aldığı hikayesinde biz "kutsallıkları ve bayağılıkları" görürüz ama beni daha da etkileyen, "kutsallıklara kapılmış" insanların "delirmeye" "cinayete" ve "intihara" gidişlerinin macerasını anlatma biçimidir.

Kutsallık ve ölüm arasındaki o ürkütücü bağın ortaya çıkışıdır.

Hayatı, toplumu, tarihi etkileyecek, biçimlendirecek güce sahip o görkemli kutsal değerleri bütün ağırlığıyla alıp hayatlarının merkezine koyanlar, bu değerlerle kendi küçük zaafları arasında sıkışmaya başlarlar zamanla.

Ya değerlerinden ya zaaflarından vazgeçeceklerdir.

İkisinden birinden açıkça vazgeçebilen genellikle pek azdır.

İkisinden de vazgeçemezlerse, ikisi de ruhlarına aynı güçle hükmederse intihar ya da cinayet kaçınılmaz olur.

Mutlaka biri ölür.

Ama bu ikiliğe sıkışanlarda genellikle görülen içtenliklerinden vazgeçmeleridir.

İçtenliklerinden vazgeçenler bayağılıklarına teslim olur, hiçbir acı, hiçbir utanç duymadan kutsallıkların sözcülüğüne soyunur ve başkalarını ölüme gönderirler.

En çok da onların sesi çıkar, kutsal değerlerden en çok onlar söz eder, insanlığın "yüce" bulduğu değerlerin arkasına en çok onlar saklanırlar.

Onların bir ikilemi, çelişkisi, çıkmazı, ıstırabı yoktur.

Bu "rahatlığa", bayağılığın nirvanasına ulaşanların, işte en çok onların arasından çıkar başkalarını yönetmeye meraklı olanlar.

Ve, onlar kadar bayağılaşamamış, onlar kadar rahatlayamamış olanlar, hálá küçük vicdan azapları hisseden ama tam bir içtenliği de göze alamayanlar da "taraftar" kadrosuna yazılırlar.

Ne kutsallıklar adına gümbürtülü nutuklar atarlar ne içtenliğin saflığına yaklaşırlar, küçük konuşmalarda "kutsal" klişeleri mırıltılarla tekrarlarlar. Bir sabah vakti için tuhaf düşünceler bunlar, biliyorum.

Yorgunluk ve sıcakla hırpalanmış telaşlı bir zihnin, sabah serinliği tümüyle kaybolmadan, ötüşen kuşların ve kokusu gardenyaların kokusuna karışan limon çiçeklerinin tadını çıkararak kendi içinde çıktığı bir düşünce avcılığının sonuçları.

Martılar bir şeyler için yalvarıyorlar.

"Ecinniler" hálá her yanda.

Öldürüyor ve öldürtüyorlar.

Ama şairler de var.

Onlar, şu bayağı ruhlarımızı biraz sükûnete kavuşturuyorlar.

İçtenlikleri, cesaretleri ve acılarıyla.

Size o müthiş dörtlüğün devamını da yazayım, içtenliğin bedelinin de pek kolay olmadığını görün.

"Sana çirkin demedim ben, kafir demedim

Bence dinin gibi küfrün de mukaddesti senin

Yaşadın beş sene kalbimde, misafir demedim

Bu firar aklına nereden, ne zaman esti senin."

Hayat, sıcak ve yorgun bir gecenin sabahında böyle görünüyor bana.

Ecinnileri ve "firari"leriyle.

Belki de solgunlaşan bir zihnin sabah sayıklamaları bunlar.

"Sana çirkin demedim ben, kafir demedim"

Sadece...

İçtenliğin yok senin.
Yazının devamı...