Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Varlığım varlığına armağan olsun...

Sabah üç yaşındaki kızım yuvaya başladı. Şimdilik yarım gün gidecek.

Yuva, birkaç yıl önce açılan yeni bir özel okulun parçası. Kızım kendi sınıfına girdiğinde, bahçede de ilkokul tören yapıyordu; önce okul müdürünün kısa konuşması, ardından İstiklal Marşı ve derken andımız okundu. Minicik çocuklar, ‘Varlığım varlığına armağan olsun’ diye seslendiler.
Hepimiz bu yoldan geçtik, sabahları kendi varlığımızı bizden daha yüce olduğunu düşündüğümüz ‘Türk varlığına’ armağan ettik, sonra da ‘Ne mutlu Türküm diyene’ diyerek bitirdik.
Kimsenin kendi varlığını bir başka varlığa armağan etmek üzere yemin ettirilmemesi gerektiğini söylemeyeceğim bile.
Neyse ki, çoğu çocuk için de, onların anne babaları için de ‘varlığını varlığına armağan etmek’ sadece bir laftır, yerine getirilmesi gereken bir ritüeldir. Bu sözlerin anlamını fazla düşünmeyiz, düşünsek bile fazla ciddiye almayız.
Ama aslında bu sözler gerçeğin ifadesidir.

***

Sabah, o küçücük okulun bahçesinde dizilmiş bir avuç ilkokul bir ve ikinci sınıf öğrencisine bakarken şunu düşündüm:
Kendi neslinin ‘yüzde 10’unun minik bir bölümü işte buradakiler. Bugün birinci sınıfa başlayan bir milyona yakın çocuk, bundan 12 yıl sonra liseden mezun olacak.
O mezunların hemen hemen yüzde 10’u dünyayla yarışmalarına el verecek bir eğitimden geçmiş olacaklar. Evet sadece yüzde 10’u.
Bizim Milli Eğitim Bakanlığımızın 90 yılın sonunda yakaladığı ‘başarı’ sadece yüzde 10.
O yüzde 10 dünya vatandaşı olacak; geri kalan yüzde 90 ise bu ülkeye olan ‘armağan’ımız.
Geri kalan yüzde 90 illa ki yerel olacak; düşük maaşlı işlerde çalışacak; zor bir hayat geçirecek.
O yüzde 90’ın sadece üçte biri kendi anne babasından daha iyi bir hayata kavuşacak; kendi anne-babasından daha güzel evde yaşayıp daha çok maaş alacağı bir işte çalışacak ve kendi çocuğuna daha iyi bir eğitim imkanı sağlamak için gecesini gündüzüne katacak.
Buna karşılık şanslı azınlıktan gelen yüzde 10, en fazla kendi anne-babasıyla yarışacak. Her durumda daha müreffeh bir hayat yaşayacak, elbette kavgalar verecek, hayal kırıklıkları veya başarılar yaşayacak ama bunların hiçbiri gerçek anlamda hayatta kalma, hayata tutunma kavgası olmayacak.
Sabah o şanslı azınlığın çocukları ‘andımız’ı okur ve ‘Varlığım varlığına armağan olsun’ derken bunlar geçti aklımdan. Daha hayata başlamadan çizilen kader çizgisi yani.
Esasen çocuklarımız için bu kader çizgisini değiştirmek elimizde. Bu kaderi değiştirmek, yüzde 3’ü yüzde 30, yüzde 60, yüzde 90 yapmak mümkün. Eğitimde Finlandiya’nın başardığını Türkiye neden başaramasın?
Ama daha okula başlarkan yaratılan bu dehşetengiz fark ister istemez hayatımıza siyasi kutuplaşmanın temel ekseni olarak da çıkmış durumda.
Esasen ülkedeki siyasi kavga da, o her yılın yüzde 10’unun toplamı olan kesim ile şanssızın da şanssızı durumundaki, kendi en fazla kendi anne babası kadar eğitim almış yüzde 60 arasında.
Kalabalık olan taraf ötekini ‘elit’ diye niteliyor; azınlıkta olan kesim ise çocuğunluğu aşağı görüyor.
Bu kabaca özetlemenin kökü eğitim sisteminin yarattığı eşitsizlikte.
Ve galiba siyasi kutuplaşma böyle devam etsin diye kimse elini uzatıp eğitimi eşitlikçi ve yüksek kaliteli yapmaya yeltenmiyor.
Varlığımız, varlıklarına böyle böyle armağan oluyor.

İlla bir ideolojiye ‘armağan’

Milli Eğitim Temel Kanunu’ndan daha yeni çıkartıldı, eğitimin amacının ‘Atatürkçü çocuklar yetiştirmek’ olduğu. Mevcut hükümet bir yasa emri olarak değil ama siyasi bir temenni olarak ‘Dindar nesil’ yetiştirmek istediğini söylüyor.
Yani illa bir yüce fikre, felsefeye, anlayışa armağan edeceğiz çocuklarımızı; kurtuluş yok!
Eğitimden anladığımız bu galiba.

X