"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Unutabilmek bir lütuf bu sayede hayata devam edebiliyoruz

Zülfü Livaneli’nin son romanı gerçekten sıkı roman. Güzel roman.

Oya gibi işlenmiş roman./images/100/0x0/55eb086ff018fbb8f8a6a3e4
Başladın mı, elinden bırakamıyorsun.
Özlemle tekrar kahramanlarıyla buluşmayı bekliyorsun.
Roman okumanın zevkine varıyorsun. Mutlaka okuyun, seveceksiniz.
Sarsıcı bir aşk hikâyesi.
Aşkın farklı bir yüzü, karanlık yüzü.
Ama kitap kıpır kıpır, satırlarını yutarcasına okuyorsunuz.
En azından ben çok sevdim.
Hikâyeye de farklı finaline de bayıldım.
Bence bu yazın unutulmaz kitaplarından biri olacak.
Zülfü Livaneli, kafasında, durmadan hikâyeler dolaşan, romanları 34 dile çevrilmiş bir edebiyatçı aynı zamanda.
Bu kitapta ustalığını konuşturmuş.
Ulus’taki evinde buluştuk.
Karşımda farklı bir Livaneli vardı, jilet gibi bir Livaneli... 8 kilo vermiş ve inanılmaz iyi görünüyordu.
Şimdi ben aradan çekiliyorum, sizi onunla baş başa bırakıyorum…

Ne de olsa tipik bir İkizler burcuyum

Aslında edebiyat benim ilk aşkımdı. Ama 12 Mart faşizmine karşı yaptığım şarkılar, beni bir anda müziğe taşıdı. Sonrasını biliyorsun. Şimdi, ilk aşkıma geri döndüm. Sekiz roman, bir hikâye derlemesi ve deneme kitapları yayımladım. Ömrüm oldukça yazmaya devam edeceğim. Ama bir gün sıkılırsam bilemem tabii. Ne de olsa tipik bir İkizler burcu işte...

Unutabilmek bir lütuf bu sayede hayata devam edebiliyoruz

Kardeşimin Hikâyesi’ çok etkileyici bir roman. Bence bu yazın başucu kitaplarından biri olacak. Çok çarpıcı bir aşk hikâyesi. Yazmak için Tayland’a gitmenizin özel bir sebebi var mı. Güney Tayland ne kattı bu kitaba?
- Ben kitaplarımı, gündelik hayat içinde yazamıyorum. Kendimi dünyadan soyutlamam gerekiyor. Tayland’da bir köyde, her şeyi unuttum, romanın içinde yaşamaya başladım. Bazen kahramanla birlikte acı çektim, bazen kâbuslarla uyandım. Ve sonunda bu dünya yitip gitti, sihirli bir kapıdan romanın içine girdim...
Peki bu hikâye, aklınıza nereden düştü?
- Karşılaştığım her insanın hikâyesini merak ediyorum, onlara çeşitli hikâyeler yakıştırıyorum. Sonra kafamda yıllarca taşıdığım hikâyelerden biri, ötekileri geriye iterek öne çıkıyor ve beni yazmaya zorluyor. O andan itibaren, onu anlatmadan ‘huzur’ bulamıyorum. ‘Kardeşimin Hikâyesi’ de yıllardır aklımdaydı, olgunlaşarak bu hale geldi.

LİVANELİ SEKİZ KİLO VERDİ AMA 'İMAJ İÇİN' DEĞİL / FOTO GALERİ

EN GÜÇLÜ DUYGU

“Aşk tehlikeye açık” diyorsunuz, ısrarla bunun altını çiziyorsunuz? Nereden vardınız bu kanıya?
- E çünkü öyle! Aşk, bazen insanı bulutların üstüne çıkarır ama bazen de denizlerin dibine batırır. İnsan duygularının en güçlüsü ve en tehlikelisi. Dünya edebiyatına baktığın zaman, sürekli aşk trajedileri görürsün. Truva savaşı bile aşk yüzünden çıkmadı mı? Aşk, büyük bir mutlulukla birlikte, her türlü tehlikeyi de beraberinde getirir. “Mutlu aşk yoktur’’ diye şarkı söylüyorum ama bütünüyle doğru değil bu. Bazen mutlu, bazen trajik. Haneke’nin muazzam ‘Aşk’ filmindeki gibi...
Gerçekten de insanlar, trafik kazalarından çok aşk cinayetlerinden dolayı mı hayatını kaybediyor?
- Bence öyle. Gazeteleri bu açıdan oku, ne kadar çok aşk cinayeti, intiharı, katliamı olduğunu göreceksin. Yakın zamanlarda, bazı dostlarımızın gencecik evlatları kendilerini balkonlardan atmadılar mı? Aslında her gün Othello, Anna Karenina, Madam Bovary, Werther haberleri okuyoruz ama dikkat etmiyoruz.

‘ÖTEKİ’NE BAKMAK

Kahramanınız, bu sefer bir psikopat. Dokunamama hastalığı olan, duyguları olmayan bir adam. Üzülmüyor, kıskanmıyor, korkmuyor, hiçbir şey hissedemiyor. Mesele, duygular mı? Duygularımız olmasa, hayat daha mı kolay olur?
- Herkes, ‘öteki’ni kendi egosunun penceresinden seyrediyor; kıskançlık, öfke, sahiplenme, aşk, nefret, rekabet... Bunlar korkutucu elbette ve hayatı zorlaştırıyor. Milyonlarca gencin öldüğü dünya savaşlarında diktatörlerin egosu ne kadar rol oynamıştır düşünsene. Ama duygusuz bir hayat da -bazı hastalar dışında- mümkün olamaz tabii.
Duygusuz mutlu olur muyduk? Kahramanınız mutlu mu?
- Bence değil ama mutsuz da değil. Üzüntü, ölüm acısı, aşk yaralanmaları, ego çatışmaları, kompleksler falan yaşamadığı için bedensel hazlara yönelik, hedonist bir hayat sürdürüyor. Ta ki masallardaki gibi bir öpücükle uyanana kadar.

/images/100/0x0/55eb086ff018fbb8f8a6a3e8

KUMDA YALINAYAK

Hikâyeyi oluştururken ne kadar heyecanlandınız?
- İnanır mısın; çok ama çok heyecanlandım; tırnak diye bir şey kalmadı. Tayland’da geceleri uykumdan fırlayıp bilgisayar başına geçiyordum. Her akşamüstü yalınayak kumda yürüyor, Andaman denizinde güneşin batışını izliyordum. Bir seferinde aklıma ilginç bir şey geldi ve kaldığım bungalova doğru delice bir koşturma içinde buldum kendimi. O bölümü hemen yazmalıydım, hiç vakit kaybetmeden. Barda Mojito saatini kaçırma pahasına!
Ve ‘unutmanın’ bir erdem olduğu fikrine nasıl geldiniz? Yaşadığımız acıları hatırlamayınca yırtıyor muyuz?
- Bak bu doğru! Buna eminim. Her şeyi hatırlayarak yaşayamayız, ancak unutarak yaşamı sürdürebiliriz. Düşünsene; hayatımızdaki yaraları, ölüm acılarını, kalp kırıklıklarını, kötü bitmiş aşkları her an, her an hatırlasak ne hale gelirdik. ‘Unutabilmek’ bir lütuf. Bunun sayesinde hayata devam edebiliyoruz. Yoksa her an kalbimiz mengeneyle sıkışırdı. Zaman ve unutmak acıları yumuşatıyor.
Sizce her gördüğümüz ‘takıntılı insan’ın taşıdığı, gizlediği, hatırlamak istemediği bastırdığı bir hikâyesi var mıdır?
- Mutlaka. İnsan ruhu çok karmaşık ve çok zengin. Herkesin bir hikâyesi, bir sırrı var. En yalınkat sandığınız insanın içinde bile ne hırslar, ne karanlık arzular, ne tehlikeli düşünceler gizli. En korkunç cinayetleri işleyen, en vahşi tecavüzlerde bulunan insanları görüyoruz ekranda. Süklüm püklüm ve çevresindekilerin, “Kendi halinde, çok iyi bir çocuktu, şaşırdık valla” dediklerine tanık olmuyor muyuz?
Herkes aşkı güzel anlatıyor diye mi siz tersini yaptınız?
- Aşk ne demek, soru bu. Aşk, reklam terminolojisinde mutluluk, magazin dilinde herhangi bir kadın ve erkeğin kısa süreli de olsa buluşması. Ama ben burada, ‘karasevda’yı anlatıyorum. Yani trajik aşk; onsuz olamamayı, nefes alamama halini; bir varlığın öteki varlık içinde erimesini, her türlü hakarete, aşağılanmaya rağmen vazgeçememesini, egoyu yok etmeyi, intihara veya cinayete sürüklenmeyi. Aşkın en yakıcı biçimi; kavuşamama üstüne kurulu zaten. Kerem Aslı’sına kavuşur ama vuslata ermek için kızın gömleğinin düğmelerini çözdükçe, düğmeler tekrar iliklenir, devam edip gider bu ve Aslı’nın bedenine kavuşamayan Kerem yanıp kül olur!
‘Erkek şehrazat’ fikri de güzel, onu nasıl kurguladınız?
- Romanı, Batı’dan öğrendik. İlk romanlarımız, Fransız edebiyatının etkisi altındadır. Oysa Doğu’nun da müthiş bir anlatma geleneği var: Mesellerle anlatma. Goethe, Doğulu şairlerin, Batılılardan üstün olduğunu yazmıştı. Borges, ‘Binbir Gece Masalları’nı her yıl yeniden okurdu. Yıllardır, hikâye içinde hikâye anlatma geleneğinin baş yapıtı ‘Binbir Gece’ye özenirim. Doğu tarzı bir şeyler yazmak isterim. Galiba bu post-modern romanda, isteğime bir parça yaklaştım.

EDEBİYAT ESKİMEDİ

Peki ‘sarılma makinesi’ nereden aklınıza geldi? Otistiklerle bir alakası var mı?
- Evet var; dünyada birçok kişi kullanıyor. Çünkü sarılmak ya da birisi tarafından kucaklanmak, kadın olsun erkek olsun insanın en büyük ihtiyaçlarından biri. Dokunamayan insanlar için böyle bir alet geliştirilmiş.
‘Edebiyat, bilim ve felsefeden daha gerçek’ ne demek?
- 2500 yıl önceki Yunan trajedilerindeki gerçekliği düşün. Bugün değerinden hiçbir şey yitirmeyen eserler değil mi? Oedipus, Electra, aşk, ölüm, kader; yazılan her şey bu çağda da aynen geçerli. Ama bir de o yıllarda emekleyen bilimi, tıbbı düşünün, mikroplar bile bilinmiyordu, dünya düz sanılıyordu. O dönemin bilimi eskidi ama edebiyatı eskimedi. Bu yüzden “Hiç roman okumam” diyen insanlara şaşarım.
Neden gerçekten de edebiyattaki bütün büyük aşkların sonu hüzünlü bitiyor?
- Edebiyat insanı dram anında yakalar ve anlatır da ondan. Dram olmazsa edebiyat da olmaz!
Birleşince, kavuşunca aşk olmuyor mu?
- Biçim değiştiriyor; dostluk, arkadaşlık, dayanışma, ortak anılar, ortak mücadele öne çıkıyor. Tolstoy, “Bütün mutlu aileler birbirine benzer” der.
Sizin, elinizi kolunuzu bağlasak ne olur?
- O zaman ölürüm işte. Çünkü ben yazarken, bestelerken mutlu olan bir insanım. Yoksa çok canım sıkılıyor.

Derdim, ‘imaj’ değil, kilo vermekti

Acayip genç ve dinamik görünüyorsunuz. Gençleşmişsiniz. Her şeyiniz değişmiş, farklı gözlükler, kıyafetler... İmaj mı yaptınız nedir?
- İltifatlar harika, çok teşekkürler! Derdim, ‘imaj yapmak’ değil, sağlıktı. En önemlisi kilo vermek. 8 kilo verince insan daha düzgün oluyor. Bir de Cem Talu fotoğrafları çekmeden, “Abi böyle olmuyor, gel sana kılık kıyafet alalım’’ dedi. Meğer bizim gençlikte taktığımız siyah çerçeveli gözlük yeniden moda olmuş. İzlemediğim için ben hâlâ tel gözlükleydim. Hele o ince kravat. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi.
Çok iyi olmuş. Ve 67 gibi durmadığınız kesin. Sırrınız ne?
- Sanat, beni diri tutuyor. Yaşım 67 ama her yıl en az 40 konser veriyorum. Toplam bir milyon kişiye. Çünkü artık dördüncü kuşak istiyor bu şarkıları. Geçenlerde, Konya Ilgın stadyumunda konser veriyordum. Dinleyici genç kızların çoğu başörtülüydü ama ‘Güneş Topla Benim İçin’ gibi bütün şarkılarımı avaz avaz söylüyorlardı. “Ben bunları bestelediğimde, siz daha doğmamıştınız. Nereden öğrendiniz?’’ diye sorduğumda hep bir ağızdan “Doğarken öğrendik!’’ diye haykırdılar. Bunlar büyük mutluluk veriyor.
Vermez mi?
- Bir de romanlar, yüz binlerce okura ulaştı. Bunlar da insanın yaşam sevincini destekliyor. Bir de tabii insanın içinde fesatlık olmaması önemli...
Nasıl yani?
- Formülü soruyorsun ya... İçinde fesatlık varsa, ister istemez yüzüne vuruyor. İyi niyet de öyle. Kimseyi kıskanmamak, kötü düşünmemek, sadece işinle ve onun getirdiği mutlulukla ilgilenmek. İşte benim formülüm bu.
Son romanınızın dili de çok genç. Kıpır kıpır. Sanki 40 yaşında bir adam yazmış gibi. İçinizden mi öyle geldi, yoksa hedef, gençler olduğu için mi?
- Yok, genç okur hedefim yok. Kitaplarımı her yaştan insan okuyor. Mesela ‘Serenad’, bu dille yazılamazdı.
Kendinizi ‘genç’ mi hissediyorsunuz?
- Ayşeciğim, yok, gençliğe özenen yaşlılara ve yaşlılara özenen gençlere kızarım. Üretmek açısından soruyorsan, evet çok çalışıyorum ve zevk alıyorum.

Bu yaştan sonra aşk acısı çekmek istemem /images/100/0x0/55eb086ff018fbb8f8a6a3ea

Siz bu yaştan sonra âşık olabilir misiniz?
- “Başına yıldırım düşebilir mi, trafik kazası geçirebilir misin, aldığın bilete piyango çıkar mı?” gibi bir soru bu. Bilinemez ki, kimse bilemez! Ama o acıları çekmek istemem doğrusu. Beckett yaşlandığı için çok memnundu ve gençliğin o manevi işkencelerle dolu yıllarına dönmeyi hiç istemiyordu.

İçimdeki şarkıyı söyledim ama anlatacak çok hikâyem var

Daha ne gibi projelerle bizi şaşırtmaya devam edeceksiniz. Çok farklı bir müzik albümüyle karşımıza gelebilir misiniz mesela... Müzik cephesinde yeni neler var?
- Konserler devam ediyor, son albümümü de kaydediyorum ama sanki “İçimdeki şarkıyı söyledim” duygusu oluştu bende, söyledim ve paylaştım. Üç kuşak bu şarkılarla yetişti. Eskiden Zeki Müren kaydederdi bunları şimdi rock grupları söylüyor. Artık durma vakti geldi sanırım. Buna karşılık anlatacak pek çok hikâyem var. Zaten romanı yayınevine teslim ettiğim andan itibaren, yeni bir roman beynimi kemirip duruyor.

Hep barış için çalıştım

Barış süreci için ne düşünüyorsunuz?
- Hayatım boyunca barış için çalıştım; barıştan daha kutsal bir kavram var mı? Çuvaldızı başkasına batırırken, biz de iğneyle biraz dürtelim kendimizi. Otuz yıllık savaşı, büyük ölçüde 12 Eylül darbesinin inkârcı politikası ve yaptığı akıl almaz işkenceler yarattı. Bize, “Türk diye bir şey yok, böyle bir dil de mevcut değil” deseler ve Türkçe konuştuğumuz için assalar kesselerdi, kabul edebilir miydik? Şimdi en büyük dileğim, “Ona mı yarar, buna mı yarar?” diye düşünmeden memlekette akan kanın durması.

Ülke hızlıca bir yere sürüklenmekte. Nereye bilen var mı?

Siz bu ülkenin bir sürü dönemine tanık oldunuz. Böyle bir dönem hiç yaşamış mıydınız?
- Hayır. Darbe dönemlerinin de büyük sıkıntıları vardı. Askeri rejimlerde boğulacak gibi oluyorduk ama bugün baskı, başka adlar altında devam ediyor. Hapishaneler yine siyasi mahkûmlarla dolu. Üstelik buna ‘demokrasi’ deniliyor.
Nasıl bir iklimdeyiz?
- Tedirgin. Pusulasız bir gemide fırtınaya tutulmuş gibiyiz. Hepimizin başı dönüyor. Ülke bir yere doğru hızla sürüklenmekte ama nereye? Acaba bilen var mı?
Sizi rahatsız eden, tedirgin eden neler? Neyin eksikliğini hissediyorsunuz? Ne olunca nefes alamaz gibi oluyorsunuz?
- Oooooo birçok şey. Hapislerde çürütülen, yıllardır çocuklarına sarılamayan gazeteciler, aydınlar, bilim adamları... Kitle kültüründeki yozlaşma, cehaletin ve kabalığın ‘yükselen değer’ haline gelmesi, basının içinde bulunduğu durum, bazı eski arkadaşların kıskançlık krizleri, ‘Her gelene eğilen’ bir kısım aydın, en masum muhalif gösterileri gazla vahşice bastırmak, özgürlüklerin kısıtlanması, adalete susamak, kadına karşı şiddetin artması ve daha birçok şey...

Kendini koruyabilen biri değilim, hesapsız konuşurum /images/100/0x0/55eb086ff018fbb8f8a6a3ec

Sizi kurtaran ne? Çalışmak, üretmek mi?
- Evet, çalışmak, üretmek, dostlar, seyahatler ve 40 yıldır bana inanan, güvenen yaptığım her işe omuz veren, hatta beni layık olduğumdan da fazla destekleyen o müthiş kitle. Şimdi bunlara gençlik de katıldı. Stadyumda Bono’yu şaşırtan ve “Dünyada böyle bir şey görmedim!” yazmasına neden olan insanlar. Onlar olmasaydı, zalim rejimler çoktan yok ederdi beni. Çünkü kurnaz ve kendini koruyabilen bir insan değilim. İçimden geldiği gibi davranıyorum, hesapsız konuşuyorum. Hiçbir zaman bir stratejim, bir kariyer planım olmadı. Koruyucu bir zırh da yok üstümde.
Peki bu ülkede, geleceğe güvenle bakmanızı sağlayan şeyler var mı? Varsa neler?
- Bu halkın tarihine baktığım zaman birçok sefer uçurumun kıyısına kadar gittiğini ama son anda frene basmayı becerdiğini görüyorum. Her şeye rağmen bu ülkede sağduyulu, değerli milyonlarca kişi yaşamakta. Bence bugünkü kutuplar, birlikte yaşamanın yolunu bulacaklar, yeni bir denge oluşacak ve kimse kimseyi yok edemeyecek. Umutsuz değilim.


 

X