Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Türk'ün aklı

<B>TUHAF </B>değil mi, <B>‘‘Türk'ün aklı sonradan gelir’’ </B>sözünün mucidi de Türklerdir, kullanıcısı da. Madem öyle, sormaz mısınız, aklının sonradan geleceğini bilen, aklın önceden gelmesi için çare aramaz mı?

Atasözünden ‘‘Türk'ün aklı yoktur’’ diye bir sonuç çıkarmak herhalde yanlış olur. Akıl var da, kullanımının zamanlaması yanlış.

Öyleyse, o aklı, aklın öne çıkması için kullanmamaktan daha büyük ihmal ve israf olabilir mi?

Ne demektir aklın ne çıkarılması?

Sonradan pişman olmaktan ve ‘‘keşke şöyle yapsaydım’’ diye dövünmektense, yapılması gerekenleri iyi düşünmek, tasarlamak, sıraya koymak demek değil mi?

Yani, planlamak.

Yaşamın her aşamasında, kişisel ya da toplumsal.

Yine çok tuhaf ki, ulusal yaşamın en zor alanlarından birinde, ekonomik kalkınmada ve onun sanayi kurma aşamasında, henüz Sovyetler Birliği dışındaki dünya planlamanın ‘‘p’’sini bilmezken beşer yıllık sanayi programlarıyla kalkınmasını planlamaya kalkışan ilk ülke Türkiye olmuştur. Şimdi ‘‘tu kaka’’ edilen 1930'lu yılların bu alandaki akılcı yaklaşımlarını unutabilir misiniz?

Son yıllardaki başlıca başarısızlıkların gerisinde planlama kavramına burun kıvırmanın, onu gereksiz, hatta çağdışı saymanın etkisi mutlaka vardır.

En son başarısızlığı, İstanbul'u ‘‘olimpiyat kenti’’ yapma yolundaki son Moskova hezimetini alalım. Özal döneminde ortaya atılan düşünce, elbet saygıdeğer, yüce, coşturucu bir düşünceydi. Ama, kafaya böyle bir düşünce soktuktan sonra, aceleciliğe kapılmadan, belirli bir ‘‘hedef yıl’’ saptayıp çabaları ona göre planlamak, kaynak sorununun çözümü için yasayla elde edilen gelirleri, yalnız tesis yapımı için değil, özellikle olimpik alanlarda insan yetiştirme amaçları için kullanmak gerekmez miydi? Sporcusuz olimpiyat iddiası olur mu?

Her şeyden önce de, kendimizi tam hazırlıklı hissetmeden, zamansız hevesler peşinde propaganda, ağırlama ve gezi giderlerinden kaçınmak gerekirdi. Genel yetersizlik bir yana, Atina'nın hemen ardından yine adaylık iddiasıyla ortaya çıkmanın akla ve mantığa sığar bir yanı var mıydı?

Bodrum mendireğinin dışına, araya konmuş bir şat sayesinde kıçtan kara yanaşmış küçük bir Yunan gemisi beklemekte: John P.

Ege'nin karşı yakasındaki bir şirketle bir Türk turizm şirketi ortaklaşa iş kurmuş, Schengen vizesi engelini türlü çabalarla aşıp bizim kıyıyla adalar arasında 80 dolara günübirlik turist gezdirecekler. Programlar, her şey hazır.

Gelgelelim, ansızın bir yasa: Dışa çıkışlardan kişi başına 50 dolar alınacak. Özel girişimcilerin planlaması Ankara'dakilerin plansızlığı yüzünden suya düşüyor; insanlar 80 dolar yerine 130 dolar ödenecek bir geziden ister istemez vazgeçiyorlar. Turizmciler ise, hesaplarını karşılıklı gidiş gelişler üzerine yapmışlar. Şimdi hep birlikte soruyorlar: Mevsimin tam ortasında böyle bir yasayla günlük gezi planlarını bile yıkmak aklın alacağı bir iş midir?

Herhalde, yasayı yapanların aklı da yaptıklarının akla sığar bir iş olmadığını kabul edecektir. Ama, ters etkiler ortaya çıkınca, sonradan.
X

YAZARIN DİĞER YAZILARI