Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Terk edilmekle ilgili sizlerden gelen e-postalar

Sevgili Mustafa Öncül sayesinde nur topu gibi bir tartışma konumuz daha oldu….

Sayenizde posta kutum doldu taştı. Bazılarını yayımlıyorum, buyurun okuyun:

 

Efendim, "Terk etmek - terk edilmek" hk.

 

Ben dokuz ülkede yaşadım, eh yirmi beş ülke de gezdim. Tabiatıyla bir çok kez terk edildim ve terk ettim. Bazen terk edilmek ve terk etmek acı veriyor, bazen de huzur.

 

Olmaya gelsin karşındaki bir muzır!

 

Asıl önemlisi, insanların kendilerine uygun dostlarla, sevgililerle, eşlerle tanışma fırsatı bulması. Bu fırsat köylerde var. Herkes herkesi tanıyor, kendine uygun birini seçiyor.

 

(Ana-baba karışmazsa tabii) Kentlerde daha zor bu. İs gazete ilanlarına, internete kadar düşüyor. Ayol, ilanlarda insanların ne kadar şansı var ki uygun bir arkadaş, sevgili bulmaya? Trene bin git insanlarla tanışma fırsatın daha çok! Okullar, grup seyahatleri insana daha çok bu şansı veriyor. Mezuniyetten, grup seyahatlerinden sonra insanları birbiriyle tanıştıracak bir sistem, kuruluş yok hiç bir yerde. İş tesadüflere kalıyor.

 

Gereksiz materyalleri almak için bol bol mağazalar var.

 

İş bulmak için kuruluşlar var.

 

Hastalar için hastaneler, klinikler bekliyor.

 

Ulaşım için uçak, tren, otobüs, otomobiller hizmetimizde.

 

Demokrasi, seçimler, mitinglerden geçilmiyor.

 

Eğitim? Okullar sıralanmış önümüzde.

 

Kuaförler, at yarışları, kafeler, publar, restoranlar, sinemalar, tiyatrolar, futbol stadyumları, bilardo salonları, camiler, Mc Donaldslar her köşede...

 

İnsanları uygun eşlerle, arkadaşlarla, sevgililer ile tanıştıracak doğru dürüst bir kulüp, kuruluş yok.

 

E tabii böyle olunca terk edilmek, terk etmek büyük gürültülere sebep oluyor.

 

Yaşamda en önemli şey olan "sevgili"yi rüyalarımızda görüyoruz. "Arkadaşlık" ise unutulmuş gitmiş...Yüzeysel telefon konuşmaları, yaş günü pastaları, yeni yıl kartları, dedikodu, birbirini kıskanmaya indirilmiş arkadaşlıklar. Çabucak unutuluveriyor...

 

"Aşk"ı romanlarda, filmlerde görüyor taklit etmeye çalışıyoruz. Herkesin hakkı olan "aşk"ı bulan yüzde kaç? Bazı toplumlarda "seks"i aşk sanıyorlar.

 

İnsanlığın en önemli derdine, gereksinimine aldıran yok.

 

Politikacıların bu konuya eğilip, insanlara iş, hastane, yiyecek, ulaşım, eğitim, emniyet sağlamak yanında "aşk ve arkadaşlık" da sağlamaya çaba göstermeleri gerekir. Bunu yaparlarsa, hastalar da azalır, insanların verimliliği de artar, toplum mutlu bir toplum olur. Ve elbette oylar da kazanılır. Düşünen kim?

 

Selamlar

 

Aşkın Özcan

 

……………

 

Üşüyordum hem de çok üşüyordum. Kimseler yoktu yanımda. Kimseler esen rüzgarın yüzümü nasıl yaktığını bilmiyordu. Çok terk ediliş yaşadım hayatta. Çok bırakılıp gidiliş. Sonra o geldi girdi dünyama. Dostum canım kankam kardeşim dedim. Yaşananlar sığmadı günlere. Annem annesi babam babası oldu. Babam kaç çocuğunuz var diye soranlara 3 demeye başladı. İki kızım bir oğlum var.

 

Sonra gitti. Sebepsiz bir terk ediş yaşattı ve gitti. Hiçbir terk ediş bu kadar acıtmamıştı canımı. Dostun terk edişi bir başkaydı. Dostun aşkı sevgiliden başkaydı. Dostun göç edişi yüreği parçaladı.

 

Sokmadım hayatıma kimseyi. Sonra hiç dostum olamadı. Güvenimi yitirdim inancımı kaybettim. Kimse artık onun sahip olduğu sıfatlara sahip olamadı.

 

En çok üzen ne biliyor musun Ayşe, ben onun gidişini bile izleyemedim. Bir sabah uyandım ve artık yalnızdım...

 

Ö.Y

 

……………….

 

Merhaba Ayşecim hanımcım..

Bugünkü yazıdan hareketle..  "Bi de böyle bi durum var" demek için (:


 

Sadece sevgili terk ettiğinde içine düşülen bir boşluk değil oysa ki yalnızlık; ki terk eden de yalnızdır aslında..

 

Yalnız bırakılmak facia gibi gelir insana. Oysa terk eden kişi algılarınızı sonuna kadar açıp öylece gider.. O yüzdendir öncesinde sizi ağlatmayan bir şarkıda hıçkırmanız, o yüzdendir kapağını bile açmadığınız bir şiir kitabının sayfaları arasında uyuyakalmanız, o yüzdendir dostlarınızın ne kadar dost olabildiklerinin ayrımına varabilmeniz, o yüzdendir kişilik analizlerinizdeki taraflılığınızdan sıyrılmanız…

 

Öze in(ebil)mek yalnızlıktandır oysa.. Terk edilmek çokta kötü değil, giden sadece kendini götürür en nihayetinde..

 

Her ayrılık sonrası, kaybettiklerine değil, elinde kalanlarına, kurgularına ve yaşanacak ihtimallere ağlar insan..

 

Bazen biri dürter ve gider, bazense içine düşülen boşlukta dürtülür insan.. Bu dürtülmeyle beraber şuur ya açılır ya kapanır..

 

Öyle ya da böyle terk ediyor ve terk ediliyoruz ve iyi ki terk ediyor ve iyi ki terk ediliyoruz.. Ölümlü olmasaydık bu sorun edilebilirdi evet, madem ki ölüyoruz o zaman çokta takılmamak lazım bu terk etme/edilme mevzusuna…

 

Yalnız kalan, yalnızlığı tercih edebilen ve bu süreçte kendine dönüp bireysel tahlillerinde bulunabilen kişi bilir ki, hiçbir şey sabit değildir içinde.. Yemek yer uyursunuz, sonra bir daha yemek yiyebilmek için midenizi boşaltır ve bir daha uyuyabilmek için de uyanık kalırsınız.. Hayatınızda binlerce insanın ya da tek bir kişinin olması hiçbir şeyi değiştirmez, sistem sadece bunun üzerine kuruludur (o yüzden benciliz) .. İnsan, sosyal bir varlık olmak için programlanmamış olsaydı yalnızlık sorun edilmeyecekti aslında.. Yalnızlığı problem etmemek asosyalliği doğurabilir ya da kişisel gelişim sürecindeki en verimli zaman dilimini yaratabilir..  En nihayetinde tukaka değildir yalnız olmak .. Kalmak.. Bırakılmak..

 

Yine de yalnız kalmamanız dileğimle.. Öperim..

 

M.V

 

………………

 

Aşk tapmak gibi aslında. Her şeyin en iyisini O'nda buluyorsun. O ulaşılmaz biri gibi geliyor ve böylece belki de kendi kendini yok ediyor. Ulaşılmaz gibi geldiği için O'na her türlü ödünü veriyorsun, ulaşılmaz gibi geldiği için ne söylese yapmak, sürekli O'nu mutlu etmek için çabalamak istiyorsun. Sesini duyduğunda için titriyor, bakmaya, dokunmaya kıyamıyorsun. Sonra bir gün bir bakıyorsun terk edilmişsin. Üstünden kamyon geçmişe dönüyorsun. Cenk Koray'ın oğlunun ardından yazdığı bir yazı vardı aynen onda olduğu gibi hissediyorum inanılmaz bir yoksunluk, O'nsuzluk duygusu... İçime bıçağı sokmuşlar da çevirip duruyorlar sanki. İnsan sabah kalkıp akşam uyuyana kadar aynı kişiyi düşünebilir mi? Ben düşünüyorum. Kızmaya çalışıyorum O'na, böylece belki daha az düşünürüm ya da aklımdan çıkartabilirim diye. Ama her kızma denemesinin arkasından içimden bir ses O'nu sevdiğimi O'na aşık olduğumu söyleyip duruyor. Ne kızma denemelerinin ne de kafa dağıtmak için yaptığım herhangi bir uğraşın, oyalanmanın faydası olmuyor. O'nu seviyorum hiçbir şeyin faydası olmuyor. O'nu seviyorum. En baştan beri sevdim, çok seviyorum ve hep seveceğim.

 

Ergin.

 

………………………

 

Merhaba,

Terk etmek ya da terk edilmek........

İkisi de aynı nihayetinde, birinde çekip giden olmak diğerinde ise gidilen olmak...

Yapan ya da o durumu yaşayan olsanız da sonuçları, etkileri aynı olmuyor mu nihayetinde?

Ne için olursa olsun hakkaten insani duygularını yitirmeyen için sonuçları aynıdır bana göre..

Her iki durumda da içinizden de bişeyleri götürür bu durum, verilen onlarca örnekte olduğu gibi...


 M.K

 

……………

 

Merhaba Ayşe,
 
Resmiyet bana hoş gelmediği için böyle başladığıma kusura bakma; "Merhaba Aysş" bana daha samimi, çünkü ben senin babanın ve amcanın GIRGIR’ı ile her zaman kendimi tanımladım, her zaman hayatla "GIRGIR" geçtim. Taa ki hayat benimle "GIRGIR" geçmeye başlayana kadar...
 
Bugünkü "terk etmek, terk edilmek" konun beni bir hayli etkiledi; ben beni terk edenleri ve kendimi 3 yıl önce terk edip Venezuela’ya gelip yerleştim. Venezuela’da olmam, seni, Ayşe ARMAN’ı, Ertuğrul ÖZKÖK’ü, Ahmet HAKAN’ı  okumamı engellemedi. Her gün Hürriyet sayfalarında sizleri aramak, sizleri okumak, sizlere dokunmak gibi geliyor bana.  Sizlerin okuyucularınızı terk etme şansınız yok, onlara ihtiyacınız var, ama bizler basit olaylardan dolayı birçok şeyi ve kişiyi terk edebiliyoruz... Ve sonuçlarına katlanıyoruz.
 
Ve; terk etme ve terk edilme konusunda söylemek istediğim şu; kimin kimi veya neyi terk ettiği hiç ama hiç önemli değil! Önemli olan bunları yaşamamız, yani her terk etme veya terk ediliş ile kaslarla çevrili kalbimizi, antrenmana tabii tutuyor olmamız. Yani belimizin, kalçamızın, bacaklarımızın kaslarını çalıştırıyoruz olmamız bize güzel geliyor da, kalbimizin kaslarını çalıştırıyor olmamız, niye acı geliyor?  Vücudumuzun antrenmanlı olması iyi de, kalbimizin antrenmanlı olması iyi değil mi? Yani terk etmek veya terk edilmek bize; daha "fit" olmayı öğretmesi gerekmiyor mu? Ama bizler ne yazık ki her seferinde aynı acıları yaşamak ve dayanmak zorunda kalıyoruz. Hayat da işte bizi burada terk edip, bu acılara yalnız dayanma mecburiyetini veriyor.
 
Ne yapalım? Hayatın bu gerçeğini öyle kabul edecek bu gücü bir şekilde kendimizde bulmamız gerekiyor...
 
Sana da daha güçlü kalp kasları dileklerimle,

 

T.Y

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI