Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

‘Sınıf’ farkını ilkokul birde öğrendim: "Kimin çocuğu o, biliyor musun?"

Tipinin önüne kattığı kar taneleri yüzüme vurduktan sonra erimiyor, yapışıp kalıyor. Ayakkabılarım buzlu kar suyuna girip çıkıyor, annemin elini aşağı yukarı çekiştirip bir kez daha soruyorum:

“Daha gelmedik mi?” Az kaldığını söylüyor. Keskin soğuğa minik yaşımda katlanmak güç, annemin elini aşağı yukarı çekiştirirken ağlamaya başlıyorum. O gün bu gün soğuğu sevmem.

Üçüncü Mektep’e (Behramağa) geldiğimizde tipi durmuştu. Annem: “Burada üç yıl, karşıda ‘Taş Mektep’te 4 ve 5’inci sınıfları okuyup ilkokul mezunu olacaksın.”

Giriş holünde bizi baş yönetici Bayan Müdür ile hafif güler yüzlü bir öğretmen karşıladı. Kendisini Faize diye tanıtan hoca, “Doğan 3 yıl öğrencim olacak”’ deyince annem, “Oğlum size emanet. Eti sizin, kemiği benim” dedi. /images/100/0x0/55ea9aa4f018fbb8f88ad38d

Annem okuldan ayrılırken Faize Hoca’yla sınıfa girdik. Hoca, “Yeni bir arkadaşınız daha var, Doğan sizinle beraber okuyacak. İlk derste birbirinizle tanışacaksınız” dedi. Benden iki yaş büyük Sakızağaçlı öğrenciler, “Nasıl geldin bu sınıfa, yaşını doldurmadın ki?” diye beni sorgulamaya başladı. Dört yaşımda iken gazete ve Hayat (doğru anımsıyorsam) ansiklopedisini hızla okuyup anlatabildiğimi kanıtladığım için ailem beni iki yıl önceden ilkokula aldırmayı başarmıştı.

Üçlü sıralar dizili sınıfta tek kişilik dahi oturacak yer yoktu. En arkada bir poposu bir sırada diğeri öbür sırada oturan öğrenci dahi gördüm. Ne yapacağımı bilmeden tekrar öne geldim. Bu kez ilk sırada tek başına oturan bir çocuğa gözüm takıldı.

Tunçdal kıvırcık saçlı, pembe yanaklı güzel bir çocuk idi. Sırasının üstü kırtasiyeciyi kıskandıracak bollukta çizgili kağıtlar, boy boy defter, siyah ve renkli kalemlerle doluydu. Dolma kalemi dahi vardı. Benim çantamın mevcudu ise çizgisiz yapraklı bir defter ile yarısı tükenmiş kurşun kalemden ibaretti.

Yanına oturmama memnun olmadı. “Burası benim yerim” deyince, “Kardeşim baksana, oturacak yer yok” karşılığını verdim. Omuz atarak beni yere düşürdü. Ayağa kalkıp bir yumruk attım. Burnundan ince kan gelirken ağlamaya başladı. Sınıftaki bizim mahalleliler çığlığı bastılar, “Ne yaptın sen? Kimin çocuğu o, biliyor musun?”

Korku bastı yüreğimi, çantamı kaptığım gibi sınıftan ve okuldan kaçtım. Evimin karşısında bilye oynayan arkadaşlara takıldım. Az sonra okulu, Tunçdal’la takışmamızı unutmuştum, tepemde, “Ne arıyorsun burada?” diyen annemin sesini duyuncaya kadar.

Faize Hoca’yla tekrar sınıfa döndük. Hoca, “Tunçdal çok iyi bir çocuk, Doğan da öyle. Hemen arkadaş olacaksınız” diyerek bizi barıştırdı. Tunçdal, Bakırköylü köklü, sevgi ve saygı duyulan bir aileden geliyordu. Babası Fikret Yüzatlı, İnönü’nün yaveriydi. İstiklal Savaşı’nda her cephede çarpışmış, kurşunlandığı yaraların dikişleri alınmadan bir diğer cepheye koşmuştu. Atlara düşkün Yüzatlı, Türkiye Jokey Kulübü’nün de kurucusuydu.

Üçüncü Mektep’te ilk günümde başımdan geçen olayı değerlendirecek yaşta değildim ama Tunçdal Yüzatlı’nın tüm sınıf öğrencilerinden daha önemli olduğunu hissettim. O yaşta zenginlik, güç, nüfuz ve şöhret kavramlarına aşinalığım yoktu. Gene de Tunçdal’ın farklı olduğunu anlamıştım. Sırasını paylaştığım sevimli çocukla kısa zamanda çok iyi arkadaş olduk, ilkokul birinci sınıfta ilk gün sınıf farkını öğrenmiş oldum.

İ.T. Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ö. Aydın Atasoy’un eposta mesajında bir ilmi araştırma sırasında Behram Ağa İlkokulu mezunu olduğumu öğrendiğini, II. Abdülhamid döneminde kurulan okul hakkında bir kitap yazmaya başladığını söylüyor. Benden anı, resim, mezuniyet diploması kopyasını istiyordu. Bakırköy, Cevizlik mahallesi doğumlu Atasoy okul girişinde 1920 diye geçen kuruluş tarihini uzun bir araştırmayla gerçekte 1885 olduğunu resmi belgelerden çıkarıyor. 127 yaşındaki Behram Ağa muhtemelen Türkiye’deki en eski ilkokul olsa gerek.

İTÜ’den sonra İngiltere’de Manchester, Kanada’da Queens üniversitelerinde eğitim gören, Almanya’nın Max-Planck Araştırma Enstitüsü’nde bilim adamı olarak projeler geliştiren Prof. Atasoy, Bakırköy Behram Ağa Mezunları adlı dışa kapalı bir grup kuruyor. Atasoy 24 Kasım 2011’de iletişim içinde olduğu Üçüncü Mektep’lilerin katılımıyla okulda bir toplantı düzenliyor, araştırmaları hakkında slaytlarla bir sunum yapıyor. 18 Aralık’ta bir toplantı daha düzenliyor Atasoy. “Çok değerli hocalarımız sayesinde şirin okulumuzda büyük dostluklar yaşadık, önemli insanlar okulumuzdan gelip geçtiler. Şimdi bir Behram Ağa’lık kültürü oluşturmayı amaçlıyoruz” diyor. Kolej, üniversite mezunlarının cemiyetleşmesi, yıllık buluşmaları alışılmış faaliyetlerden ama ilkokul mezunlarını bir araya getirmek, konferans vermek, dergi ve kitap çıkarmak pek duyulmuş girişimlerden değil. Bakırköy ve minik Üçüncü Mektep tutkusu uzun ömürlü olacağa benziyor.

Prof. Atasoy’a başarılar dilerken Üçüncü Mektep’te çekilmiş önlüklü bir portre fotoğrafıma ilaveten birinci sınıfta yaşadığım sınıf farkı olayını da belleğimden süzülen anıyı da ekliyorum.

X