"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Ruhumun asil ve düşük tarafı

Benim ruhum diye söylemiyorum...<br>

Ama çok asil tarafları vardır.

Gerçekten.

Onurludur, gururludur.

Küçükken bir sonbahar şiiri ezberlemiştim de, tahtaya kalktığımda söyleyememiştim. Gitmiş aklımdan! Ağlaya ağlaya hatırlamaya çalışıyorum. Salya sümük, ‘‘Gerçekten ezberlemiştim, çalışmıştım yani dersimi’’ diyorum.

Mosmor şiş gözlerime inandı da öğretmenim, yıldızlı 5'imi verdi.

Ancak öyle indirebildi kürsüden beni!

İnattır, dürüsttür yani ruhum.

Ve yalan değildi...

Şimdi sorun, sular seller gibi biliyorum o şiiri!

*

Küçük sarı bir kahraman yaşıyor yani içimde.

Sevdiklerine ahtopot gibi yapışan, onların kılına zarar geldiğinde iblise dönüşen, haksızlığa şiddetle karşı çıkan, hatta yeri gelince durumu iyice abartan bir ruh sözünü ettiğim.

Pire için yorgan yakarım.

Topluca istifa mı edilecek mesela, ben düşünmem, yaparım. Yeter ki inanayım, dünyayı yakarım.

Biraz salak biraz asil anlayacağınız.

İşte ruhumun o yüksek tarafı adalet duygusuyla bezenmiştir. Çaktırmaz ama erdemlidir. Çaktırmaz ama entelektüel faaliyetlerden hoşlanır. Yani uluorta, ‘‘Aslında severim müze gezmeyi filan’’ asla demez ama alır başını gider, bir tablo seyreder bazen. Ya da pazar sabahları klasik müzik dinler, kendinden geçer. Tuhaf tuhaf kitaplara dalıp gider, oradan kaptığı bir düşünceyle bütün gün oyalanır, mutlaka hayatın bir yerine taşır.

İncedir, kırılgandır.

İnsanları kırmamak için özen gösterir.

Şiddetten, küfürden hoşlanmaz.

Kolay yara alır benim ruhumun asil tarafı.

Boyuna kanar...

Ama pansumanını da, onurlu ya, kendi kendine yapar.

*

Benim ruhum diye söylüyorum...

Çok ama çok düşük tarafları vardır!

Evet aynı ruhtan söz ediyoruz.

Sarı bir kötü kadın yaşıyor içimde.

Onurlu ve gururlu olduğunu söylemek zor.

Ne yazık ki, erdemden de nasibini pek almamış!

Nasıl anlatsam size, anlatılır gibi değil ki, inanılmaz basit, avam şeylere bayılan bir ruh. Düşük işte. Başka türlü nasıl ifade edilir ki. Kafasında bir Kasımpaşa türü mandalları eksik. Ve ağzından ciklet! İnsanları kırmamak için özen gösteren asil ruhumun, kavga ederken tabak fırlatmaktan bile çekinmeyen alçak tarafı...

Kimseyi iplemiyor, kimseyi sallamıyor.

Ruhumun o düşük yanı, Türkçe müziklere ölüyor.

Özellikle de alkol aldığı zaman seviyeyi iyice aşağı çekiyor.

Kendinden geçiyor.

Herhangi bir freni yok.

Tamam, zarar vermiyor, etrafındakileri parçalamıyor, (en azından fiilen, bakın sözle yapıyor olabilir!), ama durdurabilene aşkolsun.

Bir özgürlük, bir özgürlük.

Sürekli gülümsüyor.

Etrafa müthiş cesur bakışlar fırlatıyor.

Hafifliyor, uçuşuyor, flu oluyor.

Köşeleri kalmıyor.

Yerine ve zamanına göre argo konuşulmasından hoşlanıyor, yadırgamıyor, entelekt denilen şeyle hiçbir alakası bulunmuyor.

İşte o zamanlar, ruhumun düşük tarafıyla içimdeki hayvan son derece iyi arkadaş oluyor.

Ve ikisi bir olup, ruhumun zavallı asil tarafını uykuya yatırıyor!

*

Evet, arkadaşlar.

İkisi de benim.

Saklayacak halim yok.

Sadece zamanlama hatası yapmaktan korkarım. Çünkü böyle bir potansiyelim var. Yani ben rahatlıkla çevremdeki insanları utandırabilirim. Uykuda olması gereken düşük tarafım, birdenbire uyanabilir, tuhaf şeyler giyebilirim, abuk sabuk konuşabilirim.

Bazen ben de kendime soruyorum, acaba bunları ilginç olmak için mi yapıyorum yoksa ben gerçekten böyle miyim diye!

Cevabını bilmiyorum.

Ama halihazırda kendimi kontrol edebiliyorum.

Tabii bu, ruhumun iki yanından haberdar olmadığım anlamına gelmiyor!

Ve nedense aynen benim gibi, ruhunun yüksek ve düşük taraflarını görebildiğim, gösteren insanlarla birlikte olmaktan keyif alıyorum.

Sürekli ortalıkta lord gibi dolanan bir erkekle solarım ben.

Tamam beni dövmesin, ama ara ara içindeki o bayağı erkeği de çıkarabilsin değil mi?

O yapabilsin ki, ben de Kasımpaşa gülünü çıkarabileyim!

Bunları neden yazıyorum?

Şundan; bazen öyle çiftler görüyorum ki, yani o kadar asiller, o kadar medeniler ki... Bunlar sahici olamaz diyorum!

Biraz da kıskanıyorum ama hemen bir savunma mekanizması geliştiriyorum, ‘‘Hayatımın inişleri çıkışları oldukça fazla. Ama en azından yaşıyorum ben. Hem de dibine kadar’’ diyorum.

Ve Allah için eğleniyorum!

*

Evet geldik sihirli sözcüğe..

Eğlenme.

Belki de bu yazıyı gerçekten yazma sebebine:

Prive!

Orası bir eşcinsel kulübü.

Ve ben orada çok eğleniyorum. O güne kadar da nedenini inanır mısınız hiç merak etmemiştim. O gün hangi gün mü, pardon gece demek istiyorum, hiç tanımadığım birinin, mahçup bir şekilde, o mahşeri kalabalığın içinde ‘‘Siz Ayşe misiniz?’’ dediği, benim de ‘‘Duruma göre olabilirim’’ dediğim gece.

Ve onun bana, ‘‘Ne güzel değil mi? Burada ruhumuzun en düşük yanını eğlendiriyoruz’’ dediği gece.

Zınnnnnnnk!

Doğruydu.

Bir açıklama gibiydi.

Oradaki heteroseksüel varlığını izah etmek ister gibiydi.

Gerçi kimsenin umrunda bile değildi ama o kadar hoşuma gitti ki söylediği...

Ruhumuzun düşük yanını eğlendirmek!

Eğer bir ruhumuz varsa ve eğer o ruhumuzun bir asil bir de düşük tarafı varsa... Ruhumuzun asil tarafını nasıl çeşitli fırsatlarla tatmin etmek, yatıştırmak ve saçlarını okşamak zorundaysak, aynı şey ruhumuzun düşük yanı için de bir ihtiyaç. Çünkü insanız. Birilerini deliler gibi sevmek de, bir cinnet anında o çok sevdiği insanı 18 yerinden bıçaklamak da insana ait bir şey.

Aman ha, yanlış anlamayın...

Ne katilleri savunuyorum ne cinayeti...

Sadece biz insanız diyorum.

Ve her insanın ruhunun düşük tarafları olduğuna inanıyorum.

Evet, farklı biçimde oluyor ama bir biçimde ortaya çıkıyor.

Benimki Prive'de hayat buluyor.

Lütfen Priveciler alınmasın bu sözlere.

Bu benim için geçerli bir gerçek, başkaları orada ruhlarının asil taraflarını bile eğlendiriyor olabilirler.

*

Prive, Taksim'in ortasında ince uzun bir oda aslında.

Demir bir kapıdan içeri giriyorsunuz ve gerçek dünyayla ilişkiniz kesiliveriyor.

Ortada ufak bir barı var.

Duvarda da bir Zeki Müren resmi olması lazım.

Lazım diyorum çünkü hiçbir zaman Prive'yi tam olarak hatırlayamıyorum, sürreel bir yer orası benim için.

Bir sahne gibi.

Bir televizyon ekranına dönüşüyorum ve bilmediğim bir dünyayı gözlemeye, izlemeye başlıyorum.

İnanılmaz hoşuma gidiyor.

İçerisi hınca hınç insan dolu.

Haliyle çoğunluk erkek.

Kaportacınıza bile orada rastlayabilirsiniz.

Renk, ırk, dil ayrımı yok.

Ama kadınlar da var.

Prive'nin ünlü ünsüz ahalisi ikiye ayrılıyor, müdavimler ve ziyaretçiler. Mesela ben ikinci gruba giriyorum. Benim konumumda, benim durumumda bir sürü insanın da gecenin bir saatinde oraya geldiğini biliyorum. Gecenin eğlencesini noktalamak için. Müdavimleri bilemem ama ziyaretçilerin 12 civarında, alkol seviyesi henüz yeterli değilken gidebilecekleri bir yer değil. Beyninizin kepenklerinin inmesi gerekiyor Prive'de eğlenebilmeniz için. Şartlanmalardan, önyargılardan kurtulmak gerekiyor. Yani bir Buz değil, bir Nupera hiç değil. Farklı şeylerden söz ediyoruz. Oraya asil ruhunuzla girmeye kalkarsanız, ‘‘Benim burada ne işim var?’’ diye sorup kaçarsınız.

Ama tuhaf bir şey oluyor.

İpleriniz, yani hep gergin olan ipleriniz o kadar boşaltılmış oluyor ki, o kadar ruhunuzun düşük tarafını yaşayabiliyorsunuz ki, o kadar kendinizi bırakabiliyorsunuz ki...

Bu da iyi midir kötü müdür bilemem!

Bildiğim tek şey, Prive'nin gece saat ikiden sonra şu İstanbul'da en çok eğlenebildiğim yer olduğu...

*

Ama nedense ruhumun düşük tarafı, bunu asil tarafından gizlemeye çalışıyor!
X