Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Prag'da tek başına

Yavuz GÖKMEN

Seher vakti habersizce girdi gara ekspres kar içindeydi

ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım

peronda benden başka da kimseler yoktu

genç bir kadın uyuyordu alt ranzada

saçları saman sarısı, kirpikleri mavi

kırmızı ve dolgun dudaklarıysa şımarık ve somurtkandı.

Bu kez kendimi nedense Prag'da tek başıma hissettim. Oysa yanımda yöremde bir dolu insan vardı. Ama ben gene de tek başımaydım. Prag bu kez her zamanki gibi sisler içinde değildi ve sokaklarında tanklar gezmiyordu. Ve insanlar tanklara karşı direnmiyorlar, aydınlık bir geleceğe bakarak gülümsüyorlardı.

Uçaktan inince karanlıkta Voltava Irmağı'nın yanından geçtim. Yıllarca gerilere gittim. Prag'a ilk geldiğimde, ‘‘Kafka'nın Evi’’ni yazmıştım. Nedense o yazıyı hatırladım.

Voltava üzerindeki köprülerde 19 yaşıma rastlamıştım.

Ellerimiz birbirine dokunmamıştı.

* * *

Yalnızlığımı kırabilmek için otelin içindeki minicik bir lokantaya gittim. Lokantanın adı, ‘‘Potomac’’tı. ‘‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’’ndeki Teresa'ya çok benzeyen güzelim bir genç kız siparişlerimi aldı. Ona orta pişmiş bir biftek ve kırmızı şarap getirmesini söyledim. Aniden ve hiç beklemediğim bir anda adımı sordu. Gözlerimi kaldırdım ve gözlerinin içine haince dikerek, ‘‘Adım Thomas’’ dedim. Kulaklarına kadar kızardı: ‘‘Benim adım da Teresa’’ diye fısıldadı. Yalnızlığımı kırmıştım.

Yemeğin sonunda enfes bir çikolatalı kek yedim ve yanında bir kadeh Armagnac içtim. Teresa'ya veda ettim. Arkamdan baktığını hissediyordum.

Uyandığımda odamdaki not kâğıtlarına çeşitli insan yüzleri çizdim. Yanlarına Teresa, Thomas, Prag, Kafka ve tank sözcüklerini yazdım. Böylece odamı insanlar ve tanklarla doldurdum. Prag'da güneş doğmuştu ve ben Prag'ı kucaklamaya hazırlanıyordum.

* * *

Son Rus tankı Prag'dan defedildiğinden beri bu güzelim kentte tanka binerek sokağa çıkmak yasaklanmıştı. Belki Prag'da tek yasak buydu ve ben Türkiye'de de bu yasağın konacağı günleri özlüyordum.

İnsanlarımın kendilerini yalnız ve güvensiz hissetmeyecekleri günleri özlüyordum. Barış içinde, kardeşçe bir arada yaşayacakları günleri özlüyordum. Sınıf arkadaşım Eşber Yağmurdereli başta olmak üzere, düşüncelerini ifade edişleri yüzünden hiç kimsenin hunharca tutuklanmayacağı günleri özlüyordum.

O günler mutlaka gelecekti. Herkes birbirinin düşüncesi ve yaşam tarzına saygı ve hoşgörüyle bakacaktı. Bir gün insanlar birbirlerine, ‘‘Bu adam niye konuşuyor?’’ diye değil, ‘‘Niçin özgürce konuşmuyor?’’ diye soracaktı.

O zaman Türkiye'de yalnız resmi ideolojinin abuk sözcüleri değil, halkın barış ve özgürlük korosu konuşacaktı.

Ve bu koro, despotizmin detone sesini bastıracaktı.

Voltava Irmağı'nın köprülerine doğru yola koyuldum. Bir kez daha 19 yaşımı arayacaktım.

Voltava'ya bakarak mutluluğun resmini yapmaya çalışacaktım.

‘‘Elleri gümüş şamdanlarda mumlardı’’ diye mırıldanacaktım.

X