"Yavuz Gökmen" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yavuz Gökmen" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Yavuz Gökmen

Refah kapatılabilecek mi?

12 Ocak 1998

Yavuz GÖKMEN

 

Önce ikinci soruyu yanıtlayayım; çünkü onun yanıtı basit ve kısadır. Refah Partisi'ni kapatmak, onu toplumsal gerçekliğin dışına itmek anlamına gelmeyecektir. RP başka bir isim altında belki de daha da güçlenerek -ki bu güçlenmenin anlam olarak derinliğine tartışılması gerekir- varolacak ve Türkiye siyasal yaşamına damga vuracaktır.

Ancak, şimdi birinci sorunun yanıtına geçmeliyiz. Refah Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılabilecek midir? Bu soruya da iki türlü yanıt aramak gerekir.

1- Anayasa Mahkemesi, RP'yi hukuken kapatabilir mi?

2- Anayasa Mahkemesi, RP'yi siyasal bir kararla kapatabilir mi?

 

İşte mesele bu iki noktada odaklanmaktadır.

* * *

 

Anayasa Mahkemesi'nin RP'yi hukuken kapatmasının fevkalade zor olacağı artık anlaşılmıştır. Ben bu parti hakkında yazılan iddianame ve esas hakkında mütalaaları okudum. Bunlar beni tatmin etmek şöyle dursun güldürdü. Arkasından bu partinin yazılı ve sözlü savunmalarını da okudum. Bu savunmalar beni kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bir karara vardırdı. Cevabım basitti. Türkiye'de hukuk varsa -ki hâlâ biraz vardır- hukuki içtihatları yaratan yüksek mahkemelerin başında gelen Anayasa Mahkemesi, kapatma kararını çok, ama çok zorlanarak verecektir.

 

Çünkü Anayasa Mahkemesi henüz, Türkiye'deki hukuk karmaşası içinde, bu davaya hangi yasayı uygulayacağını bile bilememektedir. Mahkemenin önünde ‘‘usul’’ konusu, ‘‘hukuk’’ konusundan da önde durmaktadır.

Bu konunun kolayca aşılabileceğini sanmıyorum ve davanın bence önce usul açısından reddi gerekmektedir.

 

Anayasa Mahkemesi, RP'yi siyasal baskı altında kalarak ve şu ya da bu şekilde kitabına uydurarak kapatabilir mi? İçinde bulunduğumuz ara dönemde bunun mümkün olduğu söylenebilir. Ancak, eski başkanın emekli olmasıyla Anayasa Mahkemesi'nin üzerinden en azından bir gölge kalkmıştır ve yüksek mahkemenin şimdi daha rahat olduğu açıktır.

* * *

 

Şimdi asıl çözüme gelmek istiyorum. Bu çözüm, Türkiye'nin İslamiyet'le barışmasıdır ve bu barışmayı sağlamak mümkündür.

 

Bu barışma siyasal İslamı temsil ettiği iddia edilen bir partinin kapatılmasıyla gerçekleşmez. Bilakis böyle bir hareket, kavgayı daha da kızıştırır. Bu barışma, insanlarımızın dinleriyle barışması demektir.

 

Bu da, açıklık, şeffaflık, çağdaşlıkla olur. Eğer Türkiye'de İslamiyet birtakım kapalı kafaların elinde ise, büyük çoğunluğun İslamiyet'e hizmeti yoluyla, bu kafaları bertaraf edebilmek pekala mümkündür.

Çağdaş görünümlü tertemiz camiler, çağdaş külliyeler ve laikliğe kazandırılacak gerçek anlam, İslam'ı siyasetten ayıracaktır.

Bu da devletin, İslamiyet ya da başka bir ideolojiyi din olarak kabul etmekten vazgeçmesiyle gerçekleşecektir.

Çağdaş demokrasi işte budur.






 

Yazının devamı...

Namazımı kadınlar kılsın!

10 Ocak 1998
Yavuz GÖKMEN

Benim hayatta üç-beş erkek arkadaşım olmadı değil. Ancak ve lakin doğduğumdan beri hep kadınlarla yakınlık kurdum.

Bunda elbette Melek Hanım'a duyduğum olağanüstü sevgi de rol oynadı. Ama büyükbabamı daha dört yaşımda kaybedince, eve hemen hiç erkek girmez oldu.

Melek Hanım'ın eşraftan yakın kadın dostlarının kucaklarında büyüdüm. Evimizde Melek Hanım'ın yardımcıları genç kızlar da vardı.

Dünyam bir kadınlar dünyası oldu. Kadınlara büyük sevgi-saygı ve hayranlık duydum. Ne var ki her kadını gönlümde ayrı yerlere koydum.

Sözgelimi, Tanju Okan'ın annesi Bedia Hanım benim için hem güzellik, hem de güzel ses timsaliydi. Sarı saçlı, mavi gözlü bir muganniyeydi.

İlhan Can'ın karısı Semiramis Abla güzeller güzeliydi. Beyaz tenli, koyu renk saçlıydı. Ondan pek hoşlanırdım; nazımı çekerdi.

Şükufe Hanım, Ayşe Hanım, Nefise Hanım daha ağırbaşlı idiler. Onlar da nazımı çekerlerdi ama; şımarıklık edemezdim.

Hasılı, dünyam kadınlardı ve öyle de kaldı.

* * *

Okul yıllarımda da kızlarla birlikteydim. Sayılı erkek arkadaşım vardı.

Hiç unutmam, lise son sınıfta okulun son günleri, sınıfça dersleri kırıp parka gitmiştik. Kızlar çevremi almışlar, şarkı istemişlerdi.

Onlara Fransızca şarkılar söylüyordum ki garsonlar gelmişti.

Feodal gençler olduklarından, şarkı söylemenin yasak olduğunu söylemişlerdi. İtiraz etmiştim. Bunun üzerine kavga çıkmıştı.

Tek başıma beş-altı garsonla dövüşmeye başlar başlamaz hayalarıma korkunç bir tekme yemiştim; dünyam kararmıştı.

Hayal-meyal çevremi seçebildiğimde gördüğüm manzara unutulacak gibi değildi. Sınıfın kızları çevremi sarmışlar ve ellerinde sandalyelerle garsonlarla kıyasıya bir kavgaya girişmişlerdi.

Başta Nurten Uncu olmak üzere Gönül, Suna ve diğerleri garsonlara eşi bulunmaz bir dayak çekiyorlardı. Sınıfın erkekleri sadece seyirciydiler.

O gün bugün kadınlara minnettarımdır.

* * *

Karşıyaka'daki namaz olayı bana bunları hatırlattı. Hoşuma gitti. ‘‘Benim de namazımı kadınlar kılsınlar’’ diye mırıldandım.

Zagreb'de, kadın siluetli enfes bir camide, gencecik kızların nasıl erkeklerin namaz kıldıkları bölüme girerek namaz kıldıklarını gözlemiştim. Kubbet-üs Sahra'da, Hz. Muhammed'in miraca çıktığı yerde namaz kılmıştım.

Önümüze birkaç kadın gelmiş ve namaza durmuşlardı. Yanımızdakilerden biri itiraz edecek olmuştu.

Ona hafif bir dirsek atmış ve şöyle demiştim:

‘‘Eğer yüreğin bu kadarcık bir şeyle bozuluyorsa zaten senin hiçbir namazın kabul edilmez.’’ Namazı böylece kılmıştık.

Bu konu tartışılsın istiyorum; ama söyleyeceğim şudur.

Türkiye'de iki kapalı kutudan biri din, diğeri ordudur. Aradaki kavganın nedeni bu kapalılıktır. Şimdi kapalı kutular açılıyor, çünkü çağ şeffaflığı zorluyor. Açıklık barışı getirecek, öncüleri de kadınlar olacaktır.

Kendimizle barıştığımızda birbirimizle de barışacağız.

İşte o zaman dünyada saygın yerimizi alacağız.



Yazının devamı...

Gelelim TBMM'nin itibarına...

9 Ocak 1998
Yavuz GÖKMEN

Önce 2 Mart 1994 gününü hatırlatmam gerekiyor. O gün TBMM polislerce adeta muhasara altına alınmıştı. TBMM Genel Kurulu'nda DEP milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması konusu görüşülüyordu. TBMM Başkanı da Hüsamettin Cindoruk'tu.

Zamanın başbakanı, bugünün demokrasi Jan Dark'ı Tansu Çiller, Genelkurmay Başkanı'ndan şak diye aldığı emri tak diye yerine getirmek için çırpınıyordu.

TBMM'de bulunan siyasi partiler, ANAP'ı, RP'si, şusu busu, Tansu'nun peşine takılmışlar, kendileri gibi seçilerek oraya gelmiş birtakım milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırarak, polise teslim etmek için kendilerinden geçercesine didiniyorlardı.

Mesut Yılmaz'ın da tavrı Tansu'dan farklı değildi. Koskoca TBMM'nin içinden tek sağduyulu ve erdemli ses çıkıyordu.

Sadece Erdal İnönü, dokunulmazlıkların kaldırılmasına karşı çıkıyor, bunun sakıncalarını sıralıyordu.

İnönü'nün o gün yaptığı konuşma tarihi niteliktedir.

* * *

Dokunulmazlıkları kaldırılmak istenen milletvekilleri, ne hırsız, ne uğursuzdular.

Ne devlet malını peşkeş çekmişler, ne de Hazine'yi soymuşlardı.

Benim bildiğim kadarıyla büyük şirketlerle ilişkileri de yoktu. Ahbap çavuş muhabbetlerine girerek, milletin vergilerinin cebellezi edilmesine aracılık da yapmıyorlardı.

Zaten böyle şeylerle suçlanmıyorlardı. Böyle şeyler yapsalardı, belki de hiç suçlanmayacaklardı.

Bunlar, Kürt olduklarını söylüyorlar, Kürtçe konuşma, eğitim hakları istiyorlar, Kürt kimliğinin geliştirilmesi için uğraşıyorlardı.

Kısaca, doğru ya da yanlış, düşüncelerini ifade ettikleri için suçlanıyorlardı. İşi kılıfına uydurmak amacıyla, düşünce değil, terör suçu işledikleri iddia ediliyordu.

Bu konuyu kaşır, dosyaları açarsak, bu milletvekillerinin nasıl suçlanıp mahkûm edildikleri, bizim üzerimize asla çıkmayacak bir leke gibi yapışacaktır.

* * *

Benim derdim, şu anda bu milletvekillerini savunmak değildir. Ben Meclis'in itibarı konusunu tartışıyorum.

Meclis'in itibarı da tek kişinin itibar ve erdemi gibi, salt akçalı konularda sağlanamaz. Siyasal konuda sağlam duran TBMM, akçalı konularda da sağlamdır. İkide bir parti değiştiren, üstelik bu işi baskı altında yapan milletvekillerinden oluşan bir TBMM zaten itibarlı olamaz.

Siz hem, birçok milletvekiline -akçalı konular dahil- şu ya da bu şekilde baskı yaparak parti değiştirtecek, bu yolla hükümet yıkacak ve atanmış hükümet kuracaksınız, hem de TBMM'nin itibarından söz edeceksiniz.

İşte bu olamaz. İtibarlı TBMM için şart olan, TBMM'nin tümünün kendisine saygısıdır. İtibarlı TBMM, kendini siyasal anlamda vurmayan TBMM'dir.

Bu Meclis'in günahı, salt eski başkanı Kalemli değildir.

Bu Meclis, çuvaldızı önce kendisine batırmalıdır.



Yazının devamı...

Erdem, salt parayla ölçülmez

7 Ocak 1998
Yavuz GÖKMEN

Bu yazıyı yazmayı hiç istemiyorum; çünkü bir insanın suçlu addedilebilmesi için hakkında kesinleşmiş mahkeme kararı olması gerekir.

Üstelik benim için bu da yeterli değildir. Her şeyden önce bu kararı verecek mahkeme, bağımsız bir yargı sistemi içinde yer almalı, üstüne üstlük normal bir mahkeme olmalıdır.

Kısaca, ara dönem olağanüstü mahkemelerinin verdikleri kararlar bence keenlemyekun, yani ‘‘yok’’turlar. Türkiye'nin ara dönem mahkemelerinde yargılananların haklarında verilen kararların hiçbir kıymet-i harbiyesi olamaz. Bu davaların yeniden görülmesi, Türkiye'nin kabuğunu kırarak gözlerini demokrasiye çevirebilmesi açısından sadece lazım değil, elzemdir.

Ancak Türkiye bunları yapmak yerine, zaten bağımsız olmadığı en yüksek yargıçlarca da ifade edilen yargısını daha da bağımlı kılmaya yönelmektedir. Benim garipsediğim, yargı bağımsızlığı kavramı kadar kutsal olan yargıç bağımsızlığı ve vicdanı kavramının da sessiz kalıyor olması ve Anayasa'nın 138. maddesini savunacak yerde, müdahaleyi olağan karşılamasıdır.

Türkiye'de ‘‘Hiçbir organ, makam, merci ya da kişinin mahkemelere tavsiye veya telkinde bile bulunamayacağını'' yazan Anayasa maddesi fiilen yok gibidir. Bu durum hukuk açısından intihar demektir.

* * *

Siyaset ve yargı kesimi, yargıya verilen brifinge itiraz etmek yerine onu alkışlarla karşılamıştır. Aynı kesimler son DYP bildirisini yargıya müdahale sayarak kovuşturma açmaya kalkışmışlar, belki de açmışlardır.

İşte Mustafa Kalemli olayı bu çerçevede irdelenmelidir.

Başta da söylediğim gibi Kalemli, hakkında normal yargı süreci sonunda verilecek kesinleşmiş bir mahkeme kararına kadar suçsuzdur. Ne var ki bu zat, birkaç gündür kamuoyunda yargılanmış, hüküm giymiş ve hatta bu hüküm infaz edilme aşamasına gelmiştir. Bu da bizim ülkenin kendine has özelliklerinden bir tanesidir.

Medyada, Kalemli'yi perme perişan eden yazılar yazılmakta, TV'lerde aynı tür yorumlar yapılmaktadır. Kalemli de kendini daha beter duruma sokmak için elinden geleni yapmaktadır.

Meselenin burasıyla ilgili değilim. Anlatmak istediğim şey başkadır.

* * *

Ben Kalemli'yi en çok eleştiren yazarım. Onu özellikle 28 Şubat sonrası MGK kararlarının TBMM'ye gelmemesi için gösterdiği ve başarıya ulaştığı çaba sonrası eleştirmiştim.

Bu kararların TBMM'de görüşülmesini sağlamanın Başkan'ın temel görevi olduğunu, aksi halde TBMM Başkanı'nın Meclis iradesini başka güçlerin eline bizzat vereceğini söylemiştim.

Kalemli kulak asmadı ve Meclis'i adeta hadım etti; tarihe böyle geçti.

Şimdi onu, akçalı birtakım işlerde çıkar sağlamakla suçlayanlar, o zaman Kalemli'nin fevkalade erdemli davrandığını savunuyor, ona toz kondurmuyorlardı. Kalemli'yi yüceltme yarışına giriyorlardı.

Şimdi anlamış olmalarını dilerim ki, erdem bir bütündür. İnsan, siyasette erdemsiz, akçalı işlerde erdemli ya da tam aksi olamaz.

İnsan, özellikle siyasetçi, siyasette ilkesi sağlamsa akçalı işlerde de sağlam durabilir.

Gerisi, laf ü güzaftır.



Yazının devamı...

‘Gece gelen telgraf’

6 Ocak 1998
Yavuz GÖKMEN

‘‘Gece gelen telgraf

Dört heceden ibaret

Vefat etti.’’

NÁZIM Hikmet'in ‘‘Gece gelen telgraf’’ şiiri böyle başlar. Çok sevdiği bir yoldaşının ölümü üzerinedir ve şiirde onu da anlatır:

‘‘O mükemmel bir kafa-Mükemmel bir yürek-Yumruklarıyla erkek-Gözleriyle çocuktu.’’

Bu şiiri ilk okuduğumda ben de çocuk denecek yaşlardaydım. ‘‘Bir insan öldükten sonra böyle tanımlanabiliyorsa ölmüş sayılır mı?’’ diye düşünmüştüm.

İnsanlar çocukluk ve gençlik çağlarında ölümü pek düşünmezler. İnsana sanki hiç ölmeyecekmiş gibi gelir. Ölümle eğlenirsiniz. Gözünüz karadır ve ölümün üzerine güle oynaya gidersiniz.

‘‘Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin

Savaş naralarımız kulaktan kulağa yayılacaksa

Ve mitralyözler cenazelerimize ağıt yakacaksa

Ölüm safa geldi

Ölüm hoşgeldi’’ diye türküler söylersiniz.

* * *

Ben gece gelen telgraflardan hep korkmuşumdur.

Ne var ki artık telgraf pek gelmiyor. Yerini telefon alıyor.

Gece gelen telefonlar oluyor. Belki bunlar da kimilerini ürkütüyor.

Ama ben ille de sabah gelen telefonlardan ürküyorum.

Genellikle ölüm haberlerini sabah gelen telefonlar getiriyor.

Önceki sabah da böyle oldu. Sabahın erkence bir saatinde telefon çaldı. Ucundaki aşina ses, ‘‘Yüksel Ağabeyi kaybettik'' dedi.

O benim kuzenimdi ve çocukluğumda da, ona ‘‘Ağabey’’ diye hitap ederdim. Sanırım benden sekiz-on yaş büyüktü.

Yaşamı boyunca, üzerine yoldaşlık şiirleri yazılabilecek hiçbir şey yapmadı. Hiçbir olaya karışıp görüşmedi. Okudu, çalıştı, çocuklarını büyüttü. Onlara iyilik ve dürüstlük örneği olmayı amaçladı.

Bu nedenle onun arkasından sadece bu amaca eriştiği yolunda cümleler yazılabilir ve bunlar sapına kadar doğru cümlelerdir.

Onu Manisa Çatal Mezarlığı'na defnettikten sonra, imamın en son sözlerine bu nedenle yürekten cevap verdim:

‘‘Helal olsun’’

* * *

Oysa bir akşam önce Büyük Efes Oteli'nin lokantasında onunla karşılıklı oturuyorduk. Lokantada bizden başka da kimseler yoktu. Garsonlar onu göremediklerinden, önündeki su bardağını kaldırmak istediler; engelledim.

Evet onunla karşılıklı oturduk. Yaşamımız boyunca karşılıklı oturduğumuz vakitler olmuştur.

O zamanlar bana Fransızca sorardı:

‘‘Ne düşünüyorsun, kimi düşünüyorsun, niçin düşünüyorsun?’’

Her zaman mutlaka sorardı. Hiç cevap vermezdim.

Oysa şimdi ne düşündüğümü biliyordum. Kimi düşündüğümü de biliyordum. Niçin düşündüğümü de biliyordum.

Oysa ona cevap veremiyordum. Çünkü ölmüştü. Ama karşımda oturuyordu.

‘‘Ölümü düşünüyorum. Çünkü ölümü düşünmeye başladığımız zaman; artık onsuz yaşayamayacağımız bir kavramı, o ölmeden yitirdiğimizi anlamışız demektir. Bu, gerçek ölümle çok farklıdır ve çok daha acı vericidir.

Sonsuz bir yalnızlığa mahkûm olmak gibi...’’



Yazının devamı...

Seçimsiz gelmiş krallar!

5 Ocak 1998
Yavuz GÖKMEN

Maurice Duverger, ‘‘Seçimle Gelen Krallar’’ kitabında, demokrasilerde yürütmenin başında olanların, seçimle gelmiş krallar olduklarını söyler.

Bu iddia demokrasiler için dikkate değer sayılabilir. Sözgelimi, ABD Anayasası hazırlanırken, Anayasa'yı yapan komite, ‘‘Başkan'' yerine ‘‘Kral’’ yazmak istemişti. Ancak, Amerikan Kurtuluş Savaşı'nın İngiltere'ye karşı verilmesi, krallığa karşı bir alerji yarattığından ‘‘Başkan’’ deyimi benimsendi. Bugün ABD Başkanı gerçekten de seçimle gelmiş bir kraldan farksızdır. Ne var ki, seçimle geldiği için keyfi davranamaz.

Türkiye'de şu ya da bu şekilde demokrasi ağır aksak işleyebildiği zamanlarda, yürütmenin başındakiler kral sayılabilirlerdi. Ama bugün Türkiye'yi ‘‘seçilmeden gelmiş krallar'' yönetiyor.

Ve kendilerini gerçekten de kral sanıyorlar.

Krallar gibi zirveler topluyorlar. Buradan birtakım kararlar çıkarıyorlar.

Kararlarına bakıyorsunuz; kararları da tıpkı kendilerine benziyor. Bu üçlünün hiçbir özelliği diğerlerine benzemediği için, aralarında uyum diye bir şey yok.

Kararları da öyle. Biri diğerini götürüyor ve elde gene bir şey kalmıyor.

* * *

Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Cindoruk, seçilmeden kurulmuş bir hükümetin ortaklarıdırlar. Arkalarında zerre kadar halk desteği bulunduğunu zannetmiyorum.

Bunları dışarıdan destekleyen dördüncüsü, yani Deniz Baykal da halk desteği açısından oldukça fukara görünüyor.

Ne var ki, bu üçlü bir araya geliyorlar ve kararlar çıkartıyorlar. Bu kararları da dördüncüye güvenerek alıyorlar.

Kararlar arasında öyleleri var ki, gülüp geçmek isteseniz bile kanınızı tepenize çıkartıyor. Bir yandan demokratikleşme ile ilgili kararlar yazılırken, öte yandan, tek parti kafasının tüm baskıcı unsurları yanlarına ekleniyor.

Bu kararları herhangi bir siyasal sistemin çerçevesine sokmak da imkânsız. Eğer bunlara bir ad verilecekse, ‘‘seçimsiz gelmiş kralların kararları’’ denebilir.

Ve bu garip krallığın çöküşünün son kararları da olabilirler.

Çünkü, bu kararları alanlar, sonradan baklayı ağızlarından çıkartıyorlar: ‘‘Seçim filan yok'' diyorlar.

Çünkü seçimden ödleri patlıyor, fena halde korkuyorlar.

* * *

Korku öyle bir duygudur ki, bunu gizlemek için karşınızdakileri suçlar ve onları yok etmeye çalışırsınız.

Korktuğunuzu anlayacaklarını bildiklerinize düşman kesilirsiniz.,

Ve sizi değersiz bulanları yok etmek için elinizden geleni ardınıza koymazsınız. Bu kararlarda işte bu duyguların izlerini görüyorum.

Enflasyonun resmen yüzde doksan dokuz onda bir olduğu ve halkın her gün fukaralaştığı bir ülkenin kararları bunlar.

Hayırlı uğurlu olsun!



Yazının devamı...

Ne yapacaksanız açık yapın

3 Ocak 1998
Yavuz GÖKMEN

Sabah eve gelen Hürriyet'in manşetine baktım: ‘‘Yılın ilk bombası!’’ yazıyordu. Meraklandım ve bir solukta ilk spotu okudum:

‘‘Milli Eğitim Bakanlığı'nda, 'çok gizli' olarak yürütülen bir çalışma ile 1950 yılından itibaren eğitim programlarına giren birçok unsur temizleniyor.’’

Haberin özeti, ders kitaplarının gene değiştirileceği ve bu kez kitapların, bundan yaklaşık elli yıl öncesinin kitaplarına benzetileceğiydi. Böyle bir ülkede, ipleri eline geçirenin kitapları dilediği gibi yazdırıp bastırabileceğini doğal karşılamak gerekiyordu.

Ben ilkokula Demokrat Parti döneminde başlamıştım. Bu yüzden daha önceki dönemin ders kitaplarını bilemem. Ama kitapların daha sonra sık sık değiştirildiğine tanık olmuşumdur.

Sözgelimi 12 Eylül sonrası yazılan ders kitaplarında, o zaman içeri tıkılan politikacıların nerede ise vatan haini ilan edilmedikleri kalmıştı.

Sonra bu ibareler kitaplardan kaldırılmış olmalılar. 28 Şubat sonrasında da ders kitaplarında birtakım değişikliklere gidilmesi için bence geç bile kalınmıştı.

Çünkü tek parti kafasının uzantısı, tek kitaptır. Her şeyde tek olmak, her şeyi tek görmek ve tek kavramaktır.

Çoğulcu demokrasi bu kafaları fena halde karıştırır.

* * *

Kitapları ikide bir değiştiren bir ülke çağdaş değildir. Çünkü çağdaş ülke, tek tip eğitimi asla kabul etmeyen ülkedir. Tek tip standart insan yetiştirmek isteyen bir ülke, çağdaşlık yolunda sınıfta kaldığını peşinen kabul eder ve ulaşmak istediği Batı tarafından ilanihaye dışlanır.

Tek tip insan yetiştirmek isteyen ve ders kitaplarını buna göre değiştiren son ülke, benim bildiğim kadarıyla 1933-45 yılları arasındaki Almanya idi ve bu ülke hem bir dünya savaşına yol açtı, hem de kendisini yıktı. Türkiye'nin 33-45 Almanyası'na özeniyor olduğunu düşünmek bile istemiyorum.

Ancak eğer siz eğitimimizi de, diğer her şeyde olduğu gibi tek tip bırakmakta ısrar eder ve bunu bir ideolojiye bağlarsanız, o zaman karşıda geliştirilen ideolojiden korkarsınız. Bu da yanlış üzerine yanlış yapılmasını getirecektir.

Eğer bir ülkede biri dünyevi diğeri uhrevi iki ideoloji gereksiz bir kavganın içindelerse, o zaman ezilen, o ülkenin gencecik beyinleridir. Fillerin tepişmesi, çimenleri ezer ve bu çimenler ülkenin geleceğidirler.

Meselenin özü budur ve bu kavganın bitmesi gerekmektedir.

* * *

Türkiye'nin bundan elli yıl geriye gitmekle kurtulabileceğini hiç ama hiç sanmıyorum. Çözüm, tek tip olmak değil, çoğulcu demokrasiyi benimsemekten geçmektedir.

Kitapları tek tip yazmak ve okutmak değil, sadece denetlemektir. İnsanları eğitimde serbest bırakmaktır.

Aksi halde yaratılacak nesil kafa karışıklığı içinde bir kayıp nesil olur.

Hem ülkesini, hem dünyasını yitirir.



Yazının devamı...

Kendini yaşamak senfonisi

2 Ocak 1998
Yavuz GÖKMEN

Yeni yılın ilk dakikalarında, kitap okuyordum.

Yeni yıl için satın aldığım, kuzu kadar Amerikan hindisi didiklenmiş, ortanca oğulcuğum Yağız'ın doğum günü pastası servisi bitmişti.

İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde hukuk tahsili yapmakta olan Yağız, yılbaşı için eve dönmüştü. Ona baktıkça on sekiz yıl öncesinin yılbaşı gecesini hatırlıyordum. Yaşamımda aldığım en güzel yeni yıl armağanıydı.

Kucağıma almış, usulca uzun uzun koklayıp bağrıma basmıştım.

Şimdi pastasının üzerindeki 18 mumu bir üfleyişte söndürüyordu.

Şeker hastası olan yetmiş beş yaşındaki kayınpederim, ‘‘komaya da girsem yiyeceğim!’’ diyerek, pastadan bir ufak dilimi götürüyordu.

Sonra Yağız ve Müfit odalarına çekilip bilgisayarda futbol maçı oynamaya başlıyorlar, karım, kaynanam ve kayınpederim, TV izlemeye dalıyorlardı.

Ben de elime bir kitap alıp, salondaki koltuğuma oturuyordum.

Daha önce belki beş kez okuduğum bir kitaptı. Ama okumaya doyamıyordum.

Ve bir ara başlık, ilk kez dikkatimi çekiyordu:

‘‘Kendini yaşamak.’’

* * *

Başlık, Profesör Dr. Engin Geçtan'ın ‘‘İnsan olmak’’ adlı kitabındaydı.

‘‘Zaman insanı sınırlar. Ama çoğu insan, şimdi yapamadığını ilerde yapacağı sanısındadır; önündeki zamanı sınırsızmışçasına harcar. Aslında insanın en önemli yanılgısı da budur.’’

Bu cümle, bana Charles Aznavour'un ‘‘Je t'attends'' (Seni bekliyorum) şarkısını anımsatıverdi. Aznavour, bu şarkıda şöyle derdi:

‘‘Seni bekliyorum- Gel geç kalma, Nerden gelirsen gel-Kim olursan ol- Gel zaman geçiyor-Seni bekliyorum- Benim meçhul rüyam- Adın nedir- Gayen nedir- Benimki aşktır.’’

Engin Geçtan, her insanın içinde bir hayvan yaşadığından söz ediyor ve ‘‘içimizdeki hayvan ölçüsüz bir davranışa neden olduğunda onu affedebilmeliyiz’’ diyordu. ‘‘Üstelik arada bir bize zararsız bir şekilde egemen olabilmesine de fırsat tanımalıyız.''

Acaba yaşlanmak içimizdeki hayvanın yavaş yavaş ölmesi anlamına mı geliyordu? Benim içimdeki hayvan can mı çekişiyordu?

Artık kendimi yaşamak istiyordum ama; hayvanım istemiyor gibiydi.

* * *

‘‘Kimi öyle bir paniğe kapılır ki, konuşmuş olmak için konuşarak sessizliğe son verir. Tedirginliğinden kurtulur ama ortaya çıkabilecek otantik bir süreci de öldürmüş olur. Böylesi insanlar için sessizlik ya da herhangi bir ucu açık süreç, belirsizlik olarak yaşanır. Geleceği güvence altına almak isterken, ileriye doğru taşınabilecek süreçleri kapatır, yaşamın özünü yok ederler.’’

Bir önceki bölümün son paragrafına gözlerim takıldı; okudum:

‘‘... Dünyada iki tür insan vardır. Yaşayanlar ve yaşayanları seyrederek onları eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeler.’’

Gülümsedim, ben birincilerdendim ve öyle kalacaktım. Çevremde bir büyük sessizlik hissettim; herkes uyumuştu. Kalkıp oğlanları öptüm, tahtalara vurdum, kulaklarımı çektim. Yatmadan önce bir satır daha okudum:

‘‘Özgür insan daha az korkar; çünkü sevebilir.’’



Yazının devamı...