Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

‘Gece gelen telgraf’

Yavuz GÖKMEN

‘‘Gece gelen telgraf

Dört heceden ibaret

Vefat etti.’’

NÁZIM Hikmet'in ‘‘Gece gelen telgraf’’ şiiri böyle başlar. Çok sevdiği bir yoldaşının ölümü üzerinedir ve şiirde onu da anlatır:

‘‘O mükemmel bir kafa-Mükemmel bir yürek-Yumruklarıyla erkek-Gözleriyle çocuktu.’’

Bu şiiri ilk okuduğumda ben de çocuk denecek yaşlardaydım. ‘‘Bir insan öldükten sonra böyle tanımlanabiliyorsa ölmüş sayılır mı?’’ diye düşünmüştüm.

İnsanlar çocukluk ve gençlik çağlarında ölümü pek düşünmezler. İnsana sanki hiç ölmeyecekmiş gibi gelir. Ölümle eğlenirsiniz. Gözünüz karadır ve ölümün üzerine güle oynaya gidersiniz.

‘‘Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin

Savaş naralarımız kulaktan kulağa yayılacaksa

Ve mitralyözler cenazelerimize ağıt yakacaksa

Ölüm safa geldi

Ölüm hoşgeldi’’ diye türküler söylersiniz.

* * *

Ben gece gelen telgraflardan hep korkmuşumdur.

Ne var ki artık telgraf pek gelmiyor. Yerini telefon alıyor.

Gece gelen telefonlar oluyor. Belki bunlar da kimilerini ürkütüyor.

Ama ben ille de sabah gelen telefonlardan ürküyorum.

Genellikle ölüm haberlerini sabah gelen telefonlar getiriyor.

Önceki sabah da böyle oldu. Sabahın erkence bir saatinde telefon çaldı. Ucundaki aşina ses, ‘‘Yüksel Ağabeyi kaybettik'' dedi.

O benim kuzenimdi ve çocukluğumda da, ona ‘‘Ağabey’’ diye hitap ederdim. Sanırım benden sekiz-on yaş büyüktü.

Yaşamı boyunca, üzerine yoldaşlık şiirleri yazılabilecek hiçbir şey yapmadı. Hiçbir olaya karışıp görüşmedi. Okudu, çalıştı, çocuklarını büyüttü. Onlara iyilik ve dürüstlük örneği olmayı amaçladı.

Bu nedenle onun arkasından sadece bu amaca eriştiği yolunda cümleler yazılabilir ve bunlar sapına kadar doğru cümlelerdir.

Onu Manisa Çatal Mezarlığı'na defnettikten sonra, imamın en son sözlerine bu nedenle yürekten cevap verdim:

‘‘Helal olsun’’

* * *

Oysa bir akşam önce Büyük Efes Oteli'nin lokantasında onunla karşılıklı oturuyorduk. Lokantada bizden başka da kimseler yoktu. Garsonlar onu göremediklerinden, önündeki su bardağını kaldırmak istediler; engelledim.

Evet onunla karşılıklı oturduk. Yaşamımız boyunca karşılıklı oturduğumuz vakitler olmuştur.

O zamanlar bana Fransızca sorardı:

‘‘Ne düşünüyorsun, kimi düşünüyorsun, niçin düşünüyorsun?’’

Her zaman mutlaka sorardı. Hiç cevap vermezdim.

Oysa şimdi ne düşündüğümü biliyordum. Kimi düşündüğümü de biliyordum. Niçin düşündüğümü de biliyordum.

Oysa ona cevap veremiyordum. Çünkü ölmüştü. Ama karşımda oturuyordu.

‘‘Ölümü düşünüyorum. Çünkü ölümü düşünmeye başladığımız zaman; artık onsuz yaşayamayacağımız bir kavramı, o ölmeden yitirdiğimizi anlamışız demektir. Bu, gerçek ölümle çok farklıdır ve çok daha acı vericidir.

Sonsuz bir yalnızlığa mahkûm olmak gibi...’’



X