Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Oxford’da Cumhuriyet tarihimizin “en iyisi” ile...

Kaldığımız Randolph Hotel’in katlarının zemini yürürken gıcırdıyor. Otel, Britanya İmparatorluğu’nun muhafazakar geçmişinin canlı bir abidesi gibi. Victorian Gotik tarzda 1864’de inşa edilmiş.

Otel binasının tam karşısında Ashmolean Müzesi var. O da 1670’lere giden bir tarihe sahip. Dünyanın en eski üniversite müzesi, İçinde Michelangelo’nun, Leonardo da Vinci ve Raphael’in tablolarından, Lawrence’un Arap tören giysisine, Oliver Cromwell’in maskesine kadar paha biçilmez parçalar var.
Tarih tutkunu Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun, birinci “yaş günü”nü Oxford’da geçirmesi için buralardan daha uygun tarihi mekanlar olamazdı herhalde. Birinci yaş günü derken, Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı sıfatını üstlenmesinin birinci yaş günü.
Oxford Üniversitesi’nin St. Anthony College’inde düzenlenen Türk Dış Politikası ile ilgili iki buçuk gün süren toplantıya, davet üzerine gitmek üzere çantamızı hazırlarken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’ndan birlikte gitme önerisi geldi. Davutoğlu, baş konuşmacı olarak katılacağı Oxford’daki toplantıya gidip gelirken yol boyunca konuşmak istediği bir grup gazeteciyi birlikte olmak istemişti.
Giderken üç buçuk saat, dönerken iki buçuk saat aralıksız konuştuk. Her iki seferinde uçağın tekerlekleri piste değdinde, ne söyleşinin yoğunluğuna kendimizi kaptırdığımızdan kemerlerimizi bağlamıştık, ne de Ahmet Davutoğlu’nun sözleri bitmişti.
“Entelektüel doyum” bakımından hatırlayabildiğim, çok uzun süredir en zevkli hafta sonu idi, Ahmet Davutoğlu ile Oxford yollarında ve Oxford’da geçen hafta sonu.
Dışişleri Bakanı, “Turkish Vision of Regional and Global Order: Theoretical Background and Practical Implementation” (Bölgesel ve Küresel Düzen’e ilşkin Türk Vizyonu: Teorik Arkaplan ve Pratik Uygulama) başlığı altında konuştu. Davutoğlu’nu Margaret Macmillan sundu. “Paris 1919” adlı Birinci Dünya Savaşı sonrası “düzen”e ilişkin anıtsıl kitabın yazarı Margaret Macmillan. Bir özelliği de Lloyd George’un torunu olmasıdır.
Ve Ahmet Davutoğlu, kendisine eşlik eden biz yol arkadaşları gibi, 1 Mayıs 2010 Cumartesi akşamüstü, Oxford’daki dinleyicilerinin de zihinlerini ve de gönüllerini konuşmasıyla fethetti.
***               ***              ***
Pazar sabahı, Randolph Hotel’deki uzun kahvaltı masasında biz bizeydik. Sadece Türkler. Son zamanlarda tanık olduğum en düzeyli, en verimli “fikir alışverişleri”nden biri cereyan etti o kahvaltı masasında. “Akademik içerikli” ve “siyasi pratik” hakkında konuşmasını çok seven Ahmet Davutoğlu daha ziyade dinleyici idi ve sürekli not aldı.
Masada, Türkiye’nin entelektüel kapasitesinin ve birikiminin seçkin isimleri vardı. Ekonomi tarihçisi Prof. Şevket Pamuk, “revizyonist tarihçilerimiz”in en önde gelenlerinden Prof. Hakan Erdem, sosyolog Prof. Ayşe Kadıoğlu, siyaset bilimcisi Prof. Baskın Oran. Tanınmış gazeteciler ve köşe yazarları. Bu arada gelecekte ismini “akademik alan”da çok duyuracak London School of Economics’ten bir doktora öğrencisi, Kazım Karabekir’in torunu, Karabekir Akkoyunlu.
Özellikle “Ermeni dosyası” üzerinde ilginç bir söyleşi cereyan etti. Bakan Davutoğlu herkesi dikkatle dinledikten sonra, aynı konuda herkesin geleceğe yönelik umudunu arttıran, inandırıcı ve dolgun içerikli bir cevap verdi.
Oxford’da bulunup kitapçılara uğramamak düşünülemezdi. Ahmet Davutoğlu ile geçen yıl Haziran ayında Pakistan-Afganistan seferinde İslamabad’da girilen üç ayrı kitapçıdan kolilerle kitap aldığını görmüştüm. Dönüş yolunda uçakta tekrar buluştuğumuzda kim ne kitap almış denetimi yapıldı. Ahmet Davutoğlu, Oxford’un ünlü kitapçısı Blackwell’de daha ziyada Hristiyan ilahiyatı üzerine kitapları seçmişti. Seçtiği kitaplar arasında bir tanesi kahvaltı söyleşisinin ruhuna çok uygundu: Paul Ricoeur’un “Memory, History, Forgetting” (Hafıza, Tarih, Unutma)!
Ahmet Davutoğlu’nu epey bir zamandır tanıyor ve izliyorum. Son bir yıl içinde biri uzun bir yurtdışı seyahati, birkaç kez birlikte olduk. Gözlemlerim ve bildiklerime ek olarak, yol boyu dinlediklerimiz ve “Oxford performansı”na tanık olduktan sonra, gerek Oxford’da gerekse dönüş yolunda arkadaşlarla onun hakkında “değerlendirme” sohbetlerine tutulduk.
Kanaatimi, Dışişleri Bakanı oluşunun “birinci yıldönümü” vesilesiyle açıkça ifade edeyim: Cumhuriyet tarihimizin toplamının en çarpıcı Dışişleri Bakanı!
***          ***         ***
Bir yıllık bakanlık istatistikleri de çarpıcı. Bir yıl içinde 83 kez yurtdışına çıkmış, 100 ülke ziyaret etmiş. Yurt dışında bir yıl içinde ikili görüşme sayısı 520, Türkiye’de kabul edip görüştüğü heyet sayısı 443. Geçen hafta beş gün içinde 60 saati aşkın süre havada kalmış.
Seyahatlerinin 46’sı Avrupa’ya. Bu 46’ının 18’i Balkanlar. İran dahil Ortadoğu seyahatlerinin sayısı 27. ABD’ye, 8, Latin Amerika’ya 2 seyahati var. Kafkasya’ya 5 kez gitmiş, Rusya ve Ukrayna’yı da dahil ederek Asya seyahatleri 9. 3 de KKTC seyahati.
Ahmet Davutoğlu’nun Cumhuriyet tarihimizin en çarpıcı Dışişleri Bakanı olduğu gerçeği, bu çarpıcı istatistiklerden kaynaklanmıyor. Bu istatistiklerin yansıttığı “küresel vizyon” algılamasından ve “entelektüel birikimi”nden kaynaklanıyor.
“Teori” koyan, okuyan, sorgulayan, araştıran, düşünen bir kafası var Davutoğlu’nun. Tarihi dört dönemde kategorileştiriyor. “Kadim jeopolitik dönem”, ki, bu dönem Afro-Avrasya alanında büyük, geniş imparatorluklar, siyasi, ekonomik, ticari, kültürel devamlılıkların olduğu dönem. İkinci dönem, 18. Ve 19. Yüzyıllarda Avrupa merkezli sömürgecilik dönemi. “Sömürgeciliğin jeopolitiği”nin geçerli olduğu dönem. Üçüncü dönem, “Soğuk Savaş jeopolitiği” dönemi ve son dönem, şimdi içinde bulunduğumuz “Küreselleşme ile ‘Kadim’in yeni şartlar altında ortaya çıkmakta olduğu” dönem.
Bu kategorileşmeye katılır ya da katılmazsınız. Önemli olan o değil. Toynbee’vari, o kalibrede bir “tarih okuması” ve “kuram geliştirme” yeteneğine sahip olmasında.
Yeni “paradigma”yı öyle bir heyecanla ve inandırıcılıkla anlatıyor ki, bu yeni paradigmada bir “eksen” olmadığı için, Türkiye’ye yönelik “eksen kayması”ndan söz etmek de anlamsızlaşıyor. Türkiye, Davutoğlu’nun inandırıcı kategorizasyonunda tıpkı Çin, Hindistan ve Brezilya gibi “merkezi” aktörlerden biri olmak durumunda.
Dışişleri Bakanı sıfatıyla Türkiye’ye izlettiği dış politika da, bu “bakış açısı”nın mantıklı sonucu.
***               ***             ***
Hem “kuramcılık” ve hem de “uygulayıcılık” özelliğini kendisinde rahatlıkla birleştirebilen ve Türkiye’nin “küresel profili”ni Davutoğlu gibi, Davutoğlu kadar yukarı çekebilen kim var Cumhuriyet tarihimizde?
Tevfik Rüştü Aras mı, büyük tarihçi Prof. Fuat Köprülü mü? Fatin Rüştü Zorlu’mu, İhsan Sabri Çağlayangil mi, Hikmet Çetin mi? Kim?
Peki Davutoğlu, “Soğuk Savaş sonrası” dönemde ortaya çıkmasa, kuram ve uygulama bu kadar örtüşebilir miydi? Ya da o isimler, 2000’lerde direksiyonun başında olsalardı, ne olurdu?
Historiografi yani “tarihi yazımı” kuralıdır, olmayan, olmamış şeyin tarihte anlamı yoktur. Tarih, somut şeylerin öyküsü ve sicilidir.
Ahmet Davutoğlu, bugün Türkiye’nin Dışişleri Bakanı. Çok bilgili, çok düşünen, çok araştıran, çok çalışan ve üretken bir insan. Cumhuriyet tarihimizin en çarpıcı Dışişleri Bakanı.
Türkiye ve ötesinin şansı...

X