"Mehmet Y. Yılmaz" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Y. Yılmaz" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Y. Yılmaz

Obama’dan Erdoğan’a ’büyüklük’ dersi

BİLMİYORUM, gazetelerde bu haber dikkatinizi çekmiş miydi?

Olay ABD’nin Cambridge kentinde geçti. Polis, "Bir siyahi, yandaki evin kapısını zorla açıp içeri girdi" ihbarı üzerine hemen eve baskın yaptı. İhbar edilen şahıs, kilidi bozulduğu için kendi kapısını zorlayan ünlü Harvard Üniversitesi’nin bir profesörüydü.

Siyahi profesör, polis ile tartışınca, bileklerine kelepçe takılıp, merkeze götürüldü.

Serbest bırakılan siyahi profesör, olayın tipik bir ’ırkçılık’ olduğunu savunup polisin özür dilemesini istedi.

Başkan Obama, bunun üzerine bir açıklama yaparak bu tutuklamayı gerçekleştiren polisi "budalalıkla" suçladı. Polis memuru pabucu kolayca bırakıp, kaçacak biri değildi.

Basın toplantısı yaparak Başkan’a yanıt verdi. Sicili temizdi. Bugüne kadar ırkçılıkla suçlanmasına olanak verecek hiçbir olaya bulaşmamıştı. Kendisini tanıyanlar da ırkçı olmadığını söylüyorlardı.

Obama’nın olayın öfkesiyle, yeterli bilgi almadan açıklama yaptığı ortaya çıkıyordu.

Polisin "özür dilenmesi" talebine Obama yanıt vermedi.

Bu tartışma, ABD’de günlerdir gazeteleri ve televizyonları meşgul ediyordu. Olay sonunda şöyle tatlıya bağlandı:

Obama, söz konusu profesörü ve polisi Beyaz Saray’a davet etti, onlarla birlikte bir bardak bira içti, sohbet edildi, karşılıklı gönüller alındı.

Bunu dün televizyon haberlerinde görünce aklıma Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bir sinirli bakışı nedeniyle gözaltına alınan rockçı gençler geldi.

Başbakan’ın gençlerin ahlaki durumları ile ilgili hoş olmayan yorumlarını da hatırlayacaksınız.

"Başbakan ya da İçişleri Bakanı bu çocukları bir çay içmeye makamlarına davet etseler ne kadar iyi olurdu" diye düşündüm. Ama bu düşünceyi kafamdan çabuk kovdum. Başbakan’ı bir kez daha sinirlendirmenin álemi yok dedim kendi kendime!

Güzellik, gençlikle gelip gitmez

ORNELLA Muti geçenlerde tatil için Türkiye’ye geldi ve erkek arkadaşı ile İstanbul’da Al Jamal’de yemek de yedi.

Bu haber gazetelerde yer aldı ve içlerinde bir tanesi çok dikkatimi çekti: "Yıllar Ornella’ya yaramamış" gibi bir başlık ile verilmişti haber. Fotoğraflara baktım, Ornella Muti, evet biraz yaşlanmıştı ama eskisinden o kadar da farklı değildi.

Büyüleyici bakışlar, hokka gibi bir burun, davetkár dudaklar. Bildiğimiz Ornella işte! Erkeklerin acımasız bir yönleri var. Yaşlanan kadının çirkinleştiğine olan bir inançtan kaynaklanan bir durum bu!

Benzeri bir duruma, aynı liseden mezun olan arkadaşlarımızla yediğimiz bir yemekte de tanık olmuştum.

Mezuniyetimizin üzerinden 30 yıldan fazla geçmişti ve hepimiz artık orta yaşlı erkeklerdik.

Yatılı okula girdiğimizde hepimiz sürekli annesini, babasını özleyen çocuklardık. Erkeklerin kolayca büyüyemediklerini kanıtlayan bir toplantıydı daha açıkça söylemek gerekirse.

Sohbet kaçınılmaz olarak o dönemdeki, zaten sayıları iki elin parmağı kadar olan "gündüzlü" kızlardan en güzeline gelmişti.

Sonraki yıllarda onunla karşılaşma olanağı bulanlar hep aynı şeyi söylüyorlardı: "Yaşlanmış, eski güzelliği yok!" Masanın etrafındaki 40’a yakın orta yaşlı erkeğin görüntüsünü veriyorum şimdi: Çoğunun saçları dökülmüş, hepsinin göbeği pantolon kemerini zorluyor ama kendilerini hálá 18 yaşında zannediyorlar!

Yılların kendilerinde yarattığı tahribatın farkında değillermiş gibi, kızlar için atıp tutuyorlar!

Bu bakış açısını değiştirmek zor, çünkü başta medya olmak üzere, kozmetik ve giyim sanayi de hep aynı şeyi pompalıyor: Genç kalırsan, güzel olursun!

Ortega Y. Gasset
’in bir sözünü hatırlıyorum, yarım yamalak: "Plastik güzellerden" hoşlananların sadece alıklar ve bakkal çırakları olduğunu anlatıyordu.

Doğrusu da budur zaten: Bir kadınla birlikte yaşlanabilmek! Yüzündeki her çizgide geçmişin güzel anılarını hissetmek!

Orta yaşlı kadınlara moral vermek için yazmıyorum bunu. Genç meslektaşlarıma başlıkları atarken biraz daha insaflı olmalarını hatırlatabilmek için yazıyorum.

Gönüllüler olmasa tarihimizi de unutacağız

OSMANLI padişahlarının tahta çıkıştan ayrılışlarına kadar yazışmalarında kullandıkları "imzaya" tuğra adı verildiğini gençlerin çoğu bilmiyor.

"İmza"yı tırnak içine almamın nedeni, bunun bildiğimiz anlamda bir "imza" olmaması. Bir tür mühür, özel şekilli bir işaret bu ve bu iş için özel olarak yetişmiş sanatçılar tarafından yapılıyor. Yani padişah, kalemi eline alıp, káğıdın altına bir şeyler karalamıyor. Osmanlı padişahları arasında "hat" sanatı eğitimi alıp, önemli eserler bırakanların sayısı 10’a yakın. Ancak içlerinden sadece bir tanesi, bu ay tahta çıkışının 306. yılı dolan 3. Ahmed, kendi tuğrasını kendisi çekmiş bir sanatçıdır.

Bu bilgiyi "Kubbealtı Akademisi" tarafından yayımlanan "Murakka’-ı Hás - Tuğrakeş bir padişah: Sultan 3. Ahmed" isimli kitaptan öğrendim.

M. Uğur Derman’ın yazdığı ve 3. Ahmed’in sanatının örneklerinin tıpkıbasımlarını da içeren bu kitabı, tarih ve sanat meraklılarına önermek isterim. Yeri gelmişken Kubbealtı Akademisi için de bir şeyler söylemek istiyorum.

Kár amacı gütmeyen bir vakfın desteğiyle, doktora bursları da veren ve Türk kültür yaşamı için çok önemli gördüğüm kitaplar, sözlükler yayınlayan bir kuruluş bu.

O kitaplara bakarken, ne kadar zengin bir kültüre sahip olduğumuzu ama bunu yaşatmak ve gelecek kuşaklara aktarabilmek için devletin çoğu kez kılını bile kıpırdatmadığını düşündüm.

Böyle gönüllü kuruluşlar da olmasa ne olurdu, düşünmek bile istemiyorum.
X