Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Murat Bardakçı: Hizbullah çengelinin hası edebiyatımıza bile girmişti

Murat BARDAKÇI

Hizbullah'ın kurbanlarını kasap çengellerine asıp sorguladığının ortaya çıkması herkesi ürküttü ama ben pek şaşırmadım. Zira insanları çengele asmak bir zamanlar günlük hayatımızda sıradan bir olaydı ve o zamanın sanatçıları çengelle idamdan ilham bile alırlardı. İşte çengelden gelen ölümün şiirden minyatüre uzanan kısa öyküsü...

Hürriyet'te geçen hafta Hizbullah'a ait hücre evlerden birinin bodrumunda bulunan sıra sıra kasap çengeliyle ilgili bir haber ve bir de fotoğraf vardı. Militanlar kaçırdıkları zavallıları çengellere asarak sorguluyor, işkencenin birini bitirmeden öbürüne başlıyor, öğreneceklerini öğrendikten sonra çengelden indiriyor, hemen oracıkta kurban edip bodruma yahut bahçeye gömüveriyorladı.

Haberde ‘‘Tavana asılı çengeller tecrübeli polislerin bile kanını dondurdu’’ deniyordu ve haberin beni şaşırtan tarafı çengellerin varlığı değil işte bu nokta, yani çengeli görenlerin ‘‘şaşırması’’ ve ‘‘kanlarının donması’’ oldu. Zira ‘‘insanların kasap çengeline asmak’’ yahut ‘‘çengelle can almak’’ bize hiç de yabancı gelmemesi gereken kavramlardı. Böyle çengelleri yüzyıllar boyunca resmi bir şekilde işkence ve idam áleti olarak kullanmış, dünya idam literatüründe bu çengeller sayesinde yer edinmiştik. İnsanların çengelde can vermesi günlük hayatımızda öylesine sıradan bir olaydı ki zamanın sanatçılarına ilham dağıtıp şairlerin mısralarına ve nakkaşların münyatürlerine kadar girmiş, hattá halk dilinde ‘‘Çengele asılasın inşaallah!’’ yahut ‘‘Çengel çiçeği olasıca!’’ gibisinden beddualar bile doğmuştu.

İşte, Hizbullah'ın çengellerini görenlerin şaşırdığını öğrenince bir zamanlar pek bir áşina olduğumuz ama şimdilerde her nedense unuttuğumuz bu eski ádetimizi bir hatırlatayım dedim. ‘‘Çengel’’ kavramıyla asırlar öncesine dayanan muhabbetimizi öğrenmek isterseniz önce sayfadaki şu koskoca çengel minyatürünü iyici bir inceleyin, sonra yandaki ‘‘çengel sözlüğü’’ dikkatle okuyun...

Çengel sözlüğü

ÇENGELE VURMAK: Geçmişin en ağır idam biçimlerinden biri. Devlete başkaldıran, zulüm ve hunharlık yapıp diri olarak ele geçirilenler çengele vurulurlardı.

İstanbul'da Eminönü'nün ilerisindeki Odunkapısı İskelesi civarında bulunan ‘‘çengel’’, kalın kalaslardan yapılmış kulemsi bir ahşap çatı idi. Üzerinde bir sıra değişik uzunlukta ve uçları yukarı doğru kıvrık çengeler vardı. Mahkumun adı ve işlediği ağır suçlar önceden dellállar vasıtasıyla ilán edilir, bazı katı yürekli insanlar eğlenceye gider gibi çengel seyrine giderlerdi.

Anadan doğma soyulan mahkumun elleri ve ayakları sımsıkı bağlanır, cellátlar mahkumu makaralı iplerle çatıya kadar çeker ve bir anda çengellerin üzerine bırakırlardı. Mahkum düşme şekline göre başından, boynundan, gövdesinden, karnından yahut bacağından çengellerden birinin veya birkaçının üzerine saplanıp kalırdı. Bazen derhal ölür, bazen de saatlerce ve hattá günlerce feryád ettikten sonra can verirdi (Reşad Ekrem Koçu'nun ‘‘İstanbul Ansiklopedisi’’nden).

ÇENGEL ÇİÇEĞİ: Çengele atılanların kanlı cesedinden kaynaklanan bir deyim. Eskiden beddua etmek için söylenir, ‘‘İşkenceyle öldürsünler, çengele atsınlar ve bir tarafından çengele saplanıp çiçek gibi sarksın’’ demek istenirdi (M. Zeki Pakalın'ın ‘‘Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü’’nden).

ÇENGEL ÇİÇEĞİ OLASICA!: Eski şiirlerde sıkça rastlanan bir beddua. Meselá 16. yüzyıl şairlerinden Sinoplu Şükrüllah sevgilisini kaptırdığı kişiye mısralarında ‘‘Bana, onun çengele atıldığını göster Yarabbi!’’ diye beddua eder: ‘‘Yüzüni gören istemez asmağa güváhî / Ursan kazığa kimse dimez neydi günáhı / Bağ içre dutup ol güli kazıkladı dirler / Görem ánı çengel çiçeği olsun iláhî’’ -Yüzünü görenler onu asmak için tanık bulmaya gerek bile duymaz, kazığa vurulacak olsa hiç kimse günahının ne olduğunu sormaz. O gül gibi sevgiliyi bağda kazıkladığını (!) söylüyorlar; bana onun çengel çiçeği olduğunu, çengele atıldığını göster Yarabbi!- (1896 baskısı ‘‘Látifi Tezkiresi’’, sah: 202).

Müziğin ciddisini sevenler bu programı kaçırmasınlar

Türk Müziği'nin hakikisine ve kalitelisine meraklıysanız Galip Sokullu'yla Ercümend Batanay'ın TV8’de her pazartesi akşamı yaptıkları programı mutlaka seyredin. Müziğin eski güzel günlerine uzanan hoş bir yolculuğa çıkacağınıza eminim.

Türk Müziği mensupları belki bir hayli hiddetlenecekler ama apaçık söyleyeceğim: Zamane solistleriyle saz icracılarına, eskilerin tabiriyle ‘‘nevzuhur hánendelere ve sazendelere’’ bendeniz kulaklarımı seneler öncesinden kapattım. Zira pest akorddan tatsızın da tatsızı bir sesle usulü asan, nağmeyi öldüren ve eseri berbad etmenin ismini ‘‘yorum’’ koyan yeni ‘‘sanatkárlar’’ artık hem zevkimi hem de Münir Bey'in, Sabite Tur'un, Safiye Hanım'ın zamanına ait hoş hatıraları tahrişten başka bir işe yaramıyorlar.

Ama istisna yapıyor ve müziğin ‘‘ciddisini’’ icra etttikleri için bir türlü megastar olamayan az sayıdaki sanatçıya kulağımı ve zevkimi açık tutuyorum. İşte, müziğe seneler önce Ankara'daki çoksesli koroda başlayan ve sonra Türk Müziği'nde karar kılan Galip Sokullu bu sanatçılardan biri. Galip'in eski ‘‘ciddi icra’’ temeline dayalı yorumunu dinlemek bana senelerdir zevk veriyor.

Galip Sokullu, şimdi Türk Müziği'nin duayenlerinden olan büyük bir sanatçıyla, Ercümend Batanay'la beraber her pazartesi akşamı TV8'de program yapıyor. Tatlı bir sohbetle beraber müziğin iyisini Neveser Kökdeş, Nuri Halil Poyraz, Kapdanizade Ali Rıza Bey gibi bestecilerin artık sadece meraklılarının evlerindeki arşivlerde yahut sadece hatıralarında kalan eserlerini icra ediyorlar.

Türk Müziği'nin hakikisine ve kalitelisine meraklı olanların Galip Sokullu'yla Ercümend Batanay'ın programını seyrettikleri taktirde müziğin eski güzel günlerine uzanan hoş bir yolculuğa çıkacaklarına eminim.

Dil Kurumu’nun 70 seneden beri yapamadığını genç bir yayıncı yaptı

Devletin, özelikle de Türk Dil Kurumu'nun bugüne kadar yapamadığı bir işi genç bir yayıncı hafta başında başardı: İstanbul'daki Simurg Yayınevi'nin sahibi İbrahim Yılmaz, ilk baskısı 1680'de Viyana'da yapılan, Türkçe'nin gelmiş geçmiş en büyük sözlüğü olan ama Türkiye'de bir nüshası bile bulunmayan altı cildlik ‘‘Meninski Lügatı’’nı tek başına yayınladı.

Mesgnien Meninski, 17. asırda yaşamış bir Fransızdı. 1620'de doğdu, Roma'da ‘‘şarkiyat’’ yani ‘‘doğu bilimi’’ okudu, sonra gidip Polonya kralının hizmetine girdi, Polonyalı oldu ve ‘‘Polonya elçisi’’ unvanıyla İstanbul'a geldi. Birkaç sene burada yaşadı, derken Viyana'ya gitti, bu defa Avusturya İmparatoru Birinci Leopold'ün maiyetine girip Avusturyalı oldu. İstanbul'a ikinci gelişinde artık Avusturya diplomatıydı.

Seyahatleri sırasında sadece diplomatlık etmekle kalmadı, asıl mesleğinin icaplarını da yerine getirdi ve Türkçe'den Arapça'ya, Farsça'ya ve Latince'ye geniş bir sözlük hazırladı. Tanışıp görüştüğü ve bilimsel tartışmalar yaptığı kalburüstü entellektüel Türkler arasında Evliya Çelebi de vardı.

Meninski, sonraları kendi adıyla meşhur olacak olan 9 bin 500 kelimelik sözlüğünü 1680'de Viyana'da yayınladı ve kitap o günden itibaren Türkçe'nin en geniş ve önemli kaynaklarından biri halini aldı. Sözlük yazarın ölümünden sonra bazı ilávelerle bir defa daha basıldı ama Türkiye'deki hiçbir kütüphane Meninski'nin ilk baskısına sahip olamadı. Meninski Lügatı kütüphanelerimizde bugün bile bulunmuyor.

Derken aradan 320 sene geçti, Meninski'nin ilk baskısının tıpkıbasımı Türkiye'de geçen hafta yeniden yayınlandı ve Türkçe'nin bugüne kadar hazırlanmış bu en büyük sözlüğünü yeniden basma şerefine İstanbul'daki Simurg Kitabevi'nin sahibi oılan ve kitap meraklılarının sadece ‘‘Simurg İbrahim’’ diye bildikleri İbrahim Yılmaz’a nail oldu. Önsözünü Türkoloji dünyasının önde gelen álimlerinden Polonyalı profesör Stanislaw Stachowski'nin yazdığı, dördü büyük ikisi küçük toplam altı cild halindeki iki bin küsur sayfalık eser sadece 600 adet basıldı. Kitap matbaadan geçen pazartesi günü çıktı ve ilk üç gün içerisinde 60 adedi meraklısına gitti. Yayıncısının söylediğine göre müşterilerin tamamı yabancı Türkologlardı, Japonya'dan bile talep gelmişti ama Türkiye'de sadece tek bir adet satılmıştı, o nüshayı alan kişi de bendenizdim.

Meninski Lügatı'nı bilim dünyasına yeniden kazandıranları tebrik ediyorum. Ama en büyük tebriki kitabın yayıncısı hakediyor: 300 küsur seneden beri kimselerin yapamadığı ve hattá Türk Dil Kurumu'nun bile her nedense teşebbüs edemediği bu işi sırf bir ideal uğruna yaparak projeyi hayata geçiren Simurg İbrahim...

60 milyonluk Türkiye'de Türkçe'nin sadece 600 adet basılan gelmiş geçmiş bu en büyük sözlüğünün ne kadar rağbet göreceği çok yakında belli olacak ve Simurg İbrahim'in Meninski macerasının akıbetinden sizleri haberdar edeceğim.

X