Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Modern Zamanlar

Hadi ULUENGİN

Gözlükler ve insanlar

Ben ki çıplak göz, havada uçan sineğin ayrıntılarını bin fersah öteden bir ‘Zeiss’ teleskop berraklığıyla ve iğneye geçen ibrişimin kıvrımını bin arşın uzaktan bir ‘Hasselblad’ makina netliğiyle seçerdim, kırk yaşıma vardığımda şeyler hafiften hafife buğulanmaya başladı.

OH be dünya varmış, gözlüklerimi değiştirdim.

Biliyorum, aslında bu işi neredeyse bir yıl önce yapmam gerekirdi.

Hanidir, bir buçuk numara mercekle okuyup, yazacağım diye canım çıktı. İnanın ki, küçük punto kullandıkları için gazetelere, ekran buğulanıyor diye de bilgisayarlara yağdırdığım küfür ve bedduanın haddi hesabı yok.

Fakat iki dereceye geçmemek inadım tuttu, direndim Allah direndim.

* * *

HAYIR, hayır, cam yenilemenin kazıkasyon olmasından falan değil...

Öyle ilk baştaki gibi, ‘marka’ sayılmasa bile yine de raconu yerinde bir çerçeve alıp, sonra her defasında buna bir üst derece optik taktırtmıyorum.

Ne Karun hazinesi mirasyediliğim, ne de sotalı darphanede banknot basan kalpazanla mahpus arkadaşlığım var, benim yassı cüzdan böyle lükse dayanmaz.

Zaten o fiyakalı gözlüğe anasının nikahı papel bayıldım da ne oldu?

Hevesle burnumun üzerine oturtmaya başlamıştım ki, hafta sekiz gün dokuz, meslek seyahati için gittiğim Bükreş'te bir otel odasının banyosunda unuttum.

Farkettiğimde galiba Köstence yolunu yarılamıştım. Ama mal canın yongası, derhal geri dönüp resepsiyonda feryat figan aletimi istedim. Hatta, bir karton cigara rüşvet vereceğimi söyledim. Güleyim bari, havada bulut, sen bunu unut !

Her halde Karpat dağlarından fışkıran bir menbanınki olacak, benim canım gözlüklerin üzerine bir damacana soğuk su içtim.

İşte o tarihten beri, hani şu camı plastik ve neredeyse Mahmutpaşa işportası fiyatına satılan kıtıpiyoz şeyler var ya, hep onları kullanıyorum.

Sudan ucuz, kaybedeceğimi bildiğimden de bir kaç tane birden alıyorum.

Üstelik, artık hekime bile uğramaz oldum. Ne diyeceği belli, aparata baktırtıp ciddi ciddi muayene eder gözükecek ve nihayetinde yarım derece daha fazla reçete yazacak. Ardından da vizite parasıyla bir güzel yolacak.

Dolayısıyla, git paşa paşa mağaza reyonuna ve seç beğendiğini!

Kendin pişir, kendin ye usulü de, gazeteye bakarak numarayı belirle...

Ve, biraz daha ihtiyarla !..

* * *

İHTİYARLAMAK! İşte melun kelime... İşte lanetli sözcük...

Ve işte, yakın gözlükte bir buçuk numaradan iki numaraya geçmemek için ahmakça direnmiş olmamın tek ve yegane nedeni...

Ben ki çıplak göz, havada uçan sineğin ayrıntılarını bin fersah öteden bir ‘Zeiss’ teleskop berraklığıyla ve iğneye geçen ibrişimin kıvrımını bin arşın uzaktan bir ‘Hasselblad’ makina netliğiyle seçerdim, kırk yaşıma vardığımda şeyler hafiften hafife buğulanmaya başladı.

Pek aldırmadım ve eski dizüstü bilgisayarlarının kötü ekranına, çok okunan kitapların silik harflerine, uykusuz gecelerin ihtiras yorgunluklarına verdim.

Fakat Büyükbabamda zaten katarakt vardı ve Babam kapkalın gözlük üzerine fazladan bir ‘vizyon’ merceği takar, sonra çini mürekkebi çizimde bunlara ek olarak pertavsız kullanırdı, ırsıdir mırsidir korkusuyla doktora gittim.

Çok hoş bir kadın olan göz hekimi bıyık altından müstehzi biçimde tebessüm etti ve ‘eh, yaşlanma emaresi’ dedi. Sıfır virgül elli numarada karar kıldı.

İçimden, ‘sana yaşlanıp yaşlanmadığımı şimdi gösteririm’ demek geçtiyse de tavsiyeye uydum ve bunun bana başka bir ‘olgunluk’ (!) getireceği düşüncesiyle, şen şakrak, yukarıda macerasını anlattığım gözlükleri aldım.

Sonra mı ?..

* * *

SONRASI şu ki, her yıl yarım numara ihtiyarlıyorum !

İşte yarımdım bir oldum; işte birdim bir buçuk oldum ve işte bir buçuktum, inadım sökmedi şimdi de iki oldum.

Bırakın gazete ve kitabı, pabuç kadar harflerle yazılmış lokanta mönüsünü dahi okumak ne mümkün! Yiğitliğe bok sürdürmeyeceğim ve kendimi ebedi gençlik yalanıyla kandıracağım ya, etrafa çakırmayayım diye gözlüklerimi gizli gizli çıkartıyorum ve ıkına sıkına bakıp, ıslık çalarak hemen cebime saklıyorum.

Fakat, uskumru ısmarlamıştım bu ahmak garson mikroskopik hamsi mi getirdi ne, mered balığın kılçıklarını neden mercek takmadan ayıramıyorum ?..

Yoksa optik skalasında beni iki buçuk derecede mi; üç derecede mi; üç buçuk derecede mi bekliyor ?..

Yoksa bunun sonunda o korkunç körler karanlığı mı var?

* * *

LOUIS Aragon o dev şiirinde, ‘mukavele mukavele ihtiyarlayacaksın’ derdi.

Şüphe yok, yalnız mukavele mukavele değil aynı zamanda gözlük gözlük ihtiyarlıyoruz...

X