"Sibel Arna" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sibel Arna" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sibel Arna

Masal gibi bir şey

Perşembe sabah saatlerinde Gezi Parkı’nda içeriye girdiğimde gerçekten bir avuç insandık.

Polis gün ağarırken parka girmiş, uyuyan insanların üzerine biber gazı bombası atmış, çadırları yağmalamıştı. Dağılan kalabalıktan sabaha 100 kişi ya kalmış ya kalmamıştı.

Bu yüzden bu konuyla ilgili ilk tweet’im şu oldu: “Gezi Parkı’nda bir avuç insan var. O kadar haşere, o kadar zavallı gözüküyoruz ki, bunların bir biber gazı sıkımlık canı var demeleri çok doğal, GELİN!

Öğlene doğru kalabalıklaştı, “geziyegeziyekazanacağız” hashtag’i o sıra çıktı. Bir forum toplandı, bundan sonra nasıl ilerleyeceğimiz konuşuldu. En büyük ve en ivme kazandırıcı destek İstanbul Barosu’ndan geldi. Avukatlar bizimleydi ve bu yıkımın hiçbir hukuki dayanağı olmadığını açıklamıştı daha ne olsun?
Aslında oradaki herkes taa en başından beri biliyordu bunun sadece Gezi Parkı yıkımına direniş olmadığını. Daha o gün en çok söylenen ve en çok yazılan cümleydi: “Belki bir parkı kazanmakla başlar her şey..”

Bence Gezi Parkı sabrın sonu, bardağın tepesi, çığlığın en tiz hali… “Yeter be artık buramıza geldi”nin anlamayanlar için tercümesi..
Tercüme ettik ama bazıları bizi hala anlamıyor. Sanki ağzımız oynuyor ama sesimiz çıkmıyor. Neden? Çünkü bu direniş ezber bozan bir direniş. Çünkü tuhaf, çünkü bugüne kadar böylesi yaşanmadı çünkü bu masal gibi bir şey.

Masal gibi, çünkü her şey çok safça başladı. Hesapsız kitapsız. Kimse yıllardır beklenen rüzgarın Gezi Parkı olacağını asla tahmin edemezdi.
Türkiye’de bu kadar çok naif insan var mıymış dedirttiği için bambaşka bir direniş bu. Sabaha karşı çadırlarını yağmalayan polislere öğlen börek ikram edip, kitap okuyan bir halk artık masallarda bile yaşamaz zannediyorduk oysa.

Gezi direnişi bambaşka çünkü direnen her birey kendinden bile çok önemsiyor yanındakini. 7 gündür gözlerim biber gazından çok insanların birbirine gösterdiği şefkat yüzünden yaşarıyor yemin ediyorum. Hala gidip o çimlere oturmayanınız varsa şimdiden söyleyeyim 3-5 dakikada bir, bir başka kardeşim yanınıza gelecek “Tavuk döner hala sıcak” “Kaşarlı tost ister misin” “Şu simidin ucundan kopar hele” “Suyun bitmiş bunu al” diyecektir.

Müzik böyle bir tondan başlayınca aynı şefkati tepemizden gaz bombaları yağarken de gösterebildik birbirimize. Herkes gibi yediğim ilk gaz en kötüsüydü. Cumartesi öğlen tam meydanın orta yerinde bembeyaz zehrin ortasında kaldım, hatta bombalardan iki tanesi ayağımın hemen dibine düştü. Hani polisin geri çekiyor gibi yapıp binlerce kişiyi pusuya düşürdüğü o gün… Tepemizden biber gazları yağıyordu, aslında herkes canını kurtarmaya çalışıyordu ama herkes hep bir ağızdan bağırıyordu “Başınıza dikkaaattt” diye… O duyduğumuz şey Gezi Parkın’da bestelenmeye başlayan insanlık şarkısının en kuvvetli melodisiydi kuşkusuz.

ÖNCE AĞACA SONRA BİRBİRİMİZE SARILDIK
 
İlk kez o gün boğulacağımı hissettim, en çok o gün öksürdüm. The Marmara’nın ara sokağından aşağıya doğru kaçarken ben daha sırt çantamdaki Talcid’li suya ulaşamamışken kardeşim yaşında gençler kurtardı gözlerimi yanmaktan. İki saniye arayla yaklaşıp “abla kapa gözünü” deyip, sıkıyorlardı yüzüme ilaçlı suyu, sirkeyi ya da limonu… İşte o an anladım birbirimize ne kadar sıkı sarıldığımızı. Ağaca sarılarak başlayan direnişin Türk halkının kendini yeniden doğurmasına yol açtığını…  

Gazı yediğim ilk gün yanımda eski kocam vardı. Gezi, Fenerbahçeli ile Beşiktaşlı’yı, arabeskçiler ile operacıları, BDP’liler ile ulusalcıları, Bağcılar çocuğu ile Bebek çocuğunu birleştirdiği gibi bizi de birleştirdi. Deniz gözlüklerimizi takıp oğlumuz için Gezi’ye birlikte yürüdük. Çünkü Rüzgar büyüdüğünde ona “Oğlum biz de direndik” diyebilmeliydik.

O gün eve döndüğümde karar verdim 3,5 yaşındaki çocuğumdan bir şey gizlememeye. Açtım Halk TV’yi başladım anlatmaya. Polisin halka biber gazı attığını söylediğimde ilk sorusu “Anne hani polisler iyiydi” oldu. Yutkundum, dilim döndüğünce emir aldıklarını açıklamaya çalıştım. Meseleyi kavradığı noktada neden Atatürk’ün Başbakan’a ceza vermediğini sordu. Atatürk’ün öldüğünü ve Atatürk yaşarken Başbakan’ın daha doğmadığını anlattım. Hemen arkasından nasıl kurtulacağımızı sormaya başladı, direnerek dedim ama sanıyorum onu anlamadı. Ve fakat ilginçtir ertesi sabah uyandığındaki ilk sorusu: “Anne ben ne zaman Atatürk” olacağım oldu. Masal gibi değil mi?

Pazar günü bütün gün Gezi Parkı’nda bir festival havasında geçti. Günlük biber gazımı eve dönerken iki doz halinde Dolmabahçe ve Akaretler’de yedim. Ve yine abla abla diye etrafımda dönelen çocuklar sayesinde sakinliğimi korudum ve kurtuldum. Kim ne derse desin o çocukların hepsi masal kahramanı.  Hepsi gerçek olamayacak kadar naif, duyarlı, cesur. Türk gencinin sanıldığı kadar apolitik, berduş ve vurdumduymaz olmadığını kanıtladılar ve herkesi utandırdılar, daha ne olsun?

SALİH NEFES ALAMIYORDU

Pazartesi akşamı Gümüşsuyu’ndaki direnişten, Ceylan Intercontinental Otel’e sığınan 15 yaşındaki Salih mesela… Otele aynı sebepten sığınmıştık ama bir farkımız vardı bizim gözlerimiz ve boğazımız yanıyordu o nefes alamıyordu. “Doktor var mııı” haykırışıyla kucaklarda girdi içeri… Hemen koltuğa yatırdık, doktorlar başına toplandı, ilaçlı sular, limonlar ve sirkeler işe yaramıyordu. Salih nefes alamıyordu. Tesadüf eseri gördüm çantasındaki astım ilacını. O an hayatımın en değerli hazinesini bulduğuma yemin ederim. Astımlı olmasına rağmen gözü kapalı gazların üzerine yürümüştü. Hani başbakan ideoloji soruyor ya Salih’ten alsın cevabını. Bağcılar’da yaşayan, Beşiktaş taraftarı bu genç sadece “Hayatıma karışma, özgürlüklerimi elimden alma” diyordu.  Masal gibi değil mi?  

Masal gibi bir şey

Bu masal naif olduğu kadar, buram buram şefkat koktuğu kadar mizah duygusu tavan yapmış bir masal. Ve ben en çok bu yönünü seviyorum. Türk gencinin ne kadar zeki olduğunu yedi cihana kanıtlayan bir masal. Gaza, suya, sopaya espri ile karşılık veren gençlerin masalı.

Ve son olarak bu masal tarihe geçecek, yüzyıllar boyu tüm dünyada örnek olarak anlatılacak bir masal…

Bu kandil gününde tek dileğim ilerleyen günlerde masalımıza gölge düşmemesi. Bunun için yapılması gereken çok şey var. Diyalog kurmalıyız, bundan sonra izlenecek yol için harita çıkarmalıyız, bunun bir çapulcu hareketi olmadığını tekrar tekrar kanıtlamalıyız, daha çok mizah üretip, daha çok paylaşıp, daha çok gülümsemeliyiz, biz olmayı hiç unutmamalıyız.

Ve yüzyıllar boyunca söze hep aynı cümleyle başlamalıyız:
 “Bir varmış bir yokmuş,  Gezi Parkı sayesinde bir millet uyanmış…”

 

 

X