"Sibel Arna" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sibel Arna" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sibel Arna

Keşke gerçek pop starlarımız da Alya gibi olsa

1 Ekim 2017

Üstelik Türkü Turan bütün şarkıları kendi sesi ile söylüyor.
Sesine uygun şarkıları seçmeyi de, orkestrası ile uyum içinde icra etmeyi de çok iyi biliyor. Ben en çok tarzına vuruldum.
İlk bölümden bu yana alıcı değil yazıcı gözüyle bakıyorum. Bir stil yanlışı yapar mı diye de baktım ama bütünlüğünü hiç bozmadı. Bu hafta hakkını, daha doğrusu stilisti Aslı Parlak’ın hakkını teslim etmek istiyorum, Alya’nın harika bir tarzı var.
Sadece sahnede değil, günlük hayatında giydiği kıyafetler de bütünün birer parçası.
Cool, seksi, rock ve şık...


Yazının devamı...

Bensu Soral damgayı niye vurdu, nasıl vurdu?

25 Haziran 2017

Bensu Soral damgayı niye vurdu, nasıl vurdu?

Gazetelerde “Gala gecesine Bensu Soral damga vurdu” başlıklı haberler okuduk. Gerçekten de vurdu. Vurdu ama niye vurdu, nasıl vurdu, izniniz olursa ben onu yazmak istiyorum.
Bensu Soral geceye, dizideki karakteri Melek’ten çok farklı bir stille katılmadı. Mesela iki parça, belini açıkta bırakan bir kıyafet tercih ederek kesinlikle Melek’e selam veriyordu. (İzleyenler hatırlayacaktır, bir avukatı canlandıran Melek’i göbeği kapalı halde çok az gördük) Daha doğru bir renk tercih edilemezdi. Dizide öldürülen ve gerçekten melek olan Bensu Soral beyazlar içindeydi.
Makyajı doğal ama çarpıcıydı. Topuzu öyle evde kendi iki dakikada kıvırmış gibiydi ki hiç gözümüze batmadı. Kıyafetinin kod adı “Tuvana Büyükçınar yine döktürmüş” asıl adı yani markası ise Tuvanam. Beğenenler için iki farklı fiyat opsiyonu var. Eğer etekler şifon olsun derseniz 6900 TL, ipek-şifon olsun derseniz ise 8900 TL.


 

“Gasteci kız”, kırmızılı kadın oldu

Dizinin polis muhabiri, sevgilisi Mert yani Umut’un deyimiyle “Gasteci Kız Eylem”in gala gecesinde dizideki stilinin biraz dışına çıktığını söylemeliyim.

Yazının devamı...

Evleniyoruz, mutluyuz!

6 Mayıs 2017

FABRİKA DÜĞÜNLERİNE HAZIR MISINIZ?

LAVİN EVENT’TEN Neslihan Hoşcan 

Ülkemiz, düğüne elverişli birbirinden farklı çok alternatif sunuyor. İster salonda, ister kırda, ister deniz kenarında... Bu sene düğünlerde ‘endüstriyel’ tasarımlar ön planda. Yüksek tavan, rustik dekor arayışları çiftleri kundura, bira fabrikası gibi yerlere yönlendiriyor.

Palmiyeler, zeytinler, başaklar...

Artık her düğünün bir teması var. Bu sene; bulunduğu her yere doğallık ve nefis bir hava katan yeşil tonları, büyük palmiye yaprakları, zeytin ağaçları, odunlar, yeşil bitkiler, lavanta, başak, modern camlar hem dekorasyonda hem de masa süslemelerinde kendini gösteriyor. Nikâh şekeri yerineyse vakıflara yapılan bağışlar, doğaya sahip çıkmak için verilen tohumlar, çiçek soğanları tercih ediliyor.

BENİMLE EVLENİR MİSİN AMY?

MAKYÖR Fezi Altun

Yazının devamı...

Kimin bu kazaklar?

12 Şubat 2017

Açıkçası dizi oyuncularının kazak hele ki kalın boğazlı kazak giymesi pek alıştığımız bir durum değil. Ama son dönemlerde durum değişti.
Fahriye Evcen’den Hazar Ergüçlü’ye, Hande Erçel’den Alina Boz’a birbirinden ünlü dizi oyuncuları, kamera karşısına kazakla geçmeye başladı. Haliyle ben de nereden çıktı bu kazaklar diye merak ettim. Hepsinin altından aynı isim çıkmasına da çok şaşırdım. İşte o isim; Natalie Kolyozyan... Profesyonel resim eğitimi aldıktan sonra 2013 yılında kendi markasını kuran tasarımcı, yüne, transparan kumaşlara ve deriye özel ilgi duyuyor. Kazaklarının büyük bölümü de el örgüsü.



Fahriye Evcen, yeni başlayan “Ölene Kadar” adlı dizisinde şimdiye kadar iki farklı Natalie Kolyozyan kazağı giydi. Lacivert boğazlı kazağın fiyatı 375 TL, sağ omuzu püskül detaylı siyah-beyaz kazağın fiyatı 435 TL.
Alina Boz’un giydiği bordo kazak ise 420 TL.
Dizi oyuncuları dışında bir de Burcu Esmersoy’un giydiği beyaz sırt dekolteli kazaktan bahsetmek istiyorum.

Yazının devamı...

Bir elbiseyi kaç ünlünün üzerinde görmek istiyoruz?

4 Şubat 2017

Bir gelinliği bir kız ister, üç kız giyer
Aslında elbise, gelinlik değil. Malum “Cesur ve Güzel”de Sühan ve Cesur yıldırım nikahı ile evlenince, Cesur eline geçen ilk beyaz elbiseyi Sühan’a, “Belki hayalindeki gelinlik değil ama, sen benim hayalimdeki gelinsin” notu ile yolladı.
Kıvanç Tatlıtuğ dizide elbiseyi gerçek hayattaki eşi Başak Dizer’in mağazası Room+Rumours’dan seçti. Ama gerçekte Gizia Gate’den alınmış. Markası Lugvonsiga. Gül Ağış’ın harika tasarımlarından biri. Şu an indirime girmiş. 1350 TL’den 945 TL’ye düşmüş.
Üzerine girdiği beyaz paltonun markası da Gizia. Fiyatı 597 TL.
Dönelim konumuza... Aynı elbisenin 2016’nın eylül ayında sosyetenin tanınmış simalarından Feryal Gülman, kasım ayında ise Eliz Sakuçoğlu tarafından giyildiğini biliyor muydunuz?
Hatta Eliz, beyaz elbiseyi çağrışımından dolayı Instagram’ında Marilyn Monroe’nun bir sözü ile paylaşmıştı. Ben en çok Eliz’e yakıştırdım. Botları ve boynuna taktığı aksesuvarı elbiseyi daha da cool bir havaya sokmuştu.

 

Kumaşlar aynı modeller farklı

Yazının devamı...

Haftanın piştileri kimi şişirdi, kimi pişirdi?

28 Ocak 2017

Meryem’in finalde giydiği gelinliğini tekrar kullanmak ne kadar doğru?      

Gecenin Kraliçesi’nin final bölümünü hatırlarsınız. Murat Yıldırım ile Meryem Uzerli’nin evliliği ile bitiyordu. Uzerli’nin gelinliğini uzun uzun yazmış, değerlendirmiştik. Bohem ve nostaljik bir gelinlikti.
Duygu Alptekin ve Ahsen Uğurlu’nun birlikte tasarladığı Ju İstanbul markasına aitti. “Kumaşı özel dokunmuş ve işlenmiş. Püskül, file ve hafif payet detaylarını çok sevdim. Belden altının oturması iyi olurdu. Fazla bol hatta salaş duruyor” diye yazmıştım. Aynı gelinlik bu hafta Aşk Laftan Anlamaz adlı dizide Hande Erçel’in üzerinde karşımıza çıktı. Eleştirim yine aynı noktaya. Gelinliğin belden yukarısı nefis, belden aşağısı fazla bol ve uzun. Bir de Hande Erçel’in duvağı çok yetersiz kalmıştı.
Arkadaki topuza minnacık bir tül eğreti bir şekilde yerleştirilmişti. Keşke hiç olmasaydı. Bir de piyasada gelinlik mi bitti arkadaşlar? Herkesin hafızasına bu denli kazınmış bir gelinliği tekrar kullanmak ne kadar doğru? Gelinlik: Ju İstanbul, 4500 TL

Sarı yaka, uzun palto piştisi 

Siz söylemeden ben söyleyeyim, Sühan ve Hülya’nın paltoları birebir aynı değil. Ama ne kadar benzediği ortada. İkisi de uzun, biri büyük gri kırçıllı, diğeri küçük gri kırçıllı. İkisinin de sarı büyük yakaları var. Zaten markaları da aynı.

Yazının devamı...

Çocukluk gökyüzünden kaçmayın, kaçamazsınız zira…

6 Ocak 2017

Demişti ki bana: “Şehirlerin anlamı herkes için farklıdır. Yaşadığın şehir seni biçimlendirir. Mesela Mardin’deki mimari, gözlerimi terbiye etti. Işığın gölgesini içime taşıdım. Belki sen şiirimi okurken o ışık ve gölgeyi görmezsin ama o şiiri var eden ışık ve gölge Mardin’den süzülmüştür. Her şehir sana bir şeyler vermeye hazırdır ama önemli olan senin ne kadar aldığın…”

Edip Cansever’in o sevilen dizesine bağlamıştı lafı sonra: “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, nereye gitsen gitmiyor.” Mardin benim çocukluk gökyüzüm deyip, devam etmişti: “Yıldızları ilk saydığım yer, yıldızlarla birlikte uykuya daldığım yer. Bu kadar gökyüzüne yakın bir yerde oturmak, insanı kainat konusunda daha dikkatli, daha duyarlı yapıyor. Bu nedenle kainatın seslerini dinlemeye daha açık oldu kulaklarım. Ruhi arınmaya belki bu yüzden kıymet verdim. İçinde büyüdüğüm coğrafya hep çok sert, hep çok çetindi; bana dünyanın hiç kolay bir yer olmadığını erken öğretti. Bu size bir iç güç kazandırıyor. Hayatta çeşitli örselenmelerde o iç gücü size çok yardımcı oluyor. Ben Mardin’e her zaman aşkla bağlıyım. 50 yaşını geçmiş bir insan hâlâ memleketinden, ailesinden, köklerinden, babasından bahsederken gözleri nemlenebiliyorsa o hâlâ kalbini büyütememiş demektir. Aklın ne kadar büyürse büyüsün kalbin çocuk kalmasıdır, insanı sanatçı yapan.”

Benim şehrimin, ülkemin topraklarında birbiri ardına bombalar patlıyor, birbiri ardına masum insanlar ölüyor. Geriye kalanların kimisi kabuğuna kapanıyor, kimisi çekip gitmekten bahsediyor.

Gidemem ki ben! İstanbul da benim çocukluk gökyüzüm. Gitsem de kaçamam ki. Neyi bırakayım? Her baktığımda bana bu şehirde doğdum için dünyanın en şanslı insanı olduğumu hissettiren tarihi yarımadayı mı? Çığlık çığlığa sevinebilme özgürlüğümün anahtarını daha çocukken boynuma takan martıları mı? En nefessiz kaldığım an suni teneffüsün kralını yapan boğaz havasını mı, ara sokaklarına daldıkça Alice Harikalar Diyarı da neymiş diye dalga geçtiğim Beyoğlu’nu mu? Sokak simidini nasıl bırakayım siz söyleyin? Var mı dünyanın herhangi bir ülkesinde bu kadar ucuza bir ziyafet. Peki ya bir daha şehir hatları vapuruna binmeden geçer mi bu ömürlük ziyaret? Çayı özlerim ben… Beşiktaş’ta oturduğum balıkçı da “Sizin ki haşlama oluyor abi, yandaki kahveden alıver” dediğimde beni kırmadan getiren esnaf kardeşimin elinden olacak ama.  Beşiktaş demişken Kara Kartal’ı ne yapacağız be! “Gücüne güç katmaya geldik, formanda ter olmaya geldik” diye uzaktan bağırsak tüm Çarşı mabadıyla gülmez mi bize?  

Bu şehirde doğdum, elimde bavulum Haydarpaşa’ya inip, “Seni yeneceğim İstanbul” diye diklenmedim hiç. Ama ne gerek var ki dillendirmeye. Hepimiz kim bilir kaç kere kafa tutuyoruz İstanbul’a. Ama dayılana dayılana söylenirken, bayıla bayıla yaşıyoruz işte. Öyle bir ilişki bizim ki.  Beni ben yapıyor İstanbul. Hamurumu yoğuruyor, her gün büyütüyor, vidalarımı sıkıyor, bazen contalarımı gevşetiyor. Kaya gibi sert isem de onun sayesinde, dal gibi kırılgansam da aynı. İnandım da İstanbul’dan, söke söke alma mücadelem de. Gidemem yani, mümkün değil. Gitmediğim gibi inadına da yaşarım.

İstanbul, İzmir, Urfa, Konya, Trabzon, Ankara, Antalya fark etmez, kimse gitmesin gözünü seveyim, herkes şehrini, çocukluk gökyüzünü inadına yaşasın, benim gibi bu şehri neden sevdiğinizi sıralayın belki işe yarar. Son bir gaz lazım ise onu da Konstantinos Kavafis abiden rica ettim. Buyrun arkadaşlar:

'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim', dedin

Yazının devamı...

Hiçbir şey için asla geç ve imkânsız değildir! Herkes rüyasını gerçekleştirebilir

1 Ocak 2017

Hiç tanımadığın bir ülkeye yerleşmek gibi radikal bir karar verdin... İlk günleri merak ediyorum. Pişman oldun mu, nasıl alıştın?

- Bali, ilk ayak bastığım andan beri beni kabul edip sevgi ile kucakladı. Hiç yadırgamadım ve yadırganmadım. Sanki hep burada hayatımı geçirmişim. İnsanları bana hiçbir zaman bir turist olarak bakmadı. Anında uyum sağladım. Bali’ye yerleşmeden önce, annem ve bir önaraştırma yapmaya geldik. Âşık olduk ve “Burası çocukların ve bizim hayatımıza inanılmaz bir tecrübe katar” dedik. Türkiye’de bir çarkın içindeydik, sanki bir çıkmaz yol, bir kısırdöngü. Bu monoton durumu kırmak gerekiyordu.  Şu anki okullarında çok daha az öğrenci var, hocaları birebir çocuklarım ile ilgileniyor ve bu benim için inanılmaz bir lüks! Motor ile okula gidebiliyorlar, her gün o tropik doğanın içinden geçiyorlar, yollardaki manzaraların her biri bir hayat hikâyesi anlatıyor. Bir tablo gibi... Bu anılar ve görüntüler hayat boyu akıllarına işlenmiş olacak.

İkinci hayat mı bu? Sen nasıl tanımlıyorsun?

- Belki üçüncü olabilir. Çocuklarımdan önce New York’taki yaşantım, sonra çocuklarım ile İstanbul’da yaşantım, ondan sonra da Bali’deki yeni ve üçüncü hayatımız, çocuklar ve ben! Onlar ile yaşadığım her an o kadar değerli ve yoğun ki! Burada daha da yakınlaştım çocuklarıma, birbirimizi farklı yönden tanımaya başladık.

Nasıl bir coğrafya orası?

- Yağmur yağıyor, birdenbire güneş açıyor, iklim her zaman sıcak sayılır, şimdi mesela kış, ama 27 derece, serin de olabiliyor, ama insan hiçbir zaman üşümüyor. Bitkisi ve doğası tropik ve görseli inanılmaz zengin. Meyveleri de muhteşem ve tabii ki en cazip yanı ucuz olması. İnsanları olağanüstü, güleryüzlü, yardımsever, kendi hallerindeler. Hedonistik bir hayat yaşamak istiyorsanız burası bir cennet! 

İyi mi insanlar orda? Empati gücü yüksek mi bireylerin?  Ötekileştirme diye bir şey var mı mesela?

- Burada yerel halkın yüzde 80’i Hindu ve yüzde 13’ü Müslüman; geri kalan da Budist ve Hıristiyan. Benim gördüğüm kadarıyla herkes ahenk içinde yaşıyor. Trafikte bile korna sesi duymak mümkün değil, inanılmaz bir eşzamanlılık var insanların arasında. Politik tansiyonu düşük bir ada burası ve halk oldukça mutlu, gözlerinden sevgi ve sükûnet akıyor.  İnsanın içinde huzur ve sevgi varsa empati ve saygı gücü doğal olarak yüksek oluyor. Buraya yerleşmemin sebeplerinden biri de her bireyin şahsi yaşamına saygı duyulması ve önyargı kavramının yokluğu.

Yazının devamı...