"Sibel Arna" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Sibel Arna" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Sibel Arna

Çocukluk gökyüzünden kaçmayın, kaçamazsınız zira…

2012 yılıydı. Murathan Mungan’la büyüdüğü şehri Mardin’e gidip, şehrin büyülü sokaklarından dolaşırken çocukluk, ergenlik, ilk gençlik anılarını dinlemiştim. Tüylerim diken diken, gözlerim dolu dolu.

Demişti ki bana: “Şehirlerin anlamı herkes için farklıdır. Yaşadığın şehir seni biçimlendirir. Mesela Mardin’deki mimari, gözlerimi terbiye etti. Işığın gölgesini içime taşıdım. Belki sen şiirimi okurken o ışık ve gölgeyi görmezsin ama o şiiri var eden ışık ve gölge Mardin’den süzülmüştür. Her şehir sana bir şeyler vermeye hazırdır ama önemli olan senin ne kadar aldığın…”

Edip Cansever’in o sevilen dizesine bağlamıştı lafı sonra: “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, nereye gitsen gitmiyor.” Mardin benim çocukluk gökyüzüm deyip, devam etmişti: “Yıldızları ilk saydığım yer, yıldızlarla birlikte uykuya daldığım yer. Bu kadar gökyüzüne yakın bir yerde oturmak, insanı kainat konusunda daha dikkatli, daha duyarlı yapıyor. Bu nedenle kainatın seslerini dinlemeye daha açık oldu kulaklarım. Ruhi arınmaya belki bu yüzden kıymet verdim. İçinde büyüdüğüm coğrafya hep çok sert, hep çok çetindi; bana dünyanın hiç kolay bir yer olmadığını erken öğretti. Bu size bir iç güç kazandırıyor. Hayatta çeşitli örselenmelerde o iç gücü size çok yardımcı oluyor. Ben Mardin’e her zaman aşkla bağlıyım. 50 yaşını geçmiş bir insan hâlâ memleketinden, ailesinden, köklerinden, babasından bahsederken gözleri nemlenebiliyorsa o hâlâ kalbini büyütememiş demektir. Aklın ne kadar büyürse büyüsün kalbin çocuk kalmasıdır, insanı sanatçı yapan.”

Benim şehrimin, ülkemin topraklarında birbiri ardına bombalar patlıyor, birbiri ardına masum insanlar ölüyor. Geriye kalanların kimisi kabuğuna kapanıyor, kimisi çekip gitmekten bahsediyor.

Gidemem ki ben! İstanbul da benim çocukluk gökyüzüm. Gitsem de kaçamam ki. Neyi bırakayım? Her baktığımda bana bu şehirde doğdum için dünyanın en şanslı insanı olduğumu hissettiren tarihi yarımadayı mı? Çığlık çığlığa sevinebilme özgürlüğümün anahtarını daha çocukken boynuma takan martıları mı? En nefessiz kaldığım an suni teneffüsün kralını yapan boğaz havasını mı, ara sokaklarına daldıkça Alice Harikalar Diyarı da neymiş diye dalga geçtiğim Beyoğlu’nu mu? Sokak simidini nasıl bırakayım siz söyleyin? Var mı dünyanın herhangi bir ülkesinde bu kadar ucuza bir ziyafet. Peki ya bir daha şehir hatları vapuruna binmeden geçer mi bu ömürlük ziyaret? Çayı özlerim ben… Beşiktaş’ta oturduğum balıkçı da “Sizin ki haşlama oluyor abi, yandaki kahveden alıver” dediğimde beni kırmadan getiren esnaf kardeşimin elinden olacak ama.  Beşiktaş demişken Kara Kartal’ı ne yapacağız be! “Gücüne güç katmaya geldik, formanda ter olmaya geldik” diye uzaktan bağırsak tüm Çarşı mabadıyla gülmez mi bize?  

Bu şehirde doğdum, elimde bavulum Haydarpaşa’ya inip, “Seni yeneceğim İstanbul” diye diklenmedim hiç. Ama ne gerek var ki dillendirmeye. Hepimiz kim bilir kaç kere kafa tutuyoruz İstanbul’a. Ama dayılana dayılana söylenirken, bayıla bayıla yaşıyoruz işte. Öyle bir ilişki bizim ki.  Beni ben yapıyor İstanbul. Hamurumu yoğuruyor, her gün büyütüyor, vidalarımı sıkıyor, bazen contalarımı gevşetiyor. Kaya gibi sert isem de onun sayesinde, dal gibi kırılgansam da aynı. İnandım da İstanbul’dan, söke söke alma mücadelem de. Gidemem yani, mümkün değil. Gitmediğim gibi inadına da yaşarım.

İstanbul, İzmir, Urfa, Konya, Trabzon, Ankara, Antalya fark etmez, kimse gitmesin gözünü seveyim, herkes şehrini, çocukluk gökyüzünü inadına yaşasın, benim gibi bu şehri neden sevdiğinizi sıralayın belki işe yarar. Son bir gaz lazım ise onu da Konstantinos Kavafis abiden rica ettim. Buyrun arkadaşlar:

'Bir başka ülkeye, bir başka denize giderim', dedin
'bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
Her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.'

Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
Bu şehir arkandan gelecektir.
Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
Başka bir şey umma-
Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünü de.”

İlgilenenler için röportaj burada    

 

X