Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kürt meselesine giriş

DOĞRUSU, iki haftalık bir mola ertesinde yazacağım bu ilk makaleye yukarıdaki başlığı atmış olmaktan hoşnut değilim. Hem fazla ciddi, hem de bilhassa çok yersiz kaçıyor.

Eh, ondört gün boyunca “kafa dinlemek” ümidiyle avunmuşsun. Fakat yine de yeni mesaiye, Kürt meselesi gibi Türkiye’nin en hayati konusundan başlamışsın. Angarya geliyor.

Oysa ben de isterdim ki, tatil nihayetlerindeki o beylik girizgâhları tekrarlayayım.

Akdeniz’in sıcağından, Ege’nin mavisinden, Likya’nın taşından falan söz edeyim.

Yani, gündelik gaileye aniden boğulmamak için, tuz pırıltılarını ve yakamoz kıpırtılarını daha bir müddet gazete sütununda ışıldatmaya çalışayım.

* * *

AMA diyelim ki olmadı. Ne Cevat Şakir’in, ne de onun şakirtlerinin “mavi”si benim lacivertimle uyuştuğundan, bu Homerosvâri resmi boyamak işine yanaşmadığımı farzedelim.

Tamam da, en azından, bazı somut gözlemlerden yola çıkarak ve sipsivri bir dil kullanarak, amatör toplumbilimciliğe ve profesyonel estetliğe soyunabilirdim.

Meselâ birinci bab’da, Fethiye - Kalkan - Kaş hattındaki “turistik” (!) lokanta, kahve, vs. hizmetlerinin inanılmaz ölçüde ağır aksak verilmesi konusuna değinebilirdim.

Bunu da, yeni indikleri sahilde şimdi darphane kurup bilhassa Kraliçe lirası cinsinden para basmakta olan esnafın - tabii yine “turistik” fiyatlarla -, etno-sosyolojik köken itibariyle ve ezici çoğunluk olarak yayla göçebelerine uzanıyor olmasıyla açıklayabilirdim.

Uyuşukluğu, mevsimlerin yavaşlık ve çobanların hantallık ritmine bağlardım.

Artı, o sivri dilimi engerek yılanı raddesine vardırarak, “yabancılar illâ öyle istediği için değil, kendileri demlemeye üşendikleri için artık poşetle dayattıkları çayı bile amel-i manda getiriyorlar diyeceğim ama, dağda manda da yoktur ki” diye ekleyebilirdim.

Fernand Braudel’den dem vuracak kimisinin beni “Akdeniz ruhunu kavramaktan âciz modernite esiri”; “ulusalcı” papağanlığı tekrarlayacak kimisinin ise “halkı hor gören şehir züppesi” diye yerin dibine batıracağını bile bile, gördüğümü yazmaktan çekinmezdim.

* * *

EVET evet, eğer ben de “klasik” bir tatil dönüşü yazısı yazacak olsaydım, yukarıdaki sosyologluğa ek olarak bir de estetliğe soyunurdum ki, bu ikinci bab’da tam döktürebilirdim.

Bir adli hekim titizliğiyle, kolektif tecavüz yansıtan ve görsel, işitsel, hâttâ kokusal nitelikteki bütün estetik değerleri kapsayan fiili livatanın tıbbi raporunu çıkartırdım.

Örneğin burada da, zaten her bakımdan dehşet bir belediyecilik faciası yaşamakta olan ve Cunda’nın adını bile “Alibey” diye “millileştirmiş” (!) olmaktan şeref duyan Ayvalık’ta, gün batımını Şeytan Sofrası’ndan izlemeye kalkışmak gaflet ve delâletinden söz ederdim.

“Nerde çokluk, orda bokluk” ilkesi demokrasi icâplarındandır boynum kıldan ince, dolayısıyla tabii ki rezalet trafiği, arsız kalabalığı, görgüsüz fotoğrafçılığı eleştirmezdim.

Ama meselâ, “boş yere çeneni yorma” uyarılarıma aldırmayarak, hoparlör desibelleri ufuktaki Midilli adasını dahi tir tir titretecek ölçüde açılmış “musiki” (!) anırmanın biraz kısılması rica eden Şahin Alpay’ın iyimserliğine ve aldığı cevaba değinirdim.

İşte böyle, klavyem armut toplamıyor, eğer ben de beylik bir tatil dönüşü makalesi yazmış olsaydım, “toplumsal sorun”da da, “estetik sorun”da da o tatile duman attırırdım.

* * *

OYSA, velev ki Akdenizli bir tatil dönüşünün tuz ve yakamoz pırıltıları henüz sönmemiş olsun, illâ yukarıdaki sorunlardan söz etmek gerekmiyor.

Fakat, bugün ancak “şakadan” bir “giriş”ini yaptığım ve yarından itibaren enine boyuna değineceğim Kürt sorunundan illâ ve mutlaka söz etmek gerekiyor

Zira, tatil veya değil, hem Türkiye şu an hayati bir viraj dönüyor; hem de yukarıdakiler dahil, hemen diğer tüm sorunlarımız esas itibariyle aynı Kürt meselesine odaklanıyor!

X