Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Küfür ve hakaret etmeden...

"Karşı tarafı anlamak", "farklı görüştekilerle empati kurmak" gibi iddialı kavramlardan bahsetmek ne kadar anlamlı? Bugünün koşullarında, insanların gerçekten "birbirini anlamak" gibi bir derdi var mı?

Ahmet Hakan, köşesinden, "Yetişin komşular linç ediliyorum" diye yazmış. Kendisine hergün çok sayıda hakaret mailinin geldiğini dile getirip, şikayette bulunmuş.

Çoğumuzun yılgınlığa kapıldığı, şikayet ettiği bir durumu anlatmaya çalışmış Ahmet Hakan. Gerçekten de, iletişim imkanlarının artmasından bu yana; etrafa psikolojik baskı ve hakaret yayan bir “yazılı saldırganlık”, her geçen gün dozunu arttırarak, varlığını sürdürüyor.

Okuduğu yazılar veya izlediği televizyon konuşmaları, kendi düşüncesine uymadığı an, "Ya tam sustururuz, ya kan kustururuz" havasıyla karşılayabilen bir “toplumsal boyut”tan söz ediyoruz. Tabii, bütün bunların, yaşadığımız toplumsal kırılmalarla da, çok yakından ilişkisi bulunuyor.

KİTLESEL TRAVMA

“Küfür ve hakaret edenler, agresif bir kesimdir” diyerek, kendimizi sakinleştirebiliriz elbette. Böylece, yaşanan anormal durumu, belki görmezden bile gelebiliriz. Ancak, Türkiye'deki okuyan, yazan, kendisini “aydın” diye niteleyebilen kitlenin ortalamasında da; bağnazlık ve saldırganlık, normal karşılanmaya başladı.

Söz konusu özne Yavuz Bingöl de olabiliyor, Mehmet Ali Alabora da… Tek taraflı bir travmadan söz etmiyoruz, “mahalle”lerden söz ediyoruz. Bir toplumsal ruh halini ve “frenlerin patlamasını” anlamaya çalışıyoruz.

Bu bölünme ve psikolojik baskı ortamında; “ara mahalle”lerin ciddiye alınma şansı, giderek azalıyor. Çatışan kutupların baskısı içinde yılgınlığa düşenler, kurtuluşu, “bir tarafa sığınmak”ta buluyorlar.

Psikolojik gerilimin tırmandığı oranda; insanların büyük bir bölümü susuyor, görmezden gelmeyi tercih ediyor. Konuşanlar ve yüksek sesle bağıranlar, iki mahallenin kabadayıları oluyor.

Seçim ortamına girdiğimiz şu koşullarda, işler biraz daha sarpa sarabilir.

İŞBAŞARAN'IN BAŞINA GELEN

Eski AK Parti milletvekili Fevzi İşbaşaran'ın başına gelenler, tırmanışın ivmesini görmek bakımından uyarıcı olabilir. İşbaşaran'ın yazıp söyledikleri, günümüzün saldırgan dilinin tipik bir örneğini oluşturuyor. Sözünü hakaret ederek söylemeyi alışkanlığa dönüştürmüş bir eski siyasetçiyle karşı karşıyayız.

“Bu sakat ruh halini tartışalım” derken, İşbaşaran'ın Emniyet önünde fiili saldırıya uğradığına tanık oluyoruz. Bu kabul edilebilir değil. İşbaşaran'ın hakaretleri, linç saldırısının ardından bir anda önemini yitiriyor, tartışma dışı kalıveriyor.

UZLAŞMAK

“Karşı tarafı anlamak”, “farklı görüştekilerle empati kurmak” gibi iddialı kavramlardan bahsetmek ne kadar anlamlı? Bugünün koşullarında, insanların gerçekten “birbirini anlamak” gibi bir derdi var mı?

Çıtayı daha gerçekçi bir düzeye koyarsak, şunları söyleyebiliriz: Hakaret etmeden, linç etmeden, küfür etmeden, hedef göstermeden düşüncelerimizi ifade etmemiz, tartışma yapmamız mümkün olabilmeli.

SİYASET DİLİ

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Osmanlıca tartışmaları sırasında ne diyor: "İsteseniz de istemeseniz de öğrenilecek..."

Osmanlıca tartışması alevlenince, CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi ile Başbakan Davutoğlu arasında bir de polemik yaşandı. Davutoğlu, Kılıçdaroğlu'na "tarih cahili" deyince, Hamzaçebi şu karşılığı verdi: "İsminin başında akademik ünvan taşıyor olması, bir insanın cahil olmadığı anlamına gelmez."

Şurası açık: Herkes kendi durduğu yerin doğruluğundan emin, herkes kendi üslubundan memnun.

En azından, “kendi haklılığınıza işaret etmek” için, daha farklı yollar izleyebilirsiniz. Haklı olan, kendine güvenen; hakaret dilini tercih etmez. Eğer, siyaset ve medya, dilini düzeltirse; gazete okurlarında ve sosyal medya kullanıcılarında da, bir normalleşme görülebilir.

X