"Oral Çalışlar" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oral Çalışlar" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Oral Çalışlar

PKK'dan, HDP'den müzakere teklifi...

21 Mart 2016

Diyarbakır'da, meydanda toplanan yüzbinler, bu çağrıya sahip çıkmıştı.

 

Bu yılki Newroz, endişeler içinde kutlandı. Diyarbakır Newroz meydanında, ne o eski kalabalığı ne o eski coşkuyu görmek mümkündü.

 

Dün, Newroz nedeniyle, PKK ve HDP'den "yeni" sayılabilecek açıklamalar geldi.

 

Kandil'den Murat Karayılan'ın yaptığı açıklamayı, ajanslar, "Biz çözüm için hazırız" başlığıyla verdiler.

 

Açıklamanın aslı şöyle: "Eğer Tayyip Erdoğan ve AKP bu katliamcı, ırkçı tavrından geri adım atarsa, Newroz yeni bir atılım ve çözümün gelişmesine vesile olabilir. Bu temelde beklenti içinde olanlara; Önder Apo'nun özgürlük koşulların sağlanması ve izleme heyeti gözetimi altında Dolmabahçe anlaşması çerçevesinde müzakerelerin başlamasına, hareket olarak hazır olduğumuzu belirtiyoruz."

 

Karayılan, aynı açıklamada tehdidi de elden bırakmıyor:

 

"Bazıları PKK'nin şehir savaşına başladığını söylüyor. Hayır PKK şehir savaşına henüz başlamış değil. Gençlere, halka yönelen AKP'ye karşı, halk, polislerin mahallelerine girmesini engellemek için masumane bir şekilde hendek kazdı ve panzerlerin geçmesini önledi."

 

Aynı saatlerde, Diyarbakır'da "İmralı Heyeti" adına konuşan Sırrı Süreyya Önder de, benzer bir çağrıyı dile getiriyordu:

 

"Gerekli ciddiyetle yaklaşılırsa çatışmasızlık bir haftada sağlanabilir. Açın İmralı yolunu, müzakereler nerede kalmışsa oradan devam ederek bir haftada ülkemizin çehresini değiştirelim. (...) çağrımıza cevap verilirse 1 hafta içerisinde barışı sağlarız. 8. gün olursa beni Diyarbakır Meydanı’ndan çarmıha gerin."

 

Onu HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş izledi:

 

"(...)bir barış mektubu olarak İmralı’ya Başkan Apo’ya bir mektup olarak gönderiyoruz. Ördüğünüz o barış yolu, Dolmabahçe Mutabakatı’nda dile getirdiğiniz yola bağlıyız. Savaş, çatışma olağan değil. Müzakere dediğiniz şey çatışma çözümlerini ortaya koyarak ortak bir noktada buluşmaktır."

 

 

Sorular

 

 

Bu üç konuşmayı alt alta koyduğumuzda, HDP/PKK çizgisinin, müzakerelere yeniden dönmek, çözüm sürecini başlatmak isteği içinde olduğunu düşünebilir miyiz?

 

Bazı kentlerde, YDG-H'nin silahlı hakimiyeti ve sokak işgali sürüyor. Bu noktada bir değişiklik niyeti var mı? Karayılan, bu halin ortadan kalkacağını söylüyor mu? HDP yetkilileri, hendeklerin kapatılmasıyla ilgili bir hamle yapmayı düşünüyor mu? Yüksekova'nın ya da benzer ilçelerin yıkılmasını engellemek amacıyla, oradaki YDG-H'lilerin eyleme ve işgale son vermesini sağlamak konusunda bir niyet bulunuyor mu?

 

Bombalı saldırıları savunuyor musunuz? Devam edecek misiniz?

 

Bu sorulara net bir cevap verilmeden, yapılan çağrıların anlamlı bir sonuç yaratmasını beklemek bana pek gerçekçi görünmüyor.

 

Elde silah, sokak başlarında bekleyen grupların gölgesinde, dünyanın hiçbir ülkesinde, sağlıklı bir müzakere ortamı oluşmaz.

 

 

"Devirmeci" ittifak

 

Cemil Bayık, geçtiğimiz günlerde, "Erdoğan ve AKP devrilene kadar savaşı yaygınlaştıracağız" demişti.

 

Geçenlerde Selahattin Demirtaş'ın Kandil'deki ağabeyi Nurettin Demirtaş’tan, "AKP'yi devirme" bağlamında, paralel bir açıklama geldi:

 

“AKP’nin uyguladığı politikalar yüzünden, Ankara sokakları adeta Şam-Halep sokaklarına dönmüştür. (...) Bunun önüne geçecek en temel güç HDP’dir.(...) AKP-DAİŞ gücünü ayakta tutan işbirlikçi Kürtler ile CHP’nin ve özellikle de onun çevresindeki Alevilerin oynadığı rol kesinlikle aynı olamaz, olmamalıdır; CHP Cumhuriyetin bu kritik sürecinde Kürtlerin yanında yer almalıdır."

 

Selahattin Demirtaş, kısa bir süre önce, CHP'ye “omuz omuza yürüme” çağrısında bulundu:

 

"Sözde, lafta kalmasın istiyoruz. Bu nedenle el ele verelim. Daha çok dayanışma içerisinde olmamız lazım. Gezi'nin direniş ruhu, Cizre'nin direniş ruhu, Cerattepe'de dolaşan direniş ruhu. Onları korkutan, panikleten budur. İyi ki böylesi bir ruh aramızda dolaşıyor. Tarih boyunca hep vardı, iyi ki varlar" .."

 

 

Karmaşık bir durum

 

 

PKK'nın hendek siyaseti yanlıştı. Hiçbir meşruiyeti olmayan "özyönetim" ilanları anlamsızdı. 7 Haziran seçimlerinin ardından, Türkiye'yi bölgedeki siyasi tablo içinde baş düşman sayan siyasi strateji, hatalıydı. Türkiye'yle "ölümüne" bir hesaplaşma içine girme tercihi, gerçekçi değildi.

 

Hayata, bölgedeki dengelere, zamanın ruhuna uygun olmayan, "maceracı" sayılabilecek çizgi, şimdi bir tıkanmayla yüz yüze.

 

Türkiye'de, Kürtler ve değişim isteyen kesimler, demokrasi ve kimlik talepleriyle ilgili mücadelelerini, meşru zeminde yürütebilecek imkanlara, belli bir düzeyde sahipler.

 

Güllük gülistanlık bir durumdan söz etmiyorum. İfade ve düşünce özgürlüğü dahil, bir çok alanda sorunlar var elbette…

 

Ama, HDP’nin istediği konuyu Meclis'te gündeme getirebilecek güç ve birikime sahip olduğunu, teknik olarak söyleyebiliriz. Tabii, PKK’nın, bölgede, elinde silahla, şehirlerde egemenlik kurma ve devletle hesaplaşma çizgisini yürüttüğü bir ortamda, HDP’nin şansı ortadan kalkıyor.

 

 

CHP ile nasıl "devirecek"siniz

 

 

Son dönemde, "AKP'yi devireceğiz" diyen Kandil'in, bir yandan da, CHP'ye ittifak çağrısı yapması, dikkat çekiyor. Ne elde edilmek isteniyor? CHP tabanına, "Erdoğan'la asıl biz mücadele ederiz, Ey Aleviler, CHP'liler bizim saflarımıza gelin" mi demek istiyorlar?

 

Ya da ortak bir siyasi mücadele isteği mi dile getiriliyor?

 

CHP, Kürt meselesinde nerede duruyor ki, onlarla bir paralellik sağlanacak? Ana dilde eğitim mi, Kürt kimliğinin tanınması mı, Anayasa değişikliği mi? Hangi düzlemde yan yana yürünecek?

 

CHP ile, olsa olsa, "devirmeci" bir paralellik gelişebilir. Bir tane “net ortak zemin” var, o da AKP karşıtlığı… Onun da, Meclis aritmetiği içinde, etkili bir anlamı bulunmuyor.

 

 

Sonuç:

 


Sorunun yeniden masaya dönebilmesini isteyenlerdenim. Türkiye'nin Kürtlerin bütününü kapsayan bir birlik stratejisi kurmasından yanayım. Böyle bir başarının bölgedeki dengeleri olumlu yönde etkileyeceğini düşünüyorum.

 

PKK'nın, "Türkiye karşıtı cephe yoluyla, statü elde etme projesi”nin, barış ihtimalinin önündeki en büyük engel olduğunu da görebiliyorum.

 

Bombalı araçlarla, şehirlerde silahlı hegemonya projeleriyle, "barışçı" bir mesaj verilmesi, mümkün değil.

 

Kimse inanmaz.

 

Şapkayı bir daha ele almalı, daha cesur adımlar atmaya kafa yormalıyız...

 

Samimi bir çözüm perspektifi, ancak, toplumun farklı kesimlerini aynı anda ikna edebilecek hamlelerle, yeniden hayata dönebilir.

Yazının devamı...

PKK frene mi bastı?

20 Mart 2016

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı imzalı bildirinin başlığı şöyleydi:

 

"Sivillere yönelik saldırıları kim yaparsa yapsın karşı çıkılmalıdır."

 

Hatırlayalım: Bir hafta önce, Ankara Kızılay meydanındaki, ondan önce Ankara Merasim Sokak’taki, savunmasız sivillere yönelik saldırıların ardından; KCK'dan herhangi bir açıklama gelmemişti. Katliamları yapanların kimlikleri, saldırıyı düzenleyenlerin PKK ile ilgisi olduğunu gösteriyordu. Her iki saldırıyı da PKK ile bağlantılı TAK örgütü üstlendi. Kandil, sesini çıkarmadı.

 

Önceki saldırılarda sessiz kalan KCK, Beyoğlu saldırısının ardından, hızlı sayılabilecek bir açıklama yapma gereğini duydu:

 

" (...)Kürt Özgürlük Hareketi olarak, sivillerin hedef alınmasına karşıyız ve sivillere yönelik eylemleri kınıyoruz. Ölen sivillerin ailelerine başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyoruz."

 

Açıklamada, 1984'den bu yana, "zorunlu olarak" gerilla mücadelesi yürütüldüğü ifade edilerek, şöyle devam ediliyordu:

 

"Bizim tercihimiz her zaman Kürt sorununun Türkiye'nin demokratikleşmesi temelinde demokratik siyasal çözümden yana olmuştur. Hala bu konudaki ısrarımız sürmektedir. Ancak

AKP iktidarı Kürt sorununun demokratik çözümü çabalarına tekme vurmuş; Kürt Özgürlük Hareketini şiddetle ezme kararı almıştır."

 

Türkiye'ye çağrı

 

KCK bildirisi, Türkiye'ye yönelik bir çağrıyla son buluyordu:

.

"Türkiye'de sorumlu çevreler ve siyasi güçler, bu Newroz vesilesiyle Kürt sorununun çözümü ve Türkiye'nin demokratikleşmesi için bir adım atsınlar; karşılıklı ateşkesle birlikte Önder Apo üzerindeki tecridin kaldırılarak özgür koşullarda müzakerelerle Kürt sorununun demokratik

siyasal yöntemlerle çözüleceğini ilan etsinler."

 

 Bir geri adım mı?

 

Bu bildiriyi, son gelişmelerin ışığında anlamlı buldum. PKK, Ankara'da, arkası arkasına yaptığı iki saldırıyla çok sayıda sivili katletti. Özellikle, Kızılay saldırısının ardından yaptığım yorumlarda, bunun "bir strateji değişikliği" anlamına gelebileceğini vurgulamıştım. Şimdiye kadarkinden farklı bir yönelimin geliştiğine dikkat çekmiştim.

 

KCK’nın son açıklaması, son saldırıların ardından girilen yoldan dönüldüğüne dair bir geri adım mıdır?

 

"AKP'yi devirene kadar savaş"

 

Bu açıklamadan çıkarılabilecek sonuç; PKK'nın, Güneydoğu'nun bazı kentlerinde sürdürmeye çalıştığı, hendek- barikat siyasetinin, onları ciddi bir durum değerlendirmesine yönlendirmiş olması...

 

Cemil Bayık’ın, daha bir kaç gün önceki "Erdoğan ve AKP'yi devirinceye kadar savaşacağız" açıklamasının ardından gelen son Kandil bildirisinde; Türkiye'yi yönetenlere, “çözüm için demokratik siyasal yöntemleri kullanmaları” çağrısına yer verildiğini görüyoruz.

 

Şöyle bir çıkarım yapmak mümkün: Kürt sosyolojisinin her şeye rağmen bir parçası olan PKK, kendi çevresinden hissettiği tepkiler nedeniyle, bir anlamda frene bastığını mı ilan ediyor?

 

PKK'yı eleştirmek

 

Burada belki üzerinde durmamız gereken bir nokta daha bulunuyor: Bazı çevreler, son dönemde, bölgede gelişen olaylara tepki gösterirken, PKK'nın yaptıklarını yok sayan bir dil kullanıyorlar. "Neden böyle yapıyorsunuz?" dendiğinde, "Bizim muhatabımız devlet, PKK değil, onlar illegal bir örgüt" diye yaklaşıyorlar.

 

Görülüyor ki, son PKK katliamlarına her kesimden yönelik tepkiler; Kandil'i, geri adım atmaya, sivil katliamlar konusunda daha dikkatli davranmaya iten sonuçlar üretmeye başlıyor.

 

PKK, bir Kürt kitlesinin doğrudan ve dolaylı desteğini alabiliyor. Eğer bu tür eylemler sürerse, bu destek hızla eriyebilir. Özellikle de büyük şehirlerdeki Kürt orta sınıfı (AK Parti'yi Kürt hareketi üzerinden sıkıştırmayı düşünerek bir destek veren çevreleri de ekleyebiliriz) bu tür bir yöntemi kabul edemez, savunamaz…

 

Şehirlerde sivil katliamlar yapan, marjinal sol gruplardan kuvvet almaya çalışan bir PKK; uluslararası alanda da, elde ettiğini varsaydığı desteği, hızla kaybedebilir.

 

Tek bir açıklamaya aşırı anlam yüklüyor olabilir miyim? Belki de…

 

Ancak, şurası açık:

 

Türkiye'deki yönetimi “baş düşman” gören bir siyasi tercihte bulunarak, "devirmeci" bir stratejinin parçası olan bir yerden şiddeti tırmandırmak; PKK için, oldukça sorunlu sonuçlar doğurmaya aday.

 

 

Yazının devamı...

Kürtlerin yerine kendimizi koyabilsek...

19 Mart 2016

Önceki gece Habertürk TV'de Ece Üner'in "Enine Boyuna" programında birlikteydik.

 

Ankara Merasim sokaktaki katliamın failinin taziyesine giden HDP milletvekili Tuğba Hezer'le ilgili ilginç bir değerlendirmede bulundu Vahdettin İnce: "Tuba Hezer, Van'ın Erciş kazasından. Köylerimiz birbirine yakın. Onun ailesinin büyük bölümü Zilan Deresi katliamında(1930) yaşamını yitirdi. Bir milletvekili olarak, bir insan olarak katliamcının taziyesine gitmesi yanlış, ancak onun hangi duygular içinde olabileceğini anlamanız da kolay değil."

 

Vahdettin İnce, dindar gelenekten geliyor. 1 Kasım seçimlerinde AK Parti'den Van'da üçüncü sıradan adaydı. Sonuç olarak bir Kürt aydını. Olaylara bakış açısını bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.

 

Kürtlerin yaşadıklarını biliyor muyuz? Hendek savaşları, onları perişan etti. Binlerce çocuk dağlarda yok olup gitti. Devlet tarafından yakılıp yıkılan köylerini terk eden milyonlarca Kürdün, şehirlerin sokaklarında, işsiz güçsüz, evsiz barksız kaldığını, unutmuş değiliz.

 

Bunlar yakın tarih... Peki Cumhuriyet tarihi boyunca neler yaşandığını biliyor muyuz? Bir çok katliamı, baskıyı yeni öğrenmiyor muyuz?

 

 

PKK'ya giden yollar

 

Yıllarca sustular veya susturuldular. Sonra haklarını aramaya başladılar. Devlet yeniden şiddetle karşılık verdi. Bu zeminde PKK yeşerdi.

 

Devletle çatışmaya giren PKK, mağduriyetler üzerinden, şiddeti bir mücadele yöntemine dönüştürdü. Başlangıçta daha çok yoksul Kürt çocuklarını örgütlediler. Bölge halkı üzerinde de bir baskı aygıtı oluşturdular.

 

Kürt kimliği

 

Hangi siyasi görüşten olursa olsun, tüm Kürtlerin bir kimlik talebi bulunuyor. Devlet bu talepleri reddettikçe, değişik görüşlerden Kürtler ortaklaşabiliyorlar.

 

Şimdi kritik bir süreçten geçiyoruz. Kürtlerin önemli bir kesimi, PKK'nın son ayaklanma hesaplarının arkasından gitmiyor. Kitleleri hedef alan terör eylemlerini, endişe ve tepkiyle izliyorlar.

 

 

Barışmak

 

Devletle Kürtlerin barışması ve yeni bir dönemin açılması için, geçmişten farklı bir noktadayız. Çözüm süreci döneminde, asıl muhatabın PKK/HDP siyasi çizgisi olması, Kürtlerin bu siyasi akıma geçmişten daha fazla ilgi göstermelerini sağladı.

 

Şimdi ters yönde bir durum yaşanıyor. PKK/HDP çizgisi, devletin hedefinde. PKK, kanlı eylemleriyle, yeni bir strateji uyguluyor.

 

Kürtlerin bir kesimi hala bu çizginin takipçisi. Bazen eleştiren bir tavır göstermekle birlikte, kaderlerini o safta görüyorlar. Bir kesim Kürt ise; geçmişte HDP'ye destek olmuş, PKK'ya da sempati duymuş olmakla birlikte, bugün mesafeli davranıyor. Bunların yanısıra, PKK'ya karşı net tutum içinde olan bir Kürt kitlesi de var.

 

Özellikle büyük şehirlerde yaşayan, son dönemde bir ölçüde politikleşen orta sınıf Kürtleri de önemsemek gerek. Bu insanlar, son yıllarda, büyük oranda HDP'ye destek verdiler. Şimdi, çekingen bir tutum içindeler.

 

Toplam bir “Kürt fotoğrafı” çıkarabilmek elbette zor. Benimki bir kategorileştirme çabası. Bölgelere göre de birçok fark var. İzmir’deki Kürtler ile İstanbul’daki Kürtler arasında bile, farklılıklar söz konusu. Alevi olanların, Sünni olanların, gençlerin, yaşlıların, farklı duyarlılıklarından söz etmek mümkün.

 

Ancak...

 

Onların hepsi Kürt. Özel bir duyarlıkları bulunuyor. Hepsinin bölgede yaşanan felaketlerle, örgütlenmelerle uzak ya da yakın ilişkileri var.

 

Bu yüzden, "yeni önlemler" gündemdeyken, dikkatli olmalıyız. “Kimlik” üzerinde incitici olabilecek durumlardan kaçınmalıyız. HDP'ye yönelik yaptırımların onlar üzerinde nasıl etkiler yapabileceğini iyi hesaplamalı, iyi tartmalıyız.

 

Kürtlerin kimliklerinin derinliklerinde varolan güvensizliği artırmayı değil, güveni çoğaltmayı hedef alan bir yaklaşımı öne çıkarabilmeliyiz.

 

Bir şey yazıp söylerken, yöreye yönelik bir kanun çıkarırken, duyarlılıkları, tepkileri, daha fazla dikkate almamız gerekiyor.

 

Kendimizi biraz olsun Kürtlerin yerine koyabilmeliyiz. Yani çokça dile getirilen "empati" kavramını biraz olsun gerçeğe dönüştürebilmeliyiz.

 

Kolay olmadığını biliyorum.

 

 

Yazının devamı...

"Terörist"

17 Mart 2016

Sonra onları kitap haline getirdim.

 

Hakkımda Terörle Mücadele Yasası'nın 8/1. maddesi uyarınca, "terör örgütünün propagandasını yapmak"tan dava açıldı. Mahkeme beni üç yıla mahkum etti. Dosyam Yargıtay'a gitti. Ünlü “9.Daire”ye.

 

CHP milletvekili bir arkadaşım, 9.Daire Başkanını tanıdığını, derdimizi anlatabileceğimizi söyledi. Benim yaptığım gazetecilikten ibaretti. Üstelik, söyleşiler sırasında eleştirel bir tavır almıştım.

 

Randevu alıp, Yargıtay 9.Ceza Dairesi Başkanına gittik. O zaman, Terörle Mücadele Kanunu'nun 8. maddesinin 1. fıkrasında, "her ne maksatla olursa olsun" şeklinde bir ifade vardı. Bir “suç kastı” olmasa bile, yaptığınız suç sayılabiliyordu. 9. Daire Başkanı, "Bu hüküm değişmezse, seni mahkum ederiz" dedi.

 

Dava uzadı, kanundan "her ne maksatla olursa olsun" ifadesi çıkarıldı. Buna rağmen, Yargıtay yaptığım iki söyleşi nedeniyle mahkum edilmemi onayladı. Bir gazeteci olarak, “terör suçlusu”ydum, kanun önünde "terörist"tim. Sonra, Bülent Ecevit'in başbakanlığı döneminde çıkarılan bir "erteleme kanunu"(1999) sayesinde hapse girmekten kurtuldum.

 

Yaşar Kemal de yargılandı

 

1990'ların mantığı buydu. “Medyanın tutumunun terörle mücadeleye engel olduğu” yönünde bir kanaatin (özellikle de askerler, yargı, bürokrasi ve siyasetçiler arasında) egemenliği vardı. Aralarında Yaşar Kemal’in de olduğu çok sayıda aydın, yazar, gazeteci bu nedenle yargılandı. Hapse girenler oldu. Ben kapıdan dönenlerdenim.

 

 

Kürt meselesini teröre indirgemek

 

90'lardan çıkardığımız en önemli derslerden biri; Kürt meselesini yalnızca “terör meselesi”ne indirgemenin, yani sosyolojik, politik, psikolojik boyutlarını gözardı etmenin yanlışlığıydı.

 

Kürtlerin hak hukuk talebini, kimlik krizini görmezlikten gelen güvenlikçi yaklaşım, her şeyi giderek daha içinden çıkılmaz hale getirdi. Çatışma yaygınlaştı. Büyük bir toplumsal felaket yaşandı. Kutuplaşma derinleşti. Sorun giderek uluslararası bir boyut kazandı.

 

AK Parti'nin çıkışı

 

Yapılan hatalardan dersler çıkaran AK Parti iktidarı ve Tayyip Erdoğan, cesur ve çözüme yönelik adımlar atmaya karar verdi. En büyük hamle çözüm süreciydi, önemli kazanımlar elde edildi.

 

Ancak bölgedeki koşulların değişmesinin de etkisiyle, maalesef yeniden çatışma günlerine döndük. Şimdi hızla tırmanan bir gerilim dönemindeyiz. Geçmişte yaşadıklarımızın da ötesinde bir süreçten geçiyoruz.

 

PKK marjinalleşiyor mu?

 

Son Ankara saldırısıyla birlikte, PKK yeni bir strateji içine girdi. Sorunun, Türkiye'nin içinde ve Türkiye'yle birlikte çözülmesi yerine, “uluslararası alan”ı hedefleyen bir strateji ile karşı karşıyayız.

 

Tamamen sivilleri hedef alan bu saldırının, geniş Kürt kitlelerince benimsenmesi beklenemez. Silahlı sol gruplarla ittifak açıklaması da kitleleri görmezden gelen yaklaşımın bir başka adımı. Hendek siyasetindeki ısrar da, kitlelerin mağduriyetini önemsemeyen bir çizgi olarak değerlendirilebilir.

 

Devlet ve güvenlik

 

Devlet, toplumun güvenliği ve huzuru için, tedbirler almakla yükümlü. Yükselen şiddete karşı, önlemleri geliştirmek ve yeni saldırılara meydan vermemek için üzerine düşeni tabii ki yapmak zorunda. Ancak, teröre ve şiddet eylemlerine karşı, “hukuk zemininde” mücadele yürütülmesi çok önemli. Güvenlik, sadece polis, yargı gibi kurumlarla sağlanamayacak kadar karmaşık bir konudur.

 

Üç akademisyen tutuklandı. Cumhurbaşkanı "terör ve terörist tanımı yeniden yapılsın" çağrısında bulundu. HDP'liler tutuklansın baskısı şiddetlendi. Gazetecilerin, yazarların "teröre destek verdikleri" savıyla, "terörist" sayılması gerektiği yorumları yüksek sesle dillendirilmeye başlandı. Endişe verici bir durumla yüzyüzeyiz.

 

Böyle bir psikolojik ortamda; haklı zeminde yürütülmesi mümkün olan bir mücadele, bir anda farklı bir zemine kayabilir.

 

Güvenlik bürokrasisi, mevzuat engellerini aşmak istiyor. Devlet içinde daha sert yöntemleri bir çıkış yolu olarak gören eğilim güçleniyor.

 

Yani geleneksel refleks yeniden harekete geçiyor.

 

Türkiye’nin bir terör gerçeği var. Bununla birlikte, Türkiye'nin bir Kürt meselesi de var. Demokrasi ve özgürlükleri engelleyen yapıyla, sistemle, alışkanlıklarla mücadele meselesi var.

 

Terörist tanımının yerli yersiz kullanımının yanlış sonuçlar doğurduğunu yaşayarak gördük.

 

Özgürlük ortamı, sağlam demokrasi, terörle mücadelenin en önemli garantisidir. 

 

Yazının devamı...

Katliamla nereye varacaksınız?

14 Mart 2016

Tesadüf mü? diye sorabiliriz. 


Kürtlerin, anadillerini kullanmaları, kendi kendilerini yönetmeleri dahil, her türlü kimlik haklarını kazanmalarını, her zaman savundum. Başım defalarca derde girdi. "Kürt" kelimesinin yasaklandığı dönemlerde, bu sözcüğü mahkemelerde savunmaktan cezalar aldım. 


Türkiye'nin demokratik bir ülke olması için, Kürtlerin kimlik haklarının verilmesi, olmazsa olmazların başında geliyor. Hep böyle düşündüm. Bunları, her koşulda, her ortamda ağır tehditler altında bile savundum. 90'lı yıllarda, bu nedenden ötürü yayınlanmayan yazılarım da oldu. 


Çözüm sürecini bu beklentilerle destekledim, barışın kalıcı olabilmesi için elimden geleni yapmaya çalıştım. 


Diyarbakır'ı, Sur'u, Mardin'i, Urfa'yı, o bölgeyi ve bölgenin insanlarını, doğup büyüdüğüm Tarsus'tan bile fazla sevdiğimi söyleyebilirim.


HDP'yi (ve öncüllerini), Kürt siyasetinin meşrulaşması, şiddetten arınarak, yasal alanda temsil edilmesi açısından, hep önemli gördüm. 

 


Şiddeti çözüm  olarak görmek

 


22 Temmuz 2015 gecesi, Ceylanpınar'da iki polisin başlarından vurularak öldürülmesi, bir dönüm noktası oldu. 


Geçmişte de PKK, sivil, çaresiz insanları öldürdü. O zaman da çok eleştiri yapıldı, ben de eleştirdim. Ancak bu kez kitle katliamıyla karşı karşıyayız. İşinden çıkıp evine giden, okulundan dönen, yürüyüşe çıkan insanları öldüren eylemlerle yüz yüzeyiz. Terörün sınırsız şiddeti bütün toplumu hedef alıyor.


Bunları, birileri, belki kendilerince "Kürtlerin haklarını savunmak" gerekçesiyle planlıyor, böyle algılıyor olabilir. Canlı bombalar, "Kürt halkının kurtuluşu uğruna", başka insanları öldürmeye ikna ediliyor olabilir. 

 

 


İktidara düşmanlık, şiddetten nasiplenmek

 


Birilerinin şöyle düşündüğünü, şu doğrultuda yazılar yazdığını da görüyoruz: "Eh görün bakalım, bu ülkeyi bir iç gerilim ortamına soktunuz, bedelini ödeyeceksiniz..."


"Bu yönetimden nefret ediyoruz, ona zarar verebilecek herkesin dostuyuz" yaklaşımındaki bu kesimleri şaşkınlıkla izliyorum. Hırsın ve egonun, bu kadar sınırsız ve ölçüsüz bir “öç alma güdüsü”ne dönüşmesini anlamıyorum.

 


Hangi hak, hangi özgürlük?

 


PKK, şehirlere yönelik kitle katliamını hedef alan cinayetleriyle, her türlü sınırı aşmış durumda. Kürtlerin haklarını savunma gerekçesi, tam anlamıyla kana bulandı. Toplu cinayetlerle bir çıkmaz sokağa girdik. Buradan ne özgürlük çıkar, ne demokrasi. 


Buradan acı ve çatışma çıkar. Hepimizin ağır bedeller ödeyeceği, en derin ve uzun süreli mağduriyeti de Kürtlerin yaşayacağı bir kaosun içine yuvarlanma noktasındayız. 


PKK'nın, yılların birikimi nedeniyle, ülkeye yayılmış yoğun bir sosyolojik altyapısı bulunuyor. Bu çatışma, onlar açısından da, nereye evrileceği öngörülmesi imkansız bir maceraya dönüşüyor. Kürtlerin bir yol ayrımında olduğunu görebiliyoruz.

 


Kimin hesabına?  

 


Ankara katliamının ardından, Rusya Federasyon Konseyi Savunma Komitesi Başkan Yardımcısı Frants Klintseviç şöyle bir yorumda bulundu:


“Teröristlerin Türkiye’de ne yapmak istediği açık seçik ortada. Terör saldırılarını organize edenler Türkiye ve bölgede kaos yaratmak suretiyle, resmen Ankara’yı Suriye’ye askeri müdahalede bulunmaya itiyor. Komşu ülkeye müdahalede bulunmaya provoke ediyor.” 


PKK'nın ne yapmak istediğini anlamak, her geçen gün, daha da zorlaşıyor. Akılla, izanla açıklanabilecek bir noktada değiliz. Kendilerine ait bir “yol haritaları” mı var? Bölgede hesabı bulunan başka bir ülke adına “vekalet savaşı” mı sürdürülüyor?  Veya daha acaip, daha kirli bağlantılar mı söz konusu?


Her ne hal ise, kabul edilebilecek, mazur görülebilecek, bahane uydurulabilecek bir durum yok. 

 


Vahşetin gerekçesi olmaz. 

 


Birileri "bak gördün mü!" havasında.


Bu kadar gözüdönmüşlük, anlaşılabilir gibi değil...


Ne yapabileceksek, onu siyaset alanında yapmalıyız...


Bir gün önceki yazımda, "Yüksekova'ya operasyon yapılmadan, bir çözüm üretilmeli" demiştim. 


Nasıl olacak? Bir kentin mahallelerini silah zoruyla zapt edeceksiniz, orada kendinize göre yönetim ilan edeceksiniz...Oraya silah yığıp çatışmaya gireceksiniz...Şehirlerin yıkılacağı ortamı oluşturacaksınız...


"Operasyon dursun" diyeceksiniz. Evet dursun. Yüksekova yıkılmasın... Peki nasıl?  


Ankara'da şehrin ortasında masum insanlar acımasızca katledilirken "Yüksekova direnişi"nden söz ediyoruz.


PKK'nın, silahlı bazı "sol" örgütlerle ortak hareket etme kararının Kandil'den ilanının ertesi günü, Ankara vahşetinin yaşanması, bir tesadüf mü, yoksa yeni bir dönemin başlangıcı mı?

Yazının devamı...

Yüksekova

14 Mart 2016

Yüksekova, kartalların kenti. Van'dan tırmanarak varılır. Minibüsçüleri dünyanın en gözü kara sürücüleri olarak adlandırılabilir. Onlarla yolculuk bir cesaret işidir.

 

İran ve Irak'a çok yakındır Yüksekova. Karlı dağların arasındadır.

 

Dün İstanbul'da Yüksekovalı dostlarla buluştuk. Tedirginler. Operasyonun ne anlama geldiğini, nasıl bir felakete dönüşebileceğini tahmin edebiliyorlar.

 

Yüksekovalılar, uzun süredir çaresiz. 7 Haziran 2015 seçimlerinin ardından, bu kentte "özyönetim" ilan edildi. Hendekler kazıldı.

 

Evlerin altı oyulmuş, bomba ile tuzaklanmış

 

Armin Şahin, 3 Mart 2016’da serbestiyet.com'da yayınlanan yazısında, Yüksekova'daki durumu şöyle özetliyor: "İlçedeki tüm mahallelerde hendekler kazılmış. Barikatlar kurulmuş ve kazılan hendeklere yüzlerce kilogram bomba, dinamit yerleştirilmiş.

Geçmişte insanlar zor şartlarda ev sahibi olabilmiş; kimisi tarlasını satmış, kimisi borçlanmış, kimisi bankalardan kredi alıp zar zor ev sahibi olabilmiş. Şimdi PKK evlerinin altını oymuş, bomba ile tuzaklamış; sonra da 'biz sizin için mücadele ediyoruz' diyorlar.

Yüzlerce kilogram bomba koydukları evlerden kaçıp gitmek isteyenleri “çıkmayın; giderseniz evinizi yakarız, yıkarız, bir daha gelemezsiniz” diye tehdit ediyorlar."

 

 

Bir çözüm üretilemez mi?

 

Yüksekovalılar, asıl olarak devlete tepki gösteriyorlar, operasyonların durmasını istiyorlar. Ancak biraz deşince, PKK şiddetinin bir çıkmaz olduğunu, asıl zararı halkın gördüğünü kabul ediyorlar.

 

“Bir çözüm üretilemez mi” diye soruyorlar. Ben de onlara "Devlet operasyona karar vermiş. Temmuz ayından bu yana kentin ana caddesi hariç her tarafta YDGH egemenliği var. Esnaf kan ağlıyor, şehir boşalmış durumda, nasıl bir çözüm öneriyorsunuz?" diye sorarak, ekliyorum: "Şehirde sivil toplum kuruluşlarından bir heyet gidip, silahlı YDGH'lilerden hendekleri kapatmalarını, barikatları kaldırmalarını ve şehri terk etmelerini isteyebilir..."

 

"Haklısın" deyip, telefonla Yüksekova'yı arıyorlar. Böyle bir girişimin gerçekleştiğini, YDGH'lilerin ise bu isteğe "hayır" cevabını verdiğini aktarıyorlar.

 

Operasyonun ne ölçüde yıkım yaratabileceğini kestirmek zor değil. Yüzlerce insanın yaşamına mal olabilecek, kanlı bir süreçle yüzyüze gelebileceğiz.

 


PKK ne yapmak istiyor?

 

Yüksekova'da, HDP yüzde 94 oy aldı. Bağlı olduğu ilin bütün milletvekilliklerini HDP kazandı. Yani bir “yönetim sorunu” olmaması gerek. Ancak, ortaya çıkan tabloyu, biz de anlamakta zorluk çekiyoruz, Yüksekovalılar da.

 

PKK/HDP çizgisi, Türkiye'de bir çatışma ortamı yaratarak, Ortadoğu'da yeni hedeflere ve imkanlara kavuşmayı planlıyor olabilir....

 

Bölgede, "İslamcı terör/IŞİD" algısına karşı, batı kamuoyunun desteğini/sempatisini kazanmanın da gücüyle, Türkiye'deki "İslamcı iktidar"a karşı bir savaş başlatmanın şartlarının uygun olduğunu düşündükleri söylenebilir. Hem Batı'da, hem Türkiye'nin içinde, ciddi bir birikimin varlığı üzerinden, "başlarsak kazanırız" hesapları yapılmış olabilir…

 

Bu çatışmacı çizgi, devlet içinde de hep varolan, milliyetçi ve militarist birikimin işine geliyor. Sonuçta; devlet içinde çözümü, siyasette, barışçı çözümde görmeyen, güvenlikçi politikalar, bu şekilde meşruiyet kazanıyor.

 

“Türkiye ile savaş” siyasetinin bedelinin ne kadar ağır olabileceği, Batı'nın nihai olarak Türkiye'den vazgeçemeyeceği, hesaplanamadı anlayabildiğim kadarıyla…

 

Yüksekova operasyonu, büyük tahribat yapacak.

 

Böyle bir operasyona girişilmemesi için, hala yapılabilecek bir şeyler olabileceği duyguları içindeyim.

 

Yazının devamı...

Yüzleşmediğimiz 12 Mart darbesinin 45.yılı

12 Mart 2016

12 Mart 1971 askeri müdahalesi günlerindeyiz. Bu darbe, 27 Mayıs 1960'taki darbeden değişikti. Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve üç kuvvet komutanı, bir bildiri yayınlayarak, hükümetin istifasını istedi. O sırada Başbakan olan Süleyman Demirel ve bakanlar kurulu istifa etti.

 

Meclis kapatılmadı. Yerine "reform hükümeti" adı verilen Nihat Erim başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu. "Atatürkçü reformlar" yapacak olan hükümet, askerin denetimi altında çalışmalarını sürdürdü. Bu arada hükümet Meclisten de güvenoyu aldı.

 

Ardından İstanbul ve İzmir başta olmak üzere 6 ilde sıkıyönetim ilan edildi.

 

Mahir Çayan ve arkadaşları, Deniz Gezmişleri kurtarmak hedefiyle İstanbul'da İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom'u kaçırdılar. Bir süre sonra öldürdüler.

 

Sonraki 40 yılımıza damgasını vuracak gelişmeler ardı arkasında yaşandı.

 

Nasıl yakalandım?

 

Gaziantep'e her gittiğimde içime bir hüzün çöker ve geçmiş gözümün önünden bir film şeridi gibi akar. Kaypakkaya ile oturup sohbet ederken Oruçoğlu gecikmişti; sıkıldım. Çevreyi dolaşmaya çıktım.

 

O zaman eski İçişleri Bakanlarından Faruk Sükan'ın yöneticiliğini yaptığı Demokratik Parti'nin Gaziantep İl Kongresinin yapıldığı bir toplantıya rastladım. Faruk Sükan konuşuyordu. Ben de uzaktan izliyordum.

 

Geri dönüp Kaypakkaya'nın beni beklediği parka dönerken arkama bir kalabalık düştü. Beni tanıyan birisi ihbar etmişti. Kaçtım kovaladılar ve bir süre sonra yakalandım. Aranıyordum, Ankara'ya Mamak askeri cezaevine gönderildim.

 

Kaypakkaya kaçıp kurtulmuştu. Onu bir daha görmedim. Cezaevindeyken onun (18 Mayıs 1973) Diyarbakır'da öldürüldüğü haberini aldım.

 

12 Mart askeri darbesi döneminde Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Arslan idam edildiler. Mahir Çayan ve 9 arkadaşı Kızıldere'de öldürüldü. Ayrıca bazı devrimci gençler de polis ve askerle girdikleri çatışmalarda hayatlarını kaybettiler.

 

Siyasette kan davası

 

Deniz Gezmişlerin idam cezası Meclis'te tartışılırken, Süleyman Demirel'in başında bulunduğu Adalet Partililer, "üçe üç" diye bağırıyorlardı. 1960 askeri darbesinde idam edilen Menderes ve iki arkadaşının intikamını almak amacıyla Denizlerin idamını onaylamışlardı.

 

O dönemde sosyalist hareketin bir bölümü, "silahlı mücadele" kararı almışlardı. Denizler dağlara yönelirken, Mahirler şehirleri, Kaypakkaya ve arkadaşları, köylük bölgeleri temel alarak, silahlı eylemlere giriştiler.

 

Kaypakkaya'nın eylemlerinden birisi, Nurhak dağlarında öldürülen Sinan Cemgil ile iki arkadaşını ihbar ettiği söylenen İnekli köyünün muhtarını kaçırıp öldürmesiydi.

 

Mahirler, İsrail Başkonsolosunun dışında Ünye'deki NATO radar üssünde görevli üç İngiliz teknisyeni rehin aldılar. Kızıldere'de MİT operasyonuyla öldürülmeden önce onları öldürdüler.

 

12 Mart'ın ilk Başbakanı Nihat Erim de yıllar sonra bir sol örgüt tarafından İstanbul'daki evinde öldürüldü(1980).

 

 

Bir şiddet sarmalında

 

27 Mayıs darbesinde üç siyasetçiyi asarak, bir kan davası başlatıldı. Ancak asıl büyük yara, 12 Mart 1971 askeri darbesinde açıldı.

 

Devlet solcu gençleri idam ederken, solcu gençler de silaha sarıldılar; düşman diye gördükleri insanları öldürdüler.

 

Bu ölümler, bir çok kanlı gelişmenin de fitilini ateşledi.

 

Mahirlerin, Denizlerin, İbrahimlerin devamı olduğunu söyleyen değişik örgütler ortaya çıktı.

 

Şiddet, sol içinde bir mücadele yönetimi olarak kabul gördü. Solcular, devlet güçleriyle, sağcılarla çatıştılar ve giderek solun kendi içinde silahlar patladı.

 

Tabii, solda şiddet, bir başarıya ulaşmadığı gibi, onlarca genç de bu tercihin bir parçası olarak yaşamlarını yitirdiler.

 

12 Mart 1971 darbesinin üzerinden 45 yıl geçmesine rağmen, o darbenin toplumsal yaşamımızda kalıcı izleri oldu.

Devlet açısından da, sol açısından da, tartışılması gereken bir çok olay yaşadık.

 

12 Mart'ı yeni baştan masaya yatırmak; bir çok hatayla yüzleşmek açısından hala ciddi bir öneme sahip.

 

Yazının devamı...

Abdullah Gül, Hakan Fidan'a "gitme" demişti...

11 Mart 2016

Yazıdaki bir hatayı düzeltmemi istediler…

 

 

7 Şubat 2012’de, savcı Sadrettin Sarıkaya; MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve yakın çalışma arkadaşlarını Oslo sürecinde PKK'lılarla görüştükleri gerekçesiyle "KCK soruşturması"ndan ifadeye çağırmıştı… Ben, yazımda, “Fidan'ın endişelenerek Abdullah Gül'ü aradığını ve Gül'ün de Fidan'a ‘bence ifadenizi verin, bir problem çıkacağını sanmıyorum’ dediğini” yazmıştım.

 

 

Olayın yakın tanıkları, gerçek durumun böyle olmadığını, benim de uydurulan bu senaryoyu aktardığımı söylediler.

 

 

O günü anlatan haberleri, yorumları incelemeye başladım. Belge ve bilgileri kontrol ettim. Bu araştırmaların ardından, yanlış bir aktarma yaptığımı farkettim.

 

 

Sayın Abdullah Gül'den özür dilerim.

 

 

Gerçeği aktarabilmek amacıyla, "MİT'e operasyon" olayının birinci dereceden tanıklarının anlattıkları üzerinden gidelim… Anlatımlara göre, o gün köşkte yaşananları şöyle özetlemek mümkün: 7 Şubat 2012’de, öğleden sonra, MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Cumhurbaşkanı’yla görüşmek üzere Çankaya köşküne gelir. Sıkıntılı bir görünüşü vardır. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'le bir saatten fazla süren bir görüşme yaparlar... Gül'ün savcıya öfkelendiğine ve şunları söylediğine tanık olunur: "Böyle terbiyesizlik olmaz. Basın mensuplarını çağırın, açıklama yapacağım"… Bu sırada, Kanada büyükelçisinin güven mektubu töreni vardır. Saat 14.00-14.30 sularıdır. Cumhurbaşkanlığı muhabirlerine, Hakan Fidan soruşturmasının yanlışlığına dair bir açıklama yapılır. Gül, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreter Yardımcısı Emin Kuz’u ve hukuk danışmanlarını çağırdı. Hakan Fidan'ın yanında, durumu değerlendirip bu konuyu ilgili kurumlarla görüşerek kamoyuna duyrulmadan derhal çözülmesi talimatını verdi. Bu arada Hakan Fidan'a döndü ve şunları söyledi: "Bu konu sonuçlanana kadar, burada kalacaksınız." Gül değişik görüşmelerde bulundu. Söz konusu savcının görevden el çektirilmesiyle ilgili süreç başladı.

 

 

Benim 8 Mart’taki yazımda referans aldığım "Gül Git Dedi" haberi, 21 Şubat 2014’te Türkiye gazetesinde yayınlanmış bir haber. “Haber emniyet kaynaklarına dayanarak verildi” şeklinde sunulmuş bir haberden söz ediyorum...

 

21 Şubat 2014’te, Cumhurbaşkanlığınca yapılan yazılı açıklamada, Cumhurbaşkanı Gül'ün, "İfade verin, sorun çıkmaz" şeklinde cevap vermesinin asla ve kesinlikle söz konusu olmadığını, tam aksine, ifade vermeye gitmemesini kesin bir dille aktardığı bildirildi ; “Gül'ün o dönemde bu problemin şüyu bulmadan(herkes tarafından duyulmaması, yayılmaması) kapatılması için, açık bir talimat verdiği de vurgulandı.

 

 

O dönemde Çankaya'da görev yapanlar, “Türkiye Gazetesi’nin haberinin kurmaca olduğunu ve Gül'ü yıpratmayı amaçladığını” dile getirdiler. "Bunu en iyi bilen insan bizzat Hakan Fidan'dır" vurgusunu da yaptılar.

 

 

Bir nokta daha: Daha sonra, Sabah Gazetesi, Türkiye Gazetesi’nin haberini tekraren yayınlayınca, MİT Müsteşarı’nın basın danışmanı; Sabah’ın genel yayın müdürü Erdal Şafak'ı arayarak, “haberin yalan olduğunu” ifade ederek, düzeltme istemiş...

 

 

Yaptığım çeşitli görüşmelerden edindiğim izlenim de; Abdullah Gül'ün, Hakan Fidan'a "git" demediği, tersine "gitme" dediği ve gereken müdahalelerin yapıldığı yönünde.

 

Yazının devamı...