Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kavgayı bırakın, bu yarayı kapatmaya bakın…

Ülkede bir vicdan depremi var. "Katiller serbest bırakılıyor" izlenimi yaygınlaşıyor. Oysa, hiç ilgisi yok. Yasa bunu gerektiriyor. Mahkemeler 10 yılda karar veremezse, suç bu insanlarda olamaz. Hizbullahçı iseniz serbest kalamazsınız, PKK'lı iseniz serbest kalırsınız gibi bir mantık olmaz. Şimdi ne yapıp edip, kanayan bu yarayı kapatmamız gerekiyor. İktidar elini çabuk tutmalı.

Kelimenin tam anlamıyla bir vicdan kargaşası yaşanıyor.

          

Hizbullahçıların, onca cinayetten sonra ellerini kollarını sallayarak serbest bırakılmaları, bu gelişmeyi zafer çığlıkları atarak kutlamaları, vicdanları sarstı. Oysa, serbest bırakıldıkları için bu insanları suçlayamayız. Hizbullahçı çıkamaz, mafya babaları serbest kalabilir, diyemeyiz. Ancak, durum o kadar karışık ki, kimse neyin doğru olduğunu anlayabilmiş değil.

          

Dün yazmıştım, bugün tekrarlamak istiyorum.

          

Temel sorun, bir türlü bitmeyen yargılamadan kaynaklanıyor.

          

Mahkemelerin yükü fazla...

          

Sistem yürümüyor...

          

Savcılar önlerine gelen her şikayeti "Ben risk almayayım, yargıçlar karar versin" diye mahkemeye sevk ediyor.

          

Yargıçlar yük altında boğuluyor ve sonuç alınamıyor.

          

Asıl tartışmamız gereken de bu... Hizbullah'ın faili meçhul cinayetleri, Kürtlere karşı giriştikleri yasa dışı korkunç katliamlar polis tarafından bulunmuş ve teşhir edilmişti. Bunlar bilinen gerçeklerdi. Ancak 10 yıldır, davaları bitirilemedi. Sonunda serbest bırakıldılar.

          

Şimdi, kimin haklı, kimin haksız olduğunu tartışmayı bırakalım.

          

Yargıtay mı sorumlu, yoksa yasaları değiştiremeyen eski-yeni iktidarlar mı, kavgasından vaz geçelim.

                      

Yargıtay ise, kendini savunmaya çalışıyor. “İki yıl önce iktidarı uyarmıştık, hükümet oralı olmadı” diyor. İktidar ise, Yargıtay’ın yeni atamaları reddettiğini ileri sürüyor.

 

Tam bir karmaşa...

Bugünden itibaren, iktidardan beklenen, bu gidişe son verecek önlemleri almasıdır. Mahkemelerin üstündeki yükü kaldırmaktan başka bir çare yoktur. Eğer bugün adımlar atılmazsa, yarın aynı mahkemeler, bugün iktidar olanları da eritip yok edebilir. Ayrıca unutmayalım ki, bu durumdan Ak Parti tek başına sorumlu da değil. Yılların birikiminden kaynaklanıyor. Ak Parti , sadece son 8 yılın sorumluluğunu taşıyor.

 

Adalet Bakanı Sadullah Ergin, çalışmaları anlattı ve bir parça rahatlattı, ancak biz daha da derine inilmesini istiyoruz.

          

Ne olursa olsun, artık toplumdaki "Adalete güvensizlik" hissinin önüne geçilmeli. Toplumdaki vicdan acısı mutlaka giderilmelidir. Aksi halde çok zarar görürüz. Toplumunadalete güveni yeniden oluşturulmalıdır.

                                 *                               *                               *
AB İLE SÖZ BİTMEK ÜZERE

 

AB ile ilişkiler açısından 2011, sözün bittiği yer olacak.

 

Sözün bitmesinden kastettiğim, müzakere edilecek hiçbir faslın kalmamasıdır.

 

Mevcut durum aynen şöyle :

 

Tüm tam üyelik müzakerelerinde, her aday ülke ile toplam 33 başlık müzakere edilir. O ülkenin bu başlıklara nasıl uyum sağlayacağı görüşülür.

 

Bugüne kadar, sadece Türkiye ile müzakerelerde 33 başlıktan 17’si, AB ve bazı üye ülkeler tarafından tamamen siyasi nedenlerle bloke edilmiştir. Yani, müzakere edilememektedir.

 

Geriye kalan 16 başlığın 13’ü ise açıldı. Önümüzde müzakere edilebilecek sadece 3 başlık var.

 

Kamu Alımları başlığının açılabilmesi için gereken değişiklikleri kapsayan yasa tasarısı Meclis’te bekliyor. Önümüzdeki dönemde, yasalaştığı anda bu başlık da açılabilecek.

Sosyal Politika ve istihdam başlığının açılamaması, tamamen bizden kaynaklanıyor. İşçi ve İşveren sendikaları AB normlarına uyulmasını istemedikleri için, anlaşma sağlanamıyor.

 

Ancak işçi ve işverenin eli mahkum. Anlaşmak ve AB normlarını kabullenmek zorundalar.

 

Rekabet ise en güç olanı. Zira tüm teşvik sistemi, Avrupa’daki uygulamalara paralel hale getirilecek. Her yönden büyük bir direnç var, ancak buna rağmen uyum çalışmalarında epey mesafe alındı. Bu başlık da önümüzdeki aylarda açılabilir hale gelecek.

AB, YA ENGELLERİ KALDIRACAK VEYA...

 

Tamamen teknik açıdan bakarsak, Türkiye–AB müzakere süreci yürüyor. Hem de, teknik olarak başarılı yürüyor.

 

Gerçi siyasi yönden de, kamuoyu açısından da heyecan kalmadı. Artık kimse Avrupa’dan söz etmez oldu. Ancak perde arkasındaki çalışmalar durmadı.

 

Bu konuda Egemen Bağış’a hakkını vermeliyiz.

 

Arı Maya gibi çalışıyor.

 

Bürokrasiyi hareketlendirebilmek için çalmadığı kapı bırakmıyor.

 

Ama giderek yolun sonuna yaklaşıyor. Yukarıda anlattığım gibi, son 3 fasıl da açıldıktan sonra herşey duracak.

 

Bağış’ın hedefi, 2014’e kadar, bloke edilen fasılların açılabilmesi için gereken tüm yasa değişikliklerini tamamlamak. Yani, AB müktesebatına uyumu bitirmek.

 

Siyaset devreye girip, bloke edilmiş başlıkları serbest bıraktığı anda da, bu başlıklarda müzakere masasına oturabilmek.

 

Anlayacağınız, önümüzdeki dönemde, Avrupa’nın bir karar vermesi gerekiyor.

 

Türkiye’yi içine alacak mı, yoksa dışarda mı bırakacak?

BRÜKSEL BİR TÜRLÜ KARAR VEREMİYOR

 

Bugünkü duruma bakacak olursak, ümitlenebilmek için pek bir neden yok.

 

Mali ve ekonomik kriz AB’yi perişan etmiş durumda. Bırakın kurtulmayı, yeni bir kriz dalgası ile karşı karşıyalar. Ne yapacaklarını da pek bilemiyorlar.

 

Böyle bir ortamda da, Türkiye gibi dev bir ülkeyi içeri alıp genişlemeyi düşünecek halde değiller. Öncelikleri krizden kurtulmak.Gerisini sonra düşünürüz yaklaşımındalar.

 

İlke olarak, Avrupa Türkiye’ye şimdilik kapalı.

 

Rüzgarlar döner, Almanya ve Fransa’daki iktidarlar değişirse, belki o zaman, Türkiye’nin tam üyeliği yeniden gündeme gelir.

 

O zaman, Fransa blokajdan vazgeçer.

 

O zaman, AB, Kıbrıs çözümü için ipe un seren Rumlara baskı yapmaya başlar.

 

İşte bütün bu manzaraya baktığımız zaman, 2011’in ne denli önemli olduğu daha çok ortaya çıkıyor.

 

Ne olursa olsun, Avrupa’nın işi böylesine ağırdan alması, Türkiye’ yi de giderek daha fazla etkiliyor.

 

AB projesi unutuluyor, Ankara’nın ve kamuoyunun dikkatleri başka yöne çevriliyor.

 

Ben, hala Avrupa Birliği’ne tam üyelik konusunda ısrarcıyım.

 

Nedeni de çok basit.

 

Egemen Bağış’ın dediği gibi, bu ülkenin asıl ihtiyacı, disipline bir sisteme girmesidir. Bu da, Avrupa Birliği’nde mevcut.

 

Bundan dolayı 2011’i çok önemsiyorum.

X