"Mehmet Ali Birand" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Ali Birand" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Mehmet Ali Birand

Bugün hem polis, hem PKK sınavdan geçecek

17 Ocak 2013

Bugün yüzbinler Diyarbakır' da toplanacak.
  
İçlerinde çok kızgınları olduğu gibi, üzüntü duyanlar da olacak. Ancak ne olursa olsun, bu bir Kürt Gösterisi şeklinde geçecek.
  
Halk, gücünü gösterecek.
  
BDP yaklaşımını belirledi. Tahrik etmeyecek. Etrafın yakılın yıkılması için tahrik etmeyecek.
  
PKK'nın tutumunu henüz bilmiyoruz.
  
Acaba "Bakın istediğimiz zaman sokakları ateş topuna çevirebiliyoruz...Bu defa ise, halkımızın barışçı gücünü göstereceğiz..." mi diyecek, yoksa bir işaretle gençlerini etrafa mı saldıracak?
  
Örgüt bugün, İmralı Süreci konusunda ne düşündüğünün ilk işaretini verecek.
  
Böylesine büyük toplulukları kışkırtmak kolaydır da, kontrol altında tutmak çok zordur. Bir silah sesi, bir fısıltı herşeyi mahveder .

POLİSİN DE BÜYÜK SORUMLULUĞU VAR. BAZI ŞEYLERİ GÖRMEMELİ. HER ATILAN ADIMA SERT MÜDAHELE ETMEMELİ. DÜZEN KURACAĞIM DERKEN  MİTİNGİ KARIŞTIRMAMALI.

Diğer bir sorumluluk Polis' e ait.
  
Bundan önceki gösterilerde hep gördük. Güvenlik Güçleri bazen çok sertleşiveriyorlar. Öylesine bir tepki gösteriyorlar ki, gösteri savaş alanına dönüyor.
  
Neden yaptıklarını soruyorsunuz , "efendim izin almadılar... Polise tükürdüler..." Gibi gerekçeler sayıyorlar.
   
Oysa öyle gösterilerle karşılaştık ki, polis kenarda durduğu zaman olay çıkmıyor. Aman dikkat, burada biz polisin insanlar öldürülürken veya binalar yakılırken de sessizce seyretmesinden söz etmiyoruz.
  
Güvenlik güçlerinin sağduyulu davranmasını bekliyoruz.
  
Bugün ilk işareti alacağız.
  
Acaba bu iş yürüyecek mi, yoksa dinamitlenecek mi ?
  
Ben Ümitli olmak istiyorum.
  
Artık ölümlerin durmasını diliyorum.

TÜRKİYE, ZORU BAŞARIYOR, KOLAYINI YAPAMIYOR ...

Geçen haftaki bir haber eminim dikkatlerinizi çekmiştir.
 
Heybeliada Ruhban Okulu'nun etrafındaki 190 dönümlük koru, sahibi olan Aya Triada Manastırı Vakfına iade edildi.Ruhban Okulu 1971 yılında kapatılmıştı. Nedeni de, ülkenin genelindeki Din Okullarına duyulan alerjiydi. İslamcıların Vakıf kurup Din okulu açması engelleniyor, onlar da " Ama bakın Ruhban Okulu var..."diye örnek gösteriyorlardı. Bunun üzerine, 1884'ten bu yana Katolik Kilisesine din adamı yetiştiren okulun faaliyeti , sudan bir gerekçe bulunup durduruldu.
 
Sadece Ruhban Okulu değil, Rumlara ait tüm Vakıf mallarına da el kondu. Binalar,arsalar Türklere verildi veya satıldı.
 
Ak Parti hükümetine kadar bu haksızlığı gidermek mümkün olmadı. Ancak bu hükümet, azınlıklar konusunda inanılmaz adımlar attı. 40 yılı aşmış davalar sonuçlandırıldı. Mallar eski ve gerçek sahiplerine geri verildi.
 
Bunun ne kadar güç birşey olduğunu tahmin edebilirsiniz.
 
Hele son karar, Ankara' nın artık azınlıklar konusuna bambaşka bir gözle baktığını tesçil etti.
 
Ancak gelin görün ki, bu kadar güçlüklerle mücadelenin üstesinden gelen Ak Parti iktidarı, Ruhban Okulunu bir türlü açmıyor veya açamıyor.
 
Şimdiye kadar, Başbakan başta olmak üzere, gelip geçmiş tüm bakanlar " Açılacaktır... Açılmalıdır ..." diye defalarca demeçler verdiler. Yine de olmadı...Olmadı. Oysa Ruhban Okulu, Katolik dünyasına din adamı yetiştirmesi açısından son derece önemli.
 
Ancak nedense, "karşılıklılık" ilkesinden kendimizi bir türlü kurtaramıyoruz. Yani, biz birşey yapınca, Yunanistanın da aynı şekilde karşılık vermesini bekliyoruz. Oysa, Patrikhane bu ülkenin bir parçası. Orada yetişen din adamları da bizim vatandaşlığımızı taşıyorlar.
 
Karşılık istemek son derece yanlış bir yaklaşım.
 
Dediğim gibi, işin en zor tarafını gerçekleştiriyoruz, deveyi hendekten atlatıyoruz, ancak sığlık suda kendimizi batırıyoruz.
 
Hayret doğrusu...

KADIN CİNAYETLERİ HEP VARDI, ŞİMDİ UYANDIK

   Zavallı kadınlarımız...
   Gün geçmiyor ki, biri öldürülmesin.
   Sanki toplum birden bire değişti ve erkekler kadınlarına saldırır oldu.
   Merak etti ve 30-40 yıllık gazeteleri inceledim.
   Şaşırırsınız, kadın ölümünden ya söz edilmiyor veya en iç sayfalarda küçük puntolarla verilmiş. Vaka- i - adiyeden gibi muamele görmüş.
   İstatistiklere baktım ki, oooooo ölüm üzerine ölüm. Amma kimse ilgilenmiyor, medya  haber değerinde bulmuyormuş.
   Ne acı değil mi ?
   Analar edebiyatı yapmakta üstümüze yoktur. Kadını başımızın üstünde taşıdığımızı söyler dururuz . Bunca riyakarlıktan sonra da, kadınımızı doğrarız.
   Vahşi bir toplum muyuz?
   Hergün TV'lerde öyle cinayetler izliyoruz ki, vahşetten kuşkulanmıyor değilim.
   Neyse ki son dönemlerde,  kadınlarımız sahip çıkma modası başladı.
   Hiç değilse lafını ediyoruz.
   Hiç değilse- lafla bile olsa- sahip çıkıyoruz.
         

 

Yazının devamı...

Bize bakışlar değişiyor

16 Ocak 2013

Her kişinin, her şirketin, her ülkenin, hatta her örgütün uluslararası bir bakışı, bir reytingi vardır. İç ve dış çevreler kendilerine göre bir algılama yapar, bir puan verirler. Etrafta karneler dolaşmaz belki, ancak kendi kafalarında bir fikir oluşur. Gazetelere hemen yansır. Bir makalede, yapılan bir haberde, toplantılarda sözü edilir. Elle tutulamayan, somut aletlerle ölçülemeyen bir reytingden söz ediyorum.

           

“İmralı Süreci”nin başlamasıyla birlikte, Türkiye'nin "İstikrar reytingi" yavaş yavaş artmaya başladı.

           

Henüz çok erken.

           

Sonucun ne olacağını kimse bilemiyor.

           

Yeni bir “Habur felaketiyle” mi karşı karşıya kalacağız?

           

Yolun ortasında, taraflar yine anlaşmazlığa mı düşecek?

           

Gelişmeyi sabote etmek isteyenler başarılı olacaklar mı?

           

Bu soruların yanıtlarını kimse bilmiyor. Bundan dolayı da, çok dikkatli davranıyorlar. İlgiyle izliyor, fazla bel bağlamıyorlar.

           

Buna rağmen, Türkiye hakkında çıkan haber-makalelere bir bakın. Uluslararası konferanslara bir kulak kabartın, kıpırdanmanın hemen farkına varacaksınız.

           

Bölgedeki ülkelerden bazıları "İnşallah Türkler başaramaz" diyor. Kürt-Türk kavgasının sürmesini isteyen ve kullanan nice komşumuz rahatsız.

           

Örneğin İran...

           

Örneğin Irak...

           

Örneğin Suriye...

           

Örneğin İsrail...

           

Hatta bizim dost gördüklerimiz dahi, gizliden gizliye bu sürecin bir an önce batmasını düşlüyorlar.

           

Nedeni de basit. Bu süreç işlerine gelmiyor. Türkiye'nin Kürt sorunu batağından kurtulmasını istemiyorlar. Bu sayede Ankara güçlenemeyecek... Sesini yükseltemeyecek... Ekonomik atılımını hızlandıramayacak...

           

Buna karşılık, para piyasaları ve yatırım çevreleri memnun. Onlar için, istikrarlı bir Türkiye, paralarını daha güvenli şekilde koyabilecekleri, daha fazla yatırım yapabilecekleri,  yani daha fazla para kazanabilecekleri bir ülke konumuna girecek.

           

İş çevreleriyle, siyaset dünyası birbirinden farklı düşünse dahi, “İmralı Süreci” başarı kazandığı anda, onlar da reytinglerini yükseltmek zorunda kalacaklar. Sonuç almak belki uzun sürecektir, ancak bu kadarı dahi ilgileri arttırmaya yetti.

 

Unutmayalım ki, siyasi istikrar beraberinde mali-ekonomik istikrarı da getirir. Kendi halkına karşı savaş veren, sürekli kanayan bir yarayla yaşayan bir ülkenin “İstikrar reytingi” hiçbir zaman artmaz. Başbakan alkışlanır, omuzlarda dolaştırılır, ancak eninde sonunda bilançoya bakılır.

BAŞBUĞ ÜSTÜNDEN POLİTİKA YAPMAYIN...

 

Henüz bitmemiş olan dava sanıkları içinde, birkaç "Zayıf halka" varsa, bunların başında İlker Başbuğ gelir.

  

Türkiye Cumhuriyeti yargısının, bir genelkurmay başkanını "Terör örgütü lideri" olarak suçlamasını ve derin devletin bir parçası sayıp tutuklaması anlaşılır bir şey değildir.

  

Bunu ne Türk kamuoyuna anlatabilirsiniz ne de uluslararası kamuoyuna.

  

Bu şekilde, açılan davaların inandırıcılığı da sağlanamaz.

  

Başbuğ bir yıldır tutuklu.

  

Bağırıp çağırmadan, gürültü çıkartmadan sonucu bekliyor. Kibarlığını elden bırakmıyor. İşte bu aşamada MHP lideri Devlet Bahçeli' nin sembolik ziyareti yaşandı.

  

Bahçeli'nin kötü bir niyeti olduğu tabi ki söylenemez.

  

Ancak bu ziyaretin zamanlaması, ne yazık ki talihsiz oldu.

 

 Başbuğ'un adı ister istemez siyasete karıştı.

  

"Sen Öcalan'ın kapısını açarsan, ben de Silivri'ye giderim" yaklaşımı tam olarak anlaşılamadı. Kimse bu iki isim arasında bir paralellik kurmadı, ancak yine de garipsendi.

  

MHP 'nin Ergenekon ve diğer davalar konusundaki “Olumsuz” tutumu biliniyor. Herhangi bir yenilik yok. İşte bundan dolayı Başbuğ ziyaretine anlam verilemedi.

  

Başbuğ üzerinden siyaset yapıldığı izlenimini yaymak dahi hoş değil.

Neyse, bunu bir yana bırakalım. Siyasetçilerin, bizim anlayamayacağımız refleksleri var.

  

Benim asıl üstünde durmak istediğim nokta, bu tutuklulukların artık bitirilmesi gerektiğidir.

  

Çok uzadı...

  

Vicdanları yaraladı.

   

Mahkemenin "Kaçarlar" diye tutulduklarını açıklaması da hiç inandırıcı değil. Böyle bir gerekçeye ancak çocuklar inanır.

 

Artık ne yapılacaksa yapılmalı.

  

Ne karar alınacaksa alınmalı ve bu tutukluluk halleri kaldırılmalı.

  

Tabi bu arada KCK ile diğer tutukluları aynı sebeple alıkoymaya kalkmak da, çok “İncitici” bir durum yaratacaktır. Bunun da unutulmaması iyi olur...

   

Yazının devamı...

Öcalan sıradan bir mahkum değil ki

15 Ocak 2013

Neden bazı gerçekleri kabul edemiyoruz, anlamıyorum.

             

Başbakan, Abdullah Öcalan'ın İmralı'daki odasına TV konması direktifini verince kıyametler koptu.

           

Nasıl olurdu da, “Bebek katili” istediği zaman TV seyredebilirdi?

           

O herhangi bir mahkumdan farklı değildi ki...

           

Gelin, bu işin mantığını biraz tartışalım.

           

Türkiye, Abdullah Öcalan'a özel bir statü tanıyor. Bu öylesine önemli bir statü ki, ülkenin en önemli sorununu çözmenin yolu, Öcalan'ın kaldığı İmralı adasından geçiyor. Çözümün nasıl olabileceği konusunda O’na danışılıyor. PKK, onun aracılığı ile kontrol edilmeye çalışılıyor.

           

Hapishaneler ayaklanıyor, PKK'lı mahkumlar açlık grevine başlıyor, hükümet başa çıkamayınca İmralı'nın kapısını çalıyor. O da bir mesajla sorunu çözüveriyor.

           

Öylesine duyarlı bir süreçten geçiliyor ki, hemen her adım büyük bir dikkatle atılıyor. Atılan her adımda da, İmralı'ya bakılıyor. Sadece Türkiye'nin değil, bölgedeki “Kürt Oluşumu” da yine İmralı'dan çıkacak fikirler ve adımlardan etkilenecek.

           

Öcalan'a işte böylesine ağırlıklı bir misyon veriliyor. Sözleri ciddiye alınıyor.

           

Sadece Ankara değil, bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürt' de Öcalan'a özel bir statü veriyor. Adeta, Kürt sorununun bir simgesi, bir bayrağı gibi görüyor.

           

Kılına dokunulsa, ayaklanıyor.

           

Bir işaretiyle sokaklara dökülüyor.

           

Hatırlayın, koskoca Türkiye Cumhuriyeti, tüm açıklamalarına rağmen, 1999'da mahkemenin idam kararını neden uygulayamamıştı? Milyonlarca Kürdün sokaklara çıkmasından çekindiği için dosyayı rafa kaldırmamış mıydı?

-------------------------------------------

HEM GÖZÜNÜN İÇİNE BAKIYOR,

ÇÖZÜMÜN EN ÖNEMLİ PARÇASI

OLARAK NİTELİYORUZ, SONRA DA

ADİ BİR SUÇLU MUAMELESİ YAPIYORUZ.

----------------------------------------------

           

Böylesine önem verilen,  MİT müsteşarının ziyaret edip görüşlerini aldığı, çözümün en önemli parçası olarak görülen Öcalan'ın günlük yaşamanı biraz olsun rahatlatabilmek için önlem almaya kalkıldığında ise kıyametler kopuyor.

           

Verilecek TV'nin tek mi, çok kanallı mı olması tartışılıyor ve yönetmelik incelenip tek kanal olması gerektiği belirleniyor... Hem TV, hem de harcayacağı elektriğin parasının tahsil edilmesine karar veriliyor.

           

Sanki karanlıkta kalması ve sadece resmi görüşü öğrenebilmesi için de - adeta cezalandırılır gibi- sadece TRT kanallarını izleyebilmesi sağlanıyor.

           

Ben bu yaklaşımda bir mantık göremiyorum.

           

Eğer bir insana böylesine önemli bir rol biçiyorsanız; ağzından çıkacak sözlerin önemine inanıyorsanız, milyonlarca kişiyi etkileyebildiğine inanıyorsanız, o zaman bu kişinin günlük yaşamını biraz da olsun rahatlatmanız sizin çıkarınıza değil midir?

           

Kardeşi, annesi veya avukutları yerine, genelde daha fazla bilgilensin, diğer görüşleri de öğrensin diye Roj TV'yi dahi izlemesini istemez misiniz? İstediği gazeteyi okuması daha doğru değil mi?

           

Yanlış anlaşma olmasın, Öcalan'ın villaya çıkarılmasından söz etmiyorum. Günlük yaşamındaki basit rahatlamaya dikkat çekiyorum. Pencerelerin sıkı sıkıya kapalı olmaması, günde daha uzun süre yürüyüş yapabilmesi gibi koşulların uygulanması bize ne zarar getirebilir?

           

Bizler istediğimiz kadar "Efendim ayrımcılık olmaz. Bir başka katile ne muamele yapılıyorsa, Öcalan'a da aynı muamele yapılmalıdır." diyelim, Öcalan sıradan bir mahkum değildir.

           

Boş yere kendimizi aldatmayalım.

 

DERİN MERMERCİ OLAYI!

Pazartesi günkü gazeteleri açınca, ister istemez ben bile şaşırdım. Sosyetik güzellerimizden Derin Mermerci'nin sevgilisi tarafından saçından sürüklenmesi, bunun üzerine yanlarındaki bir diğer arkadaşın araya girip sevgiliye yumruk atarak Mermerci'yi kurtarması, tüm gazetelerin sürmanşetinden verilmişti. Kabul ediyorum, toplumumuzun güzel ve ünlü, genç veya yaşlı kadınlarımızın derin dekoltelerini, göğüslerini, popolarını, yırtmaçlarını görme merakları vardır. Hele kimin kimle seviştiği haberlerine özel bir ilgi gösterirler. Gazetelerimiz de, bu “İhtiyacı” giderebilmek için elllerinden geleni yaparlar. Ancak bu defa, işin biraz ölçüsü kaçmış. Mermerci'ye bu olayı hiç yakıştıramadığım gibi, gazetelerin bu olayı, birinci sayfadan koskocaman vermelerini ve böylesine abartmalarını da açıkçası anlayamadım. 

Yazının devamı...

Parmaklar tetikten çekiliyor

12 Ocak 2013

PKK’nın korkusu tuzağa düşmekti

Dün bu köşede, tam da Başbakan'ın yaptığı açıklamayla ilgili olarak Pkk'nın kuşku ve kaygılarını anlatmıştım. Hatırlatayım, 1999'da Öcalan Türkiye'den ayrılma direktifi verdikten sonra TSK, çekilmeye başlayan Pkk’lılara saldırdı ve yaklaşık 500’ü öldürüldü. Pkk bunu hiç beklemiyordu ve tuzağa düşürüldüğü sonucuna vardı. TC'ye güvenilmeyeceği izlenimi arttı.Başbakan bu konuşmasıyla son derece önemli bir güvence vermiş oluyor.

xxx

           

Başbakan'ın son açıklamalarını çok önemsiyorum.

           

Bunlar, İmralı Süreci' nin devam edebileceği ümitlerini büyük ölçüde arttırdı.

           

Öcalan ve Pkk ile ilişkin adımlar, gidilecek İnce ve Uzun Yola, yıllar öncesinden döşenmiş olan mayınların temizlenmesi ve Ön Görüşmelerin rahatlıkla sürdürülebileceği anlamına geliyor.

           

İki önlemden en önemlisi, Pkk 'ya ait silahlı güçlerin geri çekilmesi durumunda, TSK' nın herhangi bir operasyon yapmayacağı konusundaki güvencesiydi. Bu güvence sorunun çözümü açısından değil, İmralı Süreci'nin işleyebilirliği açısından son derece hayatidir. Hasan Cemal' in sürekli tekrarladığı "Herşeyden önce parmaklar tetikten çekilmeli" yaklaşımının nihayet gerçekleşme aşamasına girebileceğinin bir göstergesidir. Bir defa bu adımı attınız mı, sonrası daha kolay gelir. pkk' nın çekilme koşulları olgunlaştırılabilinecek, demektir.

           

Öcalan'a TV izleyebilme ve herhalde günlük gazeteleri de istediği gibi okuyabilme izni verilmesi, aslında çok geç kalınmış bir adım. Neyse, gecikmiş olsa dahi gerekliydi. Hem girilen sürecin gerektirdiği bir bilgilenme gereksinimini karşılayacak, hem de Öcalan'ın günlük yaşamındaki sıkıntılardan biri çözülmüş oluyor.

           

Bu da, Ankara'nın iyi niyetini gösteren başka bir adım olarak nitelendirilmeli.

           

Hele şu sıralarda, Paris'teki esrarengiz infaz olayı da aydınlanırsa,ümitler biraz daha artacak...

BURDAYIZ AHPARİG!

 

Önümüzdeki hafta Hrant Dink’in katledilişinin üzerinden 6 yıl geçmiş olacak. Öldürüldüğü gün Agos’un önünde buluşulacak, ancak anma etkinlikleri bu yıl 12-19 Ocak arası bir hafta sürecek. Çünkü bu yıl diğerlerinden biraz farklı. Zira tıpkı katledileceği istihbaratını dikkate almayan, katilini bayraklara saran, soruşturmayı karartan, gerçek katilleri koruyan ve sahiplenen; bir de bunları yaptıkları için el üstünde tutulan devletin güvenlik görevlileri gibi, devletin yargısı da geçtiğimiz yıl herkesle adeta alay etti. Yargı, Dink cinayetinin “Örgütlü” olmadığına karar verdi. “Hrant gittikten sonra örgüt olsa ne olur olmasa ne olur?” diyeceksiniz belki. Demeyin. Çünkü bu karar aklımıza tek bir soru getiriyor: Tüm bu süreçte yaşananlar devlet tarafından “Cinayete ortaklık” değil de nedir? İşte bu yüzden Hrant’ın Arkadaşları bunun cevabını alana kadar, “Hrant’ın gerçek katilleri bulunana kadar adalet arayışımız sürdürecek; biz bitti demeden bu dava bitmeyecek” diyor. Anma etkinlikleriyle ilgili ayrıntılı bilgiyi http://buradayizahparig.net/ adresinde bulabilirsiniz.

SABANCI MÜZESİ İSTANBUL İÇİN TAM BİR NİMET

 

İstanbul’da yaşayıp da Emirgan’daki Atlı Köşk’ü bilmeyen yoktur. Boğaziçi’nin en güzel binalarındandır. 1927’de Hidiv ailesi tarafından İtalyan mimar Edouard De Nari’ye yaptırılan bina 1950’de Hacı Ömer Sabancı tarafından satın alınmış ve konut olarak kullanılmaya başlanmış. Aynı yıl önüne yerleştirilen Fransız heykeltıraş Louis Doumas'ın 1864 yapımı at heykelinden ötürü de "Atlı Köşk" olarak anılmaya başlanmış. 1966 yılında Hacı Ömer Sabancı öldükten sonra Sakıp Sabancı tarafından kullanılmaya başlanan köşk, uzun yıllar Sakıp Bey’in hat ve resim koleksiyonunu barındırdı. 1998’de içindeki koleksiyonlar birlikte müzeye dönüştürülmek üzere Sabancı Üniversitesi’ne devredildi. 2002 yılında ziyarete açılan müzenin sergileme alanları 2005 yılındaki düzenleme ile genişletildi ve uluslararası standartta bir müze ortaya çıktı. Bugün, İstanbul’da kent kültürünün gelişmesi için tam bir sanat merkezi haline geldi. Şu anda  Bir Ülke Değişirken – Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Türk Resmi” başlığıyla, Osman Hamdi Bey, Fikret Muallâ, Halil Paşa, Şehzade Abdülmecid Efendi ve İzzet Ziya’nın eserlerini içeren bir koleksiyon sergileniyor. Gitmişken Kitap Sanatları ve Hat sergisini de görmenizi tavsiye ederim. 17 Ocak Perşembe akşamı da İstanbul Resitalleri kapsamında Çinli kadın gitarist Xuefei Yang konseri var. Kaçırmayın derim.

“BEN TAŞI DELEN OT GİBİYİM …”

 

Bu sözler Erdal Yalçın’a ait. 37 yaşında, İstanbul’da yaşayan engelli bir genç. Onun azmi engellerin nasıl kelimelerle, dizelerle aşıldığını gösteriyor bize.  Yazmaya küçük hikayelerle, makalelerle başlamış. Onları toplayıp dergi haline getirmiş. Sonra da fotokopiyle çoğaltıp satmaya başlamış. Kendini geliştirmiş, arkasına değil ileriye bakmış. Hiç okula gitmemiş, kendi kendini yetiştirmiş. Resim yapmış, kitap yazmış. Hatta Diyarbakır’da kendi kurduğu engelliler derneğine bile bir dönem başkanlık yapmış.  Yazma tutkuya dönüşünce, on yıllık uğraşın sonrasında 2004 yılında ilk kitabını çıkarmış. Hem de sponsorla.. Ardından ikincisi gelmiş. Üçüncü kitaptan itibaren de kendi kitaplarını satıp onların geliriyle yazmaya devam etmiş. Halen yazıyor. Onu Geçen hafta Bostancı Kültür Merkezi’ndeki söyleşi sırasında tanıdım, babasıyla birlikte gelmiş beni dinlemeye.. Üç kitabını verdi bana,  biri ‘Ben Taşı Delen Ot gibiyim’ adlı şiir kitabı, diğeri  ‘Biz Aşkımız İçin Öldük’  adlı Tiyatro ve şiir kitabı, bir de küçük hikayelerin yer aldığı ‘Bırakın Beynimiz Özgür Kalsın’.

 

Bravo Erdal’a...

ORTAK DENİZİN MUTFAĞI 

 

Yaz gelse de Ege’ye açılsam, bir koydan bir koya gezsem. Tatile daha çok var ama hazırlıklar şimdiden yavaş yavaş başladı bile…

 

Tam işe yarayacak muhteşem bir kitap çıktı. Adı: Vira Mutfak. Ege’nin iki yakasının birbirinden güzel tatlarının nasıl hazırlanacağını anlatıyor. Hem de tekne kuzinesinin dar alanında, kısıtlı malzeme ve sınırlı gereç ile “eşsiz lezzetleri nasıl yakalarızı” anlatıyor. “Ortak Deniz İdealine Lezzet Katkısı Vira Mutfak”ı Lale Apa hazırladı, fotoğraflarını ise eşi Cem çekti.  Türkçe ve İngilizce yayımlanan kitap sadece yemeği değil aynı zamanda, seyir güzergahıyla ilgili ipuçlarını ve teknede yaşamı kolaylaştırıcı püf noktalarını da anlatıyor. Anadolu kıyıları ve Ege adalarıyla ilgili tavsiye ve bilgiler de Vira Mutfak’da. Lale Apa, İki toplum arasındaki benzerlikler sürekli dile getiriliyor. Hayattan keyif almak söz konusu olduğunda da bu böyle. Doğayla baş başayken yaşanan her lezzet buluşması da dostluğu pekiştiriyor. Dostluğun mutfaktan başladığına inanıyorum.” diyor. Son derecede haklı.  Vira mutfak, bu yaz tekne keyfini biraz daha güzel yapacak gibi. (apa.com.tr)

Yazının devamı...

PKK da kuşku içinde...

11 Ocak 2013

Başbakan , İmralı ile başlatılan Ön Görüşmeler hakkında fazla bilgi vermedi. Zaten medya'da yeterince ayrıntı var. Hepimiz bu lego parçalarıyla oynayıp bir harita yapmaya çalışıyoruz.
  
Benim dikkatimi çeken, Türk Kamuoyunda giderek yaygınlaşan kuşkucu bakış. Önce heyecanla alkışladık, şimdi " durun bakalım, bu işin sonu ne olacak? Acaba oyuna mı geliyoruz?" diyenlerin sayısı artar oldu.
  
Herkes kendi açısından haklıdır.
  
Bundan önceki ateşkes'lerin nasıl engellendiğini düşünün, barış girişimlerinin nasıl sabote edildiğini hatırlayanlar, bu defa yoğurdu üfleyerek yemek istiyorlar. Zira karşı tarafa güvenilmiyor.
  
Aslında bizden daha da fazla kuşku içinde olanlar var.
  
Onların durumu daha da zor.
  
Özellikle 1999' daki ünlü geri çekilmeyi hatırlayıp, yoğurdu daha fazla üfleyerek yemekten yanalar.
  
Pkk kadrolarından söz ediyorum.
  
1999' da Öcalan, tüm silahlı kadrosuna "sınır dışına çekilin" dedi.
  
Onlar da, hemen toparlanıp yola koyuldular. Ancak beklemedikleri bir durumla karşılaştılar. Türk Güvenlik Güçlerini yollarının üstünde buldular. Oysa, rahatça geri dönebileceklerini sanmışlardı. Kendilerine böyle bir güvence verilmemiş olsa dahi, barışçı bir adım atılırken, TSK'nın da arkalarından kovalamasını beklemiyorlardı. Oysa askerin yaklaşımı "Ben topraklarımda yasa dışı silahlanmış bir unsurla karşılaşırsam müdahele ederim" şeklindeydi.
Nitekim 1999 çekilmesi, Pkk açısından son derece önemli kayıpların verildiği bir operasyona dönüştü. Örgütte büyük tepkiler oluştu. Başkan emrettiği için, yükselen sesler kısa sürede kısıldı.
  
Ancak unutulmadı...
  
Şimdi Kandil'deki kamplarda olsun, elde silah Türkiye sınırları içindeki Pkk guruplarında  olsun, son derece huzursuz bir bekleyiş var. Bu kuşku ve kaygıları, bırakın yayın organlarından takip etmeyi, kolaylıkla tahmin dahi edebilirsiniz.
  
Dağın başında, tek güvencesi elindeki silah olan o gencin ikna edilmesi çok daha zor olmalı. Herhalde onların kafasında hep ayını soru dönüyordur:
  
"Güvenlik Kuvvetleri, geçen defaki gibi, çekilecek gerillaya ateş açacak mı, yoksa ateş etmeme güvencesi verecek mi? "
  
Karşılıklı güvensizlik öyle bir noktada ki, atılacak en basit bir adımın dahi hesaplanması gerekiyor.
  
İşte bundan dolayı, Türk kamuoyu ne kadar kuşkuluysa, Pkk bizlerden daha da kuşkulu. Zira onların sırtlarını dayayacağı, sağlam bir güçleri olmadığı gibi, dağdan başka gidecek yerleri de yok.
  
Bunları Pkk'yı acındırmak için yazmıyorum. Ön Görüşmeler sırasında karşılaşacağımız zorunlukları şimdiden görmemize yardımcı olması için anlatıyorum.
  
Barış istiyorsak, sevmediğimiz sözlere de, isteklere de tahammüllü olmalıyız.

AHMET TÜRK'Ü DİNLEDİNİZ Mİ?

  Cnn Türk'ün Tarafsız Bölge'sinin Çarşamba akşamki konuğu Ahmet Türk idi.
  
Bilmem dinleyebildiniz mi?
  
Uzun yıllardır tanıdığım, sağduyusuna ve uzlaşıcı yaklaşımına saygı duyduğum biri olduğundan dolayı, kelimesini dahi kaçırmadım.
  
Kafamdaki bir çok sorunun yanıtını alabildim. Satırlar arasından, İmralı' nın psikolojisini de anlayabildim. Bu açılardan son derece zamanlı ve yararlı bir söyleşiydi.
  
Türk durumu çok iyi özetledi.
  
İmralı-Ankara Ön Görüşmelerinin (şu anki durumun böyle adlandırılabileceğini anladım) daha çok başında olduğumuzu söyledi... Yol üstüne dizilebilecek tahrip bombalarının neler olabileceğini anlattı... Hepsinden de önemlisi Öcalan'ın kafasındaki temel yaklaşımı, yani Kürt Sorununun üniter yapı bozulmadan çözülmesi gerektiği inancını tekrarladı...
Bu arada aman dikkat, bazı kesimler bütün bu sürecin sadece Pkk' nın silah bırakıp Kandil' e çekilmesi gibi görüyorlar. Başbakan'ın açıklaması yanlış yorumlanıyor. Oysa terörün bitmesi ve Pkk' nın çekilmesi nihai hedefler arasında görülüyor. Oraya varılana kadar gidilecek daha çok uzun bir yol var.
  
Türk kullandığı sakin ve uzlaştırıcı dil ile bu süreçte nasıl davranılmasının daha yararlı olacağını da bize göstermiş oldu.
  
Her iki Ahmet'i de kutlarım.

ALKIŞLAMAK MI, YOKSA ÜZÜLMEK Mİ GEREKİYOR?

Ege'de Sonsöz İnternet Sitesi yazarı Hasan Dalgıç harika bir haber yakalamış. Valla maşallah, bizim anlı şanlı isimli, mangalda toz bırakmayan, tek işi Türkiye'yi kurtarmak sayan muhabir- yazarlarımızın akıl edemediği bir işi gerçekleştirdi.
  
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun kardeşi Celal Kılıçdaroğlu'nun, emekli maaşı olan 1350 lira ile geçinemediği, bir de oğluna destek olabilmek için 850 lira maaşla, İzmir Gaziemir'de bir İnşaat'ta bekçilik yaptığı haberi hepimizi şaşırttı.
  
Şaşırmamamızın ilk nedeni, koskoca CHP Başkanı'nın kardeşinin, besbelli çok zorda olmasına rağmen, yardım istememesi, Abi'sinin adını kullanıp zengin bir CHP'linin yanına kapılanmaması. Yani ülkedeki genel uygulamayı reddetmesi. Alnının akıyla para kazanmayı tercih etmesi. Böylesine tanınmış bir yakınının koltuğunun altına sığınmamasıydı.
  
Bu, madalyonun bir yanı tabii. Hem alkışlanacak, övünülecek, hem de namusluluk abıdesi örneği olarak gösterilecek bir durum.
  
Madalyonun bir diğer yanı ise, 3 çocuklu Celal Kılıçdaroğlu' nun böylesine güç bir duruma düşmesinin gerçek nedenleri. Resimlerinin çekilmesi sırasındaki ürkekliği, kişisel reklamını yapmamak için çırpınışı ve gazetelere çıkması halinde bu işini dahi kaybedebileceği korkusu içimi paraladı.

Yazının devamı...

Çetin Doğan, çenesinin kurbanı oluyor...

10 Ocak 2013

Balyoz davası konusunda siz ne düşünüyorsunuz bilemem, ancak benim çok kişisel bir izlenimim var.
  
Gizlice yapılan telefon konuşmalarını da okudum... Gazetelerdeki demeçleri, resmi konuşmaları da tekrar tekrar gözden geçirdim. Tutuklanmadan önce yaptığı TV konuşmalarını da izledim.
  
Vardığım sonuç, Çetin Doğan paşanın büyük ölçüde çenesinin kurbanı olduğudur.
  
Sadece kendini değil, beraberinde 325 kişiyi de - farkına varmadan - kurban etti.
  
Renkli bir kişiliği olduğu besbelli. Çok konuştu, çok anlattı...
  
Daha da önemlisi, katıksız ve çok iyi yetiştirilmiş bir Türk subayı idi. Yani, bu ülkenin gerçek sahibinin askerler olduğu, Atatürk ilkelerine ters düşüldüğü takdirde, askerin yönetime el koyma hakkının bulunduğuna inanan bir komutandı...
  
Davanın temelini oluşturan Selimiye'deki ünlü seminerin içeriğine baktığınızda, konuşmaları okuduğunuzda, üstü kapalı bir darbe oyunu oynandığı izlenimi açıkça ediniliyor.
  
Bunun da kabul edilebilecek hiçbir yanı yok.
  
Besbelli, gerektiğinde AKP'ye de el konabileceği mesajı var. Zaten o dönemde moda buydu. Asker tepeden bakar ve parmağını sallayarak, iktidarları paylamayı kendinde hak görürdü. Nitekim bu seminer, Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın itirazına rağmen yapıldı ve ardından da hiçbir iç soruşturma açılmadı.

ANCAK DAVANIN TÜMÜ AÇISINDAN DURUM ACI...
  
Şimdi gelelim, Balyoz davasının tümüne...
  
325 kişinin içinde kimler kimler var.
  
Seminerle ilgisi olmayanlardan tutun da görev icabı orada bulunmak zorunda kalanlara kadar nice isim sayılıyor...
  
Bir de sahte olduğu iddia edilen deliller var...
  
Nihayet, gereksiz şekilde tutuklu tutulanlara ne demeli...
  
Balyoz, açılması gereken bir davaydı.
  
Haksızlıklar pahasına, bir misyonu ve bir mesajı vardı.
  
Mesaj hedefine ulaştı, ancak dava henüz bitmedi.
  
Kolay kolay da bitmeyecek gibi görülüyor.

FAL BAKMAK İSTEMİYORUM...
  
Gazeteleri okuyorum, TV 'leri izliyorum ve hayretler içinde kalıyorum.
  
Her köşede bir yol haritasıyla karşılaşıyorum.
  
Ne zaman, hangi adım atılacağının listesinden olasılık hesaplarına...
  
İster görüşme deyin ister müzakere, sayısız ayrıntıya kadar neler neler var.
  
Aman kimse alınmasın, yazdıkları veya verdikleri haberlerin uydurma olduğunu kesinlikle söylemiyorum. Tek kuşkum, bu kadar ayrıntının şu aşamada yanıltıcı olup olmayacağı...
  
Henüz ilk adımlar atılıyor.
 
Henüz müzakere başlamadı.
  
Şu anda, müzakereler için görüşmeler yapılıyor.
  
Ancak o kadar ayrıntı yayınlanıyor ki insanların kafası karışıyor.
  
Sadece medya değil, genel olarak hepimiz İmralı - Ankara görüşmelerinin mutfağına girmeye çalışıyoruz. En küçük ayrıntılar dahi iştahımızı arttırıyor. Siyasilerimiz de çok konuştuklarından dolayı, her kafadan bir ses çıkıyor.
  
Bu alışkanlığın iyi tarafı, kamuoyunun herşeyi paylaşmasıdır. Demokrasinin başlıca kurallarından biri de bu değil mi?
  
Ancak, mutfağa bu kadar çok girmenin önemli sakıncaları da vardır.
  
Zira yemek pişerken tadı sürekli değişir. Yeni otlar eklersiniz, tadı tutmadığı takdirde tuzunu biberini ayarlarsınız. Kabarmışsa, biraz dinlendirirsiniz. Bütün bunları yaparken de mutfak birbirine girer, etraf dağılır, etlerle sebzeler karışır.
  
Sonunda bir tadına bakarsınız ve memnun olursunuz. Artık herşey yoluna girmiştir.
  
Yemeğinizi pırıl pırıl bir tabağa koyar ve karmakarışık mutfağı geride bırakıp, masada sizi mutlu şekilde bekleyenlere servis edersiniz.
  
Müzakereler de böyledir.
  
Ancak medyayı mutfağa sokup sokmamak da müzakerecilerin işidir.
  
Medya hazırdır, ne verirseniz servis eder.
  
Ciddi, sonuç almak isteyen müzakereci, mutfağın kapısını sıkı sıkıya tutar. Kimseyi sokmaz. Amacı, müzakere ediyormuş gibi görünmek olan ise, mutfağın arka kapısını açık bırakır.
  
Şimdi göreceksiniz,  İmralı-Ankara müzakerelerinde ne haber bombaları patlayacak ne büyük skandallar okuyacağız.
  
Kesilecek... Yeniden başlayacak...
  
Satranç oyunu sürüp gidecek...
  
Bu süreçte ben fal bakmayacağım...
  
Sadece izlenimlerimi yansıtacağım. Açıklamalarla ilgili değerlendirmelerle yetineceğim. Nedeni de sonradan sizlerden özür dilemek zorunda kalmamak.
  
Acaba bu süreç başarılı olacak mı?
  
İşte en çok sorulan soru da bu... Terörden öylesine bıkmış durumdayız ki her şey dönüp dolaşıp silahların susmasına bağlanıyor.
  
Benim hiçbir tahminim yok.
  
Bakıp göreceğiz. Ümidim, başarılı olması. Ancak unutmayalım ki sorun sadece terörün bitmesi değil, Kürt sorununun çözümüdür. Kürt sorunu dediğinizde sadece bizim çözebileceğimiz değil, tüm bölgeyi etkileyecek bir gelişmeden söz ediyoruz. Bundan dolayı, aman acele etmeyelim.
  
Daha gidilecek çooooook uzun bir yolumuz var.                                            

Yazının devamı...

Gerilimsiz hayat beni hasta etti…

9 Ocak 2013

Bir süredir yurt dışına çıkmıyordum. Hergün cennet vatanımın haberleriyle yoğruluyor, sabah köşe yazısı, akşam ana haberler derken, kendi dünyamızda yuvarlanıp gidiyorduk.

  

Yılbaşı aralığından istifade edip,  eşim Cemre ile birlikte bir süre Amerika'ya, oradan da Karayipler’e dalmaya gittik. Gitmez olsaydım kardeşim...

  

Pazartesi günü  döndüm.

  

Fena halde rahatsızım!

  

Bu hep başıma geliyor. Yeni değil. Ne zaman bir kısa süreliğine Avrupa- Amerika gibi kıtalara gitsem psikolojim bozuluyor. Kimyam alt üst oluyor. İlk birkaç gün rahat geçiyor da, hastalık sonra baş ağılarıyla kendini gösteriyor. Etrafta dolaşıp, insanlarıyla konuşup, gazetelerine göz atıp, TV'lerini seyrettikçe durum vahimleşiyor.

SOKAKLARDA NE TÜKÜREN, NE DE SÜMKÜREN VAR...

 

Nasıl olmasın ki?

  

Herşeyin başında, sokaktaki insanlar birbirlerine karşı çok nazik davranıyorlar... Yürürken, kazara size çarpan olursa, özür diliyor... Bir yere girip çıkanlar, arkalarından gelenlerin yüzüne kapı bırakmıyor, aksine size kapıyı tutuyor... Sık sık teşekkür edildiğini duyuyorsunuz... Asansöre binen, sizi tanısın veya tanımasın merhabalaşıyor, iyi günler diliyor... Genelde güler yüzlüler... Temizler... Sokağa tükürmüyor, sümkürmüyor, pislik atmıyor...

  

Bunlar size de garip gelmez mi? Rahatsız olmaz mısınız?

  

Ben oldum, doğrusu...

POLİSE, ÖZEL ARABAYA SİREN TAKMAYI ANLATAMADIM...

 

Hele trafikte, özel arabasına siren- çakar lamba takan hiç yok. Bir polise sordum, ne olduğunu anlatana kadar aklım çıktı. Polis ve cankurtaran dışında, özellerin neden siren ve çakar lamba takacağını anlayamadı bir türlü...  Emniyet şeridinden gitmeyi ise, sadece delilerin yapabileceği bir uygulama olarak görüyorlar... Arabada kemersiz seyahat etmek, “İntihar teşebbüsü” diye niteleniyor.

  

Ne garip değil mi?

  

Cinayet haberleri var tabii. Olmaz mı, ancak örneğin “Töre” adına aileler çocuklarını öldürmüyorlar... Hemen hergün bir kadın sokak ortasında dövülmüyor veya kurşunlanmıyor.

  

Dedim ya, sinir bozucu bir durum... Bunları yazarken bile hafif terlemeye başladım vallahi...

İNANILIR GİBİ DEĞİL, LİDERLER BİRBİRİNE HAKARET ETMİYOR...

 

Politikacılara, liderlere ne demeli?

  

Bizde sert demeçler, birbirini suçlayan siyasiler ve liderler dolu. Ancak ben tatil boyunca her gün TV'den birbirine bağıran, hakaret yağdıran liderler bulunmamanın acısını çektim...  Düşünebiliyor musunuz, ölçü kaçınca özür bile diliyorlar… Gerilim yok... Anlaşmazlık olunca hemen uzlaşı formülü bulup sorunu çözüyorlar. Hayatı kendilerine zehir etmemeye çalışıyorlar...

 

Eeee bu kadarı da olmaz yani...

  

Üniversitelere de gittim, belki biraz taşlı sopalı, zincirli baltalı kavgalar görürüm de kendime gelirim diye... Nafile... Oradan da iş çıkmadı... Anfilerde toplaşıp, kimin daha haklı olduğunu anlamaya çalışıyorlar... Ayıp ayıp...

  

İçlerinde kötüleri, pisleri, katilleri, terbiyesizleri yok mu?

  

Olmaz mı, var tabii... Ancak ben genelinden, bir algıdan, toplumların çoğunluğundan söz ediyorum.

  

Hele Karayipler’de tam zıvanadan çıkacaktım.

  

Orası Amerika'dan da beter sakin. Kavga olmadığı gibi, sadece müzik ve gülücük var...

  

Neyse, döndüm de hemen kendime geldim.

  

Ooooh, dönüş uçağına binince, canım gazetelerimi açtım. Bol bol kavga -cinayet- Erdoğan- Kılıçdaroğlu kavgaları ve trafik kazalarıyla kafamı topladım.

  

Bir daha da, uzunca süre uygar ülkelere gitmemeye karar verdim. Sözümü tutamayacağımı biliyorum,  ancak yine de içim ferahladı.

  

Bize öyle rahat, sakin, kibar, uzlaşıcı hayat yakışmıyor vesselam. Birbirimizi yedikçe, kavga ettikçe, hayatı zorlaştırdıkça rahatlıyoruz galiba...

HAYDAR DÜMEN’DEN DÖRT KİTAP

 

Seks deyince aklımıza kim gelir? Hayır, tabii ki dünyalar güzeli kadınlarla, muhteşem yakışıklı erkeklerden bahsetmiyorum. Bunların dışında, bize seksi konuşturmaya başaran adam; Haydar Dümen. Türkiye’ye cinselliğin konuşulabilir olduğunu gösteren Dümen’in “Oku–Bil” Yayıncılık’tan dört kitabı çıktı. “Sahipsiz Dev” isimli kitabını 1972’de yazan Dümen, dönemin politikacısından köylüsüne, memurundan gazetecisine herkese sesleniyor.  Ölmüş Bir Hasta İle Söyleşi Ya Da Hekimler Üzerine” adlı çalışmasında ise bizlere doktorları anlatıyor.  Cennet Şeytana Kaldı” isimli oyun kitabı  teknolojinin vahşeti altında değişemeyen insan duyguları hakkında. Dümen’in son kitabı ise ölüm hakkında. “Ölümle Yüzleşmek” hayata veda etmeden neler söylenebileceğini anlatıyor. (www.oku-bil.com)                                                                                                      

Yazının devamı...

Aldığım en güzel haber

8 Ocak 2013

Bir hafta süreyle dünya ile ilgimi kestim.

  

Binlerce kilometre uzakta, koskoca bir denizin ortasında, ne telefon çeker, ne internet bağlantısı, ne televizyon. Sadece dalma, uyuma ve kitap okumayla geçen yedi gün.

  

Son gün Miami'de karaya çıkarken, hafif midem burkulmaya başladı. Kimbilir şimdi ne karanlık haberler alacaktım. Haber Merkezini aradım ve Süleyman SARILAR'dan hiç beklemediğim, ancak ilk defa biran önce geri dönme hissimi kamçılayan o haberi aldım.

  

İmralı ile görüşmeler başlamış.

  

Bir süre önce, Ankara'da birşeyler hazırlandığının kokusunu almış ve bu köşede de sizlerle paylaşmıştım. Örneğin, T.C Devletinin tüm gücüyle Pkk ve BDP'yi geri plana itip Öcalan'ı ön plana çıkardığını ve görüşmeleri onun üzerinden yapma hazırlığına girdiğini yazmıştım.

  

Ancak bir yandan da, Başbakan'ın sert tutumu kuşkulandırıyor, adeta 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar hiçbir şey yapmak istemediği izlenimi yaygınlaşıyordu.

   

Bu yaklaşımın politik açıdan bir mantığı da vardı.

 

Pkk bölgede son derece olumlu bir ortam bulmuş, şu aşamada çözüm veya uzlaşı gibi konularla ilgilenmiyordu. Tek istediği kamuoyunu rahatsız etmek ve terör baskısını sürdürmekti.

  

Buna karşılık, Erdoğan'ın önünde tehlikeli bir Başkanlık seçimi vardı. Harekete geçmek için 1.5 yıl daha beklemenin belki zararı olmayacaktı, ancak kamu oyundaki terör duyarlığı hemen her konunun önüne geçer olmuştu.2014'e kadar beklemenin riskleri de vardı.

  

Anlaşılan Başbakan bu durumu gördü ve bir deneme daha yapmaya karar verdi.

  

Doğrusunu yaptı...

ERDOĞAN, ELİNİ İYİ OYNARSA KAYBETMEZ...

 

Önümüzde yepyeni bir süreç var.

Acaba bu defa sonuç alınacak mı?

  

Bu defa bir uzlaşıya varılabilecek mi, yoksa yine hayal kırıklığına mı uğrayacağız?

  

Bu soruları sormak dahi anlamsız. Zira bu tip görüşmeler yıllarca sürer. Anlaşmazlık çıkar, kesilir, sonra yeniden başlar. Şimdiden fal bakmayalım. Uzun vadeli bir mücadele yaşıyoruz. Kürtlerin haklı istek ve beklentileri, Türklerin de kuşku ve korkuları var. Bunları bir araya getirip, herkesi memnun edebilecek bir formül bulmak çok zor. Yine de, konuşmak, diyaloğu sürdürmek, her ün bir kaç insanımızın cenazesini kaldırmaktan daha iyidir.

  

Habur denemesinden yeterince ders alındı.

  

Bu defa farklı bir yaklaşım görülüyor. Daha iyi hazırlanıldığı anlaşılıyor.

  

Elindeki kartları iyi oynadığı taktirde, bu defaki girişimden en az zararlı çıkacak olan kişi Başbakan Erdoğan olacaktır.

  

Her şeyden önce, hem içerden hem de dışardan gelen baskılardan kurtulacaktır. Hele çözüm konusundaki niyetini iyi anlatabildiği veya Öcalan ile sağlıklı bir diyalog kurulabildiği taktirde, "Barışı Arayan Adam" olarak nitelenecektir. Bu sürecin, 2014 Başkanlık seçimlerinden önce bitmesi beklenemeyeceğine göre, seçimlerde liberal ve bir kısım Kürt oyların da Erdoğan'a akmasını sağlayacaktır.

  

Dikkat edecek olursanız, Öcalan görüşmelerinin başlangıcından bu yana, kamuoyundan elle tutulur bir tepki gelmiyor. Nedeni de, insanların artık terörden bıkması.

  

Bütün bu veriler Erdoğan'ın lehine işleyecektir.

  

Varsın işlesin, zira sonunda hepimiz kazanacağız.

  

Eğer bu deneme de başarısızlıkla sonuçlanırsa ne olur?

  

Kan dökülmeye devam eder, ancak kimseler kalkıp Erdoğan' ı barış yollarını denediğinden dolayı suçlayamaz.

BAKALIM BU DEFA OYUNU KİM BOZACAK?

 

Şimdi hep beraber "bu yeni süreci kimin dinamitleyeceğini" beklemeye başlayacağız. Oslo görüşmelerinin Pkk tarafından bozulduğuna inanılır. Ankara ile Öcalan'ın arkalarından oyun oynadıkları ve Kandil'i satmak üzere hareket ettiklerinden kuşkulanan Pkk'nın süreci sabote ettiği kaygısı yaygındır.

  

Daha öncelerinde de Türkiye'nin bazı denemeleri sabote ettiği ve barış sürecini durdurduğu da bilinir.

  

Bu defa da, mutlaka hem içerden hem dışardan müdahaleler gelecektir.

  

Pkk adına veya onun yan kuruluşları ellerinden geleni yapacaklardır. Her kafadan bir ses çıkacak, taraflar birbirlerini ihanetle suçlayacak ve inanılmaz bir karmaşa yaşanacak. Bu ortamda Ankara ile Öcalan- Karayılan ikilisi sağlam durabilir, olmadık talepler yerine gerçekten bir siyasi uzlaşı peşinde koşarlarsa, sonuç dahi alınabilir.

  

Eğer atılan bu adımlar terörü durdurabilir ve görüşme zemininin bozulmasını önlerse, önümüz açık demektir. Aksi halde, yine aynı senaryoları yaşarız... Yine cenazeler gelir... Yine çatışmalar başlar.

  

Şimdilik büyük ümitlere dalmak ve büyük sözler söylemek istemiyorum. Yoğurdu üfleyerek yemeye çalışacağım.

  

Toplumların önünden böyle şanslar her dakika geçmez. Önemli olan bundan yararlanmasını bilmektir. İyi niyetli davranmaktır.

   

Türkiye Cumhuriyeti bundan önceki birkaç denemede, ne yazık ki sözünde tam anlamıyla durmadı. Vaatlerini yerine getirmedi.

  

Pkk da defalarca oyun bozdu. Barış istemediğinin örneklerini verdi.

  

Artık yeter.

  

Bu defa birbirimizi aldatmayı bırakalım ve bu ülkenin önünü kapatan en önemli sorunu "Yaşanabilir düzeye" indirelim.

Yazının devamı...