Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kadeh dolu kareler - 2

Sinema ve şarap konusunda 1990’lı yıllara değinmeden önce bir iki adım geri atıp James Bond filmlerinde geçen kadehlerden bahsetmeden olmaz

İngiliz yazar Ian Fleming’in 1953 yılında yarattığı popüler kültür tarihinin en tanınmış kahramanlarından bu İngiliz casusu içeren tam 22 film var! İstatistik meraklıları için ekleyelim, bu güne kadar James bond rölünü sadece yedi aktör oynamış ve en kalıcı ‘007’ ünvanı Roger Moore’a ait. Her Bond filminin ortak özelliklerinden biri ise mutlaka bir Martini veya şampanya sahnesi içermesi.
Belki Roger Moore kadar uzun dönemli olmasa da kanımca en karakterli Bond imajı, serinin ilk filmi 1962 yapımı Dr. No ile meşhur olan İskoç asıllı büyük oyuncu Sir Sean Connery’ye ait. Bu filmde James Bond’a Martini’sini getiren garson “arzu ettiğiniz gibi efendim, çalkalanmış, karıştırılmamış,” diyerek her filmde tekrarlanan ünlü repliği başlatıyor. Bond’un silah olarak kavradığı bir şişe 1955 Dom Perignon için Dr. No “aman, yazık olur” dediğinde Sean Connery; “ben 1953’u yeğliyorum” diye şişeyi yerine koyuyor!
Bond daha sonra bu tercihini 1964 Goldfinger’da 1953 Dom Perignon ısmarlayarak kanıtlıyor. Taittinger diğer içtiği marka olsa da 1970’lı yıllarda Bollinger ‘Resmi Bond Şampanya’sı’ haline geliyor. Ateş ederek açılan şişelerden “Şampanya seven biri o kadar da kötü olamaz” repliğine kadar Bond filmlerinde bu asil içecek eksik olmuyor. İstanbul’da da geçen 1963 yapımı From Russia With Love’da kötü adamla yemeğini takiben James Bond şüphelerini “balıkla kırmızı şarap içmesinden belliydi” diyerek dile getiriyor.
Teması şarap olan 1990’li yılların ilk filmlerinden Year of the Comet, 1811 kuyruklıyıldızıyla aynı yıldan bir şişe antika şarabın peşinde geçen bir macera. Napolyon’a ait olduğu söylenen şişeyi müzayedede satmak için arayan bir şarap tüccarından önce, ona ulaşabilme mücadelesiyle ilgili. Bu sıradan filmden üç yıl sonra 1995 senesi iki enfes şarap filmini birden getiriyor. Bu ikili Kevin Cline ile Meg Ryan’in başrolleri paylaştığı French Kiss ve ardından Keanu Reeves ile Anthony Quinn’i bir araya getiren A Walk in the Clouds.

ASMA FİDANI KAÇAKÇILIĞI

Öncelikle French Kiss çok keyifli bir romantık komedi. Fransa’ya aşığıyla kaçan nişanlısını geri kazanmak hayaliyle uçağa binen Amerikalı Meg Ryan bir asma fidanı kaçırmaya çalışan tipik Fransız üçkağıtçı Kevin Cline’ın yanına oturuyor. Cline şarap yapımcısı bir aileden geliyor ve tek hayalı kendi bağına sahip olmak. Tam bir Fransız çünkü şarap kanında. Filmin dramatik bir sahnesinde Meg Ryan’a; “şarap da insanlar gibi aynen, yetişmesi boyunca çevresinden aldığı etkileri özümseyerek kişiliğini oluşturuyor” diyor.
A Walk in the Clouds ise 1940’lı yıllarda Kaliforniya bağlarında geçiyor. Savaştan dönen yalnız gazi Keanu Reeves yolda bekar ama hamile bir kızla tanışıyor. Bağ sahibi Meksikalı babasından korkan kızı korumak için kocası rolünü üstleniyor. Hasadın eşiğindeki bağ evinde yaşanan karmaşık ve gergin ilişkiler üzerine kurulu bu filmde şaraba bağlı tutucu bir çiftlik hayatı sergileniyor. Şarabın ve gözyaşının su gibi aktiği bol acılı ancak yine de şarkılı-sözlü bağbozumu sahneleriyle keyifli dakikalar sunabilen bir film.
Bir diğer şaraplı film 1996 yapımı Jack Nicholson’un nispeten silik bir eseri olan zengin bir şarap simsarını oynadığı Blood and Wine. Aynı yıldan Big Night ise sadece şaraba değil, yeme-içmeyi bir hayat tarzı kabul edenlere dair. Pembe hayaller çağı 1950’lerin Amerika’sında iki göçmen İtalyan kardeşin iflasın eşiğindeki restoranlarını kurtarma çabaları üzerine. Baştan sona İtalya kokan film olağanüstü müzikler, yemekler ve tutkuyla yanıp tutuşan bir halkı birleştiren kadehler dolusu enfes şaraplarla bezeli bir ziyafet.
Haftaya kaldığımız yerden günümüze kadeh dolu karelerde yolculuğumuzu tamamlamak üzere...
X

YAZARIN DİĞER YAZILARI