Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Kaç Truva atı?

<B>‘TEK </B><B>Truva atıyla başa çıkamıyoruz, bir de ikincisiyle mi uğraşacağız’</B>? Yukarıdaki cümle Brüksel <B>‘karar mercileri’</B> tarafından bazen ayan beyan, bazen de <B>‘ismin saklı kalması kaydıyla’</B> (!) epeydir telaffuz ediliyor.

Burada ‘tek Truva atı’yla kastedilen ülke İngiltere...

* * *

EVET İngiltere, çünkü malum, Majesteleri ülkesi AB bünyesinde hanidir bir ‘Coni sözcüsü’ gibi davranıyor. Bu, Anglo - Sakson dayanışmayı aşan bir şey!

Hadi diyelim ki, her ikisi de aynı dalga boyunda ‘ültra liberal şahinler’ olduğundan, Washington'da Reagan, Londra'da da Thatcher iktidar koltuğunda otururken, ‘Demir Leydi’nin ‘Atlantikçiliği’ bir derece kadar anlaşılabilirdi.

Oysa yıllar geçti ve Beyaz Saray'a önce peder Bush, sonra Clinton, daha sonra da mahdum Bush yeni kiracı olarak geldiler. Downing Sokağı'na ise ilkin Major, ardından Blair yerleşti. Ama eski hamam eski tas, aynı şey sürdü gitti.

Büyük Britanya, Birleşik Devletler'in Avrupa uzantısı kimliğini sürdürdü.

Temel sorunlarda daima ‘pro Amerikan’ tutum aldı.

Üstelik herkes farkında ki, ‘Britiş kuşlar’ ‘on beş’lerin kendi aralarında fısıldaşdıkları en mahrem konuları bile anında öteki yakaya uçurmaktadır...

Dolayısıyla, içinde bulunduğu bir kurumda başkasının stratejik eksenini yansıtan bu İngiltere'ye diğer üyelerin ‘Truva atı’ demesi haksız sayılamaz.

* * *

İKİNCİ ‘Truva atı’yla kastedilen ülke ise Türkiye !

Öteki tüm sorunları bir kenara bırakırsak, bir çok AB başkentini bizim muhtemel üyeliğimiz konusunda bugün en ciddi biçimde kaygılandıran soru şu:

‘Ankara bünyemize girerse, acaba yeni bir Londra kimliği mi sergiler’ ?

Kendi kendilerine verdikleri cevap da çoğu defa ‘galiba, evet’ oluyor.

‘Amaan, bizi dışlamak için başka mazaret’ diyenleri duyar gibi oluyorum...

Fakat kazın ayağı öyle değil ve soruyu kolay hükümlerle geçiştiremeyiz.

Burada ‘empati’yle düşünerek kendimize AB merceğinden bakmak zorundayız.

* * *

ÖNCE şu kesin ki, ülkemizin genel olarak Batı'yla, özel olarak Avrupa'yla ‘halvete girmesi’nde hem Soğuk Savaş konjonktürü; hem de bilhassa, o savaştaki iki ‘ağababa’dan biri olan ABD'nin bizi ‘koltuklaması’ belirleyicilik taşıdı.

Başka bir deyişle, Yaşlı Kıta'nın korunmasında Türkiye büyük önem arzettiği için, Washington aynı Yaşlı Kıta'ya bizi bir anlamda ‘empoze etti’.

Nitekim, Avrupa Konseyi'nden NATO'ya, ülkemizin çeşitli kurumlara üyelik başlangıçlarını şöyle kısaca bir araştırın, yukarıdaki olgu ‘göz çıkartır’.

Sonra, ABD'nin ‘keseyi açması’ ve Avrupa'nın buna maddi, siyasi ve askeri mecalinin bulunmaması, Türkiye'yi Okyanus ötesiyle daha da içli dışlı kıldı.

Ve, Ankara'nın AB'ye adaylığı yukarıdaki olguyu değiştirmedi.

Olaylara bir bakın, Atlantik Paktı'ndaki savunma konsepti tartışmalarından uluslarası forumlardaki bilek güreşlerine, Avrupa - Amerika çelişkisi ne vakit berraklaşsa, bizim ibrenin hemen her zaman ikincisine kaydığını göreceksiniz.

Zaten, AB tam üyelik diye yırtınan o Türkiye'de o AB daha dün ‘euro’ya geçtiğinde para ciddiye bile alınmadı ve ‘yumoş’ aşağılamasıyla vaftiz edildi.

Üstelik unutmayalım, söz konusu üyeliğimizinin onaylanması için Topluluk nezdinde cidden devreye giren ve ‘forsing’ yapan taraf dahi, yine ABD oldu!

‘Hariçten gazel okumalı’ bu Amerikan ‘forsing’i de, Brüksel'deki ‘Türkiye, İngiltere’den sonra ikinci Truva atı mı olur' sorusuna tuz biber ekti.

Dolayısıyla, ‘empati’yle düşünür ve kendimize yukarıdaki çerçeveye asılı Avrupa aynasından bakarsak, AB'nin yaşadığı ‘ikinci Truva atı’ kaygısını ‘bizi almamak için başka mazeret uyduruyorlar’ hükmüyle geçiştiremeyiz.

Yarın konunun başka bir boyutunu inceleyeceğim.
X