Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

İngiltere vize eziyetine son vermeli

Haftasonu 23 Nisan tatilinden yararlanıp, küçük bir Londra gezisi yaptım, pek iyi geldi. Size de tavsiye ederim.

Ancak HSBC ve konsolosluk bombalamasından sonra İngiltere’den vize almanın oldukça zorlaştığını sanırım biliyorsunuzdur. Birçok insan istediği halde, hiçbir güvenlik sorunu olmadığı halde İngiltere’den vize alamıyor. İki hafta önce öğretim üyesi arkadaşlarımdan biri İngiltere’den vize alamadığı için, bir arkadaşıyla ortak yazdığı bildiriyi sunmaya gidemedi. Bu zorluk çıkarma konusunu anlamakta güçlük çektiğimi söyleyeyim. İngiltere niye Türk vatandaşlarını cezalandırıyor ki! Biz mi bombaladık konsolosluğu ya da HSBC’yi? Bu haksızlık, üstelik de teröristlerin istediği ‘huzursuzluk’ ortamını yaratmaktan başka bir şey değil. Türkler İngilizler’i her zaman sevmişlerdir ve Amerika’yla karşılaştırıldığında da İngilizler’le ilgili olumsuz düşünen insan sayısı çok daha azdır. Bu vize eziyetine İngiltere bir an önce son verse çok iyi olur, demokrasinin beşiğiyim diye övünülüyorsa ‘seyahat özgürlüğünü’ kısıtlamak için haklı nedenlerin olması lazım. Ben şu anda böyle bir neden göremiyorum.

Londra’da otel faciası

Londra uçak biletimi ve otel rezervasyonumu bir tanıdığın acentesinden (adı İstmar) yaptırdım. Tanıdık ya aklımca otel işine özen gösterir falan diyorum. Londra’da lüks otel fiyatları korkunç. Ortanın üstü makul fiyatlı, merkeze yakın oteller bulmak mümkün ama işi bilmek lazım. Neyse indik Londra’ya, metroyla bir saatte otele ulaştık. Park Lane civarında Eden Plaza diye bir yer. Dışardan klasik bir İngiliz binası işte. İçeri girdik. Görüntü biraz orta sınıf altı, hafif şok edici bir durum var ama biz yiğit yiğit şoke olmamaya kendimizi ‘Orta sınıftır, eski oteldir, bu görüntü normaldir’ diye ikna etmeye çalışıyoruz. Resepsiyonda biraz bekledikten sonra bodrum dolaylarındaki odaya götürüldüğümüzde kendimizi ‘ikna’ falan bitiyor, düpedüz kafadan şoke oluyoruz.

Oda en fazla 10 metrekare, yatağa yattığında başparmağınla kapıyı rahatlıkla okşaman ve değişik rüyalara dalman mümkün. Çarşaflar delik deşik, yıkanıp yıkanmadıkları bile belli değil. Tuvalet ve banyodan hiç söz etmeyeyim. Burdur’daki asker otellerinde bile bu kadar kötüsü yok! Odanın fiyatı çift kişi, kahvaltı dahil 130 dolar. Hemen tası tarağı toplayıp kendimizi Picadilly üzerinde, Leicester Square yakınlarındaki , Thistle Otel’e atıyoruz. Tamam 30-40 dolar daha pahalı ama resmen medeniyete intikal söz konusu! Londra’ya gideceklere Thistle oteller zincirini şiddetle öneriyorum. Rezervasyon için 0 870 414 414 41’i arayabilirsiniz ya da thistlehotels.com’a girin bir bakın bakalım neredeki Thistle size uygun.

Yeri gelmişken bir de Londra’da pub keşfettim. Süper bir yer. Akşamüstü mutlaka uğrayın, yiyecek de var, iş çıkışı Londra’nın ne kadar ‘beyaz yakalısı’ varsa bu pub’a takılıyormuş gibi geldi bana.

Cinsiyet ayırmıyorum yanlış anlama olmasın. Pub’ın adı, Onanon. Adresi de verelim, The London Pavilion, Piccaddilly Circus, London W1 V9 LA. Latenightlondon.com.uk adresine girerseniz de bütün Londra gece hayatı ayaklarınızın altında benden söylemesi.

Sapıklık mı, oyun mu

Bernardo Bertolucci’nin ‘Düşler, Tutkular ve Suçlar’ (The Dreamers) isimli filmini izleyeli neredeyse dört hafta, bu yazıyı yazalı da üç hafta oldu ama yer darlığından yer verilemiyor. (Ya da bizim gazetede Bertolucci düşmanı biri var, çaktırmadan bu yazıyı sümen altı ediyor, kimsenin de ruhu duymuyor.) Ama inat ettim ya bu yazıyı sizle paylaşırım ya da bir daha sinema falan yazmak yok. (Bazıları hemen sevinmesin böyle bir şey mümkün değil!)

Bertolucci bildiğiniz üzere Son İmparator, Konformist, Paris’te Son Tango filmlerinin unutulmaz yönetmeni. Şu anda da 63 yaşında. The Dreamers’ı izlerken Bertolucci’nin yaşı hep aklınızda olsun. Böyle bir filmi çeken, gençliği gençlik yapan ‘saçma’ davranışları böylesine ilginç bir şekilde gözler önüne seren, bu kadar ‘genç’ düşünebilen kişinin yaşı 63.

The Dreamers 1968 yılında Paris’te geçiyor. Film Gilbert Adair’in ‘The Holy Innocent’ isimli romanından uyarlanmış. Amerikalı ‘kültürel değişim’ öğrencisi Matthew, Theo ve Isabelle isimli iki arkadaş ediniyor. Theo ve Isabelle kardeşler, ancak aralarında ilginç bir bağlılık var. Zaten bu ‘bağlılık’ nedeniyle filmi sonuna kadar bir şüphe içinde izliyor, kardeşler arasındaki bağlılık ‘ensest’ bir ilişki mi yoksa başka bir şey mi çözemiyorsunuz. Bertolucci’nin de bunu fazla çözmemizi istediğini sanmıyorum.

Nurayev kılıklı Amerikalı öğrenci Matthew da kendisini bir yönden bakınca ‘hafif sapık’ sayılabilecek Theo ve Isabelle arasındaki ilişkinin ortasında buluyor, gençliğin verdiği heyecanla durumu yadırgamadan oyuna dahil oluyor. ‘Oyun’ diyorum, bunun nedeni; Bertolucci’nin gençler arasındaki cinsel özgürlük oyununu algılamamızı istemesi. Bize diyor ki Bertolucci ‘1968’de de genç gençti, cinsel özgürlüğü yalnız kaldığında alabildiğine yaşardı, o zamanki genç de aptalca davranışlarla kendine has bir dili yaratır, hayatı oyunlaştırmaktan geri kalmazdı. Ama gerektiğinde de polisin üzerine yürüyüp, siyasi özgürlük oyununu oynamaktan çekinmezdi!’

Matthew, Theo ve Isabelle’i birleştiren ortak nokta sinema. Bertolucci üç kişi arasında oynanan ‘sinema’ oyununa Marlene Dietrich, Greta Gabro gibi sinema klişelerinin arşiv görüntüleri ile ilginç bir çeşitlilik katmış. Eğer 1968 kuşağı iseniz ve o dönemi biliyorsanız ve hatta sinema meraklısı iseniz Bertolucci’nin bu filminden daha fazla haz alacağınız kesin. The Dreamers’da Jimi Hendrix’ten Buster Keaton’a kadar herkes var. Hatta bir ara Andre Bazin’den bile söz ediliyor. ‘Kim bunlar?’ mı diyorsunuz. Hangi kuşaktınız? Kara? Başka sorum yok.

Cuma TAKINTISI

Bu hafta size ‘Kelebek Etkisi’ filmini ısrarla öneriyorum. ‘Geçmiş geleceği şekillendirir’ teması nasıl bu kadar güzel anlatılır, görmek isterseniz bu filmi kaçırmayın. Filmin bir sonraki sahnesini tahmin etmek mümkün değil! Birbiri ardına gelen şoklarla dağılıyorsunuz ve dağılmadan da zevk alıyorsunuz. Bilmem Adrian Lyne’nin Jacob’s Ladder’ını izlediniz mi?

(İzlemedinizse mutlaka izleyin!) ‘Kelebek Etkisi’ni en az Jacob’s Ladder kadar şaşırtıcı buldum. Komedi oyuncusu Ashton Kutcher’in ‘drama oyunculuğu’ denemesini bir tarafa bırakacak olursak yönetmenler Eric Bress ve J.Mackye Gruber gayet iyi iş çıkarmışlar. Bir diş kaçırsalar film ‘bilimkurgu’ olacakken, bir diş geride ‘doğaüstü güç’le yetinilmiş.

Cuma LAKIRDISI

Kadınların erkeklerden daha zeki oldukları kesin! Düşünün bakalım kadınların en yakın dostu elmaslar, erkeklerinki ise bir köpek değil mi?

(Joan Rivers)
X