Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Huysuz İhtiyar

Yeni yılın yeni adamı

Enayi Portakal, beni görünce kaçacağına koşarak yanıma geldi. Mırmır edip bacaklarıma süründü. Sağ bacağım iyice karıncalandı ama yine de Portakal'ı tekmelemedim. Hatta, Tolga'nın benden gizleyerek aldığı Viskas kedi mamasını sakladığı yerden çıkarıp bir çanağa boca ettim ve Portakal'a verdim. Evin en geri zekalı kedisi beni tanıyamamıştı. Çünkü ben, yepyeni bir insandım artık!..

*

Yeni bir yıla yeni bir insan olarak girme fikri yıllardır kafamı kurcalıyordu. Giren her yeni yılın yaşamımıza yeni umutlar, yeni sevinçler ve yeni güzellikler getirmesini bekliyorduk. Ama bu yenilikler için eski yıllardan kalma örümcek ağı bağlamış popomuzu bir kıdım kımıldatmıyorduk. Yeni yıla girerken yenilik olarak sadece hanımların yeni bir don giydiklerini öğrenmiştim. Nedenini sorduğumda da yeni don giyilirse insan donanırmış gibisinden anlamsız bir cevap almıştım.

Oysa, sıfır kilometrede yepyeni bir yıl, yepyeni gülücüklerle kapınızı çalıp evinize geliyor. Karşısında eski sorunlarını çözememiş, eski borçlarından kurtulamamış, eski enayiliklerine sıkı sıkı yapışmış eski püskü bir herif buluyor. İnsan, her seferinde yeni yıla karşı çok fena mahçup oluyor doğrusu!..

*

Ama bu yıl hazırlıklıydım. Yeni yılda artık yepyeni biri olmaya karar vermiştim. Yeni bir yılda her şeyiyle yepyeni bir adam!.. Ayrıca, yeni bir kişi olmanın avantajı da vardı. Bir kişilik ömürde iki kişi olarak yaşayacaktım. İki kişilik yaşadığım için de ömrüm daha uzamış ve daha çok yaşamış olacaktım. Bu niyetim size şizofrenik bir niyet gibi gelebilir. (Şizofreni, bir kişide birkaç kimlik ve kişilik oluşması olarak tanınır) Ama ben, bu çok kişiliği bir yaşam zenginliği olarak görüyordum. Bu zengin yaşam uğruna, önce kırk yıllık bıyıklarımı kestim. Adam, bıyığını kesince kendini fermuarı açık bir pantolonla dolaşıyormuş gibi hissediyor. (Ama ne halt edeyim, her ihtilalin bir bedeli vardır!..) Sonra saç-menlerden öğrendiğim gibi, yanlardaki saçlarımı alıp tepemin kel kısımlarına yapıştırıp jöleledim. Ardından da façayı yeniledim. (Yüz yıllık faça sözcüğüne şimdilerde imaj diyorlar) Yani, her daim giydiğim potur konforundaki gri ve siyah pantolonlarımın yerine kıçımın ve bacaklarımın her tarafına yapışan yeşilli, kırmızılı çizgileri olan pantolonlar diktirdim. Bu dar pantolona isyan eden göbeğim kendini can havliyle ileriye fırlattı. (Olsun, alışır) Gri-beyaz çizgili gömleklerimin yerine de mor ve sarı çiçekli gömlekler aldım. Ayrıca, entel olduğum gözden kaçmasın diye de sarıya çalan haki kumaştan Bursa işi bir yelek yaptırdım. Enayi Portakal işte bu yüzden beni tanıyamadı.

*

Yeni yılın ilk sabahı kahvaltı masasına bakıp Tolga'ya,

‘‘Artık kahvaltıda zeytin, peynir, reçel filan yemeyeceğim. Yağda Beykın, sahanda yumurta ve kuruvasan istiyorum. Çay yerine de Amerikan kahvesi içeceğim.’’

dedim.

‘‘Niye?’’

‘‘Çünkü, ben eski Oğuz değil, artık yepyeni bir kişiyim. Kahvaltımda bile yenilik yapmalıyım.’’

Tolga derhal masayı topladı ve

‘‘Bence en büyük yenilik hiç kahvaltı etmemektir.’’

dedi.

*

İnsanın kişiliğini belirleyen en büyük etken, mesleğidir. Karikatürcülüğü bırakıp gazetede kendime yeni bir iş bulmalıydım. Bu yaştan sonra doktor olacak halim yoktu. Ama yeni iş bulmadan önce Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ü bulmak gerekiyordu. Ertuğrul Bey, gazete içinde küt inilmiş bir voleybol topu hızıyla dolaştığı için bu iş o kadar kolay değildi. Ama benim de asansör çıkışını kesmek, toplantı odası kapısının arkasına saklanmak, lokantada çorba kaşığı tam havadayken bastırmak gibi geliştirdiğim bazı yöntemlerim vardı.

Ertuğrul Bey'in genelde dünyayı hayretle seyrediyormuş gibi bir yüz ifadesi vardır. Beni o kılıkta görünce bu ifade sahici bir hayret ifadesine dönüştü. Ben daha ağzımı bile açmadan,

‘‘Hay hay, siz nasıl istiyorsanız öyle olsun Oğuz Bey.’’

deyip derhal kayıplara karıştı.

*

Spor bölümünün yöneticisi Nezih Alkış'a,

‘‘Sana bir müjdem var. Ertuğrul Bey'le de konuştum. Artık futbol yazıları yazacağım’’ dedim. Nezih, önce bir pofurtu koyverdi. Sonra gözlerini karşısındaki boş duvara daldırdı. Başından hâlâ gitmediğimi görünce,

‘‘Önce bir kulübün tanınmış taraftarı olman gerek.’’

dedi.

‘‘Sen bilmezsin, ben çok eski bir Fener'liyimdir. Turgay'la 40 yıllık arkadaşlığımız olduğundan, Galatasaraylı da sayılırım. Ayrıca, konservatuvarda hocalık yaparken her gün Beşiktaş'a giderdim ve Süleyman Seba'nın İngiliz bıyıklarına da bayılıyorum. Hangisini istersen o takımdan olurum.’’

‘‘Ama maçlara da gitmen gerekecek.’’

Spor yazarı olma hayalim bir anda bitiverdi. Ben, evden çıkıp artık bakkala bile gidemiyorum. Nezih'e en kötü bakışlarımla bakıp Ekonomi Servisi'nin yolunu tuttum. Vahap Munyar, ekonomi yazarı olma kararımı sevinçle karşıladı. Tam ben de sevinmek üzereydim ki alçak Vahap;

‘‘Yalnız bir sorun var. Ekonomi yazılarına başlamadan önce bana cebinde kaç para olduğunu söyleyebilir misin?’’

deyiverdi.

Bütün servisleri dolaşmama rağmen gazetenin barmeni Fikret'e yamaklık etmenin dışında bir iş bulamadım. Onun da parası az geldi.

*

Zorunlu olarak eski işime dönüp homurdana homurdana karikatürümü çizdim. Karikatürü Yazı İşleri'ne gönderdikten sonra, Yazı İşleri Müdürü Fikret Ercan sıkıntılı bir ifadeyle odama geldi.

‘‘Afedersiniz abicim, ama biz bile bu karikatürden bir anlam çıkaramadık. Okurlar hiç anlamayacaklar.’’

‘‘Demek ki becermişim. Çünkü, o karikatür anlaşılmasın diye çizildi.’’

‘‘Ama sen, gazete karikatürünün esprisi net ve açık olmalı diye yıllarca yazılar yazıp vaazlar vermedin mi?’’

‘‘Ben, artık o ben değilim. Şimdi yepyeni biriyim ve yeni bir karikatür tarzı deniyorum. Karikatürüme bakan artık hiçbir şey anlamamalı. Çizgi ve espri önemli değil... Önemli olan inceleşim. Mesela bu ne?’’

‘‘Kuşa benziyor...’’

‘‘Değil işte... Bu nonfigüratif şekil, Çiller'in ihtirasını simgeliyor. Ağaçtaki anahtar deliği de, ağacın içindeki görmediğimiz kurtları dikizlemek için... Ağacı yiyen kurtlar da politikacılar...’’

Fikret'in gözlerinde bir acıma ifadesi belirdi.

‘‘İmgelerin çok güzelmiş ama biz bu karikatürü istersen yayınlamayalım abicim.’’

dedi.

Ah, eski Oğuz olacaktım ki bayramlık ağzımı açıp Fikret'i paralayacaktım. Ama yeni yılda yeni bir insan olma kararım kesindi.

‘‘Siz nasıl uygun bulursanız öyle yapın.’’

dedim.

Fikret büsbütün şaşırdı. O gün, rastladığım arkadaşların hepsi uzaktan kibar bir selam verip yollarını değiştirdiler. Yalnız Selami yanıma geldi.

‘‘Nasılsın Turgay abi?’’ dedi.

Selami 8 derece miyoptur.

*

Yolda, altımdaki 3 yıllık Honda'yı yenilemeyi düşündüm. Ama yeni bir arabaya vereceğim 2-3 milyonluk farkı hesaplayınca yeni arabalı yeni bir adam olma fikrinden vazgeçtim. Mecidiyeköy sapağında arabamı çeviren polise ehliyette resmi olan kişinin ben olduğumu anlatıncaya kadar göbeğim çatladı. Kimliğimi, arabadaki komisere bir Avni resmi çizerek ispatlayabildim. Bu 1 Ocak gününün sonunda oynamış sinirlerimle eve dönmek istemediğim için sokağın başındaki koltuk meyhanesine uğradım. Sarhoşun biri çiçekli gömleğime, kırmızı dar çizgili pantolonuma ve jöleli saçlarıma bakıp,

‘‘Homonun moruğu da hiç çekilmiyor!..’’

gibisinden bir tirada başladı. Ben de herifi ne yazık ki dövemedim. Dövüşmek benim için artık tarihe karışmıştı.

Gelince evde bir sürü konuk buldum. Özellikle sokağımıza yeni taşınmış olan Sami Bey ve ailesi yazıp çizdiklerimi yıllardır izler ve beni çok merak ederlermiş. Kapı komşu olunca dayanamayıp tanışmak için bizi rahatsız etme cesaretini göstermişlermiş. Ama bunları anlatırken yine de gülmelerini saklamak için elleriyle ağızlarını kapatıp durdular. Muhabbet sırasında Gırgır'ın artık hiç umurumda olmadığı, karikatür çizmek istemediğim, aslında küçük bir takanın kaptanı olmak istediğim, çetelerin ve Fazilet Partisi'nin bu ülkeye gerekli olduğu, Orhan Veli'nin pek iyi bir şair olmadığı, arabesk müziğin bizim milli müziğimiz olduğu gibi yeni düşüncelerimi anlatınca, izin isteyip aceleyle kalktılar. Kibarca,

‘‘Sizi hiç böyle hayal etmemiştik Oğuz Bey!..’’

deyip gittiler. Ben de Tolga'nın faltaşı gibi açılmış bana bakan gözlerini görünce bir avaza bağırmaya başladım.

‘‘Hiçbirinizin yeniliğe tahammülü yok. Türkiye, sizlerin yüzünden bit pazarına döndü. Çünkü, yeniyi içinize sindirecek cesaretiniz yok. Tembellikten hep eskinin garantisinin peşindesiniz. Onun için hâlâ 30-40 yıllık küflü adamlara oy veriyorsunuz. Sonra da ülkemiz niye kıçın kıçın geriye gidiyor diye ağlaşıyorsunuz!..’’

Ondan sonra da hâlâ bacaklarıma sürtünen Portakal'a okkalı bir tekme attım. Tolga,

‘‘Çok şükür’’ dedi.

*

Şimdi, evden çıkamadığım için karikatürlerimi gazeteye arabayla gönderiyorum. Birkaç hafta da öyle olacak. Çünkü, bıyıklarım geç uzuyor.

X