"Oğuz Aral" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Oğuz Aral" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Oğuz Aral

Bir zamanlar nasıl gazeteci olunurdu?

25 Temmuz 2004
‘Sen herhalde Yazı İşleri’nde çalışıyorsun.’

‘Peki, ben Yazı İşleri’nde ne iş yapıyorum?’

‘Sayfa sekreterliği yapıyorsun.’

‘Sayfa sekreteri ne iş yapar?’

‘Sayfanın planını çizer. Başlıkları, resimleri sayfaya yerleştirir.’

‘Parası iyi midir?’

‘Üüf!.. Maaşını taşımak için aybaşında kamyon bile tutarsın.’

‘Pekii, Yazı İşleri kaçıncı katta?’

‘İkinci katta... Haydi daha fazla gecikme. Seni dört gözle bekliyorlardır.’

Delikanlı bir koşu gitti. Tam önümdeki karikatürü çinilemeye başlamıştım ki, bir koşu geri geldi.

‘Ben Yazı İşleri’nde çalışmıyormuşum abi.’

‘Ya nerede çalışıyormuşsun?’

‘Sordum, onlar da bilmiyor.’

‘Belki de Spor Servisi’nde çalışıyorsundur. Sende çok spor yapmış bir adam hali var.’

‘Pek yaptım sayılmaz.’

‘Yapmışsındıır... Yapmışsındıır... Hele bir hatırlamaya çalış.’

‘Eh, ortaokuldayken biraz futol oynadımdı.’

‘Bak gördün mü, ben sporcu adamı gözünden tanırım. Herhalde çok yaman oynuyordun.’

‘3-B ile yaptığımız sınıf maçında bir de gol atmıştım.’

‘Tamam işte, sen mutlaka spor servisinde çalışıyorsundur. Bir an önce git de spor servisi şefini kızdırma. Ters adamdır.’

Delikanlı bir gitti, bir geldi.

‘Spor servisinin nerede olduğunu sormayı unutmuşum abi.’

‘Bir üst katta, soldaki salon.’

Bu konuşmalar okuyanlara saçma sapan gelebilir. Ama gazetecilerin baş müşterileri, böyle süper saftorik kişilerdir. Arkadaşlardan biri gece meyhanede kafayı bulup,

‘Seni pek sevdim delikanlı, çok kültürlü ve zeki birine benziyorsun. Seni gazeteye aldım. Yarın gel işe başla’ diye hava basmış ve bana iyilik olsun diye de,

‘Yarın sabah Oğuz Bey’i gör. O sana yapacağın işi gösterir’ diye herifi benim başıma sarmıştır. Ben de yüzüm tutup,

‘İş miş yok... Seni işletmişler kardeşim...’ diyemediğim için (tabii biraz da fesatlığımdan) gönderileni başka bir servise postalarım.

*

O gün yemekte Spor Servisi şefi Haydar’la karşılaştım. (İsmini ayıp olmasın diye değiştirdim.)

‘Seninkini Kayseri’ye yolladım’ dedi.

‘Benimki kim?’

‘Bu sabah gönderdiğin ördek... İçine bayat bir film koyup eline de çürüğe çıkmış bir fotoğraf makinesi tutuşturdum. Git maçı çek gel dedim.’

‘Çok acımasız herifsin be Haydar. O Allah’ın garibi yollarda kaybolur, kurda kuşa yem olur.’

‘İnşallah kaybolur da dönemez. Sabahtan beri bir yapıştı ensemden sökemedim. Zaten, dönerse bu defa Hakkari maçına göndereceğim. Üstelik kurtulmak için yol parasını da cebimden verdim salağa!..’

*

İki gün sonraki pazar akşamı gazetede kıyametler kopuyordu. Anadolu baskısı bile durdurulmuştu. Kimi ajans telekslerine ve telefotoya koşuyor, kimi telefonlara saldırıyordu. Spor Servisi şefi Haydar’ın gür sesi salonu inletiyordu.

‘Ulan, sana filmleri uçağın pilotuna teslim et, biz Yeşilköy’den alırız diyorum!.. Nee!.. Makineden filmi çıkarmasını bilmiyor musun? O filmleri yakarsan seni doğrarım namussuzum. Git bir fotoğrafçı dükkánında çıkart ve akşam uçağına yetiştir.’

Hatırlayanlar hatırlar, o gün Kayseri-Sivas maçında şehirlerarası savaş çıkmış ve tam 42 kişi ölmüştü. Olay, yalnız Türkiye’de değil bütün dünyada yankılanmıştı. Haydar’ın başından savmak için gönderdiği bizim saf oğlan da bu olayların göbeğine düşmüştü. O yıllarda Anadolu’daki ikinci sınıf maçlara muhabir göndermek hayaldi. Zaten tüm spor servislerinde 5-6 gazeteci, 2-3 de foto muhabiri çalışırdı. Bizim oğlan, filmi göndermeyi nasıl becerdi bilmiyorum ama, becerdi. Çektiği fotoğraflar ertesi gün birinci sayfada yayınlandı. Gazetenin birinci sayfası tamamen Kayseri-Sivas olaylarına ayrılmıştı. Fotoğrafların flu, titrek ve biraz karanlık olması olayları daha korkunç ve etkili hale getiriyordu. Diğer gazeteler fena atlamıştı. Ajans haberleriyle yetinmek zorunda kalmışlardı.

Babıali birbirine girmişti. Ama bizim saf oğlan ortalıkta yoktu. 10 gün kendisinden haber alamadık. Bir akşamüstü, üst baş perişan ve bir karış sakalla gazeteye geldi. Haydar’ın verdiği otobüs dönüş parasını gazeteye ettiği telefona ödediği için Kayseri’de rehin kalmış. 1-2 gün aç bilaç parkta yattıktan sonra otobüs parasını denkleştirmek için bir aşçı dükkánına bulaşıkçı olarak girmiş. Geceleri de dükkánda yatmış. Ama dükkán sahibi, kırdığı tabakların parasını kesince haftalığı dönüş biletine yine yetmemiş. O da fotoğraf makinesini satıp gelmiş. Eski kuşak ve eski kafalı bir gazeteci olan Haydar, delirecek gibi olmuştu. Belki delirmişti de bizden saklıyordu.

‘Makinesini satan gazeteci, yarın şeyini de satar!..’ deyip oğlanı kovdu. Garibi Haydar’a ben postaladığım için kendimi suçlu hissediyordum. Haydar’a yalvar yakar oldum. Nuh dedi, peygamber demedi. Oğlan da süklüm püklüm gitti!

O ay başı Haydar’ı gazetenin patronu çağırdı. Artan tiraj nedeniyle Spor Servisi’ne övgüler yağdırdı. Haydar’a ve fotoğrafları çeken muhabire birer maaş ikramiye verilmesini emrettiğini haber verdi. Ayrıca muhabirle tanışmak istediğini ve onu Spor Servisi’nden Yazı İşleri’ne alacağını söyledi. Haydar yangına düşmüştü. Bana koşturup,

‘Aman bana şu herifi bul!.. Yoksa bittim!..’ diye inilemeye başladı. Ama oğlanın nerede olduğunu değil, adını bile bilmiyordum. Haydar’ı,

‘Aldırma idare et... Nasıl olsa patron iki gün sonra unutur’ diye teselli ettim. Haydar da patronun her soruşunda,

‘İşe çıktı efendim... Fener’in Bükreş maçını takip ediyor efendim’ gibisinden eveleyip geveledi. Ama patron tutturuklu ve takanaklı bir adamdı.

‘Sen, benden adam saklıyorsun. Yarın o herifi bana getirmezsen sen de gazeteye gelme!..’ diye Haydar’a bir ültimatom çekti. Haydar, gazeteciliğe yıllarını vermişti. O yaştan sonra Babıali’de yeni bir iş bulma şansı yoktu. Biz oflayıp puflarken Deli Turhan çözüm önerdi. (Rahmetli o sırada Milliyet’ten ayrılmış, bizimle çalışıyordu.)

‘Yahu Haydar, bu herifi siz bile tanımadığınıza göre, demek patron da tanımıyor.’

‘Evet, tanımıyor.’

‘O zaman niye dövünüyorsun anlamıyorum. Al yanına uyanık bir delikanlı, götür patrona... Kayseri Fatihi işte bu herif de!..’

Haydar hemen itiraz etti. O, yıllarca kimseyi kandırmadan gazetecilik yapmışmış. Hem yaptığı sahtekárlık bir gün ortaya çıkarsa alnına sürülen lekeyi nasıl temizlermiş? Deli Turhan da,

‘O zaman lekesiz bir şekilde git evinde otur!..’ dedi. Ertesi gün Haydar, uykusuz geçen bir gecenin işareti olarak iki kanlı altı mor gözlerle ve yanında efendiden bir delikanlıyla gazeteye geldi. Patron, delikanlıyı beğenip önce adliye-polis muhabirliği verdi. Çocuk, zaten Robert Kolej’i bitirmiş, Edebiyat Fakültesi’ne devam ediyormuş. Haydar’ın eşinin uzak bir akrabasıymış. O yıllarda mütercimler (çevirmenler) dışında yabancı dil bilen gazeteci parmakla gösterilirdi. Haydar’ın hısmını bir süre sonra yurtdışı röportajlara da göndermeye başladılar. Delikanlı çok başarılı oldu. O arada Deli Turhan, Milliyet’e döndü. Haydar, emekli olup Babıali’de küçük bir matbaa açtı. Ben patronla hırlaşıp gazeteden ayrıldığım zaman Haydar’ın hısmı Yazı İşleri Müdürü olmuştu.

*

Bir zamanlar genç heveslilerin önü açıktı. Gazeteci olmak isteyen her delikanlı yayın yönetmeninin, yazı işleri müdürünün, hatta patronun yanına pat diye çıkıp derdini anlatabilir ve marifetini gösterebilirdi. Şimdi değil birisini görebilmek, bir gazetenin kapısından içeri girmek bile vizesiz Almanya’ya sızmaktan daha zor.

Artık diplomalar, insan kaynakları servisiyle doldurulmuş formlar ve testler geçerli. Gazeteci olmak lotaryada 6 tutturmaya döndü. Gazetecileri artık Yazı İşleri Müdürleri, istihbarat şefleri gibi eski kurt gazeteciler değil, bilgisayarlar seçiyor.

Ama ben bu yazıyı bu nedenle yazmadım. Çeyrek asır sonra bir akşam Haydar telefon etti. Mutlaka buluşmak istediğini söyledi. Bizim kuşak, artık içki içemese bile meyhanede buluşur. Meyhaneye vardığım zaman Haydar’ı, bastonuyla bir masanın başında buldum. (Hafif bir felç geçirmişmiş.) Masanın üstünde adeta tarihi kazılardan çıkma bir fotoğraf makinesi vardı. Haydar, önündeki bardaktan bir yudum soda içti. Sonra,

‘Getirdi puşt!.. Makineyi geri getirdi!.. Bizim ördek iş tutmuş, zengin olmuş. Yıllar sonra Kayseri’ye gidip makinenin peşine düşmüş. Makineyi sattığı fotoğrafçının dükkánındaki hurdalar arasında bulup tekrar satın almış. Sonra da beni bulmuş. Matbaaya gelip pat diye makineyi önüme koydu. Ben, bu makinenin ağırlığını tek başıma taşıyamam. Onun için seni çağırdımdı!..’ dedi.

O sırada elinde Poloraid fotoğraf makinesi olan bir delikanlı, ‘Bir hatıra fotoğrafınızı çekeyim mi abiler?’ dedi.
Yazının devamı...

Ah, bir salak olsaydım!

18 Temmuz 2004
Düz yolda yürürken düşmeyi becerir, kafasını geçtiği her kapının pervazına vurur, okul çıkışında caddeyi geçerken sık sık ezilme tehlikesi geçirir, ikide bir rapor alıp okula gelemezdi.

Yaşar Doğu, Celal Atik, Nasuh Akar’ların Olimpiyat zaferlerinden olsa gerek hepimizi bir güreş merakı basmıştı. Teneffüslerde itişe kakışa güreşip dururduk. Şakir de güreşmeye pek meraklıydı. Ama birini yenebildiğine hiç rastlamadım. İlkokula 3. sınıftan başladığım için sınıfın en küçüğüydüm. Üstelik bir hayli sıskaydım da... Benim ikim gibi olmasına rağmen Lapacı Şakir’i yatırıp dururdum.

Heyecanlanınca Şakir’in dili de tutulurdu. Konuşamaz, ‘hıgık, mıgık’ bir şeyler kekelerdi. Bu arada gözleri börtler, suratını al basar, tepinmeye benzeyen garip hareketler yapardı. Okul numaralarımız peşpeşe olduğu için öğretmenler ikimizi beraber tahtaya kaldırırlardı. Şakir sorulan soruya inileyerek ‘humpuf!.. Murg!..’ diye yanıt vermek uğruna kıvranırken öğretmen, çektiği azabı durdurmak için aynı soruyu bana sorardı. Ben soruyu yanıtlarken Şakir de kafasını yukarıdan aşağıya doğru sallayarak cevabı onaylar, böylece cevabı bildiğini gösterirdi. Öğretmen ikimize de aynı notu verip sıramıza yollardı. Bazen soruları ben bildiğim halde Şakir’in daha yüksek not aldığı olurdu. Zaten Şakir’in bir adı da Ballı Şakir’di.

Okul bahçesinde top oynarken çok beceriksiz olmasına rağmen nedense acıyıp Şakir’i de oynatırdık. Örneğin Şakir’den daha iyi oynamalarına rağmen Doğan Hızlan’la Konur Ertop’u oynatmazdık. Adam yerine koymadığımız için maçta Şakir’i kimse tutmazdı. O da gidip kale önüne dikilirdi. Ama en çok golü de Ballı Şakir atardı. Top orasına burasına çarpar gol olurdu.

O zamanlar, ortaöğretimde kızlar ve erkekler ayrı okullarda okurlardı. Burnumuzun altındaki tüyler, hafiften kıla dönüşmeye başladığı için hepimiz potansiyel birer Kazanova’ydık. Yaşanmamış yaz tatili maceralarımızı bütün öğrenim yılı boyunca birbirimize anlatırdık. Her anlatışta zamparalık öyküsü biraz daha gelişir bakıştığımız kız, konuştuğumuz kız olur, konuştuğumuz kız ise seviştiğimiz kıza dönüşürdü.

Bir tek Şakir’in sevda öyküleri yoktu. Öykü uydurmayı beceremediğinden mi, yoksa inanmayacağımızı bildiğinden mi susup sadece bizi dinlerdi. Gerçi hiçbirimiz hiçbirimizin öyküsüne inanmazdık ama, anlatmadan da duramazdık.

Ama Meral’i yine salak Şakir tavlamıştı. Meral bizim okulun bahçesine bitişik bir evde otururdu. Keyfinden ya da hainliğinden sık sık cama çıkardı. Okul bahçesinden gelen naraları ve feryatları duymazdan gelir, hülyalı mavi gözlerini gökyüzüne dikip kırıtırdı. Meral’i rüyasında görmeyen öğrenci herhalde yok gibiydi.

Meral, yine bir gün pencere şovu yaparken biz Şakir’i gaza getirdik.

‘Kız sana bitik, kız sana yangın!.. Haydi Şakir göster kendini, okulun şerefini kurtar!’ diye el verdik Şakir’i okul duvarının üstüne çıkardık. Şakir’i yine al bastı, ‘Humpf mumpf!’ diye konuşmaya çalışıp acayip hareketler yapmaya başlayınca duvarın üstünden kayıp Meral’lerin bahçesine düştü. O sırada ders zili çaldı. Şakir’in bu aşk düşüşünün gerisini göremedik. Ama tahmin edebildik. Çünkü Meral’in bütün Cerrahpaşa’ya belasıyla nam salmış asabi bir ağabeyi vardı. Vee 2 gün sonra okula gelen Şakir’in mor sol gözünden ve topallayarak yürümesinden tahminlerimizin doğru çıktığını anladık. Ama Şakir’i Meral’le bir muhallebicide el ele, yanak yanağa muhabbet ederken görebileceğimizi tahmin edememiştik. Okul bitti, hepimiz bir tarafa dağıldık. Konur Ertop yaman bir edebiyat düşünürü oldu. Doğan Hızlan hiç büyümedi. Eskiden de böyle yaşlı başlı bir mütefekkirdi. Şimdi aynı gazetede icrayı lûbiyat ediyoruz. Oktay benimle Akademi’ye girdi. Orhan ordudan emekli oldu. Mustafa hepimizi güreşte yenerdi. Şampiyon bir güreşçi olabildi mi bilmiyorum. Orhan Kemal hayranı Erol ne oldu? İlhami, bir gün gazeteye beni ziyarete gelmişti. Ben bunak, can arkadaşımı anımsayamamıştım. Kırık bir tebessümle hoşçakal deyip gitmişti. Bir gece yarısı İlhami’nin kim olduğunu bulup yataktan fırlamıştım. Camı açıp

‘İlhamiii, seninle bağ bahçe dolaşırdık... Subay kumaşından bozma bir ceketin vardı... Ne olur bir daha gel!’ diye gece karanlığına doğru haykırmıştım.

Şakir’i gazetelerde ve televizyonlarda hep önemli bir adamın yanında aptal aptal sırıtırken gördüm. Yıllar sonra, bir gün bir tiyatro galasında canlısına rastladım. Sarılıp sarmaştık. Konuşurken bir ara elindeki kanapenin zeytinini nasıl becerdiyse yandaki güzel hanımın açık yakasından içeri kaçırdı. Tabii, kaçırmakla kalmayıp elini açık yakadan içeriye daldırıp zeytini aramaya da başladı. Ben, güzel kadının gıdıklı kahkahalarını duyunca saklanacak yer aramaktan vazgeçtim.

Şakir, alkolle yüklüydü. ‘İllaa bize gideceğiz’ diye tutturup beni sürükleyerek bir arabaya bindirdi. Araba dedimse aklınıza öyle Reno, Ford, Honda gibi normal arabalar gelmesin. Camları koyu füme, içi deri ve ağaç kaplı bir salon salomanjeydi. Tahminime göre özel yaptırılmış bir Mersedes’ti.

Şakir’in evi ise Boğaz’a nazır bir saray yavrusuydu. Duvarlarda ünlü ressamların tabloları vardı. Hatta, bir Dali ve bir Miro’ya takıldım kaldım.

‘İspanya gezimizin anıları’ dedi.

‘Benim hatırladığım, sen bir memur çocuğuydun. Bunlar nereden?’

‘Aptallıktan.’

Bu yanıttan hiçbir şey anlamadım, ama yine sordum:

‘Bu ev senin mi?’

‘Tabii, ama bir de yazlığımı görmelisin. Bir Yunan adası satın aldım. Oraya bir yazlık yaptırdım. Özel helikopterimle arada bir kaçıyorum.’

‘Bunca parayı nasıl kazandın lan?’

‘Çünkü ben bir salağım.’

‘Estağfurullah.’

‘Estağfurullahı filan yok, benim mesleğim salaklık.’

‘Nerede çalışıyorsun?’

Şakir, adını veremeyeceğim çok ünlü bir holdingin genel müdür yardımcısı olduğunu söyledi. Şaştım kaldım. Farkında olmadan, ‘Seni nasıl genel müdür yardımcısı yaptılar yahu?’ diye mırıldanmışım.

‘Salak olduğum için enayi... Sen genel müdür olsan yanına zeki birini ister miydin? Ben bir halt edince babam zeki olan ağabeyimi döverdi. Zeki adam tehlikelidir ve beladır. Seni yerinden eder. Zeki olanlar hababam sorun çıkarırlar. Salaklık nimettir. Herkes salakları sever ve gözetir. Çünkü tehlikesizdirler. Ayrıca insanda merhamet uyandırırlar. Salaklara herkes acır. Salaklığım sayesinde üniversiteyi bana bitirttiler. Sonra da bu şirkete memur olarak girdim. Şef yardımcısı, müdür yardımcısı, derken genel müdür yardımcısı oldum. Sen zekiydin de ne oldun? Altmışını geçtin, hálá üç otuz para maaşa talim ediyorsun.’

Bir ara, altın kakmalı fildişi bir satranç takımına gözüm ilişti. Şakir,

‘Oynayalım mı?’ diye sordu.

‘Haydi be, sen tavlayı bile doğru dürüst oynayamazdın!’

Oynadık, herif beni 18. hamlede mat etti. Hem de benim gibi bir ustayı!.. O sırada salona yeşil gözlü, ceylan sekişli, Şakir’den en az 30 yaş daha genç bir hanım girdi. Şakir’e merhamet ve sevgi dolu bakışlarla bakıp,

‘Ruhum, canım, bir tanem. Senin uyku saatin çoktan geçti. Gel seni yatırayım!’ dedi ve Şakir’i alıp götürdü. Salon kapısından çıkarken Şakir, kafasını kapının pervazına çarptı. Ben de zeki zeki gülümsedim.
Yazının devamı...

Bir gün ben de giderim

11 Temmuz 2004
Ama birkaç kişi var ki kafamın çıplak tepesini attırıyorlar. Örneğin Selahattin Duman, mücessem kalıbıyla hababam pire gibi atlayıp hopluyor. Altın kakmalı 7 yıldızlı Arabistan otellerinde, Rio Karnavalı’nda, Newyork’un 4 sezon Aşevi’nde ve bilumum Avrupa şehirlerinin bilumum dilberlerini seyran edip duruyor. Gidecek yer bulamayınca da Bodrum’a kaçıyor.

Hem kız, hem güzel olmasa Ayşe Arman’ın civciv saçını başını yolmak ne keyifli olurdu. Dünyanın dört bucağında sürtüp duruyor.

Maldiv Adaları’nda lebiderya bir ev almış diye duyumlar alıyorum...

E yıllardır bana yazık değil mi yahu!.. Günah be!..

Yatağın kenarından sessizce yere kaydım. Gece nöbetçisi Arzu Hemşire’nin arkasındaki balkonun altından görünmeden sürünerek geçtim. Koridorun sonunda duran tekerlekli sandalyeye atladım. Marşı bastım, hafifçe gaz verip yola çıktım. Köşeyi dönüp asansörlerden birine bindim, kapı çıkışından da gazladım. Vırrnn!.. Vırrnn!.. Gececiler peşime bir koşu kopardılar ama nafile...

Bulgaristan’ın eski yolları yenilenmiş. Ama yine ceza - haraç arası ayakbastı biraz yuro aldılar. Avrupa Birliği’ne girince kullanmak için yuroları şimdiden biriktiriyorlar herhalde...

Viyana’ya varınca sandalyemi araba parkına bıraktım. Bir koşu KazeŞvarz’a gittim. Gencecik bir piyanist Mozart çalıyordu. Beni görünce yine Mozart’ın Türk Marşı’nı çalmaya başladı. Ben de 5 yuroyu piyanonun üstündeki bardağın içine bıraktım. KazeŞvarz’ın hemen bitişiğinde Viyana Konservatuvarı vardır. Kemancısı, flütçüsü, piyanocusu dersten sonra buraya gelip hem çalar hem ufaktan yollarını bulurlardı.

Sonra Viyana Hukuk Fakültesi’ne uğrayıp arkadaşım Prof. Karl Vayz’la hasret giderdim. Fakültedeki konferansımda biraz takıştık sonra seviştikti. Karl,

‘Sen Türk mizahını bizim mizahımızdan çok üstün buluyorsun. Hatta bizimle dalga geçiyorsun. Çünkü, çok haklısın. Ben hergün aynı yemekleri yerim, aynı tramvaya binip evime aynı saatte giderim. Kaç yaşımda emekli olup kaç para alacağımı şimdiden bilirim.

Bizde elektrikler bile kesilmez. Yaşamımızda şaşırmayı ya da korkmayı bilmeyiz. Oysa, Türkiye’ye dönünce havaalanından evine kaç saatte varacağını bilemezsin. Hatta öldürüleceğini bile bilemezsin... Heyecan, korku, ikilem olunca mizah da gelişir.’

Konferanstan sonra Karl’ı bir bara götürdüm. Her kadehten sonra saatine bakıyordu.

Banyodaki küveti doldurdum. Küvetin yanıbaşına oturup çorba kaşığıyla fış fış kürek çekmeye başladım. Bir de türkü tutturup Manş’ı geçtim. Londra’ya varır varmaz Leystir Skuvayr’daki pabıma damladım.

‘Barın arkasında seni bulunca çok sevindim Con. Geçen gelişimde sarı, sıska ve küpeli bir oğlan barmenlik yapıyordu. İştahımı kapattığı için sadece 4 duble viski içebilmiştim. Sen emekli olmamış mıydın?’

‘Senin Londra’ya uğradığını duydum. İrlanda’daki köyümden kalkıp geldim. O sıska delikanlı seni sırtında taşıyıp taksi durağına kadar götüremez. Zaten 100 kilo olmana ramak kalmış. Skoç mu? Ayriş mi?’

‘İrlanda... 8 duble olsun.’

Con, tezgaha 8 kadehi sıraladı. Önce kadehleri tek tek kokladım. Sonra da işaret parmağımı teker teker kadehlere daldırdım, parmağımı emdim.

‘Kalanları sen iç Con.’

Con benim viskileri tek tek dikmeye başladı. Keyifle,

‘Ay lav yors daktırs!’ dedi.

Savt Kensingtın’da bir evin kapısını çaldım. Kapıyı çalan şişko saçları daraz daraz, göğüsleri göbeğine değen bir hanım açtı.

‘Heloo...’

‘Heloo...’

‘Mis Ceyn Hemiltın’ı görmek istiyorum.’

‘Niye?’

‘Çok eski bir arkadaşımdır. Ceni ev mi değiştirdi yoksa?’

‘Hayır Ceni hala aynı evde oturuyor. Yani Ceni benim. Siz kimsiniz?’

‘Ceni’nin maziden kalma mavi gözlerine bakıp skuiz mi?.. Ceni 30 yaşında filandı.’
deyip baybay dedim. Ama işin en acıklı yanı Ceni de beni tanımadı... Düşünebiliyor musunuz, kınından çıkmış kılıç gibi (Bu deyim Lütfü Akad’ındır.) saçı burnuna düşmüş herifi tanıyamadı. Bence Ceni’nin bir göz doktoruna ihtiyacı var.

Hazır buralara kadar gelmişken Lizbon’a uğrayıp öyle öpek de gideyim dedim. Kaşığımla fış fış kürek çekip Portekiz’e vardım. Amanın bir baktım ki Lizbon halkının yarıdan fazlası Türk milleti... Hani bir iyiliksever fakir halkına pirinç, un torbası ya da fanila filan dağıtıyor da asil milletimiz itiş kakış birbirlerini tepeleyerek öteberiyi kapışıyor ya Lizbon’un durumu da aynı... Allah korusun Türk milleti takımı şampiyonaya katılsa Portekizliler yer bulabilmek için komşu İspanya’da soluğu alırlardı.

Yönetmenimiz Ertuğrul Özkök ve koordinatörümüz Fikret Ercan’ın diplerine takılıp final gecesine gittim.

Ertuğrul Özkök’ün dünyayı zırt pırt dolanmasına hiç bozulmuyorum. Hatta gazetedeki arkadaşlar yokluğunda yeni angarya icat olmadığı için mutlu bile oluyorlar. Özellikle Neyyire...

‘Sence kim şampiyon olacak?’

Fikret, alçaktan gülümseyen bir bakışla,

‘Yoksa, terettüdün mü var? Portekiz kendi ülkesinde oynuyor. Yunanlar buraya kadar ancak kısmetle, tavşan sopaya çarptı... Ama sen futbol cahili olduğun için Portekizliler’in kaç tane yıldız futbolcusu olduğundan haberin yoktur.’

‘Fikret’çiğim anladığım kadarıyla Portekiz yenilecek.’

‘Niye be?’

‘Sen Beşiktaş Yönetim Kurulu üyesi değil misin?’

‘Evet.’

‘Sen Beşiktaş’ı batırdığın gibi Portekiz’i de batırırsın.’

Fikret’in esmer teni daha karardı. Ertuğrul’la yer değiştirdi.

Ben tam

‘Zito Yunanistaan!’ diye böğürürken Arzu Hemşire önce 4 hap yutturup sonra da kaba etimin en hassas yerine mızrak gibi bir iğne sapladı.

Ben de Floransa’da Botiçelli’ye seyrana durdum.
Yazının devamı...

Dayaksız duramayan adam

4 Temmuz 2004
Armut sapı gibi boynunu sıska omuzlarının içine çekmiş, hafifçe inliyordu. Burnundan yere şıp şıp kan damlıyordu. İçimi bir acıma duygusu kapladı.

‘Geçmiş olsun, araba mı çarptı?’

‘Yok abi, kavga ettim. Üç kişiydi namussuzlar.’

‘Burnun fena kanıyor.’

‘Boşver abi, geçer.’

‘Kolay geçeceğe benzemiyor. Sen gel benimle’
deyip koluna girdim ve cadde üstündeki eczaneye götürdüm. Eczacı, adamın burnuna damar büzüştürücü bir ilaç sürdü ve tampon koydu. Yüzünü de tamir edip plaster yapıştırdı. Bu ara bizimki, canı yandığından olacak eczacıya verdi veriştirdi. Eczaneden çıkarken hálá söyleniyordu.

‘Bunlar eczacı değil nalbant abicim. Adamın bir yerini düzeltirken dört sağlam yerini sakatlarlar billa!’

Eczanenin bitişiğindeki manavın önünden geçerken meyvelerin ve sebzelerin üstlerindeki etiketleri inceledi. Sonra da manavın burnuna kadar sokulup,

‘Çüşşş!..’ dedi.

‘Bana mı dedin?’

‘Tabii sana dedim. Şehrin göbeğinde eşkıyalığa çıkmışsın. 2 milyona domates mi olur be!.. Sizin gibi açgözlü hırsızların yüzünden enflasyon minare boyu oldu. Fakir fukara aç kaldı!’

Bizimki veriştirmeye devam edecekti ama manav, irice bir bostan patlıcanı seçip adamın kafasına vurdu. Ben de adamı yerden kaldırıp tekrar eczaneye soktum. Eczacı, yeniden kanamaya başlayan burnundaki tamponu değiştirdi. O da eczacıya,

‘Ohhaa, sobaya odun mu sokuyorsun ayı!..’ dedi. Ardından da canı yandığı için küfürle karışık ciyakladı. Eczacı, tamponu iterken adamın canını kasıtlı olarak yakmıştı sanırım. Eczaneden çıkar çıkmaz,

‘Haydi geçmiş olsun. Kendine iyi bak. Benim acele işim var, hoşçakal’ deyip hızla yürüdüm. Köşeyi dönünce gündüz büfe, akşam koltuk meyhanesi olarak çalışan dükkána daldım. Başımdaki belayı savuşturmanın keyfiyle rakımdan okkalı bir yudum aldım. Ama aynı keyifle yutmak kısmet olmadı. Benim sıska adam,

‘Abicim be, kusuruma bakma. Senin bana gösterdiğin insaniyetliğe karşı bir teşekkür bile edemedim. Bir kadeh rakımı içmezsen ben bu gece kahrımdan uyuyamam’ deyip karşımdaki tabureye çöktü. Garson Remzi’ye de,

‘Bize bir ufak aç, ne kadar mezen varsa da getir’ diye talimat verdi. Ben, nasıl becersem de tüysem diye düşünürken,

‘Haydi abicim insaniyetliğinin ve dostluğumuzun şerefine içelim’ diye kadeh kaldırdı. Adı Halil’miş. Hangi işe girdiyse hep haksızlığa uğrayıp işten çıkarılmış. Evlendikten bir ay sonra karısı da onu terk etmişmiş. Zaten bu dünya kahpelerin dünyasıymış. İnsaniyetlik ölmüşmüş. İyiler, ezilmeye mahkummuş. Bunları anlatırken yanımızdan geçen garson Remzi’yi kolundan yakaladı.

‘Bu Rus salatasını kaç yıl önce yaptınız be!.. Şunu götür de tazesini getir.’

Remzi tabağı alıp tezgáha götürdü. Bir kaşıkla Rus salatasını karıştırıp üstündeki sararmış kısımları alta aldı ve tekrar masamıza getirdi.

‘Hah şöyle!.. Bak abicim, bu dünyada hakkını aramazsan adamı keriz yerine koyup ezerler. Şimdi de şu köfteleri geri götür garson efendi. Bunları lastikten mi yaptınız be!.. Garanti keçi etindendir. Ciklet çiğner gibi yarım saattir çiğniyorum, yutamıyorum.’

Halil’in bağırtısına meyhanenin sahibi İsmail geldi. İsmail, Tekirdağlı uysal bir delikanlıdır. Ecdadına sövseler güler geçer. Ama köftelerine laf ettirmez. Baktım, mavi gözlerinde sarı kıvılcımlar çakmaya başlamıştı. Boşver gibisinden kaş-göz edip Tekirdağlı’yı sakinleştirdim. O da Halil’e Rumeli işi bir şaplak çekemediği için homurdanarak gitti. Ben İsmail’le uğraşırken Halil yandaki masayla muhabbete başlamıştı.

Ama az sonra Halil ayağa fırladı. Bıyıkları sarkık delikanlı kendisini tutmaya çalışan arkadaşının elinden kurtuldu. Ben de İsmail’i çağırdım. Tekirdağlı, elinde koca bir bakır kepçeyle geldi.

‘İsmail, arkadaşları sokağa çıkar da biraz temiz hava alsınlar’ dedi. İsmail de onları nazikçe iteleyerek kakalayarak dışarı attı. Meyhanedeki herkes kavga seyretmek için dışarıya hüryaa etti. Ben, yerimden kımıldamadım. Rakımı yudumlayıp Rus salatasından bir çatal aldım. Kavganın sonucunu nasıl olsa biliyordum. Meyhane halkı, iki dakika sonra düş kırıklığına uğramış ifadeli suratlarla geri döndü. Ben acele etmeden rakımı bitirip hesabı ödedim ve dışarı çıktım. Halil’i yattığı yerden toparlayıp eczaneye götürdüm. Eczacı, bu kez tampona dokunmadı. Halil’in patlamış dudaklarına keyifle tentürdiyot sürdü. Halil de ah-vah arasında ona yine küfretti. Dışarı çıkınca Halil’le vedalaşıp gitmeye davrandım, ama ne fayda. Önce koluma sonra belime sarıldı. Benim insaniyetliğim karşısında bir kadeh rakısını içmezsem ölse de beni bırakmayacağını, hayatta kendisine iyi davranan tek insan olduğumu, artık benden ayrılmayacağını, vur dersem vuracağını, kır dersem kıracağını bir avaza anlatmaya başladı. Ben, kendimi kurtarmak için debelendikçe Halil, belime daha fazla yapışıyordu. Gelip geçen cadde ortasında güreşen iki kişiyi görünce çevremizde toplanmaya başladı. Bir ara punduna getirip iç çangalla Halil’i yere yıktım. Etraftan,

‘Herif ihtiyar ama iyi güreşiyor’ gibisinden takdir sesleri yükseldi. Hatta, iki kişi alkışladı bile. Tam Halil’in üstünden kalkıp tüyecekken tepemize bir polis dikildi. Koluma yapışıp burada ne halt ettiğimizi sordu. Halil de yattığı yerden,

‘Sana ne be, bırak abimin kolunu!.. Yoksa fena olur!..’ dedi. Gerçekten de fena oldu. Halil, ayağa fırlayıp polisle dalaşmaya kalkınca polis bizi önüne kattı ve Mecidiyeköy Karakolu’na götürdü. Nöbetçi komiserin odasına girer girmez Halil,

‘Benden size kapik işlemez!’ dedi.

‘Ne kapiği, sen ne diyorsun?’

‘Bizi buraya niye getirdiğinizi bilmiyor muyum? Salıvermek için rüşvet isteyeceksiniz. Beni sövüşleyecek adam daha anasından doğmadı!..’

Komiser odadaki polislere,

‘Bu arkadaşı götürüp sakinleştirin’ dedi. Halil’i odadan çıkardılar. Ben de komisere derdimi anlattım. Karakoldan çıkınca Halil’in koluna girmek zorunda kaldım. Yere basarken inleyip zorlanıyordu.

‘Abi dedik seni bağrımıza bastık, ama sen de bize hiyanet ettin. Senin yüzünden sabahtan beri dayak yiyip duruyorum. Sen de puştun biriymişsin.’

‘Höst lan, o ne biçim söz, ağzını topla!..’

‘Toplamazsam ne olurmuş lan moruk?’

Tam Halil’in burnunun üstüne bir yumruk kondurmaya hazırlanıyordum ki herif bana daha önce vurdu. Yumruğu sivrisinek ısırığı gibiydi. Ama önce sallanır gibi yaptım sonra da kendimi yere attım. Halil’in suratındaki öfke dolu gergin çizgiler yumuşadı, yüzü ışıdı. Sevinçle,

‘Allah’ım nihayet birini dövdüm!..’ diye bir nara attı ve seke seke keyifle uzaklaştı. Kanayan burnuma mendilimi bastırıp eczaneye gittim. Ama kapanmıştı.
Yazının devamı...

Hiç kız istemeye gittiniz mi?..

27 Haziran 2004
‘NE oldu be?.. Peşinden ordu mu kovalıyor!..’

Görmez gözlerle bana bakıp, can verir gibi,

‘Aşığımm’ diye inledi.

‘Yine mii?.. Sabahın köründe bunun için mi beni ayağa diktin?’

Turhan bildim bileli hep aşıktı. Aşık olduğu kızlar sık sık değişir, ama Turhan’ın aşkı hiç değişmezdi. Bu hıçkırık tutar gibi aşık oluşu yüzünden, üç kez evlenmişti ve aynı nedenden ötürü de üç kez boşanmıştı. Aynı anda 2-3 kıza birden aşık olabilme yeteneği vardı. Benden 8-9 yaş büyük olmasına rağmen yıllarca yiyip içtiğimiz ayrı gitmemişti. Babıali’deki acemilik yıllarımda bana çok yardımı dokunmuştu.

‘Bu seferki bildiğin gibi değil!.. Ben ilk defa sahiden aşık oldum, haydi giyin!’

‘Niye giyinecekmişim?’

‘Kız istemeye gidiyoruz!’

‘Sen kudurdun mu oğlum!.. Bu saatte gidersek bizi pencereden atarlar. Üstelik, kız istemeye niye ben gidiyormuşum?..’

‘Benim hayatta kimim kimsem mi var?..’
diye koca burnunu çeke çeke ağlamaya başladı.

Kadınların ağlamasına dayanamam. Ama erkeklerin ağlamasına hiç dayanamam.

‘Turhan’cığım, insan kız istemeye bir büyüğüyle gider. Ben senden küçüğüm... Kızı verecekleri olsa bile vermezler!..’

‘Verirler... Verirler!.. Kız da benimle evlenmek istiyor. İş babasını razı etmeye kaldı. Senin ağzın iyi laf yapar... Üstelik iyi kötü tanınmış birisin... Kolay hayır diyemez herif!..’
dedi ve mutfağa yürüyüp eline ekmek bıçağını aldı.

‘Gülay olmadan ben yaşayamam... Kızı vermezlerse kendimi öldürürüm... Belki o herifi de öldürürüm!..’ diye yine hıçkırıp höykürmeye başladı.

‘Allah’ını seversen kes şu zırlamayı!.. Otur bir kahve iç de kafanı topla... Kimdir bu kız, neyin nesidir?.. Kız istemeye kimin evine gidiyoruz?..’

Kızın babası ticaretle uğraşıyormuş. Halleri vakitleri iyiymiş. Bizim müstakbel gelin ailenin tek çocuğuymuş. Annesi yıllar önce vefat etmiş. Evi halası çekip çeviriyormuş. Kız, bu yıl üniversiteyi bitirecekmiş. Turhan’ın çalıştığı gazetede stajını yaparken tanışmışlar.

‘Yahu Turhan, kaç yaşında bu kız?..’

‘Eh, şöyle bir 22-23 var!..’

‘Lan alçak sübyancı!.. Kız senden 25 yaş küçük. 10-15 yıl sonra ne olacak?.. Sen çıldırdın mı?..’

‘Evet çıldırdım!.. 10 yıl sonrayı değil, 10 gün sonrayı bile düşünmüyorum. Evlendiğimiz gece bile ölmeye razıyım!.. Haydi gidip kızı isteyelim!..’

‘Kızına görücü geleceğinden babasının haberi var mı bakalım?’

‘Var tabii. Gülay babasına söylemiş... Adam da buyursunlar demiş.’

‘Senin kaç yaşında olduğunu da söylemiş mi?..’

Turhan’ın hık mık etmesinden, biricik kızını isteyecek herifin yaşı hakkında babanın hiçbir bilgisi olmadığını anladım.

Ama Turhan’ın gözü dönmüştü bir kere. Akıl, izan, mantık, sağduyu filan kalmamıştı adamda... Bir ağlıyor, bir gülüyor, bet sesiyle bağıra çağıra şiirler okuyor, arada bir kalkıp kafasını dolap kapaklarına vuruyordu. Bunca yıllık arkadaşlığımız vardı. Gidip kızı istemekten başka ne yapabilirdim ki?..

‘Kalk gidiyoruz’ dedim.

‘Kızı istemeye mi?..’

‘Bu saatte kız istenmez. Akşam yemeğinden sonra gideceğiz. Şimdi yapacak bir sürü işimiz var.’

*

Önce, daha müşterileri gelmemiş açık bir kadın kuaförü buldum. Turhan’ın iyice beyazlanmış saçlarını ve bıyıklarını bir güzel boyattım. Turhan bir ara,

‘Boyanmışken bari sarıya boyayalım... Sarışın olmayı hep istemişimdir’ dediyse de aynada yüzümü görüp sarışın olma isteğinden derhal vazgeçti. Boyadan sonra kuaför, insanın cildini gergin tutacağını iddia ettiği bir sürü de kremi Turhan’ın yüzüne boca etti.

Sonra da Tünel’e yürüyüp vitrinlerde Turhan’ı genç gösterecek ucuz elbise bakınmaya başladık. Allah’tan maaşları yeni almıştık. Lacivert kareli ve metal düğmeli bir ceket, bej ve dar bir pantolonla pembe puanlı bir gömlek seçtim. Tüm sıskalığına rağmen topatan kavunu gibi fırlamış göbeğini örtmek için de parlak kırmızı bir yelek...

Turhan bu kılıkla kötü kovboy filmlerindeki kumarbazlara benzemişti. Ama olsundu. En az 10 yaş daha genç gösteriyordu bana göre. Çikolata ve çiçek işini de hallettikten sonra, yapacak başka bir işimiz kalmamıştı. Hem vakit geçirmek, hem de heyecanımızı bastırmak için Çiçek Pasajı’na girdik. Ağzımız kokmasın diye portakallı votka içmeye başladık.

*

Kızın evinin kapısını çaldığımız sırada hafif eğrilmiş bir durumdaydık. Ama içki cesaret vereceğine, korkumu büsbütün artırmıştı. Arkadaş uğruna çiğ tavuk yenirdi, ama rezil olunur muydu?

Kayınpederi görünce, boşuna korku çektiğimi anladım. Uygar tavırlı, sakin yüzlü, sevimli bir adamdı. Kokusundan anladığım kadarıyla, o da heyecanını bastırmak için rakı içmişti. Ama bizim Turhan’dan gençti. Bizi görünce yüzü biraz ekşidi, fakat kibarlık edip pek renk vermedi. Hal hatır sormalardan sonra müstakbel kayınpeder Veysel Bey, bana hangi gazetede çalıştığımı, kaç para aldığımı ve kaç yaşında olduğumu filan sormaya başladı. Amanın!.. Turhan’a yaptığımız makyaj ve dekorasyon boşa mı gitmişti?.. Veysel Bey, kızını benim istediğimi mi sanmıştı?..

O sırada Turhan hıçkırığa benzer sesler çıkarıyor, arada bir de inliyor ve ikram edilen likörden doldurup doldurup içiyordu. Ben, en romantik olduğuna inandığım eda ve sesimle sözü aşka getiriyor ve aşkın yıllara meydan okuduğuna, tarihteki büyük aşıkların arasında hep büyük yaş farkları olduğunu anlatıyordum. Turhan’ın aslında göründüğünden ve hatta benden bile genç olduğunu söyleyerek tiradımı bitirdim.

Ciddi ve tehlikeli bir sessizlik oldu. Kızı benim değil, Turhan’ın istediği anlaşılmıştı. Bütün kibarlığına rağmen Veysel Bey’in ağzından ‘Hössst!..’ diye bir ses duyuldu. Adam, fırlayıp odadan çıktı ve az sonra ağzına kadar rakı dolu bir bardakla göründü. Turhan da buna karşılık minik likör kadehiyle likör içmekten vazgeçti. Bir su bardağını silme likörle doldurdu.

Allah’tan Hala Hanım, birden söze girdi. Kadife gibi bir sesle havayı yumuşattı:

‘Herkes, doğarken alnına yazılı kısmetiyle doğar efendim. Yaş, varidat, din, iman farkı, hepsi boş şeyler... İnsanın alnına yazılı olan kısmeti padişah gelse silemez demişler efendim... Kısmetse olur, biz ne desek boş!..’

Veysel Bey’in ani olarak sakinleşmesinden, evde halanın sözünün geçtiğini anladım. Sonraki konuşmalarından çıkardığıma göre, kocası vefat edince Hala Hanım genç yaşta dul kalmış ve bir daha evlenmemişti. Bütün sevgi ve şefkátini ağabeyine ve onun kızına vermişti. Çıtı pıtı, sözü sohbeti yerinde, orta yaşlı hoş bir kadındı.

Ben tekrar bir tezgáhtar edasıyla Turhan’ın ne kadar ünlü bir gazeteci olduğunu, yakında köşe yazarı bile olacağını, milletvekili ve hatta bakan olması için bir sürü parti liderinin kendisine yalvardığını, ama onun gazetecilik namusuyla bu teklifleri reddettiğini, içki ve sigarayı hemen bırakabileceğini Veysel Bey’e anlatırken, Hala Hanım da çaktırmadan Turhan’ı teselli ediyordu. Turhan’ın Gülay’ını pek görememiştim. Kahveleri getirdikten sonra yanımızda kısa bir süre oturmuş, sonra da ortadan yok olmuştu. Ama bakışından anladığım kadarıyla, Turhan’ın iddia ettiği gibi ortada aşk meşk yoktu. Turhan’ın gazetedeki karşı durulması mümkünsüz aşk hücumlarından canını kurtarmak için, ‘Gel beni babamdan iste... Verirse ne álá!’ filan demişti herhalde.

Ben Turhan’ı Veysel Bey’e pazarlamaya çalışırken, söz yaş ve kuvvet konusuna geldi. O sırada Turhan celallenip Veysel Bey’le güreş tutmaya kalktı. Hala Hanım, araya girip iki sarhoşu bilek güreşine razı etmeseydi, evde bir hayli tahribat olacaktı. Allah’tan Turhan, Veysel Bey’i bilek güreşinde yendi de, namusumuz kurtuldu. Ama yine de kızı Turhan’a vermediler.

*

Gecenin ayazında kös kös eve dönerken bir delilik etmemesi için Turhan’ı teselli etmeye çalışıyordum. Ama o benden bile sakindi.

‘Boşver, yiğidin alnına yazılan gelir!..’ gibisinden laflar ediyordu. Bir hafta sonra aynı eve yine görücü gittik. Veysel Bey ve kızı evde yoktu. Hala Hanım’dan kendisini Allah’ın emriyle istedik. Çünkü Turhan, Hala Hanım’a yıldırım aşkıyla vurulmuş, bir haftadır yemekten içmekten kesilmişti.

*

Turhan’ın aşklarının bittiğini sanmıyorum. Ama Hala Cavidan Hanım’la hálá evliler ve aslan gibi bir de oğulları var.
Yazının devamı...

İstanbul’daki ilk gece maçı

20 Haziran 2004
Artık Sultantepe, Selimiye, Bağlarbaşı nerdedir, neresidir anlayan beri gelsin. Bir zamanlar Üsküdar’ın yarısını kaplayan koca Karacaahmet Mezarlığı yenmiş yutulmuş, betonlar arasında incecik yeşil bir şerit gibi kalmış. Orada yatan dedem, anneannem, annem ve yengemin mezarları üstüne bakalım ne zaman salon salomanjeli apartman konduracaklar?

Sonra, Salacak İskelesi’nden atlayıp Kızkulesi’ne yüzen çocuk kendimi acaba görebilir miyim diye miyop gözlerimle denizi tarıyorum. Aklıma İmrahorlu Salacaklı çocukluk ve gençlik arkadaşlarım düşüyor.

Yalkın, Yılmaz, Cevat, Yusuf, Ender, Çakır ve diğerleri şimdi kimbilir ne yapıyorlar. Pelvan Remzi hayatta mıdır acaba? Geçenlerde Kahveci Nihat’ın ölüm haberini aldım. Toprağına nur yağsın içim yandı. Nihat sarışın, babayiğit, kahvesine gelen gençlere şefkatle yol yordam öğreten eski bir İstanbul delikanlısıydı. Hep güleç ve yumuşak başlıydı ama Kıvırcık Muzaffer ve Arap Hilmi gibi Üsküdar’ın namlı kabadayıları bile Nihat’a çekinik bir saygı gösterirlerdi.

*

Bir gece, iddialı bir bilardo maçına daldırdığımız için gece yarısını buldurmuştuk. İşe gidenler kahvaltılarını yapabilsinler diye kahvesini çok erken açan Nihat’ın mavi gözlerinden uyku akıyordu. Ama nezaketinden bizleri kışkışlamıyordu.

Ben tam topları sotaya getirip dördüncü sayımı çekecekken kahveye bağırış, çığırış, sallana yıkıla Selim Ağabey’le Recep Ağabey girdiler. İkisi de Arap’ın meyhanesinden geliyorlardı ve zurna gibi sarhoştular. Nihat’ın koyu sade kahveleri bile onları yatıştırmadı. Doğanspor ve Üsküdarspor rekabeti yüzünden aralarında yine hır çıkmıştı. Oysa iki takım da aynı yörenin takımlarıydı. Çoğumuz hangi takımın o hafta maçı varsa gidip o takımda oynardık. Ama Selim Doğanspor’un, Recep Üsküdarspor’un manevi kaptanıydılar. Kimse onları seçmemişti. Onlar, kendilerini kaptan tayin etmişlerdi. Geçkince yaşları ve pazu güçleri nedeniyle hiçbirimiz kaptanlıklarına itiraz edememiştik.

Kim kimi nasıl ve ne kadar yendi kavgası uzayınca Nihat şamatayı kesmek için,

‘Bu iş kahve masasında değil, sahada anlaşılır’ dedi. Selim de,

‘Haydin, toparlanın gidiyoruz!’ diye ayağa dikildi.

‘Nereye gidiyoruz Selim ağabey?’

‘Maç yapmaya gidiyoruz. Tabii, bu Recep ödleğinin gözü yerse!..’

‘Kim, ben mi korkacağım? Üsküdarspor’un bebeleri bile size daha geçen hafta 5 basmadılar mı?.. Daha fazla atacaklardı ama ben araya girip
‘Yapmayın ayıp oluyor. Hepiniz aynı semtin çocuklarısınız!’ dedim de 5 taneyle kurtuldunuzdu.’

Bu laflar Doğanspor’un kalecisi Turgut’un ağırına gitmişti. Elindeki ıstakayı hışımla salladı.

‘Hakem bir maçta bize 4 penaltı verirse tabii yeniliriz. Hakem, Recep ağabeyin iş ortağı olunca siz Fenerbahçe’yi bile yenersiniz.’

‘İyi ama nerede oynayacağız abiler?’

‘Anadolu Kulübü’nün top sahasında.’

O yıllarda Şemsi Paşa’nın deniz kıyısındaki Anadolu Kulübü’nün taşlı topraklı küçük bir futbol sahası vardı. Elektrik filan hak getire. ‘Bu karanlıkta topu değil, birbirimizi bile göremeyiz Recep abi.’

‘Tabak gibi mehtap var be.’
Yılmaz yarın sabah yazılım var diye mızırdanacak oldu.

‘Bu gece maçına gelmeyen Üsküdarspor formasını bir daha rüyasında bile göremez!’

‘Ben de Doğanspor’da oynatmam vallaa!’

‘İyi ama biz burada üç-beş kişiyiz. İki takım etmeyiz.’

‘Yürüyün lan, biz buluruz. Adamdan çok ne var memlekette?’

Düşmemek için birbirine tutunup yürüyen Selim ve Recep ağabeylerin peşine takıldık. Kahvenin karşısındaki simitçi fırınının çırağını da zorla yanımıza aldık. Nihat’ın kahvesinden 30 metre uzaklıktaki Yusuf’un kahvesine uğrayıp son kalanları ekibe kattık. Hatta Pelvan Remzi’ye bile razı olduk. Takımlar yine tamam olmayınca birkaç ev dolaşıp oyuncuları yataklarından kaldırdık. Sonra Recep ve Selim ağabeylerin evlerine uğrayıp malzemelerimizi aldık. Bir kısmımız bir daha takıma alınmam korkusuyla bir kısmımız da şamata keyfiyle Anadolu top sahasının yolunu tuttuk.

*

Tam maça başlamak üzereydik ki gecenin köründe kalabalığı gören Bekçi Veli Dayı düdüğü öttürerek damladı.

‘Burada ne halt ediyonuz?’

‘Üsküdar İlçesi Federasyon Kupası maçımız var. Başkomser Rüştü Abi’den izinliyiz.’

Veli’nin düdüğünü gören Selim,

‘Tuu, hakem bulmayı unutmuştuk. Artık bir hakemimiz de oldu. Veli Dayı hakemlik yapacak.’

Veli Dayı şiddetle itiraza başlayınca uyanık Yalkın,

‘Veli Dayı futboldan ne anlar yahu... Biz kendimize başka hakem bulalım’ dedi damarına bastı.

‘Kim ben mi toptan anlamam. Len, daha sen ekmeğe mama derken biz top tepüklüyoduk. Hatta köyde bigün teptiğim top bi davara çarptıydı da hayvan erken doğurduydu.’

Böylece bekçi nezaretinde kıran kırana bir maç başladı. Ay bulutların arasına girip çıkıyordu. Karanlıkta hepimiz bir tarafa koşuşturuyor, topun kimde olduğu anlaşılmıyordu.

‘Veli Dayı el fenerini topa tutsun. Top nereye giderse oraya koşsun.’

‘Ben pire miyim len!.. Oradan oraya nasıl zıplayabilirmişim şavalak?’

‘O zaman topu alan feneri de alıp topa tutsun!’

‘Devletin malına heç bir sivil el süremez!’

‘Öyleyse top kimdeyse seslensin.’

‘Bende yok!’

‘Bende de...’

‘Öyleyse ne koşturup duruyorsunuz?’

Bir ara her iki kale önünden de goool bağırtıları geldi.

‘Selim abi, neredesin be... Baksana herifler gol atmış.’ Selim ve Recep’in koşacak mecalleri olmadığı için onları kaleci yapmıştık. Ama ortada yoklardı. Bağırışmamız üzerine Selim elinde rakı bardağıyla sallanarak göründü.

‘Ben kalede yokken atılan gol sayılmaz. Değil mi Veli Dayı?’

‘Sayılmaz Selim yiğenim. Zati asıl gol öbür kaleye girdi.’

‘Hadi be, bizim kaleye daha top bile gelmedi.’

‘Bizim kaleye hiç gelmedi.’

‘Öyleyse nerede bu top?’

‘Son kim vurduysa söylesin.’

Önce bir sessizlik oldu. Sonra Cevat’ın sesi duyuldu:

‘Bendeydi ama Yılmaz külodumu aşağıya çekip topu aldı.’ Selim Ağabey rakısının kalanını dikip gürledi.

‘Topu ne yaptın lan Yılmaz?’

‘Abi, şut attım ama top denize gitti.’

‘O zaman atlayıp alıver.’

‘Bu karanlıkta denize girilir mi yahu?’

‘Çocuklar Yılmaz’ı denize atın!’

‘Durun be, kendim girerim. Hem bu futbol pabuçlarıyla yüzemem.’

Yılmaz, soyunup Şemsi Paşa’dan denize girdi. Biz de deniz kıyısındaki kayalara tüneyip Yılmaz’la topun gelmesini beklemeye başladık. Top geri geldi ama Yılmaz gelmedi. Lodos olduğu için top karaya vurmuştu. Yılmaz’ı beklemekten sıkılıp yeniden maça başladık. Zaten o pek iyi oynamıyordu.

O gece koşuşturmaktan canımız çıktı. Yara bere içinde kaldık. Ben şanslıydım. Sadece bir gözüm kapanmış ve kulağım ısırılmıştı. Selim, Veli Dayı’nın tabancasını alıp 6-4’lük galibiyetimiz şerefine havaya ateş etmeye kalktı. Veli Dayı da onu ensesinden sürüyüp karakola götürdü. Recep’i bir kenarda sızmış bulduk. Sarsıp uyandırınca, ‘Maç hálá başlamadı mı?’ diye sordu.

İşin ilginç yanı, karşı taraf da bizi 7-3 yendiğini iddia ediyordu. Hiçbirimiz itiraz edemedik. Çünkü Pelvan Remzi onlardandı.

Doğanspor’la Üsküdarspor arasındaki bu maç 50 yıl önce oynandı ve ilk gece maçı olarak tarihe geçti. Yılmaz’ı balıkçılar, sabah Kızkulesi’nin kayaları üzerinde bulup getirdiler. O da karaya çıkınca maç kaç kaç bitti diye sordu.
Yazının devamı...

Ölmeden duramayan bir millet

13 Haziran 2004
‘Sen de çocuğunu kucağına alıver bacım.’

‘Deli misin ayol, kazık kadar herifi kucağıma nasıl alabilirmişim? Çocuk 13 yaşında.’

‘Oğlunun bacak kısmısını dayı kucaaana alsın. Yükleniver dayı!’

‘Gulurguk!’

‘Ne diyon yahu? Altı üstü beş saatlik yol gideceez.’

‘Ingıhgıh!’

‘Adamın kafası sıkışmış. Konuşamıyor lan maavin.’

‘Şişt hanım abla, memelerini dayının kafasından çek, yoksa ihtiyar havasızlıktan gidici.’

‘Hadi len maavin, şunları yerleştir biz de binelim.’

‘Siz kaç kişisiniz emice?’

‘Karım, kaynanam iki de çocukla beş kişiyiz ailecek.’

‘Arka kapıya gelin, oradan girin.’

‘Arka kapıyı demin açtık ama, üstümüze beş yolcu düştüydü.’

‘Sen de içeriye doğru bastırıver be emice. Hadee hadee yolculaar, yetişen gidiyoo!’

‘Benim yerim kaç numara bir bakıver evladım.’

‘Nah şu çarşaflı kadının yanı nine.’

‘Ama onun yanında iki herüf oturuyoo.’

‘Sen de kenardan sıkışıverirsin.’

‘Sen beni solucan mı sandın len? Kaldırın o herifleri. Orası benim numaram.’

‘Onların da numaraları aynı be nine. Aynı yeri üç kişiye satmışlar. Hadee kalkıyoo, yetişen biniyoo! Burda kaldıım diye ağlamak yok.’

‘Hişt gardaş, deminden beri cebimdeki leblebileri yiyip duruyon.’

‘Hay Allah, ben onu kendi cebim sanmıştım. Sıkışıklıkta olur böyle şeyler.’

‘Muavin bey, ben sepetimi nereye koyacağım?’

‘Tavanda çanta koyma yeri var.’

‘Ama orada yatmış adamlar var.’

‘Sülümaan, kapıları kapat kalkıyoz. Ya Allah bismillah. (Gargargar!)’

‘Ağır ol abi, daha beş kişi koşuyor.’

‘Şoför oğlum daha ne kadar yolumuz kaldı?’

‘Aha şu rampayı inince geldik sayılır. Anaa, frenler tutmuyoo!’

‘Sola kıvırt be sola!’

‘Hayır, direksiyonu yamaca doğru kıvırt! Uyy, gidiyoz len, eşhedüenn...’

‘Ben sana sola kıvırt demedim mi len?’

‘Şangırr!’

GAZETE HABERİ:

Dün Hacıbektaş’tan Adana istikametine giden yolcu otobüsü yuvarlanıp devrildi. 40 kişilik otobüste 33 kişi öldü ve 37 kişi yaralandı.

*

‘Bak oğlum, nah bunun adı tabanca. Tabancasız erkeğe erkek demezler. Daha şimdiden alış. Bak bu tetiği çekince güm deyi patlar, düşmanını haklar. Düğünde yahut milli maçtan sonra havaya iki carcür saydırırsın, etraftakiler ‘Helál olsun bu koçyiğide’ derler. Aha şu kediye nişan al bakayım benim errkek oğlum.’

GAZETE HABERLERİ:

Beş yaşında bir çocuk, babasının tabancasıyla oynarken annesini vurdu.

Dünkü maçtan sonra havaya sıkılan kurşunlardan 3 kişi öldü, 8 yaralı var.

Son tabanca olayı da dün tuvalette yaşandı. Caminin tuvaletine giren Cemil Canver adlı şahıs, pantolonunu sıyırıp çömelince arka cebindeki tabancası ateş aldı. Mabadından ağır yaralanan Cemil, etraftan yetişenler tarafından hastaneye kaldırıldı ve ameliyata alındı.

*

‘Avizeye sıkı sarıl Yüksel, sakın bırakma!’

‘Tutunuyom ama yine de kıçım ıslanıyo. Ana be, yağmurda bizim evi hababam niye su basıyo?’

‘Evi kondururken baban tepeye çıkmak zahmetli olur, evin yolu düzayak olsun diye buraya yapmış. Burada eskiden Káğıthane Deresi mi neyimkin varmış. Allah’tan geçen sene üçüncü katı da çıktık da, boğulmaktan kurtulduk.’

‘Alt kattaki kiracılar ne yaptılar acaba?’

‘Onlar tedbir olsun diye şişme bot almışlardı binip gittiler.’

‘Ana be, babam nerde?’

‘Televizyonu kurtarmak için demin dalmıştı. Nerdeyse suyun üstüne çıkar.’

‘Benim karnım acıktı.’

‘Dünden kalma etli patates vardı. Mutfağa dalayım da getireyim. Culump!’

‘Dur kız dalma, patatesler suyun üstünde çıkmış geliyorlar.’

GAZETE HABERLERİ:

Dün yağan şiddetli yağmurlar nedeniyle yurdu su bastı. 6 kişi sellere kapılıp kayboldu, ayrıca Beşiktaş’ta caddenin çökmesi sonucu 3 kişi yaralandı. İzmir’de su dolu belediye çukuruna düşen arabada bir aile can verdi.

Kilyos’ta ve Şile’de yüzme bilmeyen 8 kişi boğuldu. Boğulan kişileri kurtarmak için denize atlayan 4 kişiden ise haber alınamadı.

*

‘Hadi len Cemo, halaya kalksana.’

‘Hele dur sürükleme be, daha ırakım bitmediydi.’

‘Leey leey, dibi dibi loo!’

‘Len Kazım, çok zıplama el bombaların fena sallaniir!’

‘Leey leey, dibi dibi... GÜMBÜRRT!’

‘Uy anam yandım!’

‘Ateş etmeyin lo, PKK basmadı, Kazım’ın el bombaları düştü patladı!’

GAZETE HABERLERİ:

Düğünde halay çeken korucuların boyunlarındaki el bombaları zıplarken düşüp patladı. Diğer korucular da PKK bastı sanıp düğün halkına makineli tüfeklerle ateş açtılar. Düğünün bilançosu 21 ölü, 38 yaralı.

Ayrıca Siverek’te yiyecek aramak için çöplüğü karıştıran çocuklar, top mermileri buldular. Mermileri kurcalayınca patlama sonucu 3 çocuk öldü.

Dün de Gültepe’de tüpgaz faciası yaşandı. Dükkána sığmadığı için caddeye dizilen tüpler, sıcağın etkisiyle patladı. 2 apartman yıkıldı, 4 ölü var.

Ayrıca dün şofben zehirlenmesinden sadece 2 kişi hayatını kaybetti.

*

‘Alo, Hızır Acil mi? Kardeşim yarım saattir cankurtaran bekliyoruz. Adam yaralı, yolda yatıyor.’

‘Alo, yahu cankurtaran ne oldu? Adam bir saattir kan kaybediyor. Yarasına mendil mi basalım? Bastık be! Kanı durdurmak için tütün de bastık. Şoför cumadan dönünce hemen gönderecek misiniz? Ulan cankurtaranı Tekirdağ’dan çağırsaydık şimdiye kadar gelirdi.’

‘Abi boşuna nefes tüketme. Bu cankurtaranlar gelmez. Geçenlerde bizim kayınvalide kalp krizi geçirmişti, cankurtaran çağırmıştık ertesi gün geldi.’

‘Peki ne yapalım, adam gidiyor.’

‘Kanama olduğu için taksiciler almaz. En iyisi şu karpuzcunun kamyonetine atalım. Hem de karpuzların üstünde uzanabilir.’

‘Haydi tutun şunu sevabına. Herifi sallamayın be!’

‘Ağır yaralımız var hastabakıcı kardeşim. Ne hastanede yer yok mu? Demek koridorlar bile dolu. Dispansere mi götürelim? Zaten oradan geliyoruz, dispanser kapalıydı. Hayır, ilkyardımdan da almadılar. Sadece bir iğne vurup size gönderdiler. Peki, Cerrahpaşa’ya götürelim.’

‘Çapa’dan geliyoruz, size gönderdiler. Yaa, demek doktorlar ameliyatta... İki saatten önce çıkmazlar mı? Adam gidiyor be! Hey karpuzcu, çek bir özel hastaneye. Ceremesi neyse buluşturup veririz. Göz göre göre adamcağızı ölüme terk edemeyiz.’

‘...Lan karpuzcu, yaralıyı ne yaptın? Bak sedyeciler bekliyor karpuzların arasından yaralı çıkmadı. Kırk yılda bir hastane bulduk, bu sefer de yaralıyı bulamıyoruz. Sıkılıp kaçmış mıdır? Deli misin be, can vermeye dermanı olmayan adam nasıl kalkıp da kaçabilir? Bence sen haldur huldur araba sürerken adamı yolda düşürdün. Haydi kamyonete atla da geri dönüp herifi arayalım.’

GAZETE HABERİ:

İstanbul’da Emin Göçmez adında ağır yaralı bir adam kaybolmuştur. Emin eve dönmediği için ailesi merak edip polise başvurmuştur. Polis üç gündür yaralıyı aramaktadır.

ÖNEMLİ NOT: Yukarıdaki gazete haberlerinin hepsi doğrudur.
Yazının devamı...

Zamparalık zor zenaat!

6 Haziran 2004
Yavuz ve ben önce ekonomik krizin gerçek nedeni olan borsayı kapattık ve banka sayısını üçe indirdik. Sonra hükümette bazı değişiklikler yaptık. Başkansız bir Partisizler Partisi kurup halk oylamasına, yani referanduma gittik. Halkın oyuyla Meclis’e gelip ülkeyi 3-5 parti başkanının elinden kurtardık. Alçakgönüllü olduğum için arkadaşların beni Kültür Bakanı yapmalarına ses etmedim. Ama Cevat’ın ille de Temizlik Bakanı olmasına karşı çıktım. Evet, Cevat deli titiz bir adamdı. Sizinle toka etse hemen gidip ellerini yıkar, para saymadan önce cebinde taşıdığı lastik eldivenlerini giyerdi. Ama milletimiz mutlaka ve her gün yere tükürür diye tükürük vergisi almak, Devlet Çöp Denetim Kurumu kurup her evin çöpünü teftiş etmek ve beğenmediği çöpleri evlere geri göndermek gibi uygulaması olanaksız tasarıları vardı. Zaten Temizlik Bakanlığı diye bir bakanlık da yoktu. Yavuz Spor Bakanlığı’na razı oldu. Cevat’ı da Birleşmiş Milletler Çöpçüler Federasyonu Genel Başkanı yaptık ve hırsız-gürsüz ikinci kadehlerimizi de bitirdik.

Çünkü bir rakı sofrasında üç duble rakının mayışıklığından sonra üç moruğun en derin muhabbeti zamparalık üstünedir. Cevat dördüncü kadehinden bir fırt çekip gözlerini tavana daldırdı. Tam hicranlı bir ah çekecekti ki, Yavuz ondan hızlı davrandı:

‘Şu patlıcan salatasına baktım da aklıma Suna geldi’ dedi. Boş yere patlıcan salatasıyla Suna’nın ne ilgisi var diye düşünmeyin. Yavuz taramaya ya da piyaza da baksa aklına yine Suna’yı getirecekti. Çünkü muhabbetin programı buydu.

‘Hatırlar mısın Oğuz, kız benim için trilyoner tekstil fabrikatörü nişanlısından ayrılmıştı.’

‘Hatırlamaz olur muyum? Nohut büyüklüğündeki tek taş pırlanta nişan yüzüğünü de oğlanın yüzüne fırlatmıştı.’

‘Ama ben kızın kıymetini bilemedim. Onu Sevim’le boynuzladım.’

Ben de gözlerimi midye tavaya daldırıp bilgiç bilgiç kafamı salladım.

‘Ne yapalım, zamparalık zor meslek. Mevlám Ademoğlunun bir kısmını zampara yaratmış. Bizim ne günahımız var? İnsanın yalvarıp yakaran, kendi için gözyaşı döken bir hatuna karşı yüzü tutmuyor. Hele o hatun Semra gibi anadan doğma sarışın ve selvi boylu bir dilber olursa... O sırada ben Canan ile yaşıyordum ve Füsun ile de flört ediyordum. Canan’la Füsun’un peşinde kimler yoktu ki?.. İsimleri lazım değil, bakanlar, yakışıklı film artistleri, bankacılar vs.. Ama o kızlar beni seçmişlerdi. Fakat ben Semra yüzünden ikisini de yüzüstü bıraktımdı. Hatırladın değil mi Cevat?’

‘Hatırlamaz mıyım? Hatta Canan tentürdiyot içip intihara bile teşebbüs etmişti de, hastaneye zor yetiştirmiştik. Ama sen yine şanslısın. Benim Sabahat intihara boşverip beni babasının av çiftesiyle kovalamıştı. Şu anda hayatta olmamı tüfeğin boş oluşuna borçluyum. Çünkü beni Maksim Gazinosu’nun assolistinden kıskanmıştı. Sen hatırlarsın Yavuz, kızın kıskanmakta da hakkı vardı değil mi? Keh... Keh... Keh!..’

Yavuz,

‘Bilmez miyim canım, Sabahat’ın korkusundan tam 2 hafta benim evde saklanmıştın’ dedi.

Aslında birbirimize anlatıp onayladığımız bu zamparalık anılarının hiçbirini hatırlamıyorduk. Ama bir arkadaşın zamparalık öyküsüne tanık olarak katılınca öykü üçüncü kişiye karşı gerçeklik kazanıyordu. Yani ben Yavuz’un Suna’sına tanıklık edince, Cevat’ın inanmaktan başka çaresi kalmıyordu. Bir nevi zamparalık şikesi bu. Ama beşinci kadehle ve acılı ezmeyle çok iyi gidiyordu.

O sırada gözüm arka masadaki huri gibi üç genç kıza ilişti. Ne güzel artık genç kızlarımız da yanlarında erkek olmadan meyhaneye gelebiliyorlar. Yavuz’la Cevat’a döndüm,

‘Gerçek zamparalık genetik bir kişiliktir. Bunun yakışıklılıkla ya da yaşla başla ilgisi yoktur. Ölen horozun gözünün çöplükte kalması gibi, kaçınılmaz bir tutkudur. Oysa sizin zamparalıklarınız tarihin tozlu sayfaları arasında kalmış. Fıstık gibi delikanlıyken dedem de zamparalık yapar.’

İçimizde en genç olan Cevat bu mini tiradıma bozuldu.

‘Ben hayatımda yarı kel, koca göbekli ve bastonsuz zor yürüyen zamparaya pek rastlamadım!’ diye bana laf dokundurdu. Aklınızda bulunsun, altıncı kadehten sonra kimseye laf dokundurmayın. Cevat’ın yüzüne en küçümser ve alaycı bakışlarımla baktım. Sonra bastonuma dayanıp ayağa kalktım ve de gidip kızların masasına oturdum. Ama daha önce yedinci kadehi diplediğim için bu gidiş biraz sallantılı ve çarptığım yan masadaki kadehleri devirdiğim için biraz da maceralı oldu.

‘Merhaba kızlar, nasılsınız?’

‘Aaa, hoşgeldiniz... Siz nasılsınız?’

‘Sizce nasılım? Bence hálá yakışıklıyım öyle değil mi?’

Bu cesaretimden ötürü gururla dönüp bizim masaya baktım. Ama masa boştu. Yani Cevat’la Yavuz alçağı beni bırakıp tüymüşlerdi. Benim için artık dönüş yoktu. Bir zamanlar suratıma yakıştırdığım en çapkın ifade olan sol kaşımı kaldırıp yamuk yamuk bıyık altından gülerek,

‘Niçin bu kadar yalnızsınız? Oysa gece daha yeni başlıyor. Bu dünyada ıssız adanızı paylaşacak elbet yalnız bir yürek bulunur’ gibisinden edebi birkaç söz ettim. Kızların ikisi yüzüme ekşi ekşi bakıp randevuları olduğunu söyleyip gittiler. Ama adının Banu olduğunu öğrendiğim sarışın maalesef gitmedi. Üstüne üstlük mavi gözlerini benim miyop gözlerime daldırıp,

‘Eee, şimdi ne olacak?’ diye sordu.

‘Ne mi olacak, ben sana önce Erasmos’un Yaşama Sevinci Felsefesi’nden söz edeceğim. Sonra da Edgar Alan Po’dan şiirler okuyacağım.’

‘Senelerce senelerce evveldi

Bileceksiniz, yaşayan bir kız vardı

İsmi Annabel Lii...’

‘Yemezler!..’

‘Türk şairlerinden de okurum canım. Örneğin Nazım’ın,

‘Sen yanmasan, ben yanmasam

Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?..’

‘Palavrayı bırak. Sen bu masaya zamparalık yapmak için gelmedin mi?’

Ben kem-küm etmeye uğraşırken Banu,

‘Lafı dolandırma. Zamparalığa geldin. İşte o zaman yap da görelim!..’ dedi.

‘Aman kızım...’

‘Ben senin kızın değil, artık kız arkadaşınım. Senin eve mi gidiyoruz, yoksa benim eve mi?’

‘Seninkine asla olmaz. Ben yatağımı yadırgarım. Ayrıca çizgili pijamalarım olmadan da uyuyamam.’

‘O zaman senin eve gidiyoruz.’

‘Neee? Benim evde boya-badana var. Ayrıca benim ev Edirne’de!..’
diye itiraz ettimse de fayda etmedi.

‘O zaman en yakın otele gidiyoruz. Üstelik parası da benden. Ben zampara adamı severim. Üstelik yaşlısını daha çok severim!’ deyip ite-kaka beni sandalyemden sökütüp sokağa çıkardı. Uzun boylu, güçlü kuvvetli bir kızdı.

Otel odasında beni yatağa oturttu. Sonra bir şarkı tutturup dans ederek yavaş yavaş soyunmaya başladı. Dolgun ama yerçekimine itiraz eden göğüsleri ve balerin gibi uzun bacakları vardı. Yerimden kalkıp pencereyi açtım,

‘İmdaaaat!.. Burada adam öldürüyorlar, cankurtaran yok muuu!..’ diye haykırmaya başladım.
Yazının devamı...