Hrant’a derdim ki...

Ayın 15’i. Yılın ilk ayını yarıladık. Hrant’ın ölümüne ya da daha doğrusu “öldürülmesi”ne dört gün kaldı.

Haberin Devamı

Geçen yıl bu gün, bu vakitler yaşıyordu. Bizler de onun dört gün sonra öleceğini, öldürüleceğini bilmeden yaşıyorduk. Hep birlikteydik yani. Dört gün sonra eksildik.

O gün bugün çoğalamadık gibi geliyor bana. Eksik kaldık.

2008 yılına girerken, o an aklıma ilk gelen cümle, “Hrant’ın öldürüldüğü aya giriyoruz” oldu. İçimden “Hrant’ın öldürülmesinin yıldönümüne 19 gün kaldı” cümlesi geçti. Şimdi dört gün kaldı.

Hrant, geçen yıl, bugün galiba şu “güvercin tedirginliği” yazısını yazıyor olmalıydı. Ya, yazmayı tasarlıyor ya da yazıyordu. O yazı, vurulduğu gün basıldığına göre, matbaaya bir gün önce gitmiş olmalıydı. Dolayısıyla, geçen yıl bugün ya o yazıyı yazıyor; ya da yazmayı tasarlıyordu.

Haberin Devamı

Önemli olan, Hrant’ın geçen yıl bugün bir “güvercin tedirginliği” içinde olmasıydı. Dört gün sonra “güvercin”in “tedirginliği” doğrulandı. “Güvercin kana bulandı.”

 

***               ***             ***

 

Günlerdir, bu ülkedeki ve dışarıdaki yüzlerce, binlerce kişi gibi zihnim bu hafta Hrant’a odaklanmış vaziyette. Türkiye’de ve dışarıda bir dizi anma toplantısı, panel, sergilerle Hrant yaşatılmaya çalışılıyor.

Ben de, günlerdir, sanki Hrant uzun bir yolculuğa çıkmış ve o nedenle göz ufkumuzdan çıkmış gibi bir ruh haleti içine girdim. Sanki, bir ara çıkıp gelecek ve son bir yıldır görmediği, işitmediği bir dönemi karşılaştığımızda ona anlatmak gerecekmiş gibi zihnimde “bilanço” çıkarmaya çalışıyorum.

Hrant, -biliyorum, olacak iş değil de- çıkıp gelse, ona-buna, bu arada bana “Görmeyeli, duymayalı ne oldu?” diye sorsa, ballandıra ballandıra ne anlatmalıyım diye zihnimde bir “önem hiyerarşisi” kurmaya çalışıyorum.

O olmayalıberi, geçen süre içindeki, en önemli olay “onun olmaması” idi. 19 Ocak 2007. Öldürüldüğü gün. 2007’de nice önemli gelişme oldu; hiçbiri 19 Ocak kadar önemli değildi. Bunun böyle olduğu ve neden öyle olduğu, ilerden geriye bakılıp, “tarih yazıldıkça” daha iyi anlaşılacak. Ben, o kanıdayım ve bunu ona söylerdim.

Haberin Devamı

“Birçok insanın dile getirdiği gibi, Hrant Dink’den öncesi ve sonrası var, tarih düşülecek demek, artık eskisi gibi olamayız, aynı kalamayız demek. Bu sadece Hrant Dink’in eşsizliğini, gönlümüzdeki kıymetini, tarihte ki önemini ifade etmiyor. Aynı zamanda bizim üzerimizde, vicdanlarımızda, belleğimizde yarattığı derin dönüşümü ve bir o kadar da yaralanmayı ve sakatlanmayı ifade ediyor” diye yazmıştı Nilüfer Göle. Yazısının bir yerine de “Hrant’ın öldürülmesiyle sanki 1915 bugüne taşındı, geçmişle bugün birbirinin içine geçti, inkar edilmesi mümkün olmayan, herkesin gözleri önündeki ölümü bizleri geçmişe ve bugüne suç ortağı kıldı. Artık masum olamayacağımızı yüzümüze vurdu” diye eklemişti.

Haberin Devamı

“O satırlar yazıldıktan sonra, rüyanda görsen inanamayacağın şeyler oldu” derdim Hrant’a; “Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı oldu.Hem de bir askeri müdahale daha yaşamamıza rağmen. Çünkü, inanmayacaksın ama bu ülkede neredeyse iki kişiden birinin oyunu alarak Ak Parti yeniden iktidar oldu. Bütün bunlar senin öldürülmenin tetiklediği kutuplaşma ortamından, o kutuplaşmanın yol açtığı siyasi krizden sonra oldu. Senin öldürülmenin neden olduğu düş kırıklığı, bir de baktık ki, yeniden ayağa kalkmamız için gerekli bir coşkulu umuda dönüştü” derdim.

Ola ki, Hrant, “Peki, sonra” diye heyecanla sorsa, ne derdim?

“Diyalog”un bundan sonrası, uzun sessizliklerle kesilirdi herhalde...

Haberin Devamı

 

***                  ***              ***

 

Düşünürdüm, “Senin öldürülmene ilişkin soruşturma ve dava süreci, Türk adalet tarihi ve Türk güvenlik bürokrasisi açısından bir “skandal”a doğru emin adımlarla ilerliyor”, demeli miydim? İşin doğrusu bu.

“Nasıl olur; madem Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı oldu, Beşir Atalay İçişleri Bakanı olmuş, bizim eve taziye ziyaretine gelen Tayyip Erdoğan daha da güçlü bir Başbakan, neden böyle oluyor?” diye sorsa, cevapta zorlanırdım.

Belki, topu Murat Belge’ye atar “Sorun çözme, top çevir” yazısından şu bölümü okurdum ona: “Yüzde 50’ye yakın oy alakar iktidara geldiniz. Yıllardır bu toplumun beklediği demokratik açılımı yapasınız diye mi verildi bu oylar, yoksa yıllardır, o açılımı engelleyenlerle iyi geçinesiniz, kendinizi onlara beğendiresiniz diye mi?”

Haberin Devamı

Hrant’a, o varken varlığı bilinmeyen yeni ve hemen her yazısı çok çarpıcı değerlendirmelerle dolu bir köşe yazarından söz ederdim belki de. H.Gökhan Özgün’den. İnanamayacak belki ama “Alevilik niye hala bir mesele ki?..” başlıklı yazısında “Bu cumhuriyet, Türkiye’yi acımasızca Hristiyanlaştırıp Müslümanlaştırarak kurulmuştur” cümlesini kullandı.

Hrant’ın öldürülmesi de, öldürülmesinin üzerine gereğince gidilmemesi de, muhtemelen bu değerlendirmenin içerdiği anlamda yatıyor. H.Gökhan Özgün, bir de “Emin olduğum tek bir şey var, o da, Alevi sorununu 1 yılda çözemeyen, 301’i 100 yılda kaldıramaz, Kürt meselesini 1000 yılda çözemez” hükmüne varıyor.

301?

Hrant’a derdim ki, “Bırak kaldırılmasını, değiştirilmesini senin öldürülme yıldönümüne yetiştiremediler. Bu konulara biraz daha devam edersek, 301 kapanına biz de gireceğiz. Belki de yanına geleceğiz.”

Kimbilir?..

Geçen yıl bugün, Hrant, “güvercin tedirginliği” içindeyken, “Ama, biliyorum ki, bu ülkede güvercinleri vurmazlar” diye yazdıktan birkaç gün sonra vurulmadı mı?

Bilmiyormuş.

Kim bilebilirdi ki, diyebilirsiniz.

Artık biliyoruz.

2007’nin 2008’e geçirdiği en önemli “bilgi” bu. Ak Parti’nin yüzde 47 ve Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte, “ehlileşme süreci”nin başlamasından daha önemli.

Hrant’a, belki, bunu da derdim...

Yazarın Tüm Yazıları