Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Hiç bir işe yaramayan ama yaşamımız için kaçınılmaz bilgiler

Uzun zamandan beri terör, ekonomik kriz derken hepimiz karamsar bir havaya büründük. Televizyon haberleri ve gazete manşetleri içinde iyi bir haberi mumla arar olduk. Böylesine olumsuz bir ortam içinde de biraz soluk almanızı istedim. Yaşama farklı bir pencereden bakarken de Pazar keyfinize katkı sağlamayı yeğledim.

Geçenlerde hiçbir işe yaramayan ama yaşamımız için kaçınılmaz bilgilere göz attım. Özellikle hayvanlar dünyasına yönelik araştırmaları dikkatlice inceledim. Baktımki bu bilgiler günlük yaşamımızda çok işe yarıyor. İnanın, insanın kişi ve olaylara karşı değerlendirmeleri değişiyor.

Etrafında gelişen olaylara duyarsız kalıp, tepki vermeyen insanlar için "Devekuşu gibi kafasını kuma gömdü" sözü boşu boşuna söylenmemiş. Zira yapılan araştırmaya göre; bir devekuşunun gözü beyninden daha büyükmüş. Peki, şu sıralar bizler toplum olarak ne yapıyoruz? Kafamızı kuma sokup çevremizde olan bitene sırtımızı dönmüyor muyuz?

Hayvanlar dünyasından bilgi bombardımanı devam edelim... Bir timsahın gözlerinin arasındaki mesafe, ayaklarının büyüklüğüne eşittir. Ayı inlerinin girişleri her zaman kuzeye bakar.

Yani karşımızdaki tehlikenin şekli ve yönü çok açık ortada değil mi? O halde kuzey yerine güneye bakıp, şekli şemalı belli tehdit yerine başka taraflara niye yöneliyoruz?

Gelelim küresel krize ve ülkemizdeki yansımalarına. Biz teğet geçip, geçmediğini tartışırken, piyasalarda yaprak kımıldamıyor, insanlar işsiz kalıyor. İnanın önceden önlem almak, daha sonradan oluşan tahribatı onarmaktan çok daha kolaydı. İşte yaşamımız için kaçınılmaz olan bir bilgiyi daha hatırlamanın tam sırası.

Kereviz yerken harcanan kalori, kerevizin içindeki kaloriden daha fazladır.

Bu arada yüzlerce bilgiden birkaç örnek daha

Aslanlar bir günde 50 kez çiftleşebilirler.

Her iki taraf da kan bağışında bulunursa, Paraguay’da düello yapmak yasaldır.

Dünyadaki hayvanların yüzde sekseni altı ayaklıdır. Yüzde 20’lik kesim de bir istisna olarak Marilyn Monroe’nun altı ayak parmağı vardı.

Köpeklerin ter bezleri ayaklarındadır.

Tarantulalar iki buçuk yıl yiyeceksiz yaşayabilirler.

POPÜLER SÖZCÜKLER VE PATENT SAHİBİ ÜNLÜLER

Ülkenin gündemi bu kadar karışık ve çelişkilerle dolu olunca, politikacılar, yazarlar ve sanatçılar birer popüler deyim üreticisi olup çıkıyorlar. Dolayısıyla da bu deyimler gündemi belirlemekle kalmayıp, yaşanılanları anlatmakta tam hedefi vuruyorlar. Tabii peşi sıra da gündeme düşen kavramlar, uydurulan söz ya da yakıştırmalar halk dilinin parçası olup çıkıyor. Hafızanızı şöyle bir yoklayın ve bu güne kadar popüler sözcüklerin patenti kime ait hatırlamaya çalışın. Size ipucu olması açısından da şimdi vereceğim örneklere de bir göz atın.

Mehmet Ağar’ın kullandığı "Derin Devlet"... Emekli Orgeneral Çevik Bir’in "Demokrasiye balans ayarı"... Eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in "Verdimse ben verdim" ve "Yollar yürümekle aşınmaz"... Eski Başbakanlarımızdan Tansu Çiller’in "Ya bitecek Ya bitecek"... MSP Genel Başkanı iken Necmettin Erbakan’ın "Batı Kulübü" ve "Gulu gulu dansı"... Daha da akıllara kazınan söylemi "Kanlı mı olacak, kansız mı olacak?". Turgut Özal’dan miras "Orta Direk"... Demirel’e atfedilen "Bir bilen"in hemen ardından Bülent Ecevit için de "Bir bölen" adının verilmesi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Mersin’de bir çiftçiye hitaben söylediği "Ananı da al git" ifadesi ve "Askerlik yan gelip yatma yeri değildir" sözü. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek’in "Böyle sanatın içine tükürürüm"...

Reha Muhtar’ın haber programında cinsel organı kopan biriyle canlı yayın esnasında sorduğu "Acı var mı acı?"... Dizi çekimleri esnasında telefon mesajıyla mankenleri rahatsız eden Kadir İnanır’ın savunması "Motive etmek"...

Gelelim sonuca. Her deyim sahibiyle beraber anılıp, hafızalara kazınıyor, ama söz kalıyor kelamı eden kaybolup gidiyor. Kısa bir hatırlatma yapmak istedim de.

HUNİ İKRAMLI TRELOS’DA HER TÜRLÜ DELİLİK SERBEST

Aynaya bakınca, ekonomik kriz nedeniyle insanların yüzüne yansıyan hüznü kendimde de gördüm. Bu olumsuz havayı dağıtmak için de keyifli bir mekana gitmeye karar verdim. Çankaya, Çevre Sokak’taki Trelos restoranda soluğu alırken de Rembetiko ve Grek gecesine kendimi kaptırdım.

Birkaç ay öncesine kadar Deli Yengeç ismiyle balık restoranı olarak hizmet veren bu mekanın sahibi Savaş Tütel, tam bir yeme içme ve eglence delisi. Zaten Yunanca Trelos’un Türkçedeki karşılığı "Deli".

Pazar, Pazartesi günleri hariç haftanın beş günü bu mekanda her türlü deliliği yapmak serbest. Zaten masaya oturur oturmaz garsonların aksesuar olarak kafanıza huni koyması bu yüzden. Çok çeşitli ve lezzetli mönü eşliğinde her gece ayrı bir eğlence rüzgarı sizi kucaklıyor. Salı günleri haftaya yumuşak bir başlangıç yapmak isteğinden olsa gerek Fasıl gecesi, Çarşamba günü Rembetiko ve Grek gecesi, Perşembe günleri "ille de roman olsun" adıyla Çingene ve Sulukule gecesi, cuma ve cumartesi günleri ise Grek ve Türkçe şarkıların kaynaştığı taverna geceleri var. Bu arada her gecenin özüne uygun dansçılar hem görsel bir ziyafet sunuyor, hem de müşterileri danslarına dahil ediyor.

ARAPLARA HAKSIZLIK MI EDİYORUZ?

Gelelim o gece masayı paylaştığım bir dostumla girdiğim derin sohbet konusuna. Biliyorsunuz, 21. yüzyıla Avrupa’nın kapısında bekleyerek giren Türkiye, batı-doğu ikileminden sıyrılacak gibi görünüyor. Nasıl mı? Özellikle müzikle başlayıp yavaş yavaş kültürel ve ekonomik alana kayan Arap trendleriyle. Her gün doğuya yönelik bir şey tüm haşmetiyle bizi sarmalıyor. Türk insanı, Avrupalının kibrinden çok uzakta, hatta zıt yönünde yeni bir kültürün etkisi altına girmiş durumda. Yakında Türkiye, bir Ortadoğu ülkesi olduğunu ilan edilip, Avrupa Birliği’ne sırtını bile dönebilir.

İşte arkadaşımla bu konuyu konuştuk. Kendinin bu tespitime sıcak bakmadığını öğrenince de nedenini sorma gafletinde bulundum. Hakikaten de cevapları düşündürücüydü. Ana tema olarak da "keşke Araplaşsak" diyordu. Durun canım, benim gibi hemen hiddetle karşı çıkmayın. Aktardıklarına bir kulak verin.

"Konuya bir de Arap liderlerinin eşleri yönünden bak. Komşumuz Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın eşi Esma Esad ile başlayayım. Başı açık, ne kadar modern bir kadın değil mi? Az öteye git ve Ürdün Kraliçesi Raina’ya bak. Ya da biraz daha aşağıya in ve Mısır’ın First Layd’si Suzan Mübarek’i hatırla. Giyimleri ve saç şekilleriyle ne kadar hoş kadınlar. Hadi biraz daha aşağıya uzan ve Katar Emiri’nin eşi Sheikha’ya bak. Magazin dergilerinin kapağından fırlamış gibi değil mi? Örneğin Sheikha, Sophia Loren’in gençliğine çok benziyor. Sanırım o nedenle Sophia Loren tarzı, saçlarını açıkta bırakan tülbent benzeri bir şey takıyor. Saçları kahverengi, uzun, beline kadar iniyor."

"Yahu niye bütün bunları sıralıyorsun? Anlattıklarının Türkiye’nin Araplaşmasıyla ne ilgisi var" tarzında bir çıkış yapmaya kalkıyorum, "Dur daha bitmedi!" diyerek konuşmasını sürdürüyor.

" Kızıl saçlı Fas Kraliçesi Laila Salma, Cezayir first lady’si Amal Triki, Tunus first lady’si Leyla bin Ali, Dubai Veliaht Prensi Şeyh Muhammed bin Raşid el Maktum’un eşi Prenses Haya, Libya Lideri Kaddafi’nin doktor kızı Ayşe, bunlar da Arap değil mi? Sonuçta Araplaşmak kötü bir şey mi? Hepsi başı açık ve modern giyimli kadınlar."

Ve konuşmasını ilginç bir yaklaşımla tamamlıyor. "Artık Araplara haksızlık etmeyelim. Bizim First Layd’ler onlara özense fena mı olur? O zaman ne türban gerginliği kalır, ne de "Çağdaş Yaşam" tartışması."

Anlayacağınız kafayı dağıtmak için gittiğim Trelos’da da hüzünlendirici gündemden kendimi bir türlü sıyıramadım. Ama gayretliyim, bir dahaki gidişimde garsonların kafama koyduğu huninin gereklerini yerine getireceğim.
X