"Gülse Birsel" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Gülse Birsel" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Gülse Birsel

Hataylılar: “Burada içsavaş miçsavaş çıkartamazsınız”

Bu hafta biraz gazetecilik yapıp Antakyalılarla konuştum. “Burnunun dibi”nde çatışmalar süren, dünyanın ateş açıp açmamayı tartıştığı bir ülkenin sınır komşuları ne hissediyor?

Şehirlerinde sakin sakin oturup künefe yerken, aniden ‘yan ülkenin içsavaşında taraf’ olmuş vatandaşlarımız, savaş ihtimaline nasıl bakıyorlar?

Araştırmacı gazetecilik niyetim yoktu valla. Endişe ettim, arkadaşlarımı merak ettim, aradım hatırlarını sordum. Bu yazı onların cevaplarından çıktı.
Şöyle ki: Yalan Dünya daha başlamamış, 2011’in Eylül ayı filan, tam iki yıl önce.
Dizide ailemiz Antakyalı olacağı için, ben, Hasibe Eren, Altan Erkekli, yönetmenimiz Jale Atabey ve prodüksiyon ekibimiz, Hatay’a gittik. Şiveyi, âdetleri, kültürü, mutfağı tanıyacağız on gün kadar.
Antakyalılarla tanışıp evlerini ziyaret ediyoruz. Günde sekiz-dokuz ev ziyaretimiz var nereden baksan, zira bizi gören, evine davet etmeden bırakmıyor. İkramlar da çok coşkulu. Kahve içmekten kalp aritmisi, şahane fakat bol baharatlı yemeklerden isilik ve günde yarım düzine künefeden mütevellit şeker koması kapıda! Ama pardon künefe reddedilir mi? Kanımca şu hayatta bir yavru kediye, iki künefeye, hayır denemez!
O kadar sıkı insan ilişkileri var ki hâlâ, biz bir evde Antakya yaşamını anlattırıp bir yandan da çaktırmadan şiveyi öğrenmeye çalışırken muhakkak çat kapı bir komşu geliyor. O habersiz gelen komşunun başka misafirler olduğunu kapıdan görüp, onlara şöyle acele bir selam verişi, sonra tekrar bakıp, içeride oturanların televizyondan tanıdığı ünlüler olduğunu fark edişi var ya… O fark etme anındaki yüz ifadesini alıp şişeleyebilsek, bildiğiniz likit mizah olur ve bir kadeh içip sabaha kadar eğlenirsiniz!
Bir gün, ziyaret ettiğimiz evlerden birinde sabah kahvesi içip fal baktırırken, ve ani gelen komşunun “Bizi görüp selam verip oturma, sonra tanıyıp gözlerine inanamama anını” bizzat kendisinden dinlerken, sokaktan büyük bir patlama duyuldu! Hepimiz yerimizden sıçradık. Evin hanımı halimize çok güldü ve dedi ki, “Egzoz patlamıştır, merak etmeyin. Burası İstanbul değil, Antakya. Bizim şehrimiz çok sakin ve güvenlidir.”
Suriye krizi ve geçtiğimiz mayıs ayındaki Reyhanlı saldırısı olduğunda o dünya tatlısı hanımın sözlerini içim yanarak hatırlamıştım…
Bu yazının yazıldığı saatlerde henüz Suriye’ye hangi ülkelerin, nasıl bir müdahale yapacağı konuşuluyor. Suriye’nin bu müdahaleye cevap verip vermeyeceği, ya da bu “cevabın” Türkiye’yi ilgilendirip ilgilendirmeyeceği meçhul. Ama ilgilendirirse, Suriye’nin sınır komşusu Antakya! Yani olayların göbeği, savaş ilan edilmesi söz konusu ülke, “Burnumuzun dibi Nevşin Mengü, burnumuzun dibi”!
Antakya seyahatimizde tanıştığım harika insanlar geldi aklıma. Korkuyorlar mıydı acaba? İkide bir gidip “haytalı” isimli tatlıdan yediğimiz Affan Kahvesi hâlâ sakin, keyifli bir yer miydi, yoksa artık kimsenin kahvede filan oturacak hali kalmamış mıydı? Şehri terk etmek gibi planları var mıydı insanların? Gaz maskesi almışlar mıydı?
Dayanamadım, arayıp hatırlarını sordum tek tek.
“Niye korkalım ki, savaş filan çıkmayacak” dediler, ağız birliği etmiş gibi! “Biz Suriye’yle savaş istemiyoruz, Suriye’de akrabalarımız, arkadaşlarımız var, burada savaş karşıtı çok gösteri yapıldı ama basında yer bulamadı. Zaten Esad buraya bir şey yapmaz,” dediler. Kulaklarıma inanamadım! “Kendi vatandaşına kimyasal silah kullanan bir adam, size niye merhamet göstersin yav?” dedim. Konuştuğum Antakyalılar, kimyasal silahın rejim tarafından atıldığına nedense pek inanmıyor. “Biz burada Suriye medyasını da takip ediyoruz, adam zaten bu içsavaşı çoktan kazandı, niye kimyasal silah atsın, mantıksız, başka bir iş vardır onda” diye düşünüyorlar. Kamplara gelen sığınmacılar için üzülüyorlar, yardım etmeye çalışıyorlar. Ama silahlı muhaliflerden fena halde rahatsızlar. “Onlar Suriyeli bile değil ki. Biz Suriyelileri tanırız, bu silahlı adamların tipleri, hatta lehçeleri bile farklı, çoğu Libyalı, Afganistanlı filan” diyorlar. Çarşıda, restoranlarda silahlı dolaşmalarından, hesap ödememe, para vermeme gibi, zaman zaman tehdide varan küstahlıklarından çok rahatsız olmuşlar bir dönem. Sonra ne olmuşsa olmuş, şehrin günlük hayatında biraz daha az görülmeye başlamış silahlılar.
Bir an önce komşu ülkedeki iç savaşın bitmesini istiyorlar. Antakya çok zarar görmüş ekonomik olarak. “Eskiden bu şehirde 5500 tır vardı, hepsi çalışırdı, Türkiye’den Ortadoğu’ya giden ticaret Antakya’dan geçerdi, şimdi o tırlar aylardır park etmiş duruyor” diyorlar.
İki yıl önce gittiğimizde, tanıştığımız bütün Antakyalılar bize şehre adeta karakterini veren çeşitlilik ve hoşgörüden bahsetmişti. Antakya’da Sünni Araplar, Alevi Araplar, Sünni Türkler,
Alevi Türkler, Museviler ve farklı mezheplerden Hıristiyanlar yaşıyor. Bir noktada bütün bu kökenlere ait orta yaşlı beylerin bir arada oturup sohbet ettiği bir masaya konuk olmuştuk. Hepsi çocukluk arkadaşıydı.
“Antakya’da bir süredir mezhep çatışması için çabalar ve provokatif eylemler sürüyor, farkındayız, birçok kişinin işine gelir içsavaşı süren bir ülkenin yanı başındayken” dedi telefonda konuştuğum ahbaplar. “Ne olacak peki?” diye sordum. “Yemezler” diye cevap geldi! “dediler! Onlara hitaben de “Mezhep kavgasını burada ateşlemeye filan çalışanlar, hiç boşuna tepinmeyin, buradan içsavaş miçsavaş çıkmaz ciğerim, size buradan ekmek yok, hadi dağılın” diye eklediler!

X