Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Harp hatırası

<B>BİRİNCİ</B> Ordu Komutanlığı, 1920 Şehzadebaşı Karakolu baskınını kırkyedi yıllık aradan sonra tekrar anmadan önce, ilkin, mekánın o devir fotoğraflarını aramış.

Kesin emin değilim ama, anneme başvursalardı belki albümünden çıkardı.

Çünkü, validem karakola tam duvar duvara bitişik konakta doğmuştur.

Zaten mitralyöz mermileri çinko dam üzerinde trampa çalmaya başlayınca da, anneannem henüz beş aylık kızını kundağından kaptığı gibi soluğu sarnıçta almıştır.

Yaralılar Gurába Hastanesi’ne nakledilmeden önce ise bunlardan bazılarının ilk tedavisi sıhhiye neferleri tarafından konağın zemin katında yapılmıştır.

Olayı, ‘verilmiş sadakamız varmış. Rabb’ım evladımı bana bağışladı’ diye anlatan aynı anneannem mermi kovanlarından birkaçını da ‘hatıra’ diye saklardı.

* * *

LÁF aramızda, Allah daha nice uzun ömürler ihsan eylesin, annemin tevellüdü Kasım 1919 olduğuna göre, belli, büyükbabam da elini pek çabuk tutmuş.

Zira, o büyükbabamın Harbi Umumi seferberliğiyle birlikte ihtiyat zabiti olarak Galiçya cephesine sevkedildiği ve hafif avcı taburu tuzağında Ruslara esir düştüğü; dört yıllık Sibirya kampından da ancak Brest Litovsk ve Versailles antlaşmalarının kesin uygulanmasından sonra ve atababamın Alman Salib-i Ahmer’ine rüşvet olarak yedirdiği çil Reşat altınları vasıtasıyla dönebildiği düşünülürse, durum göz çıkartıyor.

Demek ki Haşim Bey zemheri step soğuğundan sonra kemiklerini ısıtmak için Dersaadet’te kendisini bekleyen genç karısının sıcak koynuna girer girmez, dokuz ay sonra validemi yaratacak spermatozoidlerini anında hürriyete kavuşturuvermiş.

Şehzadebaşı fotografileri ve hatıra kovanlar şimdi nerededir bilemiyorum ama, tükürüğünün yere buz olarak düştüğünü de anlatan anılar aile kasasında duruyor.

* * *

ANCAK yine de, böyle çilekeş bir Sibirya esaretinin dört koca yılına rağmen büyükbabamın ‘Alman Harbi’nde şanslı çıktığını söylemek gerekir.

Ola ki, Seddülbahir tabyaları önünde vücudu şarapnelle ve ruhu şehadetle dağılan büyükdayım Miralay Baki Bey gibi, işte gitti gider dahi gider, İttihatçı Enver’in 2. Wilhelm taklidi bıyıkları uğruna Şehzadebaşı’na bir daha hiç dönmeyebilirdi.

Veya, Kanal cephesinde ‘gaiblere karışan’ ve ‘kara kargann bile mezarını aradığı’ kolağası Refik Bey gibi, asûde semtine doğru yokuşu çıkarken, bir daha asla Vefa bozacısına uğrayıp kallávi bardağın içine leblebi atamazdı.

Doğrusu anneannemin gerçekten verilmiş sadakası varmış, çünkü Rabb sırf karakol baskınında kızını değil, Galiçya cephesinde zevcini de bağışlamış.

* * *

FAKAT tabii bunun tersi de düşünülebilirdi. Valde tarafından büyükbabamın peder tarafından büyükbabam bahriye kolağası Lütfü Bey olduğu varsayılsaydı, Çanakkale’de ‘Ocean’, ‘Irresistible’ ve ‘Bouvé’ gemilerini batıran ‘Nusret Mayın’ teknesinin çarkçıbaşısı sıfatıyla, o da üniformasını madalyayla doldururdu.

Yahut, aynı deryada ‘Goliath’ zırhlısını torpilleyen ‘Muavenet-i Milliye’nin kaptan köşkünde oturduğu için söz konusu madalyaları daha da fazlasıyla göğsüne asan büyük eniştem Ahmet Saffet Bey gibi, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra mebus seçilebilir ve şu an kütüphanemde duran ilk baskı ‘Nutuk’u bana miras bırakabilirdi.

Evet evet, bunlar da birer ihtimaldi ve dolayısıyla, asla bir ‘kahramanlar nüvesi’ (!) falan değil, sıradan bir Türk Osmanlı geleneğinden inen familyam, İttihatçı Enver’in o uğursuz bıyıklarına biraz daha balmumu sürmüş olurdu.

Doksanıncı yıldönümünde, Çanakkalelerin asla tekerrür etmemesi umuduyla!
X