Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Hadi Uluengin: Yılmaz Güney'e dair (II)

Hadi ULUENGİN

Aktörlük yeteneği apayrı konu, ama Yılmaz Güney sinema yönetmeni olarak ancak bir ‘konjonktür sanatçısı’ydı. ‘Konjonktür sanatçısı’ ne mi demek ?

Şu demek ki, tarihin belirli dönemlerinde belirli siyasi ve fikri akımlar ön plana çıktıklarında, bunları benimsemiş sanatçılar da ortaya çıkarlar.

İnançlarına paralel ve ‘angaje’ olarak tanımlanan türden yapıt verirler.

Bunda yadırgatıcı yan yoktur. Modern zamanlardaki örnekleri sayısızdır.

Ve işte, Güney bu türden bir sanatçıydı. Atmışlı ve yetmişli yıllar dünya ve Türkiye'sindeki nabzı yakaladı, yürek atışlarıyla uyumlu filmler üretti.

Sezar'ın hakkı Sezar'a, hem ülkemiz kıstaslarına göre vasat üstü bir grado tutturduğundan; hem de sloganların hüküm sürdüğü ‘taraf ortam’ zaaf teşhirini engellediğinden önce şöhrete ulaştı, sonra da efsanevi zırhla donatıldı.

Fakat, sanatçıların ‘konjonktürel’ olması onları ‘evrensel’ kılmaz !

* * *

KILMAZ, çünkü ‘evrensel’e yaklaşabilmenin iki temel kıstası vardır.

‘Angaje sanatçı’ ‘momentum’ sırasında ne kadar övgü toplamış olursa olsun, o ancak, bir, eğer yaratıcılığa yeni boyut kazandırmışsa; iki, ‘vasat üstü’yü aşarak ‘mükemmel’e teğet geçen bir düzey yakalamışsa ‘evrensel’e yönenebilir.

Aksi takdirde, siyasi erozyonla birlikte demode olur. ‘Klasik’e erişemez.

Ve, bugün ancak demode bir ‘konjonktür sanatçısı’ olarak kalan Güney asla ‘evrensel’ değildir. ‘Klasik’ demek için ise cahil-i cühela olmak gerekir.

Hemen söyleyeyim, bu saptamamın ne ‘lumpen’ kişilikle, ne ‘entelektüel’ zafiyetle, ne de angajman tercihiyle ilgisi var. Tabii ki ‘lumpen’ şahsiyetler de, ‘entelektüel’ ufuksuzlar da, komünist militanlar da yukarıdaki iki kriteri yakaladıkları takdirde ‘evrensel’e dönüşürler. Tersini düşünmek abestir.

Ama Yılmaz Güney ‘evrensel’ değildir, zira yeni yaratıcılık üretememiştir ve ‘mükemmel’e teğet geçen bir düzey tutturamamıştır. Bu kadar !

* * *

GÜNEY'in sineması, kendisinden çok önce ve çok daha iyi örneklerle ekrana yansımış olan ‘toplumsal gerçekçilik’ ekolünün rötarlı Türkiye versiyonudur.

Tek özelliği bizim ülkemizde ilk olmasıdır. Körler diyarında şaşı sultan misali, ‘sol münevverler’in (!) üfürdüğü ‘efsane’nin derininde de bu vardır.

Oysa, aynı siyasi angajman paralelinde yapıt üretmiş diyelim ki bir Sergey Eisenstein'in filmleri kamera dili ve dramatik kurgudaki devrimcilikten dolayı bugün hala evrensel ilginçliklerini korur da, ‘Umut’ artık sinema okullarında ‘sosyal antropoloji’ varyantı olarak gösterilmekten fazla öteye gidemez.

Veya benzer toplumları alırsak, Hintli Satyajit Ray'ın ya da Mısırlı Yusuf Şahin'in şeritleri yine evrensele dokunmuş olduklarından, Güney'in karelerine oranla çok daha az ‘demode’dirler. Zaman aşımına direnecek ölçektedirler.

‘İmanlı taraftarlar’ aksini iddia etse de, çağımız dünya ve Türkiye'sinde Yılmaz Güney artık sadece yerel ve demode bir ‘konjonktür sanatçısı’dır.

* * *

SAKIN bana ‘ama Cannes’de ödül kazandı' veya ‘ismi dünya ansiklopedilerine geçti’ türünden argümanlar getirilmesin ! Karnım tok, yemem... Hem n'apim...

‘Yol’a esas imzayı atmış Şerif Gören'e yapılan bariz haksızlık bir yana, ben size Cannes, Berlin veya Venedik'te podyuma çıkmış ve şimdi adı unutulmuş sayısız yönetmen sayarım ki, onlar da, altın palmiyeyi aslında hem 12 Eylül'ün uluslararası yankısına; hem de biraz Batılıların egzotika merakına borçlu olan Güney gibi, o günkü konjonktüre uygun olarak mükafat kazanmışlardır.

Kaldı ki, hiç bir ödül hiç bir sanatçıyı ‘evrensel’ kılmaya yetmez !

Tıpkı, Bartok taklidi ‘Türk beşleri’nin müzik ansiklopedilerine girmesi, onların yapıtlarının evrensel repertuvarlara girmesine asla yetmediği gibi...

* * *

DÜN ve bugün, Yılmaz Güney efsanesini yıkmaya yönelik yazılar yazdım.

Ancaak ! Çok önemli bir ‘ancak’ var ki ona da cumartesi değineceğim...

X